Her ne kadar “antik çağlar”dan söz ettikse de, konu ister istemez Yakın-Çağ’lara da bulaşacak.
Dokumacılık alanında kullanılan ilk ve en eski elyaf, daha önce de vurgulamış olduğumuz gibi, yündür. Ketenle pamuk ise, insanların yerleşik tarım toplumuna geçmelerinden sonra ortaya çıkmışlar.
İngilizce ve Fransızcada, sırasıyla cotton ve coton, bildiğimiz gibi Arapça kutn’dan geliyor. Osmanlılar bitkiye penbe demişler. Yunanca pamuk ise βαμβαξ İtalyanca bambagio’dur.
Herodotus “Hindistan’da yabani olarak yetişen ağaçlar vardır. Onların meyvesi öyle bir yün vermektedir ki koyunun yünü kadar güzel ve iyidir. Hintliler kendi elbiselerini bu ağaç yününden yapmaktadırlar” diye anlatıyor, o diyarda gördüklerini. Eski çağlarda pamuk, genel olarak “ağaç yünü” olarak adlandırılmış. Nitekim günümüz Almancasında pamuğun karşılığı “Baumwolle”, yani “ağaç yünü”dür.[1]
Birçok ünlü Eskiçağ yazarı Küçük Asya’da Trabzon – Rize ve Manisa – Salihli (Sardis) dolaylarında keten tanımının yapıldığını yazmışlar.
Lif bitkileri arasında kenevirin önemli bir yeri vardır. Buna kendir de deniliyor. Lifleri oldukça uzun ve yumuşak olup urgan, halat, çuval ve yelken bezi imalinde kullanılır.
Kenevir, dünyada tarımı yapılan bitkilerin en eskilerinden olup Anadolu’da M.Ö. 1500’lerde bunun yetiştirildiği biliniyor. Osmanlı döneminde ordu ve donanmanın gereksinimini karşılamak üzere kenevir tanımına ve urgancılığa önem verilmiş. Tire ve Kastamonu gibi başlıca kenevir üreten yerlerde urgancılar lonca olarak örgütlenmişler. Samsun yöresinde Dündartepe hüyükünde yapılan kazılarda Yunus balığının bel omurundan yapılmış bir âlet bulunmuş. Bunun Hititler döneminde urgan yapımı işinde kullanıldığı saptanmış. Günümüzde Vezirköprü dolaylarında urgancı atölyelerinde bu âletin ağaçtan yapılmış benzerleri kullanılmakta olup buna top deniyor.[3]
Tiftik keçisinin Anadolu’daki geçmişinin çok eskiye dayandığı biliniyor. Bunun Ankara ve çevresine özgü olması nedeniyle bu hayvan Ankara keçisi olarak da anılıyor. 1648’de Ankara’ya gelen Evliya Çelebi şöyle anlatıyor: “Tiftik keçisi beyaz süt gibi olup onun gibi beyaz belki mahlûk yoktur. Sof ipliği bunun yününden hâsıl olur. Bu keçileri makasla kırksalar ipliği haşin olur. Amma yolsalar, harir-i Eyyûb Nebi kadar mülâyim olur. Amma fakir keçileri yolarken feryatları evce… olur. Amma kibarlar onların feryat etmemelerine yol bulmuşlardır. İptida keçileri yolacak mahalde kireç ve kül ile suyu karıştırıp keçileri bu şerbetten gaslederler. Bilâzahmet tüyleri kopup çırılçıplak kalırlar… İşte sofu bunun ipliğinden dokurlar… Bu sof dahi Engürü’ye mahsustur. Edim-i arzda (Yeryüzünde) başka bir yerde olmak ihtimali yoktur. Frenkler bu Engürü keçilerinden Frengistan’a götürüp hayli iplik eğirerek sof dokumak isterler. Biemrillâh keçiler bir sene içinde bayağı bildiğimiz tüylü keçilerden olur. Dokudukları şey saf olmaz. İpliği alıp Frengistan’a götürerek sof edelim dediler, fakat yine olmadı… Ahali-i Engürü kendi soflarının bu hassasiyetini Hacı Bayram Velî’nin kerametine isnat ederler. Fakat bize kalırsa bu sır, ab ü havasının ve mevkiinin letafetinden ileri gelir.”[4] Evliya Çelebi gerçekçi adammış…
Tiftiklerimizin dünyada üretilenler arasında en kalitelileri olduğu düşüncesi yaygındır. Bütün bu tür elyafta önemli olan incelik, uzunluk, lüle uzunluğu, mukavemet gibi bazı fizikî özellikler hakkında, bunların ayrıntılarına girmeden, mertebe fikri vermek amacıyla bazı değerleri sunuyoruz.
(Ankara) Ayaş, Beypazarı, Zir bölgelerinde üretilen bir yaşlı Ankara keçisi tiftiklerinin ortalama inceliği 32±0,4 mikron; lüle uzunluğu omuzda, kaburgada, butta olmak üzere 20 ile 18 cm arasında değişiyor; tek lif doğal uzunluğu 120 mm civarında; yine tek lif gerçek uzunluğu ise 163 ilâ 172 mm arasında değişiyor.[5]
Hammaddeleri irdelemeyi sürdürüyoruz.
Selçuklu Türkiye’sinin tarımsal ürünleri arasında Arap coğrafyacı ve gezginlerinin imrenerek söz ettikleri sebze ve meyvelerin dışında, öncelikle hububatı ve pamuğu anmak gerekir. Yerel ürünleriyle halkını besleyemeyen İtalya, Fransa, İspanya gibi Güney Avrupa devletleri, buğday ihtiyaçlarını “hububat deposu” diye tanımlanan Rusya – Romanya – Anadolu üçgenine giren bölgelerden karşılamak zorundaydılar. Pamuğa gelince, o da yerli dokuma endüstrisinin hammaddesi olarak önem taşıyordu. 1330 civarında Anadolu’yu baştan başa gezen İbn Batuta, yer yer burada üretilen pamuktan söz etmekte, özellikle Ladik yöresinde elde edilen pamukların güzel ve dayanıklı olduğunu belirtiyor: “…Ladik en bediğ ve cesim bilâddan olup cuma ikame olunur yedi mescidi havi ve besatin lâtife (lâtif bostanlar) ve enhar mutarede ve uyun fevvareyi (kesişen nehirler ve fışkıran pınarları) muhtevidir. Çarşuları güzeldir. Orada pamuktan altın işlemeli kumaş imal olunur ki misli yoktur. Pamuğunun nefis olması ve kuvvetli eğirilmiş bulunması sebebiyle, ziyade dayanır. Bu kumaş beldeye nispetle maruftur. Orada zımmî Rumların miktarı kesir bulunduğu cihetle, erbab-ı sınaatın ekseri Rum kadınlarıdır. Rumlar sultana cizye ve saire namıyla, vergi itâ ederler. Rumların alâmet-i farikası kırmızı yahut beyaz renkte uzun serpuştur. Kadınları da büyük imame sararlar.”[6]
Antikçağ’lardan beri bilinen şap, Ortaçağ’da kumaş boyası sanayisinde kullanılmaya başlayınca çok büyük önem kazanmıştı. Ancak, gerek Anadolu’da, gerekse öbür Orta-Doğu ülkelerinde bu sanayide daha çok kök boyalar kullanıldığından şap, özellikle Avrupa endüstrisinin aradığı bir nesne olmuştu.
Avrupalıların kullandıkları şapın XIII.’den XV. yy.ın ikinci yarısına kadar olan dönemde büyük bir bölümü Anadolu’dan, gerisinin de Mısır’dan sağlandığı biliniyor. Anadolu’daki şap ocakları Foça ile Afyonkarahisar – Kütahya yöresinde ve Şebinkarahisar dolaylarında bulunuyordu. Bunlardan Foça, hukuken Bizans’a bağlı olmakla birlikte Cenevizlilerin yönetimine geçmişti. Öteki iki bölge ise, Selçukluların elindeydi. Foça’daki şap ocaklarının işletilmesini Bizans İmparatorluğu, 1275’te Cenevizli Zaccaria ailesine vermişti. Öte yandan bu ocaklara sahip olan Cenevizlilerin Selçuklulardan da şapın işletme ve satış hakkını elde ettikleri ve böylece Anadolu’da şap konusunda bir tekel yaratmaya çalıştıkları anlaşılmaktadır. Döneceğiz bu önemli konuya.
Selçuklu topraklarında dokunan kumaşlar bütün Orta-Doğu ülkeleriyle kimi Avrupa ülkelerinde arandığı gibi komşu Bizans’ta da büyük rağbet görüyordu. Her tarafa ün salan Türk kumaşları, büyük İtalyan düşünürü Dante Alighieri’nin ölümsüz eseri La Divina Commedia’ya bile yansımıştı. İlâhî Komedya’nın Cehennem (Inferno) bölümünün XVII. şiirinde şair şöyle diyordu: “Ne Türkler, ne Tatarlar, renk ve şekil bakımından bu kadar çeşitli kumaş asla yapmamışlar(dır)”. Dante’nin bu dizeleri şüphesiz bir övgü sonucuydu. Gerçekten de Floransa’lı Pegolotti’nin verdiği bilgilere göre, Avrupalı tüccarların rağbet ettikleri Erzincan dokuması Buharin, Pisa pazarlarında, yani İtalya’da satılıyordu. Orta-Doğu ve Avrupa ülkelerinde aranan ve böylece bir önemli ticaret etkinliği yaratan Selçuklu dokuma, halı ve deri sanayisi, şu kentler yöresinde toplanmıştı
Aksaray (Konya), halı, kilim; Karaman (Larende), renkli kumaşlar, hamam takımları; Ankara, Sivas, Malatya, Maraş, yünlü kumaşlar, sof; Antalya, ipekli kumaşlar (kemha); Denizli, altın işlemeli (ak kalemlü) pamuklular; Birgi, altın işlemeli kumaşlar (nah); Muş, Mardin, çeşitli pamuklu kumaşlar ve bezler, Erzincan, pamuklu dokumalar (buhası); Kayseri, Diyarbakır, Kırşehir, deri ürünleri, sahtiyan. Yeni araştırıcılara bu bölgelerin ethnik terkibin, iş bu sınaatın kökenlerinin saptanması bakımından, araştırılmasını öneriyoruz. Selçuklular Anadolu’sunun Levante ticaretinde yeri ve önemi, bütün bu alışverişin dışında, her yöndeki ülkeler arasında vaki ticarette bir köprü görevi görmesinden de kaynaklanıyordu.[7]
Moğol – İlhanlı devleti ile İtalyanların ticarî ilişkilerinin ayrıntılarına girmiyoruz.
Beylikler döneminde Ege Denizi’ne açılan Türkleri en azından Anadolu’ya döndürmek ve Bizans İmparatorluğu’ndan başlayarak Anadolu’daki öbür devletlerden ve Selçuklulardan sağlamış olduklarını, ticaret serbestliği ile ona bağlı hak ve ayrıcalıkları yeni beyliklere de kabul ettirebilmek için savaşı göze alıp silâha sarılan İtalyanlar, güçlerinin yetmediği yer ve zamanlarda da başta Papalık olmak üzere Rodos şövalyeleri, Kıbrıs krallığı gibi sair Hristiyan devletlerle ittifak yapma yoluna gidip bir nevi Haçlı seferi tertiplemişlerdi.[8]
İtalyanların çeşitli beyliklerle ilişkilerinin ayrıntılarına da girmiyoruz. Nice dalgalanmalarla geçmiş Türk-İtalyan ilişkilerinin uzun öyküsü konumuz dışında kalıyor. Sadece Osmanlı Devleti’nin kurulma döneminin sona erip İmparatorluk halini aldığı XV. yy. ortalarında Türkiye’nin siyasî tablosunda vaki değişmelere karşın, ekonomik alanda, dış ticarette, bunun fazla hissedilmediğini vurgulayarak konuyu kapatıyoruz.[9]
Gerçekten Osmanlı – İtalyan ticarî ilişkilerinin çok faal olmuş olduğu, ticarî tablonun Osmanlılar lehine bir manzara arz ettiği dönemlerde Akdeniz, büyük deniz savaşlarına sahne olmuş (Preveze, İnebahtı – Lepanto, …) İstanbul’da çeşitli İtalyan devlet tebaasına özel mahallenin tahsis edilmiş olduğu malûm olup buna karşılık Venedik’te Doç’lar sarayındaki büyük tabloların birçoğunda oraya gelmiş Türk tüccarlarının resmedilmiş olduğu da görülüyor. 1621’de Venedik Cumhuriyeti Meclisi, IX. yy.dan kalma bir binayı Fondaco dei Turchi adı altında Türk tüccarlara ikamet mahalli ve mal stok ve satış yeri olarak tahsis etmiş.
* * *
Dokuma hammaddelerinden şap konusu bizi Türk-İtalyan ticarî ilişkilerinin öyküsüne sürüklemişti. Dönelim şimdi yine sair hammaddeleri irdelemeye. Aslında hepsine yine yine değineceğiz.
İpek
Hep ifadeye çalışmış olduğumuz gibi, geleneksel insan, hayatın her safhasını, doğum, erginlik, evlenme, yemek yeme, cinsî ilişkide bulunma, giyinme…’yi bir sacrament olarak yaşar, bunlara daima, (“dinî” dememiş olmak için) bir büyüsel anlam atfeder. Bu bapta, özellikle Mısır’da, keten ya da yünlü kumaştan giysiler, bunların renkleri üzerinde, inançların hikâyesini anlatmıştık. Şimdi de, aynı türden bir hikâyeyi, ipek için anlatacağız. Bunların bu denli üzerinde durmamızın saiki, doğruca kültürel yapı ile ilgili olmalarıdır.
İpek ipliğini kullanarak, Avrasya’nın birçok kültürel alanında VII. yy.dan XII. yy.a kadar yer almış bir dizi tarihî olayı tetkik etme olanağı doğuyor. İpek ticaretinin bıraktığı izleri takip ederek, bir yandan bu olaylar ve bölgeler arasında muhtemel ekonomik ve kültürel karşılıklı etkileşimi, öbür yandan da bu etkileşimin ipek ticaretine girişmiş çeşitli toplumlarda hâsıl ettiği bazı değişmeleri ortaya çıkarmak mümkün oluyor. VI. ve VII. yy.lar boyunca, Avrasya içinde anlamlı bir kültürel kalıp doğuyor. Bazı siyasî ve kültürel olaylar, mevcut birkaç kültürel bölge, ezcümle Doğu Asya, Güney Asya, Batı ve Orta Asya, Akdeniz ve Batı Avrupa arasında sık ulaşım – iletişim ve karşılıklı etkileme dönemini vurguluyor. Çin, dört yüz yıl süren politik bölünmeyi müteakip M.S. 581’de Sui Sülalesi altında yeniden birleşiyor. Birleşmiş Çin, T’ang Sülâlesi (618-907) zamanında bir kültürel parlaklığa ulaşıyor. Gupta sonrası Hindistan’ında, Kuşan ve Gupta’lar döneminin muhteşem kültürel başarısına göre nispeten karanlık bir dönem yaşanıyor, Kral Harsa (606-647)nin kısa ömürlü parlamış imparatorluğu, T’ang Çin’inden ilk en etkin Budhist hacısı Hsüang-tsang’ı himaye ve finanse ediyor, böylece de, müteakip yüzyıllar boyunca bu iki uygarlık arasında bir kültürel ve dinî alışveriş akımını sağlıyor. Akdeniz çevresinde Justinian’ın önceki Roma topraklarını geri alma girişimi, ölümünden (565) sonra pekiştirilemiyor ama Bizans İmparatorluğu, eski Roma İmparatorluğu’nun Batı kısmı üzerinde kültürel üstünlüğünü sıkıca sürdürürken, Batı Avrupa karanlık çağına gömülüyor. Hristiyanlık, bu iki farklı kültürel alanda tek müşterek bağ oluyor. Doğu ile Batı arasında İslâm’ın yükselişi ve de bu İslâm İmparatorluğu Mezopotamya, Mısır ve İran’ı, bütün eski uygarlıkları, VII. yy.ın ortalarında, bir yeni siyasî alan içinde mezcediyor ve bu keyfiyet, daha sonra yeni bir dinî ve kültürel alanın doğmasını sağlıyor.
Bu başlıca kültürel alanlar arasında birçok bağ bulunuyordu. Maddî alış veriş sürüyordu. İpek, tekstil ve elyaf, en geniş ölçüde alınıp veriliyor ve miktar olarak da bunlar en büyük yekûnu tutuyorlar. Kültürel alışveriş arasında da dinî girişimler, hac ve misyonerlik, işbu farklı kültürel alanlar üzerinde en derin etkiyi yapıyor.
Geç VI. yy.dan XIII. yy.da Moğol istilâsına kadar bu maddî ve kültürel bağlar birbirleriyle ilişkili ve çoğu kez de ayrılmaz durumdaydılar. Bu, Avrasia’nın çeşitli yerlerinde insanların hayat ve ölüm ve ölümden sonraki dünya sorunu ile meşgul oldukları bir zamandı. İlâhiyat tartışmaları ve ritüel uygulamalar işbu alâkayı gösteriyordu. Buddhist ve Hristiyanlar arasında bu, çoğu kez, kutsal eşyaya tapma ve tercümeler şeklinde kendini ifade ediyordu. İşbu ölümün ötesi konusu felsefî düşünceye ve hayattaki amaç saptamalarına o denli hâkim olmuştu ki, çoğu kez insanlara kazançta, biriktirmede, harcama ve maddî varlığı paylaşma hususunda yol gösterir olmuştu. Bütün bu maddî bağlar ipek alışverişinde temsil edilebiliyordu, şöyle ki ipekli dokuma kıtanın çeşitli yerlerinde bulunmuştu ve bu dokuma, en çok aranan lüks meta olarak başat duruma gelmişti. İşbu ipek arzusu, idareciler, güzideler, rahip hattâ halk tarafından paylaşılıyordu. Pahalı ipek kumaşlar daima bir lüks maddesi olarak telâkki edilmişlerdir. Bunlar beş nitelikle tanımlanıyorlar. 1) Fiyat ya da yasayla kısıtlama ve güzidelere (elit tabakasına) inhisar ettirilme; 2) Genel “darlık”ın bir işlevi olup olmayabilen iktisap çapraşıklığı; 3) Mutfakta karabiber, elbisede ipek, süslenmede ziynet eşyası, elbette kutsal eşyaların yaptıkları gibi açıkça karışık sosyal mesaj verebilme kabiliyeti; 4) Bunların “uygun şekilde” tüketiminin ön şartı olan özel bilgi, yani moda ile tanzim edilmiş olma; ve 5) bunların tüketimi ile kullanıcının bedeni ve kişiliği arasında sıkı bağ.
Bir lüks metaı olarak ipeğin mezkûr dönem içinde statüsündeki değişmeye, yukarıdaki lüks maddelere izafe edilen nitelikler çerçevesinde bakıldığında, ipek kullanımının başlıca yolu olarak fiyatın, yasanın yerini aldığı görülüyor. Bu değişmenin daha sonraki birçok tarihî gelişmeler üzerinde uzun vadeli etkileri olmuş. Bu değişme, ipeğin piyasada bir gerçek mal haline geldiği anlamında oluyor. Lüks mallarına, ipek dâhil, artan talep, Avrupa’da XIV. yy.dan XVI.ye kadar ticaret, endüstri ve finans kapitalinin gelişmesinin başlıca amili oluyor. Avrupa’da ticaretin canlanmasıyla dokumalar, özellikle ipek, başlıca değiş tokuş metaı haline geliyor. Keza, endüstri devrimi yine tekstille başlıyor. Çoğunlukla kilise hazinelerinde muhafaza edilmiş eski ipekli dokumalar, tekstil endüstrisine bağlı araştırma kurumları tarafından gün ışığına çıkarılıyor. Bütün bu gelişmeler, ipek tüketiminin “yasayla kısıtlanmış” olmasından, “fiyatla kısıtlanmış”a dönüşmesi sayesinde mümkün olmuş.
Hem dâhilî idare, hem de diplomatik amaçlarla dünyanın çeşitli yerlerinin idarecileri, tebaalarını ve komşularını nadir mallarla etkilemeye çalışmışlar. İlk Antik Çağlar’ın uygar toplumlarının idarecileri, kendi ellerinin altında nadir mal ticaretinin, askerî sefere kalkmaktan daha etkin olduğunu öğrenmişler. Şöyle ki uygar ülkelerin idarecileri ve uzak yerlerin mahallî efendileri arasında ticaret, yüzyıllar boyunca nadir malların değiş tokuşuna geniş ölçüde münhasır kalmış. Sadece uygar idareci ve sair devlet memurları, özellikle uzman zanaatçılar tarafından sipariş üzerine yapılan lüks mallara erişebilmişler. Siyasî amaçlarla, ipeğin imal ve kullanımını tanzim edip Tekelleştirmiş olan idareciler, iş bu imtiyazı ellerinde tutmak için her türlü çabayı sarf etmişler. Bununla birlikte, XII. yy.dan sonra, her ne kadar siyasî güçler lüks mallarını, ipek dâhil, arz ve talebini denetlemede hâlâ etkin olmuşlarsa da artık ölüm cezası gibi ağır yasal kısıtlamaları kullanmaz olmuşlar. XIX. yy.ın başından itibaren Avrupa’da bu talep, siyasî nizamlardan kurtarılıp “serbest piyasa ve modanın oyunu”na terk edilmiş.[10]
Tetkik etmekte olduğumuz dönem içinde Avrupa ve Asya’da dinî mekânlar en güçlü sosyal kurumlar halinde olmuşlardı. Dinî faaliyetler, haç, misyonerlik, ibadet, siyasî olayların en belirgin ve iyi belgelenmiş olanlarıydı. Zamanın bütün büyük dinleri, ezcümle Buddhism, Hristiyanlık, İslâm, Zerdüştîlik, Judaism, Manihaism ve çeşitli hereziler, eskatoloji, yani ölüm soması dünyası hakkında, açık bir tablo çiziyorlardı. Bu konuya değin izahları, doğum ve ölüm sorunları ele alındığında, zenginlik biriktirme ve sarf etme amaçlarında mensuplarının davranış kalıbını şekillendiriyordu. Bu aynı dönemde, özellikle ipek dokumalar, birçok toplumda başlıca zenginlik şekli olmuştu. Dinî faaliyetler, zenginliğin edinilmesi, tüketilmesi ve sergilenmesi ile ilgili olarak, kaçınılmaz şekilde ipek ticaretini kapsayacaktı.
Avrasya’ya yayılmış uluslar arasında ipek ticareti ve dinî faaliyetlerin sonucu karşılıklı etkileşim üzerine araştırma, dünya tarihinin tetkikine götürüyor. Yani çerçeve, tek bir ulus ya da tek bir uygarlık sınırlarını aşıyor.[11]
Sanskrit – Buddhist metinler açıkça müminlerin ipek sunusunda bulunmalarını öğütlüyor: “Her kim ki ince ipekten bir sancağı (Feston?) dünyanın kurtarıcısının bir binasına bırakacak olursa, her amacında, hem tanrılar, hem de insanlar nezdinde başarılı, zengin ve bu dünyanın bir hükümdarı olur…”. Yerine oturmuş bir ipek ticareti olmadan müminlere ipekli bayrak sunusunu derpiş eden beyanda bulunulamazdı. Bu sonuncusu da, sunu için daha çok ipek satın alınmasını teşvik ediyordu.
Bu dönemde Buddhist müminler, muhtemelen ibadet için ipek kullanılması hakkında yazılı beyannameye uyuyorlardı. V. yy. başında Buddhist ritüelinde ipekli bayraklar (flamalar) geniş ölçüde kullanılacaktı. Bir asır sonra iki Çinli hacı, Sung-Yün ile Hui-Sheng, “Orta Asya’da Uzuntati stupasında asılı on binlerce bayrak” görmüşler. Hsüang-Tsang’ın Hindistan’ı ziyaret ettiği VII. yy.da bu uygulama muhakkak revaçta idi. Orta Asya’da Tunhuang ve daha başka yerlerde bulunmuş büyük miktarlarda ipekli bayrak, Buddhist ibadeti için bunların halk arasında daha sonraki dönemlerde de yaygın olduğunu gösteriyor.[12]
Çin’de Buddhist kurumlar görülmemiş bir refah içinde olmuşlar. Hacı ve vaizler Çin ile Hindistan arasında, yolların çok olumsuz koşullarına rağmen mekik dokumuşlar. Çinli idarecilerin yabancı mallar için Batı’ya bakmaya devam etmeleri gibi, Buddhist müminler de, imanlarının emrettiği Yedi Hazine için yüksek bedel ödemeyi sürdürüyorlardı. Bu etkenler Çin ipeğinin ihracını teşvik ediyordu. Böylece Buddhism, Çin dokumalarına Hindistan ve Orta Asya’daki talebe iştirak ederek ipek ticaretini idame ettiriyorlar. Bununla birlikte bu çağda Çin artık tek ipekli dokuma üreticisi olmaktan çıkacaktı. Birçok ülke ipek piyasası ve ipek sağlama sistemine dâhil olmuş ve Buddhism dışında başka kültürel etkinliklerin ipek üretim ve pazarlanmasında ağırlıkları olacaktı. Yeni ipekli dokuma merkezlerinin artması, bunun ticaretinin şeklini de değiştirecekti. Hristiyan ve daha sonra İslâmî dinî faaliyetler de, ticaret kalıplarına uyacaklardı
Bir an gelecekti ki IV. yy.dan itibaren birçok ülke çok renkli desenli ipekli üretimine başlayacaktı, Çin’in saydam, ince kumaş tekelini elinde tutmasının yanı sıra. Birçok ülkede Çin’in desenli ipeklileri aranan mallardan olurken, Orta Asya devletleri, Sasânî, İran, Hindistan ve Bizantium (Konstantinopolis)un ürünleri yabancı pazarlara varıyordu. Desenli ipek dokuma ürünlerinin, lüks mal olarak bu ülkeler arasında alınıp satılması, bunların dokuma teknolojisi ve artistik tasarımı dolayısıyla oluyordu. Üreticilerin farklı kültürel kökenlerinden kaynaklanan bu farklar, bu malları yabancı ülkelerde eldışı (exotic) kılıp lüks mal olarak cazibelerini artırıyordu. Yine, yüksek işçilik ve nakliye maliyetleri dolayısıyla ipek ticareti çoğu kez diplomatik davranışlar şekline bürünüyordu. Bazı ipek türleri münhasıran çok güçlü ve zengin kişilere tahsis ediliyordu.[13]
Daha önce de söylemiş olduğumuz gibi Han idaresi, tacirlerin işlemeli ve çok renkli ipekli giymelerini engelleme çabasına girişmiş ve daha sonra Çinli idareciler lüks malların kullanılıp satılmasını denetleme geleneğini kesinlikle devam ettirmişler. Hükümet denetimi altında ve “ipekli dokuma ev halkları” adlı bir özel zanaatçı grubunun varlığı da kaydedilmiş. T’ang Sülâlesi (618-907) zamanında kraliyet imalâtçıları, kutsal hayvan desenleriyle süslenmiş olanlar gibi bazı yine çok zevkli ipekli türlerini tekelleştirmişler. Ancak bu sülâle döneminde ipekli dokuma merkezleri o denli artmış ki hükümet ipeğin üretim ve dışsatımını denetleyemez olmuş.
İpeğe bu denli rağbet, onun cazibesinin azalmasını sonuçlandırırken, ithal ipeklilerin değerleri artmış. Yabancı ipekli ürünlerin ne zaman Çin’e girdiği bilinmiyor. Ama daha sonraki kayıtlardan bunların Orta Asya ülkeleri, İran ve Byzantium mamulleri oldukları anlaşılıyor. Turfan’da bulunmuş birkaç mukavelede Kucha’nın çok renkli desenli ipeklisi geçiyor ve bir belgede de “Kao-ch’ang (Turfan)da yapılmış Kucha çok renkli desenli ipek” ibaresi okunuyor. Bu Çin belgeleri V. yy. ortasına tarihleniyor. O zamanlar bu bölge, Kuzey Çin’de on altı devletten biri olan Kuzey Liang idaresinde bulunuyordu. Başka bir tür Orta Asya ipekli kumaşı, zandaniji, VII. yy. civarında Buhara yakınında dokunuyormuş.
Başka ülkelerden ipekli kumaş ithali, Çin ipekli dokumasında, hem teknoloji, hem de tasarımda bazı değişmelere sebep olmuş: Desenli çözgü yüzlü dalgalı terkipten atkı yüzlü diyagonal çizgili terkibe geçilmiş. Yani, atkı yüzlü teknoloji demek, genel hatlarıyla atkı iplikleri desen tasarımının renk taşıyıcıları olmuşlar demektir.[14]
M.Ö. II. yy.da, ipek ticaretinin Orta Asya yolları boyunca başlamasıyla buna insanları, işbu ticaretten hem faydalanmışlar, hem de bunun acısını çekmişler. Eşsiz bir konumda olmalarıyla bunlar kaçınılmaz şekilde hem ipek ürünlerini taşıyan, hem de ipek dokuma ve ipekböcekçiliği teknolojisini intikal ettiren aracılar olmuşlardı. Ancak bunların homojen ve yerleşik olmamaları, sürekli hareket halinde bulunmaları, bu dokumaları bizzat yapma olanağını ortadan kaldırıyordu. Hsiung-nu’ların Kuzey bozkırına çekilmelerinden sonra İskitler, Heftalit Hunlar, çeşitli Türkî kabileler ve Araplar, çeşitli dönemlerde Orta Asya’nın değişik bölümlerini denetimleri altına almışlardı. Hem yerleşik cemaatler, hem de göçebe kabileler, ipek ticaretinin içinde idiler ama bu, farklı şekillerde oluyordu.[15]
Hindistan’da kozacılıktan dokumacılığa kadar ipekli endüstrisi Gupta Çağı’nda iyice yerleşmiş durumdaydı. Mandasor ipekli dokuma loncasının refahı, işbu ticaretin zenginliğini belgeliyor. VII yy.ın başında Hsüang-tsang Hindistan’ı ziyaret ettiğinde, ülkede en revaçta olan giyim malzemesi olarak ipeği kaydediyor. Ancak adi ipekli dokuma için kauşeya sözcüğünü kullanıyor ki bu, aslında, bir tür yabani ipekböceğinin ürünü oluyor. Bütün seyahat kayıtları ve biyografisinde hacı, bu iki tür ipeği hep teftik ediyor. Hiç şüphesiz kauşeya ile Çin ipeği farklı idi. Hintliler hem ince, güzel ipekli dokumayı, hem de ipliği Çin’den ithal ediyorlardı ve Çin ile Bizans arasındaki ipek ticaretinin bir bölümünü denetliyorlardı. Bizans, ipeğin sırrına vâkıf olmadan önce, ipekli endüstrisi sıkıca Çin ipliğine bağlıydı ve bunu İran üzerinden sağlıyordu. Buna karşılık İranlı da ipliği Orta Asyalılardan ve Hintlilerden alıyordu. Hintlinin sattığı iplik şüphesiz Çin ipliğiydi.
VII. yy.da Avrasia kıtasında ipek üretimi yeni bir aşamaya girmişti. Miktar, çeşit, teknoloji ve artistik başarı, daha önce görülmemiş bir düzeye erişmişti. İpek üreten alanlar arasında Bizans ve T’ang’lar Çini, iki başlıca ipek kültür merkezi olarak beliriyorlar. İran, Arap istilâsına uğruyor ve ipekli tasarımı, İslâmî iplikler çizgisinde gelişiyor. Hindistan’ın pamuklu dokumaları, ipekli kumaşlarından çok daha ünlü idi. Bizans’la T’ang’lar Çini, dünyanın en iyi ipeklilerinden çok büyük miktarlarda üretiyorlardı. Geniş ölçülü, içinde ipek üretim ve dağıtımının sıkıca denetlendiği kraliyet imalâthaneleri tesis edilmişti. Her iki hükümet, ipek tüketimine dair israfın men’i yasalarını çıkartıp bunların uygulanmalarına say ediyorlardı.
(Roma’nın) Cumhuriyet geleneğinin kalıntılarını silip süpürmek üzere bir bürokratik ve ruhban sınıfı rütbe silsilesi tesis etme süreci içinde Bizans, statü farklarını belirtmek üzere, ipekli dokumaları kullanacaktı. Aynı şekilde T’ang Çin’i, bir mütedenni aristokrasisinin kalıntıları ve yıpranmış bir devlet politikası üzerine, farklı sosyal gruplar tarafından giyilen elbisenin eski âdetini yeniden tanzim edecekti, şöyle ki bunda yeni bürokratik kademeler açıkça görülecekti.
VI.ve VII. yy.larda Hotan, tekstili ile ün salmıştı. Burada ipek shih-yu, yani bir tür tüylü dokuma, ch’ü-shu dahi, yünlü ya da ipekli yaygı oluyordu. Hotan yasası, ipek böceğini söküp atma korkusundan güvenin (kelebeğin) öldürülmesini men etmişti. Kucha ve Kaşgar çok renkli ipeklileri, Orta Asya’da çok tanınmış mallardı. Turfan bölgesinde kozacılık, T’ang denetiminden önce ve sonra çok iyi gidiyordu.[16]
Asya’da Hotan vahası, VIII. yy.da, ipek böceği için dutlukları, halı imalâthaneleri ve yeşim taşı istihracından zengin olup Sanskritçeyi büyük istekle öğrenen önemli bir Buddhism merkeziydi.[17]
XIV. yy.da Anadolu’nun her tarafında Ahi’lerin esnaf derneklerine rastlandığı biliniyor. Bunlardan her sınaatın kendisine göre örgütü vardı. Anadolu’da bütün sınaat mükemmel surette revaçta olup dıştan çok az miktarda eşya ithal ediliyor, her nevi dokuma, kumaş, ince yün, ipek, Kastamonu sahtiyanı ve Antalya ile Batı Anadolu limanlarından ihraç edilen kırmızı sahtiyan, maden vs.nin mamul ve ham olarak ihtiyaç dışı, harice satılıyordu. Bu aynı yüzyılda en önemli Anadolu piyasaları, Karadeniz kıyısındaki Trabzon ve Sinop’la Samsun ve Sinop arasında Parya iskelesi ve ikinci derecede Fatsa kasabası, Marmara havzasında Bursa iskelesi (Trilya) ve Batı Foça, İzmir, Ayasuluğ, Palatiye (Milet). Güney’de Antalya, Alâiye (Alanya) ve Ayaş kasaba ve limanlarıydı.
İç Anadolu’da en önemli pazar yerleri Sivas, Kayseri ve Konya idi; özellikle XI-II ve XIV. yy.larda Küçük Asya içinde en büyük pazar yeri Sivas idi. Mısır, Suriye, Mezopotamya Müslüman tüccarlarıyla Ceneviz ve Venediklilerin büyük kafileleri her taraftan buraya gelirler ve burada, ya mallarını satarlar veya gereken yerlere giderlerdi.[18]
Anadolu ihraç emtiası arasında başlıca kumaşlar gelirdi: Germiyan, Denizli ve Alaşehir’in kırmızı kumaşları ve beyaz renkteki sarık tülbentleri pek makbul idi. O kadar ki Germiyan oğlu Süleyman Safa, kızını Osmanlı şehzadesine vermek istediği zaman gönderdiği heyetle birlikte armağan olarak bu değerli kumaşlardan da yollamıştı. Germiyan kumaşlarından ve Denizli’nin ak alemli bezlerinden hilat yapıldığını ve keza Alaşehir kızıl eflâdisi’nin de hem sancak bezi ve hem de hilat olarak kullanıldığı mukayyet.
Hammer tarihi de Hüdavendigâr Murat Bey’in başına Germiyan bezlerinden beyaz ince tülbent sardığını ve kaftan ve cübbesinin de kırmızı Germiyan kumaşından olduğunu beyan ediyor.
Şehabettin Ömeri (Mesalik-ül ebşar, Germiyan memleketi kısmı), Germiyan askerinin kırmızı atlaslı elbise giydiğini yazıyor. Ancak, XIV. yy.ın sonlarına doğru bu değerli kumaşların azaldığını Aşıkpaşazade Tarihi’nden öğreniyoruz.
Anadolu’dan İstanbul ve Avrupa pazarlarına sevk edilen ipek ise çok önemliydi. Diyarbakır ve Siirt havalisinde istihsal edilen ipekten başka Küçük Asya’daki ipek mahsulâtı en çok Filadelfiya, yani Alaşehir ve Balıkesir taraflarından elde edilmekteydi.
Burada çıkan ipekler Rum ve Frenk memleketlerine sevk ediliyordu; ezcümle Balıkesir ipekleri Bizans ipek dokumacıları tarafından tercihan satın alınmaktaydı. Malatya sofu adı verilen ve pek mükemmel dokunan beyaz renkli bir nevi sof’un Memlûklarda üst giysisi, yani hilat olarak kış mevsiminde giyildiğini de biliyoruz. Bundan başka Anadolu kumaşlarından Hasan Keyf-Hısn-ı Keyfa’nın sof ve abayî ve Mardin’in muhayyer (mohair) ve sofları XVI. yy.da bile ünlerini koruyorlardı.[19]
* * *
Şap, kumaş boyacılığında mordan olarak, dericilikte, kâğıt imali ve daha birçok yerde kullanılan önemli bir madde olmuş olması itibariyle üzerinde biraz daha eğleneceğiz. Küçük Asya’daki şap madenleri de önemli birer gelir kaynağı idiler; Ortaçağlarda Avrupalıların en çok aldıkları mal şaptı. Anadolu’nun en zengin şap madenleri birinci derecede Foça ile Şebinkarahisar ve ikinci derecede Ulubat, Kütahya şapları idi. Şap üzerinde en çok muameleyi Ceneviz ve Floransalılar yapıyorlardı. Foça, sahilde olduğundan burasının şapları, Cenevizliler tarafından işletiliyor ve Osmanlı hükümeti bundan önemli miktarda vergi alıyordu; hattâ II. Murad Bey, amcası Mustafa’yı (düzmece Mustafa) takip ederken Foça podestası Adorno’ya haber göndermiş ve onun verdiği gemiyle Rumeli sahiline geçmişti. Bu geçiş esnasında Adorno, maden vergisinden Osmanlılara borçlu olduğu yirmi yedi bin dukayı affettirmiş ve yeni padişahtan bu yolda ferman almıştı.
Bu madenler, Saruhan oğulları zamanında da Cenevizliler tarafından işletiliyor ve vergisini Saruhan Beyliği alıyordu.
Foça, sahilde olduğundan madenin gemilere nakli kolay idiyse de Giresun ve Tirilya iskeleleri vasıtasıyla naklolunan Doğu Karahisar ve Ulubat şaplarının nakli pahalı oluyordu. Kütahya şapları, kısmen Büyük Menderes üzerinden Ayasuluğ ve Palatiya kasabalarına indirilir ve kısmen de karadan Antalya’ya naklolunurdu.
Bunlardan sonra XIII. yy.da, Frenkler tarafından büyük bir teşkilâtla işletilen Konya şaplarını da zikretmek gerekir. Bunun da pazar yeri Antalya idi. Avrupa piyasalarına sevk olunan Anadolu şaplarının bu piyasası da Konstantinopolis olup burada çok sayıda şap deposu bulunuyordu.[20]
* * *
Yine aynı çağlarda Anadolu’dan harice giden eşyalardan halı ve kilim gibi dokumalar, ilk zamanlarda da ünlüydü; bunlar, sağlamlıklarından başka zevk ve zarafetçe de emsaline üstün olduğundan, Avrupa’da “Denizaşırı halıları” diye anılır ve değerlerinin beyanı hususunda başka bir mahreç adı aranmazdı.[21]
İbn-i Batuta, Aksaray halıları için “beldeye nispetle[22] koyunyününden imal olunan kaliçelerin (seccadelerin) bir yerde naziri (eşi, emsali) yoktur. Bunlar Şam, Mısır, Irak, Hint, Sîn (Çin) ve bilâd Etrâk’a (Türklerin beldelerine) gönderilir” diye yazıyor.[23] Yani bunların ünü Batı’dan gayri Doğu’ya da yayılmış.
* * *
Anadolu’dan çeşitli ülkelere çok miktarda gönderilen zengin ürünlerden biri de pamuk olup, birinci derecede mevki tutmaktaydı; Doğu’dan Avrupa’ya ihraç edilen, Mısır, Suriye ve Kıbrıs pamuklarıyla ancak Anadolu pamukları başarıyla rekabet ediliyordu. Bursa ile Konya arasında yetiştirilen pamuklarla Adana, Silifke ve havalisi pamukları, Anadolu için en önemli gelir kaynaklarından biri oluyordu. Bursa ile Konya arasındaki pamukların pazar yeri, XIII. yy.ın ilk yarısında ticaret bakımından önemli bir piyasa mahalli olan Bursa ile Ayasuluğ ve Kilikya pamuklarınki de İskenderun körfezi kenarındaki Ayas limanı idi.[24]
Dokuma sanayinde pamuk, günümüzde dahi başköşeyi tutuyor. 50’li yıllarda, en çok kullanılan tekstil oluyor, insanoğlunun giyinmek için kullandığı elyaf ve ipliklerin % 54’ünü temsil ediyor; bunu % 14,5’la yün, % 6,5’la keten ve sadece % 0,3’le ipek takip ediyor.[25]
Pamuğun tümünün az çok saf selülozdan oluşması dolayısıyla bazı lüks kâğıtların imali için mükemmel bir hammadde oluyor. Keza yapay ipek ya da reyon yapımında da kullanılabiliyor.[26]
Avrupa’ya pamuk bitkisinin ilk kez ithali, pirinç, dut ağacı ve şeker kamışınınkilerle birlikte, Arapların Sicilya, sonra da İspanya’ya çıkmalarıyla vaki oluyor. Avrupa bu arada pamuğu eğirip dokumasını da öğreniyor.[27]
Ve pamukla ilgili olan önemli bir gazete haberi: “Tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık, (pamuktan mamul) blue jean’in anayurdunun ABD değil, Türkiye olduğunu söyledi. İnalcık, kot için kullanılan kumaşın ilk kez XVI. yy.da Batı Anadolu’da yapıldığını açıkladı. ‘Osmanlı tarihi babası’ olarak tanınan ve dünya tarihini yazan 10 tarihçi arasında yer alan İnalcık, kotun tarihini şöyle anlattı: ‘XV-XVII. yy.lar arasında, Denizli ve Akhisar yöresinde çok fazla pamuk yetiştiriliyordu. Türk pamuğu ince elyaflı değildi. Dolayısıyla yapılan kaba pamuklu elbiseleri, köylü ve fakir insanlar kullanırdı. Daha sonra pamuklular, Hindistan’dan gelen mavi boya (çivit) ile boyanmaya başlandı. İzmir’e getirilen bu kaba mavi pamukluların ilk ihracı XVI. yy.da Fransa’nın Marsilya kentine oldu. Buradan da İspanyollar, Amerika’daki kolonilerine götürüp çiftliklerde çalışan Afrikalı zenci köleler ve Kızılderililere giydirdi”. Prof. İnalcık, ‘sosyalizmle birlikte işçi sınıfının kullandığı kot da moda oldu. Amerikalılar da bu modayı sanayi haline dönüştürmeyi başardı’ diyor.”[28]
Cenova’lı tacirler Mısır ve Suriye’de arz edilen baharatla ilgilenmiyorlar, az miktarda aldıkları Mısır pamuğundan başka Avrupa tekstil endüstrisinin gelişmesine elzem hammaddeyi Türkiye’den almayı tercih ediyorlardı.[29]
Venedik arşivlerindeki belgeler, Venedikli tacirlerin Geç Ortaçağlarda Suriye ve Filistin’de yürüttükleri pamuk ticaretinin büyük önemine şüphe bırakmıyor: Factori mektupları, firma raporları, adlî kararlar, navlun listeleri vs gibi bütün belgeler, Venediklilerin baharattan sonra en çok aldıkları malın pamuk olduğunu gösteriyorlar. Bunda, Müslüman Doğu ile ticarette adeta bir tekel oluşmuştu.
Bu noktada bazı sorular çıkıyor ortaya: Venedik pamuk ticaretinin büyümesi, Suriye ve Filistin’de pamuk ekiminin artmasıyla müterafik mi? Bu bölgede sair tüccar ulusların pamuk alımında gerilemeleriyle bir ilişki bulunuyor mu, yani Venedik, boşalan köşeleri hemen mi dolduruyor?…[30]
Bütün bu kitap boyunca Avrupa ve bu arada İtalya ile vaki ticarî ilişkilerde, dokumaların önemli yer tuttuğu görülüyor. Bu bakımdan Türk-İtalyan siyasî temaslarının başlangıcına yeniden kısaca bir göz atmayı uygun bulduk.
Türkiye’nin siyasî ve iktisadî tarihi bakımından İtalyan kaynaklarının önemi, yadsınamayacak kadar büyüktür, şöyle ki Küçük Asya’nın daha ilk Turchia adını aldığı tarihlerden itibaren dönemin İtalyan kent devletleri, Levante denen Doğu Akdeniz bölgesine yayılıp ticaret kolonileri kurmuşlar ve bugünkü Anadolu ile Rumeli’de yer tutup Asya-Avrupa ticaretine egemen olma çabasına girişmişler. Bizans’la kâh anlaşarak, kâh savaşarak gerçekleştirdikleri bu yayılma, Türklerin kurduğu devletler ve Beylikler döneminde de sürdürülmüş. Böylece de Türklerin Anadolu’da karşılaştıkları, ekonomik ve diplomatik ilişki kurdukları, anlaşmalar yaptıkları ilk Avrupalılar, İtalyanlar olmuştu. Bizans, tipik bir Avrupa devleti olmamıştı. Bu sonuncusu ile anlaşan Ortaçağın parçalanmış İtalya’sında gemicilik ve ticareti esas uğraş kabul etmiş küçük kent devletleri, sağladıkları hak ve ayrıcalıklardan azamî ölçüde yararlanarak Konstantinopolis ve Küçük Asya kıyılarında başlıca liman kentleri ve ticaret yolları üzerindekilere yerleşmişler, kimi yerde de özerk koloniler oluşturmayı başarmışlardı. Gerçi aynı çaba içinde olan Latin Province’liler de vardı ama bunların sayıları göreceli olarak çok azdı.
Haçlı seferlerine, önceleri orduları taşımak, sonraları da Doğu’da yerleşmek, koloniler kurmak amacıyla katılan İtalyanların, sağladıkları kazançlarla çok zengin bir toplum haline gelip Levante, yani Doğu Akdeniz bölgesi ticaretini ellerine geçirmişlerdi. Bu seferler sırasında Suriye ve Filistin’de ve hattâ Güney-Doğu Anadolu’da kimi Haçlı devletlerinin kurulmasına katkıda bulunan ve bir yandan Bizans’a yardım ederken öbür yandan Konstantinopolis’te bir Latin krallığının kurulmasını gerçekleştiren İtalyanlar, Anadolu Selçukluları ile doğrudan ilişkiler kurup Selçuklu ülkesinde serbestçe ticaret yapma hakkını da elde edeceklerdir.[31]
Osmanlı İmparatorluğu’ndaki kapitülasyonların, Venediklilerin Bizanslılardan elde ettikleri ayrıcalıkların devamından başka bir şey olmayıp daha önce Haçlılar döneminde Bizans İmparatorluğu’nun tanıdığı ve başka Hristiyan hükümdarların da kabul ettiği şeyleri onaylamaktan ibaret olduğu ileri sürülüyor.[32]
Selçuklular döneminde Anadolu ile İtalya arasında ticaret ilişkilerinde buradan satın alınıp götürülen ya da buraya getirilen mallar iki grupta toplanır:
Bu açılardan bakıldığında Venedikli, Cenevizli, Pisalı ve sair İtalyanların Anadolu’dan satın alıp dışarıya götürdükleri, yani “ihraç” ettikleri yerli ürünler şunlar oluyor: Hububat, canlı hayvan, yapağı, deri, kereste, mazı, hekimlikte kullanılan bitkiler, yukarda gördüğümüz gibi şap, kaya tuzu, bakır, gümüş, halı, çeşitli pamuklu ve yünlü kumaşlar…
Bunların dışında Çin ipeklileri, Hindistan baharatı, Rusya kürkleri ve Kıpçak ya da Kafkas kökenli köleler gibi Anadolu’ya dışarıdan getirilen mallar da İtalyanlarca satın alınıp bunların arandığı Avrupa ülkeleri ile Mısır ve Suriye’ye götürülen transit mallar listesinde yer alıyordu.
Bu ihraç mallarına karşılık, İtalyan tebaası tüccarlar Selçuklu ülkesine İtalya, Fransa, Flandre kökenli kâğıt, cam eşya, ipekli ve yünlü kumaşlarla elbiseler, şeker, sabun getirip satıyorlardı.[33]
* * *
Bildiğimiz gibi pamuğun anayurdu eski Hindistan’dı. Herodotus başta olmak üzere burasının “yün veren ağaç”ını övüp durmuşlardı, eski Grek ve Latin yazarlar, Hint pamuklu giysileri de ayrıntılarıyla betimlemişlerdi.
Doğu ile pamuk ticareti bir Çin metninden saptanıyor. Bunda bir Gupta kralının, Milâdî VI. yy. başında Çin’e pamuklu kumaş gönderdiği zikrediliyor.
İhraç edilen pamuklu kumaşlardan birçoğu muhtemelen hükümetin siparişi üzerine imal edilmiş. “İplikler müfettişi”, devletin desteklediği kadınlara iplik eğirtecek, dokuma işi ise iş anlaşması esası üzerinden zanaatkâra yaptırılacaktır. Bu devlet imalâtına ek olarak pamuğun bilhassa ev tüketimi dışında ticarî amaçla da işlendiği kesindi. Pamuğun hazırlanması ve eğirilmesi ev kadını, dokuması da bir uzman tarafından yapılıyordu. Hazırlık safhası üzerinde biraz durmaya değer; bu da dört aşamada oluyor: 1) Temizleme; 2) Çırçırlama (Tohumdan ayırma); 3) Hallaçlama ve 4) Bükme.
* * *
Asya stepleri ve oralarda kurulmuş yerleşik Türkî devletlerinin, Hindistan pamuğu ile tanışması mukadderdi. Böyle de oldu, o kadar ki halen Türkistan Cumhuriyeti, önemli bir pamuk müstahsili durumundadır.
“Beliklik, beliklik kepez = fitil yapmak için hazırlanmış pamuk” (I/510)
“Kepezlik = pamukluk, pamuk biten yer. Kişi için söylenecek olursa ‘kepezliğ er’ denir, pamuk sahibi adam demektir” (I/507).
“Pamuk = pamuk (I/380).
Günümüzde Kepez, Anadolu’da birkaç yerde rastlanan bir coğrafî ad oluyor: Kepez köyü ve burnu, Çanakkale Boğazı’nın Anadolu yakasında, Çanakkale kentinin Güney’inde, eski Trapeza; Kepez köyü, Karadeniz bölgesinde, Ayancık Güney’inde; Akdeniz bölgesinde, Mersin’in Kuzey-Batı’sında; Silifke’nin Yine Kuzey-Batı’sında, İç Anadolu’da Kayseri’nin Güney-Doğu’sunda; Kepez dağı, Antalya’nın Güney Batı’sında (ML).
Bununla birlikte halk dilinde Kepez, Batı ve Orta Anadolu’da, verimsiz kıraç toprak; yüksek tepe, dağ (Ant Ky)…; boncuk, para ve tüy takılmış renkli tülbentlerle yapılan gelin başlığı, tepelik (İz, Mn, Kn, Ada); tavuk ve kuşların ibiği ya da başlarındaki uzun tüyler, sorguç (Af, Isp, Çkl, Çkr, Ml, Ur, Mz, Gaz, Sv, Ky); koyunların başlarındaki kabarık yünler (Es, Çkr, Mr, Krş, Nş, Nğ) oluyor.
Bunların dışında, yine DLT’de “Yatuk = iki cins iplikten dokunan bir dokumadır. Bunun arişi yün, argacı pamuktur” (III/14).
Hammaddeler sıralamasında pamuk konusunu, Cumhuriyet’te (Gaz.) çıkmış Tan Oral’ın, “Pamuğun Evrimi” desenini (Resim 39) vermekle şimdilik kapatıyoruz, öbür hammaddelere yine dönmek üzere.
* * *
Dokumada kullanılan malzemeler bütün Orta-Doğu’da, gördüğümüz gibi, hayli değişiyor. Yünle pamuk bunlardan en önemlileri olup arasına başkalarının da bazen müstakilen, bazen de bunların arasında kullanıldığı vaki oluyor. Örneğin ipek, aşağıda uzun boylu irdeleyeceğimiz halı-kilimlerde, en az erken Safevî döneminden itibaren görülüyor, şöyle ki hem yün, hem de pamuktan daha yüksek çekme mukavemetini haiz olmakla çözgü sıraları ve düğüm malzemesi olarak kullanılmış.
Dokumacıların erişebildikleri yünler bir bölgeden öbürüne o denli değişiyor ki tartışma, ancak her bireysel yaygı üzerinde yürütülebiliyor. Ancak, belli bir alanda beklenen yün tipini etkileyen bazı temel amiller bulunuyor ki, başlıca en büyük değişkenler koyunun cinsi ve iklim, renk ve yünün dokuma kalitesini etkileyen hususlar oluyor.
İlgi konusunun bir başkası da yünün koyundan alınış yöntemi oluyor. Mutat kırkma dışında birçok yöntem gelişmiş; “deri yünü” diye adlandırılmış bir yün ölmüş ve yüzülmüş hayvandan, yününün deriye bağlantısını zayıflatan bir kostik eriyiğe daldırıldıktan sonra alınıyor. Lif böylece deriden kazınıyor, ya da kökü erimiş olup eriyikte yüzüyor. Bugün, kırkılmış olandan daha ucuz olup kolayca bulunuyor. Bu, iki önemli bakımdan aşağı nitelikte oluyor. İlki, kostik eriyiğin doğal yağları söküp yünü gevrek ve çabuk eskir hale getirmesi; öbür sakınca da işbu deri yününü boyama zorluğu oluyor. Şöyle ki kıl bozulmadan sert yüzey her iki uçta bozulmadan kalıyor. Yün kesildiğinde, yüzeyde bir kısılma vaki oluyor ve boya, bozulmamış zara göre, daha kolaylıkla içeri işliyor.
Yünün niteliğinin bağlı olduğu bir başka etken de irtifa (yükseklik) ile otlak oluyor. Yüksek dağlık bölgelerin ikliminde yün, daha sıcak ve kurak bölgelerdekine göre doku olarak daha kaim ve ağır oluyor.[35]
Rus tabiiyeci ve jeolog Pierre de Tchihatcheff (1808-1890), İstanbul’da Rusya sefaretine memur tayin ediliyor, 1844 ve Anadolu (ve bu arada Suriye ve Mısır)da ciddi tetkikatta bulunuyor. Fransa Enstitüsü’nün muhabir üyesi, Berlin Akademisi’nin ortak üyesi bu bilim adamının kitabından “yün” bahsini, önemli bulduğumuzdan aktarıyoruz.
Küçük Asya, koyundan yana büyük zenginliğine rağmen, ırkının çok müsait olduğu ıslahatın sağlayacağı avantajlardan faydalanmıyor, zira ince yünlü çeşitlerin yapay döllendirilmesi tamamen meçhulleridir; o ise ki Antikçağda Miletus koyunlarının yapağısı ünlü idi; keza Phrygia’da Celaena’nınkiler de böyle olup Strabon’a göre (XII) bunlar sadece ipek görünümündeki nitelikleriyle değil, aynı zamanda bir abanoz karası renkleriyle de dikkati çekiyorlardı; ama halen, İyonia bölgesinde buna benzer bir şeye rastlanmıyor.
Bir yandan çok sayıda ince yünlü koyun çeşitleri sebebiyle Antikçağda sahip olduğu ün, öbür yandan da bu ülkenin engebe ve iklim bölgeleri açılarından arz ettiği çok büyük çeşitlilik göz önüne alındığında, dünyada, İngiltere dâhil, bu yarımada kadar koyun neslinin gelişmesine müsait az ülke olduğu inancına varılır. İngiltere’nin iklim koşullarında koyun kasaplık hayvan olarak, yün üreticiliğine göre daha büyük değer arz edebilirdi; böylece bütün çabalar bu amaca yönelmiş ve kısa sürede Merinos’ların yerini Leicester ve Bakewell cinsleri almış ve bu arada İngiltere, Avustralya, Ümit Burnu ve Doğu Hindistan kolonilerine, ince yün üretimi ile meşgul olma görevini vermiş. Bundan, Küçük Asya’nın hem Avustralya’nın Merinos’unun, hem de Cheviot, South-Down, Leicester, Bakewell’ler vs. gibi İngiliz kasaplık cinslerinin üretimine mükemmelen uygun olduğu sonucu çıkıyor.
Koyun cinsi için söylenenler keçi cinsi için de doğru olup burada Osmanlı unsuru göçünün ülkeyi hayran olunacak bir çeşitle, Ankara keçisiyle zenginleştirdiği bir vakıadır. Bu keçi, ne Antikçağlarda, ne de XVI. yy.a kadar Avrupa’da bilinmiş. Aksine Selçukluların Ankara keçisini Küçük Asya’ya getirdikleri XII. yy.dan beri, bunun önceden yerleştirildiği yerleri terk etmemiş olduğu görülüyor ki bu keyfiyet bu cinsin başka bir çevreye uyamayan, yüksek ölçüde mahallî olduğu kanısını uyandırmıştı (1848). Société Impériale d’Acclimatation de Paris (Paris İmparatorluk İklime Alıştırma Derneği) bu yüzyılların önyargısını çürütüyor.[36]
Tchihatcheff’in bu beyanından sonra bir asırdan fazla bir zaman geçecek ve ülke bu bapta bazı yeniliklere yönelecekti. Nitekim aşağıdaki ifadeler bunun kanıtı oluyor.
“Türkiye’nin yerli koyunlarını, yetiştiği bölgelerin ekolojik ve ekonomik durumlarına göre farklı yönde ıslah etmek gerekiyor. Böylece Merinos yetiştiriciliği yanında süt tipi, et tipi ve kürk tipi koyunlara yer verilecektir. Batı Anadolu ve Marmara çevresinde öteden beri koyun sütüne ekonomik yönden büyük ilgi gösterilmektedir. Bu ekonomik durum göz önüne alınarak Kıvırcık ile Doğu Alman Friz koyunlarından Tahirova soyu geliştirilmiş ve bu koyun artık kendi soyunun tüm özelliklerini taşıyan bir ırk olarak benimsenmiş”
“Bilindiği gibi ülkemiz yününün önemli bir bölümü kalite yönünden ince kangarm kumaş üretiminde kullanılmaya elverişli değil. Kalın, karışık ve lif uzunluğu nispeten kısa yünümüz genellikle kalın kışlık kumaş, battaniye ve halı imalinde kullanılıyor. (Yıkanmış, açılıp çöp ve yabancı maddelerden arındırılmış ve taranarak kısa lifler ayıklandıktan sonra kalan uzun lifli yapağı kullanılarak üretilen ipliğe kangarm adı verilir. Bu tür iplik üretiminde genellikle Merinos yapağısı kullanılıyor)”
“İncelik başta olmak üzere yün kalitesinin önemli özelliklerini özetleyerek mertebe fikrini oluşturmayı amaçladık.”
“Tahirova ırkına ait yünlerin ortalama incelik değeri 35 mikron olup 42 ile 28 mikron arasında değişiyor. Bu ırk % 75 Doğu Friz ve % 25 Kıvırcık kanı taşıyor. Kıvırcık koyunu yerli koyunlar içinde nispeten ince, uniform (37-39 mikron arasında) yapağı veren ırk oluyor. Doğu Alman Friz koyununun yapağısı ise 37-45 mikron arasında bir kalınlıkta oluyor.”
“Dokuma sanayisinde, ince ve uniform olmakla birlikte uzun lüleli yapağılar en makbul olanlarıdır. Tahirova yapağısının lüle uzunluğu 11,5 cm, gerçek uzunluğu da 17 cm oluyor. Kıvırcık koyununun lüle uzunluğu ise 5 ile 25 cm arasında değişiyor.”[37]
1325 (1909) yılı Ankara Vilâyeti Salnamesi’ne göre tiftik keçisi, rivayet edildiği gibi, Ahmenîler döneminde Anadolu’yu istilâ eden İranlılar tarafından, başka bir rivayete göre de İskender’in Hindistan’ı istilâsından sonra, bu sefere katılmış olanlar tarafından Ankara yöresine getirilmiş. Bu söylentilerin gerçeklik payı meşkûl. Bunlar doğru ise, Tiftik keçisinin M.Ö V. yy.dan beri Anadolu’da bulunduğunu kabul edeceğiz.
Bu keçinin kökeninin Türkistan olması, kuvvetle olası görülüyor. Buna benzeyen sarkık ve uzun tüylü keçilere Fırat’ın Doğu’sundaki dağlarda rastlanıyorsa da bunların renklerinin esmerliği bakımından Buhara ve Ankara’nın beğenilen cinsleriyle kıyaslanamıyor. Anlaşıldığına göre, kökeni Türkistan olan tiftik keçisi, alışık olduğu iklim koşullarını, elverişli meralarını Ankara yöresinde bulabilmiş.
XVI. yy.da İstanbul’dan Amasya’ya kadar seyahat etmiş olan Busbeck, tiftik keçisinden şöyle söz ediyor: “Bu keçilerin tüyleri ince ve şaşılacak kadar beyazdır, bedenlerinden yere kadar sarkar. Çobanlar bu tüyleri kırkmazlar, yolarlar. Tüyler güzellikte ipekten aşağı kalmaz. Keçiler sık sık çayların içine sokulup yıkanır. Bunların yedikleri kekik, kuru ot gibi o yörede yetişen şeylerdir. Yapağılarının güzelliği bundan ileri geliyor sanılmaktadır”.
Ankara keçisinin yünü, mezkûr Salname’ye göre kalın, orta ve ince olmak üzere üç türlüdür. Kaba tiftiklerin çapı 40-50 mikron, ortaların 20-30 mikron, incelerin ise 10-8 mikron kadardır. Kalın kıllar tiftik keçisinin sağrısında, butlarında veya bacak aralarında bulunuyor. Fazla geçerli olan, beğenilen kıl, ince, sağlam ve çapı her yerde bir olandır. Tiftik ipliğinin ince, ipek kadar hafif ve her türlü dokumaya elverişli oluşu, onun özelliğini oluşturuyor. Eski dönemlerde Ankaralılar, soflarının haslığını, güzellik ve sağlamlığını, daha önce de anlatmış olduğumuz gibi, Hacı Bayram Veli’nin kerametinden biliyorlardı.
Tiftiğin ve bundan yapılan giysilerin bir özelliği de kolay solmaması oluyordu. Ve ilginç bir başka özelliği de, inanıldığına göre şöyle, tiftikten dokunmuş sof kumaşlardan yapılan giyim eşyasında bit barınamazmış![38] Doğru mu?…
XVI. yy.da sofçuluk gelişmişti. Bu gelişmeye engel olacak hareketlerden kaçınılmasına dikkat ediliyordu. Bu nedenle de tiftik yapağısı ham olarak ülke dışına çıkarılamazdı. Ayrıca, ihtiyaçları oranında tiftik ipliğinin Ankara ve yöresinde sof dokumacılarına satılması zorunluydu: “… Ankara ve Kangırı (Çankırı) sancaklarında ve Beypazarı ve Sivrihisar’da hâsıl olan sof ipliği sofçulara füruht oluna gelip (satha gelip) vilâyet-i ahıra iplik gitmek, emr-i şerif vacibü’l ittiba (uyulması zorunlu kutsal emir) ile memnu…” (1048 – 1636 tarihli Ankara Mahkeme-i Şer’iye sicilleri). Sadece ihtiyaç fazlası iplik vilâyet dışına çıkarılabiliyordu. Bu hususlarda sıkı önlemler alınmıştı.
“Halis mehrinin Şark tarafında Tournefort hiçbir tiftik keçisi bulamadı. Hep rast geldiği sürüler Konya’nın adi keçilerinden (sarkık büyük kulaklı, kızıl renkteki keçiler) müteşekkildi. Bu adi Konya keçileri çok sütlü iseler de yapağıları keçe imalinden başka bir işe yaramaz. Garp tarafında ise Ankara tiftik keçisine ancak Beypazarı’ndan itibaren tesadüf edilir.”
“Cenub-u Garbî’de Pocok, ilk sürülere Sivrihisar tarafında rast geldi. Ainsworth, Sangarios nehrinin (Sakarya) iki kollarının birleştiği yerde Garp’a doğru bu keçi cinsini katiyen görmedi.”
“Aucher Eloi’nin Şark tarafından gelirken tesadüf ettiği beyaz renkli keçiler Nallıhan taraflarından Galati’ye girdiler.”
“Paul Lucas’m iddiasına nazaran bu cins keçiler, Ankara şehri yukarı kısımda olmak üzere sekiz on konaklık bir mesafeyi ihata eden bir daire içinde yetişirler. Bu daire-i vilâyetin ismi Haymana’dır. Bu da yapağının iyiliğini çimenin inceliğine hamlediyor. Lucas, o zamanlar Avrupa’da moda olan uzun iğreti saç yaptırmak için bu tiftikten İngiltere ve Fransa’ya numuneler göndermişti; fakat o zamanlar işlenmemiş deri ile yapağının dışarıya ihracı yasak olduğundan ticaretine imkân bulamadı.”[39]
Bunların boyanma konusunu aşağıda irdeleyeceğiz. Devam edelim Ankara keçisini takip etmeye.
“İstanbul’dan Ankara’ya ticaret için giden Yahudiler arasında çıkan ihtilâflara Hahambaşı bakıyor. Verdiği kararlar arasında ‘Ankara keçisi yünü’ hakkında iki tane var. Bursa’ya gitmek üzere Ankara’dan 2 Kasım 1701’de ayrılan Pitton de Tournefort, Ankara keçisinin ticaretinden bahsediyor: Bu keçinin yapağısının iplik haline getirilmeden ihracı yasaktır; şöyle ki bu, işçinin maişetini sağlıyor. Keçinin ipliğinin kıyyesi (okkası) dört liradan on iki – on beş liraya kadar satılır. 20/2 écu fiyatında satılan iplik de vardır, ama bu sonuncu cins saraya mahsus şallarda kullanılır. Bu iplik Ankara’nın servetini oluşturduğundan halk bu ticaretle uğraşır. Frengistan, Hint ve Sind ve dünyaya buradan (Ankara’dan) gider. Bu tiftik keçisi başka yerde bulunmaz. Başka ülkelere götürürler ve bir iki yıl sonra o ülkenin keçilerine dönüp eski Ankara damgasını kaybederler. Softan gayri iplik dokunur ve İzmir tarikiyle Frengistan’a gider.”
“Ankara ticareti hakkında yazan seyyahlardan olup 1654’te İzmir’e gelen Tavernier şöyle yazıyor: ‘İzmir’e gelen emtia arasında Anguri denen küçük bir şehrin mahsulü olan Ankara keçisi kıllarının ipliği vardır. Anguri İzmir’den on beş gün uzaktır.’…”[40]
“1760 yılında, 1639’dan beri Ankara ticaret işleriyle meşgul olmuş olan ‘Levant Company’ acenteliği vardı. XVII. ve XVIII. yy.larda bütün ihracat Hollandalılar ve Fransızların elindeydi. Hollandalıların bazı aileleri sönmüş, Fransızlar ise 1798’de Mısır seferi zamanında ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardı. Boş kalan yerler, Rumların eline geçerek Avrupa tüccarlarının vârisleri olarak ülkenin tiftiğini toptan İngilizlere satarlardı. Bu iplik ve yün, Keşmir keçilerinin yününe rekabet ediyordu. Bu malları toplamak için Londra yahut İstanbul İngiliz-Rum ticarethaneleri, Ankara tüccarına yardım ederdi. Bundan başka Ankara tüccarından Şişman Bodos, Altıntopoğlu ve sair zenginler Ankara vilâyetinin başka yerlerinden doğrudan doğruya tiftik toplarlardı. Ankara İngiliz kumaşlarının en çok satıldığı yerdi. Çünkü halk Ankara çevresinden buraya gelerek ihtiyaçlarını sağlardı. Gelen halk, malın bedelini mahsul zamanında öderdi. Bu gibi veresiyecilik yapan tüccarın çoğunluğu Ermeni idi.”[41]
Sırası gelmişken İzmir’in bütün bu elyaf, iplik ve kumaş vs. ticaretindeki yeri hakkından ilginç bazı ayrıntıları verelim.
Bir Hristiyan kenti olarak İzmir, Doğu ticaretinin aradığı pazarlar arasında yer almadığı halde, aynı hat üzerinde bulunan iki Türk kenti bu düzeye erişmişlerdi. Bunlar Altoluogo (Ayasluğ) ve Palatia limonlarıdır. Ortaçağ İtalyanlarının Altoluogo’su, eski Efes’ten başkası olmuyor. Ama bu ad nereden geliyor?e
Bizanslı Yunanlılar Efes’e, mezarını koruduğu akinlerinden en ünlüsünün, ‘αγιοζ Ιωαννηζ adını, ya da St. Jean, havariler arasında olduğu için, ‘αγιοζ Θεολογοζ adını verirler. Yunanistan’ın halk dilinde ‘αγιοζ sözcüğü bir kısaltma sonucu ‘αι olarak söylendiği için, bu sözcükler, kolayca anlaşılabilen bir bozulma ile Türkçede “Ayasluğ”, İtalyancada “Altoluogo” biçimini almışlar. Görülüyor ki, Altoluogo adının etimolojisini ararken, alto hecelerine “yüksek”, ve luogo hecelerine de “yer”, “yöre” anlamını vermekten kaçınılmalıdır; ama Ortaçağ’da herkes bu ince noktayı bilmediğinden pek doğal olarak sözcük “yüksek yer, yüksek yöre” olarak çevriliyordu. Bu çeviri, olanlara da uyuyordu: Aslında Ortaçağda Efes, eski dönemdeki Efes gibi, Kaystros ovasında değil, bir dağ üzerinde bulunuyordu. Türkler, savunmayı kolaylaştırmak için yeni kenti bugünkü Ayasluğ köyüne egemen kayalar üzerine kurmuşlardı. Şehir, eski St. Jean kilisesine kadar uzanıyordu; kilisenin choeur’ünde, ücret karşılığında, havarinin mezarı gösteriliyordu; fakat geri kalan bölümü pazara dönüştürülmüştü ve burada Türkler pamuk, yün, buğday vs. satarlardı. Bundan böyle bırakılmış olan eski Efes, denize biraz uzaktı ve orada yapma bir liman inşası zorunlu olmuştu; yenisi ise daha uzaktaydı. Ama “Marine’in yerinde, yine Altoluogo adlı, XIV. yy.ın başlarında kurulmuş ve siyasî nedenlerle asıl ülkelerinden ayrılmış İtalyanların oturduğu bir başka kent vardı
Altoluogo birinci derecede bir pazar değildi ama dönemin yazarlarına göre orada, İtalyan ticaretine ilişkin, işlerin yapılış biçiminden bilgi verilmiş olması, orada kullanılan ağırlık ve uzunluk ölçülerini tanıtıp bunların Cenova, Pisa, Floransa, Konstantinopolis, Kıbrıs ve Rodos’unkilerle karşılaştırmalı bir cetvelinin düzenlenmiş olması, sonra orada en çok bulunabilen kumaş parçalarının nerede yapıldıklarının, boyalarının ve uzunluklarının belirtilmiş olması, kentin oldukça büyük öneminin bir göstergesi oluyor. Gerçekte Batılı tüccarlar oraya Narbonne, Perpignan, Toulouse kumaşları, gümüş eşya, şarap, sabun getiriyor ve ülkelerine Germiyan Beyliği’nin başkenti olan Kütahya’nın şapını, buğday, balmumu, pirinç ve eğirilmemiş kenevir götürüyorlardı.[42]
* * *
Ortaçağ Doğu’sunda yünlüler babında ünlü Assiriolog A. L. Oppenheim, M.Ö. VI. yy.da lâl renginde yünlülerin Babilonya’ya ithalini beyan eden metinler üzerinde dikkati çekiyor. Bu ithalât muhtemelen, Tyr (Sur)’lu tüccarların işiydi. Öbür yandan, elde çoktan beri yünün kullanımı hakkında Asur kaynaklı bilgiler bulunuyordu. Plinius da, çeşitli renklerde dokumanın özellikle Babilonya’da yayıldığını beyan ediyor. Bu imalât Bizanslılar döneminde de devam edecekti ve bunda, Mısır’ın Araplar tarafından zaptından sonra da Kıptîlerin büyük payı olduğu şüphesizdir.
Arap kaynakları kışın genellikle yün elbiseler giyildiğini bildiriyorlar. Emevîler döneminde Horasan’da, önden düğmeli yün yelekler revaçtaydı. Keza Kuzistan’da, X. yy. ortalarında yine yün giysilerle dolaşıyordu insanlar. Yün kumaş ve elbiselerin çoğu Irak’a, İran ve çevresindeki ülkelerden ithal ediliyordu gibi görünüyor.
Ama yünlüler başka amaçlar için de kullanılıyordu. Örneğin bir Arap kaynağına göre birinci Emevî halifesi Muaviye, onu sıcak tutması için, keçi kılından Mısır’da imal edilmiş elbiseler giyermiş. Yine Emevî halifesi II. Ömer (717-720), altına yün yumaklarından yapılmış bir hırkanın serildiği bir örtü üzerine otururmuş. Keza istiğfarını belirtmek, yani Mekke’ye Hacc’a gitmekte de yün giysilere bürünülüyordu. Arap kaynaklarında birçok yerde Hicrî I. ve II. yy.larda zahitlerin ayırt edici giysileri kaba yünden yapılmış olup ilâhiyatçılar buna karşı çıkıyor, hattâ bununla alay ediyorlarmış; ama bütün yün elbise (sûf), eleştirilerine rağmen, “sûfî” adı verilen mistikleri (mutasavvıfları) giydirmeye devam etmiş.[43]
Sırası gelmişken sûfî sözcüğünün (kabaca “sofu”), tasavvuf’tan türemiş olup dindar, fikir ve tasavvura öncelik tanıyan (rasyonalist), mal, mülk ve şeref gibi dünyevî şeylerden yüz çevirmiş kişiyi ifade ettiğini ve etimolojik olarak da çoğu kez, bazı sûfîlerin dünyevî işlerden ayrılmalarının işareti olarak giydikleri suf (yün)’e bağlandığını ifade edelim.[44]
İpekli giyme dinî yasağına uyan ilâhiyatçılar da bol bir yünlü ferace giyerlerdi. Yakın-Doğu’da aşağı-çağ, Memlûkların Mısır ve Suriye’de, Moğolların da Irak ve İran’da hâkim oldukları dönemdi ve kışın yün elbise giyilmesi doğaldı. Mısırlı vakanüvisler, genellikle Kasım ortasında, sultan ve emirlerin elbise değiştirdiklerini, yün elbise giydiklerini ve ilkbaharın başında da çıkarttıklarını zikrediyorlar. İlâhiyatçıların ise kışın, Küçük Asya’da beyaz yünden, “Malatiya”dan ithal edilmiş giysileri vardı. Ama evde ve bazen de yolculukta, kent dışında renkli bezden elbiseler de giyiyorlardı. Kuzey’den gelmiş askerlerin hâkim oldukları ülkelerde, üniformaları bittabi yündendi. Eyyûbî ve Memlûklar zamanında askerin külâhlı “kalanta”, “Malatiya”nın kırmızı yünündendi.[45]
Yukarda Tavernier’den dolaylı olarak söz etmiştik. Şimdi de doğruca onun başına gelenleri dinleyelim:
“Tokat dolaylarını hırsızlar talan ederler. İran’a yaptığım seyahatlerin birinden dönerken buna bizzat şahit oldum… Oraya varır varmaz herkes çadırını büyük bir derenin kıyısına kurmuştu. O sırada benim yanımda birçok yün denkleri vardı; bu denkleri çadırın etrafında iki sıralı bir duvar gibi, aralarından ancak bir adamın geçebileceği kadar bir açıklık kalacak şekilde dizdirmiştim. Bunların arasında kurşun kutular içinde on, on iki bin gümüş paralık misk koydurduğum dört denk bulunuyordu. Bu denkleri de içeriye yerleştirmiştim; hırsızları şaşırtan da bu olmuştu; zira dışarıda bulunan denkler olanca keskinliği ile misk kokusu saçtığından hırsızlar, onlardan herhangi birini aşırmakla hatırı sayılır bir ganimet elde edeceklerini zannetmişler; ipleri keserek ustalıkla iki dengi ayırıp beraberlerinde götürmüşlerdi.”
“Gün ağarınca hırsızlık anlaşıldığından,… onların peşine düşmüş, yarım saat kadar süren bir takipten sonra da çaldıkları malın ilk izlerine rastlamıştık. Bu denklerden büyük değeri olduğunu bilmedikleri yünden başka bir şey elde edemeyeceklerinden ve… satmaya cesaret edemediklerinden hırsızlar yünü yolun kenarına döküp saçılıyorlar…”
“Hırsızların değerini bilmedikleri bu yün, pek nadir bulunan, çok güzel bir yündü; bu yünü İran’dan Paris’e kadar götürdüm; Paris’te bu kadar ince yün asla kimsede yoktu. Bazı meraklı kişiler, bu yünlerin nereden elde edildiğini öğrenmemi benden rica ettiklerinden araştırdım; İsfahan’da, 1647’de, ateşe tapan eski İranlılardan olan Gur’lardan birine rastladım. O bana bir numune gösterdi ve onların nereden geldiklerini açıkladı. Bu kişiden bu cins yünlerin en çok Kirman vilâyetinde bulunduğunu böylece öğrenmiş oldum. Kirman, eski Karamani’dir (?). Bu diyarın koyunlarının şöyle bir hususiyetleri vardır: Ocak’tan Mayıs’a kadar taze ot yiyince, bütün yapağı kendi kendine ortadan kaybolur ve hayvan sıcak suda derisi soyulmuş bir süt domuzununki gibi sade deri ile onun gibi çıplak kalır; öyle ki Fransa’da yapıldığı gibi koyunların tüylerini kırkmak gerekmez.”
“Bu yünleri aslâ boyamazlar; hemen hepsi de açık esmer ya da kül grisi bir renktedir; beyaz pek az bulunur. Beyazları, üstelik ötekilerden daha kıymetlidir; çünkü az bulunurlar. Müftülerin, mollaların ve diğer kilise (din) adamlarının kuşakları, dua ederken başlarına geçirdikleri başlıklar ve takkeler, sırf beyaz yündendir.”
“Hemen hemen bütün Gur’lar, bu Kirman adındaki vilâyette toplanmışlardır; bu yünlerin sırf ticaretini yapanlar, işleyenler onlardır. İran’da kullanılan kuşakları, aşağı yukarı ipekten olanlar kadar parlak ve onlar kadar hoş olan ince şayaktan küçük parçaları, bu yünden Gur’lar yaparlar.”[46]
Ülkemizde yetiştirilen koyunlar kıvırcık, dağlıç, karaman ve bunların melezleri olup aralarında en iyi nitelikte yapağı veren kıvırcık olup bundan sonra sırasıyla öbürleri geliyor.
Kıvırcıklar Trakya ve Marmara havzasında yaygındılar. Bunlar beyaz ve siyah olurlar. Bu İkincisine karnabat deniyor. Beyazlar, öbürüne göre daha iyi nitelikte yapağı veriyorlar. Kıvırcık yapağında, koyun bedeninin çeşitli yerlerindekiler farklar arz ediyor. Yani bu yapağı homojen olmuyor. Bunun elastikiyet, genleşme kabiliyeti ve mukavemeti orta veya buna yakın oluyor. Uzunluk 7 ilâ 15 cm.dir. Kıvırcık yapağısı, inceliği itibariyle daha çok dokumalara uygun düşüyor. Bununla örgü işleri de düzgün ve yumuşak oluyor.
Bir taraftan Sakarya’dan Doğu sınırlarımıza, öbür yandan da Bolu ve Kastamonu’dan itibaren Güney illerimize kadar olan geniş alan içinde yetişen Karaman, yani yağlı kuyruklu koyun, bu hayvan türünün çoğunluğunu oluşturuyor, bunun ak ve kızıl (mor) olmak üzere iki nevi var. Mor, siyah, kızıl renklerde olmasından bu adın verildiği kızıl karamanın yapağı sert ve uzun olup halı imaline elverişli oluyor. Ayrıca köylü bundan kalın dokumalar, çeşitli değişik ürünler meydana getiriyor.[47]
“Bir kısım köylü “yapağı” tabirini hiç bilmez. Yünün kirli olarak elde edilmesine veya sonbaharda hayvan sırtında yıkanıp kırkılmasına göre kirli yün, temiz yün deyip geçer. Bununla beraber yapağı tabiri ekseriyetle kullanılmaktadır; ticarette de taammüm etmiştir (genelleşmiştir). Bu sebepten manasının katiyetle tespiti lâzımdır. Bize göre yapağı tabirinden umumiyet itibariyle ilkbahar yünleri anlaşılmalıdır. İlkbahar yünleri, koyunların kışı az altlıkla ağılda geçirmeleri dolayısıyla, idrar ve pisliklerle fazla kirlenmiş, sararmış ve sertleşmişlerdir; sonbahar yünlerine nazaran uzun fakat kaba ve az elâstikîdirler, yıkandıktan sonra dahi sarımtırak renklerini muhafaza ederler, bu sebepten sonbahar yünlerine nazaran daha az kıymettedirler.”[48]
Deve yetiştiricileri Anadolu’da özellikle aşiretlerdir. Bunlar 10-12 ve daha fazla deveden ibaret kervanlar halinde çok uzak mesafelerden yük taşırlar. Göçler sırasında çadırlarını, aile efradını ve eşyalarını bir yerden bir yere kolaylıkla develeriyle naklederler (Resim 47); yününden de hırka, battaniye, yastık, külâh ve takke, çuha, az miktarda urgan, kaba dokumalar yaptıkları gibi yorgan ve yastık içi doldurmakta da bu yünü kullanırlar.
Deve yünü yumuşak olup ısıyı muhafaza kabiliyeti fazladır. Bu niteliği dolayısıyla Aydın taraflarında soğuk algınlığı, romatizma ağrıları sağaltılmasında faydalanılır.
El- Kâzimî’ye göre gece yatağına işeyen çocukların sol bacağına deve yünü bağlanırsa iyi oluyormuş. Burun kanamasında ve kesiklerde kanı dindirmek amacıyla da kullanılıyormuş.
Deve yününden eskiden seccadeler de yapılıyormuş. Özel olarak imal edilen kenarları sırma saçaklı ve mihrap işlemeli tepme seccadeler Hacc’a gidenlere tanesi üç altın liraya kadar satılıyormuş. Deve yününden mamul seccadelerin makbul oluşu devenin Peygamber hayvanı olarak bilinmesinden ve Peygamber’in deve yününden yapılmış seccade üzerinde ibadet etmiş olmasından ileri geliyormuş.
Deve yünleri safi olarak kullanıldığı gibi, dokumalarda çözgüsü keçi kılı ve atkısı deve yünü olarak da kullanılıyor. Böylece dokunan çuvallar dayanıklı ve sağlam oluyor.
Deve yünü kaba ve bunların aralarında ince yünlerden ibaret olduğuna göre, nitelik bunların oranına göre değişir. Yüksek yerlerde yaşayan develerin koyu renkli kaba yünleri 5-9 cm uzunluğunda, yaklaşık 75 mikron kalınlığında oluyor. İnce yünler ise 14-28 mikron arasında değişiyor. Bu sonuncular ipek gibi yumuşak olmalarıyla makbul olup özellikle çuha imaline elverişlidirler.
En iyi yün, henüz yük vurulmamış olanlarla iğdiş edilmiş develerden alınır. İlk alınan yünler, nitelik itibariyle daha sonra alınanlardan üstün oluyor.
Ülkemizde mevcut develer Asya develeriyle Afrika’nınkilerin değişik derecelerde melezleştirilmelerinden elde edilmiş ve çoğunluğu “tülü” adını alan karışık bir ırka mensuptur. Bu melezleştirmelerin, Afrika develerinin sıcak bölgelere daha elverişli ve Asya develerinin ise ılımlı iklime, gayri müsait hava ve yol koşullarına elverişli bulunmaları itibariyle Anadolu’nun iklim farklarını telâfi etmek için yapıldığı ileri sürülüyor. Bu nedenle Anadolu develerinin yünleri mütecanis (homojen – tekdüze) bir nitelik göstermiyor.
Tülü, karlı ve çamurlu yollara iyi dayanabildiğinden Anadolu için büyük önemi haiz oluyor.
Bir deveden tahminen 3-4 kilo yün alınabiliyorsa da bizde bu alınma işi çoğunlukla yolmak suretiyle yapılıyor ve birkaç gün devam ediyor.
Özellikle yürüyüş süresinde devecinin düşmek üzere olan yünleri toplamaya gayret sarf etmesine rağmen yine hayli kayıp vaki oluyor.[49]
Ve yine eski bir yasaktan söz ederek yün bahsini kapatacağız.
Yunan adalarında İsis kültü, önemli ölçüde Mısır etkisini sergiliyor. Yünlü giymiş erkeklerin tapınağa girmeleri yasağı, Mısırlı rahiplerin keten giymeleri zorunluluğunu hatırlatıyor, şöyle ki yüne bağlı tabu, bu malzemenin tamamen “kirli olup” onu giyenleri kirletmesi ve rahiplerin ibadete çağırdıkları mahallerin kutsallığını incitmesi dolayısıyla cari oluyor. Aynı yasak, kadınlara da teşmil edilmiş.[50]
* * *
Καναβας, bir meslek-zanaat adı olup kenevir tarımcısı ya da işçisi oluyor. Küçük Asya’da kenevir tarımının, Alabanda (Aydın iline bağlı Çine ilçesinin Araphisar köyünde, antik Karia bölgesine ait kent) ile Milas’ta yapıldığı eski metinlerden biliniyor.
Halen ve bütün Osmanlı döneminde bunun başlıca merkezi, Doğu Karadeniz’den itibaren kıyılarda, Bithynia’ya, özellikle Kastamonu’ya kadar olan bölgeler olmuş. Buralarda bahriye için halatlar, yelkenler ve üstüpü imal edilmiş. Bütün bu kıyıların limanlarındaki hareketlere ait istatistikler, buralardan XVI. yy.dan itibaren de kendir ihraç edildiğini gösteriyor.
İkinci üretim merkezi Aydın (Tralles), Menderes vadisi ve özellikle Tire ve Ödemiş (Caystre) vadisi oluyor. 1937’de, 600’ü Kastamonu’da (Paphlagonia), 400’ü Tire ve 70’i Ödemiş’te, 15’i Bozdoğan’da (yani Harpassos vadisinde), 15’i Isparta’da (Pisidia’da) olmak üzere yaklaşık 1100 el tezgâhında kalın ve ince halatlar ve sicim imal ediliyordu. Isparta’nın keneviri Burdur gölü civarından geliyor.[51]
Türkçe ip, sicim karşılığı olan kınnap sözcüğü Arabi kinnep = kendir, Grek χανναβίς, Latin cannabis= kenevir, İtalyan canape = sicim ile bir türev zinciri içinde oluyor.
Biz Isparta’da (1954’te), yerel olanaklarla imal edilmiş, tümü ahşap bir ilkel urgan bükme (eğirme) donanımına rastlamıştık. Önsözde de ifade etmiş olduğumuz gibi o günlerde içinde bulunduğumuz koşullar ve konunun da yabancısı olmamız itibariyle, bunların resimlerini çekmekle yetinmiştik (Resim 40, 41, 42).
Hititlerde urgan karşılığı İshamına, İshamanta, İshimanes sözcüklerinin bulunması, Anadolu’da kenevir tarımı ve urgan ve mümasili ürünlerin imalâtının yapıldığını gösterir. Gordion kazılarında kenevirden mamul bir urgan bulunmuş. Mısır piramitlerinin inşasında kullanılan koca taş bloklar, kenevirden yapılmış urganlarla çekilmişti.
Urgan imalinde ilk iş eğirme oluyor. Bu, urgancılığın önemli bir aşaması olup buna işleme deniyor. İşleyici, önünde mendil denen bir önlük kuşanır, mendil’e kenevir lifleri konur. Kenevir lifleri çıkrık makarasının iğlerine iliştirilir ve iplik eğirilir gibi lifler eğirilmeye başlanır. Böylece urgancılıkta tel adı verilen eğirilmiş iplik meydana gelip urgan en az iki tel’den oluşur. Önlüğünde lif bulunan işçi, kenevir eğirmeye başlar, bir eliyle önlükteki lifleri muntazam bir şekilde sağmak suretiyle ipe gerekli lifi sağlar, öbür yandan da makaranın dönme hızına uyarak arka arkaya gider ve elinde bulunan tropa[52] ile ipin düzgün olmasını sağlar.
Urganlar genellikle şu gruplar altında toplanıyor: 1- Kınnaplar; 2- Siçimler; 3- Urgan ve halatlar; 4- Başlık ve yularlar.
Kınnaplar, mamullerin en inceleridir. Genelde 2-3 telli olarak yapılır. Bunların “halka kınnap”, “örme kınnap”, “uç kınnapı”, “Üçlü kınnap” gibi çeşitleri vardır.[53] Sairlerinin ayrıntılarına girmedik.
Resim 42. Ana kasnağın tahrik şekli (Isparta 1954)
Gürçay’dan Özetlediğimiz bu izahlardan sonra bizzat gördüklerimizi betimlemeye çalışalım.
Resim 40 ve 41’de, Isparta’nın “Spinning Jenny”leri görülüyor. Bunlarda aynı zamanda birkaç urganı birarada “bükmek” mümkün olmaktadır.
Dönebilen küçük makaraların çevresindeki oyuklara geçirilmiş iplikler bir sabit delikten geçip bir noktada toplanıyorlar. Küçük makara döndükçe urgan buruluyor. Sair aksam sabittir.
Sistemin tahrik elemanı yine ip oluyor; ama tahrik kasnağı, üzerinden geçen ve iki ucu birleşik bir iple döndürülüyor. İşçi, bu kapalı devre içinde bir noktadan bu ipe belinden bağlanıyor (Resim 42). Düz yönde geri geri giderek ve düzenli ileri geri bel hareketleriyle işçi tahrik ipini çekiyor, böylece de ana kasnak dönüyor, çeşitli “transmisyon makaralarıyla” bütün sistem harekete geliyor. Bunda işçi, ana kasnağı çıkrık olarak kullanarak yeni bir iplik eğirmeyi de ihmal etmiyor. Burada, bildiğimiz çıkrıkla fark, mamul ipliğin çıkrığın masurasına sarılmayıp urgan menzili kadar uzayıp gitmesinden ibaret oluyor. Resim 42’de kadının elindeki sepet yukarda sözü edilen mendil oluyor.
Bu aygıtlar sisteminin yine Amasya’da rastlamış olduğumuz bir varyantı da Resim 43’te görülüyor. Bunda kolla çevrilen ana kasnak üzerinden geçen ipler, uçlarında kanca (sağda) bulunan küçük makaraları çeviriyor. Urganı oluşturan iplikler kancalara takılıyor ve kol döndürülüyor. Yukarıdakinde olduğu gibi ipliklerin öbür uçları ilerde sabit bir noktada toplanıyor. Böylece iplikler, birbirleri üzerine burularak urgan meydana geliyor. Bu aygıtta, bir kişinin sürekli olarak kolu çevirmesi şartıyla, kanca sayısı kadar tel’li urgan imal ediliyor.
Bugün dahi bazı bölgelerde, örneğin Manisa dolaylarında, klasik iğ yerine muhtemelen bir Ortaçağ buluşu olan çıkrık (cehre – elemit – elemye – elicek – göleçen – kelebe – tecce – yüğruk) kullanılıyor.[54] Bu vesileyle şimdiden işbu çıkrık hakkında bazı etimolojik açıklamalarda bulunalım.
Bu konuda rastladığımız en eski tarih 1530 olup o yılda Brunswick’li bir zat olan Jurgen, “mull-jenny”nin icadına ilk basamak teşkil eden, hayli ıslah edilmiş bir çıkrık tipi meydana getirmiş. Ancak Jurgen’in çalışmalarına esas teşkil eden iptidaî tiplerin çok daha önceden kullanılageldiğini kabul etmek gerekiyor.[55] Çarşıların pitoreskini dükkan önlerinde asılan rengârenk iplik çileleri de hayli artırır. (Resim 44, s.706)
BTL, bu “çıkrık” sözcüğünü “Garp Türkçesi” yani Anadolu’da oluşmuş olarak gösteriyor. Buna karşılık da, aynı manaya gelen çığır, burada Kazan kökenli olarak kaydediliyor.
Sanskrit dilinde cakra ve Ermenice caharag, “çömlekçi çarkı – tornası” karşılığı olup mezkûr cehre’nin bunlardan türemiş olduğu DELT, mad. “çıkrık”da mukayyet.
Günümüzde kullanılmakta olan cağ, çağ (çulhaların üzerine ip sardıkları dolap) sözcüğünün bunlarla yakınlığı dikkati çeker. Bu kelime, XV. yy.da kaleme alınmış “Câmi-ül Fûrs”ten, 1652’de yazılmış (çevirisi “Bûrhan-ı Kaatı”) sözlükte zikrediliyor. Bu sonuncusunda “Teniden, örmek ve dokumak ne nese (dokuma) manasınadır. Bazı ferhengde (sözlükte) çulhaların ip bağladıkları ağaca dahi denir deyü mesturdur. Bizim semtlerde çulhalar ol ağaca cağ tabir ederler” şeklinde geçiyor.
Bütün bu veriler, yukarda mezkûr 1530 tarihinden hayli önce çıkrık’ın Asya’da mevcut olmuş olduğunu kanıtlıyor.
Ülkemizde çıkrıklar, değişik şekillerde olup bu şekillerin ayrıntılarına girmeden İznik Arkeoloji Müzesi’nde teşhirde olan bir çıkrığı vermekle yetiniyoruz (Resim 45 ve 46).
***
[1] Emre Dölen.- Tekstil tarihi, İst. 1992, s. 71.
[2] ibd., s.105-106.
[3] ibd.109-110.
[4] ibd. s. 130.
[5] Zeynep Yıldırım – Nuran Canikli.- Ankara ilinde üretilen esas sınıf tiftiklerin bazı fiziksel özellikleri, in Tekstil ve Makina, Kasım 1990 (V. Tekstil sempozyumu).
[6] İbn Batuta. – Seyahatname, s.317-318.
[7] Şerafettin Turan.-Türkiye -İtalya ilişkileri I. Selçuklulardan Bizans’ın sona erişine, İst. 1990, s.97- 101.
[8] ibd., s. 139-140.
[9] ibd., s. 332.
[10] Mezkûr asrın başında, Buıjuva-kapitalist düzen, önündeki feodal-kilise seddini yıkıp iktidara, günümüze kadar onu bırakmamak üzere, egemen olmuştu.
[11] Xinru Lin.- Silk and religion. An exploration of material life and the thought of people (AD. 600- 1200), New Delhi, 1998, s.1-5.
[12] ibd., s.13.
[13] ibd. s.15.
[14] ibd. s.16-17.
[15] ibd., s. 19
[16] ibd., s.56-57.
[17] René Grousset.- L’empire des steppes, Paris 1960, s. 148.
[18] İsmail Hakkı Uzunçarşılı. – Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu Karakoyunlu devletleri. Ank. 1969, s.247.
[19] ibd., s. 249-250.
[20] ibd., s.251-252.
[21] ibd., s.252.
[22] Yani o beldenin adını almış.
[23] Seyahatname, s. 324.
[24] İsmail Hakkı Uzunçarşılı. – op. cit., s. 252.
[25] Auguste Chevalier et Pierre Senay.- Le coton, P.U.F., Paris 1949, s.5.
[26] ibd., s.20.
[27] ibd., s.99.
[28] Jean’in anayurdu ABD değil Türkiye, in Radikal (Gaz.), 21.06.1998.
[29] Eliyahu Ashtor. – The Venitian supremacy in Levantine trade: Monopoly or pre-colonisation, in Eliyahu Ashtor.- Studies in the Levantine trade in the Middle Ages, çeşitli makaleler, Variorum Reprints, London 1978, s. VI/12.
[30] Eliyahu Ashtor.- The Venitian cotton trade in Syria in the Later Middle Ages, in ibd., s. VII/675.
[31] Şerafettin Turan.- op. cit., s. 9-10.
[32] ibd., s. 15.
[33] ibd., s. 126.
[34] D.Schlingloff.- Cotton manufacture in Ancient India, in JESHO XVII/1, March 1974.
[35] Murray L. Biland. – Oriental rugs. A comprehensible guide, Boston 1976, s.3-26.
[36] Pierre de Tchihatcheff. – Une page de l’Orient – L’Asie Mineure, Paris 1877, s. 177-183.
[37] Nilüfer Erdem. – Ege bölgesinde gelişmekte olan yeni bir koyun tipi Tahirova’nın yapağı özellikleri üzerine bir araştırma, in Tekstil ve Makina, Kasım 1990. V. Tekstil Sempozyumu.
[38] Malûm ya “bit yiğitte bulunur”… Yani yiğit, sof giymeyecek, yiğitliğin şartı olarak…
[39] Charles Téxier. Küçük Asya, terc. Ali Suat, İst. 1339, C.II, s.429 ve Kamil Su.- Tiftik ve sofçuluk, in TED XVII, 1982.
[40] Avram Galanti. – Ankara tarihi, İst. 1950, s.84-85.
[41] ibd., s. 86-87.
[42] W. Heyd. – Yakın-Doğu ticaret tarihi, Çev. Enver Ziya Karal, Ank. 1975, s.603-605.
[43] Eliyahu Ashtor. – op cit., V/657 – 662, Les lainages dans l’Orient médiéval. Emploi, production, consomation.
[44] Bu bapta bkz. Kültür Kökenleri C.II/1, s. 81.
[45] Eliyahu Ashtor. – op cit., V/669-670.
[46] J. B. Tavernier.- XVII. asır ortalarında Türkiye üzerinden İran’a seyahat, Tercüman 1001 Temel Eser, İst. 1980, s. 58-59.
[47] Tevfik Eşberk. – Türkiye’de köylü el sanatlarının mahiyeti ve ehemmiyeti, Ank. 1931, s. 17-19.
[48] ibd., s.41.
[49] ibd., s. 26-27.
[50] Françoise Dunand. – Le culte d’Isis dans le bassin oriental de la Méditerranée, II, Le culte d’Isis en Grèce, Leiden 1973, s. 102-103.
[51] Louis Robert. – Noms indigènes dans l’Asie Mineure Gréco-Romaine, Première Partie, Paris 1963, s.142-144 ve infra 6.
[52] τροπος, tarz, biçim manasındadır.
[53] Hikmet Gürçay.- Urgan ve urgancılık, in TED XI, 1968.
[54] Behice S. Boran.- Toplumsal yapı araştırmaları, Ank. 1945, s. 121.
[55] R. Dupiney de Vorepierre. – Dictionnaire Français illustré et Encyelopédie Universelle, 1860 ve Encyclopédie au dix – neuvième siècle, 1869, madde “Rouet”.