İlhanlılar, Ortaçağ Avrupa’sının hayal edemeyeceği bir devlet örgütüyle çıkıyor tarihin karşısına. Ayrıntılarına girmeyeceğimiz bu merkezî idare mekanizmasının başlıca çarklarından biri, başında “vezir”i ile maliye teşkilâtı oluyordu, yine o yılların Batısında bulunmayan bir “daire”.
Her türlü yazışmada bir resmî üslûbun varlığı, merkezî yetkenin gücünü ifade eder. Bu arada, kültür tarihimizle ilgili olan bir ufak ayrıntı da önemini koruyor: “Hususî bir kalem memuru… bütün yarlığları kelime bekelime (defter, cem’i defatir)e kaydederdi…”[1]
“Çin kültür sermayesinden alınan altın veya gümüş tulânî bir plaka (payza) da bir nevi hususî vesika mahiyetinde olup üzerinde Moğol yazısı bulunurdu; bu plakayı taşıyanlar her yere serbestçe girip çıkabilir ve kendisine kayıtsız ve şartsız itaat edilirdi. Muhtelif zamanlarda da üzerinde bir aslan, kılıç ve doğan güneş resmedilmişti. Bu resim… Selçukîlerde ve Altınordu’da da bulunurdu. İlhanlıların meselâ sikkelerindeki diğer sembolleri şunlardı: Oturan bir adam, kuş, güneş, süvari, balık, tavşanlar vs… Damga, yani İlhanlıların alâmeti ve sembolü olarak (arma manasında) şu Ж işaret bazen de ufkî olarak görülür. Sikkeler üzerinde de arada sırada şu yıldız da bulunurdu.[2] Bu ‘damga’ bidayette sürülere mahsus işaret olup hayvanlara gızgın olarak vurulurdu.”[3]
“…İlhanlı devleti… memleket halkının tekrar çoğalması ve ziraata açılması[4] hususunda sarf edilen gayretlerin esaslı bir kısmı bu azlığın bertaraf edilmesine matuftu…”[5]
Ciddi devlet istikrazları görülüyordu, XIII. yy.ın sonlarına doğru, savaş masraflarını karşılamak üzere. Gazan Han, bütün para havalelerini bizzat imza ediyordu ve varidat ve masarifatı yılda iki kez tetkik ederdi[6] ki bu keyfiyet yine bu devlet yapısını, o çağların Avrupa’sınınkinden uzaklaştırıyordu. Kâğıt para basılacak[7] kadar yaygın bir para ekonomisi bahis konusuydu.
Aynı şekilde vergi tahsilâtı da merkeze bağlı ciddî bir örgüt tarafından gerçekleştiriliyordu. “Ekseri yerlilerden Olan Horasan vergi tahsildarları, ordunun ihtiyacı için bir tarafa her sene takriben 200.000 dinar ayırmayı öğrenmişlerdi…”[8]
“Vergilerin keyfî surette cibayet edilmesinin önüne geçmek isteyen Gazan, hububat vergisinin, yalnız muayyen zaman için 21 Mart ile 11 Nisan ve 22 Eylül ile 12 Ekim arasında iki defada… tahsilini tespit etti. Mühletler şemsî seneye göre ilkbahar ve sonbahar başlangıcı ve müteakip 20 gün olarak tespit edildi; ziraat mahsullerinden alınan vergilerin tanzimi için Müslümanların takvimi kamerî seneye uygun gelmiyordu. Muhtelif hububat cinsleri için sıcak ve soğuk mıntıkalara göre ayrı usuller kondu. Vergi mükellefleri hububatı kendi hayvanlarıyla devletin hazır bulunduracağı ambarlara götüreceklerdi… Gazan 1301’de resmen şemsî hesapla bir vergi senesi kabul etti.’…”[9]
İran’da “muntazam ziraatın temini için hatta emlâk ve akar mülkiyet şartlarının aydınlanması ve ölçüsüz toprak spekülasyonunun menedilmesi lâzımdı. Bundan dolayı 25 Mart 1300 (3 Recep 700) tarihli bir kanunname ile 30 seneden beri fasılasız surette arazilerine sahip bulunan veya hassa ve vakıf arazisini (hayrat vakıflarından) inkâr edilemeyecek bir surette işlemiş olan kimselerin mülkiyetleri gayri kabili rücu olarak tasdik edilecekti…”
“Bütün devlet arazisine şamil olmak üzere buna bir de kadastro ilâve edildi… Kadastronun tanzimi için devletin bütün sancak ve kazalarına kâtipler gönderildi; bunlar bütün mülkleri, hassa emlâki (domaine), hayrat vakıfları tespit edecekler ve bir kadastro listesi (defatir-i kanun) tertip edeceklerdi. Emlâk senedi itası için en çok yarım dinar alınacaktı…”
Gazan’ın bu hususta aldığı tedbirlerin en önemlisi Tebriz’de bir devlet kadastro dairesinin kurulmasıdır. Bu daire resmî bürolar ile sıkı bir işbirliği yapacaktı. Bütün devletin kadastrosu burada hıfzedilecekti…”
“Gazan… ziraatı bilfiil ilerletmeye çalıştı. Tohumluk hububat dağıttı, ziraat alâtı verdi, iş hayvanı tedarik etti… Nihayet yeni kanallar açmak suretiyle sulama işlerinde ıslahat yapılacağı (kaynaklara göre şimdiye kadar yalnız vali Cüveynî Elezire’nin cenubunda Kufa’da 100.000 dinara bir kanal yaptırmıştı)… köylülere vaat edildi.”
“İşlenmemiş mirî ve metruk arazinin… çiftçi halka tevzii de hiç değilse aynı derecede mühim neticeler doğurdu…”[10]
Bu doğrultuda bu kez O. Turan’a kulak verelim: “İlhanlıların, Muinüddin Pervane’nin ölümünden (1276) sonra, Anadolu’da devlet işlerini, gönderdikleri umumî valilerle, ellerine aldıkları zaman dalay adıyla kurdukları toprak idaresinin bu mirî topraklara ait olduğu şüphesizdir. Bizim metinlerde incü karşılığı olarak geçen bu ıstılahın Türkçe ve Moğolcada deniz, okyanus ve büyük çöl ifade eden iptidaî manasını genişleterek umumî ve Anadolu’da umuma mahsus arazi mefhumunu karşılamış olduğu anlaşılıyor. Filhakika Gazan Han’ın Selçuklu modeline göre askerî iktâ sistemini ihyası dolayısıyla bilhassa Reşîdüddin ve Nahçivânî gibi toprak meselelerine dair çok mühim ve tafsilâtlı malûmat veren kaynak müelliflerinin İran’da dalay adıyla bir toprak rejiminden bahsetmemeleri bu ıstılahın Anadolu’ya has bu mirî topraklara alem olmasıyla kabili izahtır. Hâlbuki… toprak meselelerine ancak siyasî vakalar dolayısıyla temas eden Aksarayî, dalay topraklarına türlü vesilelerle temas etmektedir. Gerçekten işaret ettiğimiz sebepler dolayısıyla İlhanlı devleti, mirî topraklar için, 1276’dan sonra bir Dalay idaresi kurmuş ve Taycu ve Hasan Bey’i o zaman bir kısmı incü (hükümdar hasları) olan bunlar üzerine tayin etmişti… Bu suretle vaktiyle iktâ sahipleri vasıtasıyla idare edilen mirî topraklar için Divân-ı Dalay adıyla yeni bir teşkilât kurulmuş oldu.”[11]
Tibetli lamaların başları bu “Dalai” unvanını XVIII. yy.ın ortalarında almışlardı. Sözcüğün ise çok daha eskiye dayanan bir öyküsü vardı: Moğolca dalai-in xan “okyanus gibi hükümdar”, Pelliot’nun tercümesine göre “souverain océanique” demek oluyor. Pelliot “iptidaî fikre göre dünyayı saran okyanustur; okyanus gibi hükümdar; taluy-ning khan, bu, okyanusun kıyılarına hâkim olan yani cihanşümul hükümdar demektir…” diyor. Moğol yarlıklarının başında “mongka tängri-yin küçün-dür yäkä monggol ulus-un dalai-in xan jarliix” ibaresi bulunuyor ki buna da mezkûr bilgin “Dans la force du ciel éternel, (nous), le Khan Océanique du grand peuple tout entier, notre ordre” şeklinde çeviriyor.[12] Yani kısaca dalai-dalay, hükümdarlık simgesi oluyor ki mirî topraklara bu adın verilmiş olması izahını böylece bulmuş oluyor. Döneceğiz bu konulara.
Moğol (İlhanlı) idaresi de, Selçuklununki gibi, halktan yasadışı vergi alınmasını önleyici tedbirlere başvurmuş. Abû Saîd Bahadır Han’ın (1316-35) bir yarlığı buna güzel bir örnek oluşturuyor. Reşidüddin’in anlattığına göre daha Gazan Han (1295-1304), ölümünden önce vergilere dair neşrettiği yarlıklarda her köy ve kasabanın ne kadar vergi vereceğine dair bilgilerin geniş halk kitleleri içinde intişar etmesi için de önlem alınmasını emretmişti. Yarlıkta bu bilgiler “ağaç tahtaya, taşa, bakır veya demir levhaya nasıl isterlerse öyle yazılsın… (ve bunları) köylerin ve camilerin kapılarına ve minarelere… koysunlar; Yahudi ve Hristiyanlar köy kapılarına, ibadetgâhlarına… koysunlar; göçebeler ise muvafık buldukları yere direk (üzerine) koysunlar” denilmişti. Bahadır Han’ın yarlığı ise şöyle: “…tamga ve meşru baç vergisinden başka bir şey alınmasın, kılan ve nimari ve saire (vergi)[13] bahanesiyle kimseden bir şey talep edilmesin. Bundan mukaddem Ani şehrinde ve Gürcistan’ın diğer vilâyetlerinde kılan ve nimari, gayri kanunî havaleler ve tarh toplama sebebinden zulüm ve taaddi icra edilmiştir. (Meskûn mıntıkalar) harap olmuş, raiyeler dağılmış…” Yarlığın gerisi kaybolmuş.
Bu bilgileri bize veren, Prof. W. Barthold[14] ayrıca önemli fikirler de ileri sürüyor: “Ekseriyâ, garbî Asya için Moğol fütuhatı, garbi Avrupa için muhaceret-i akvamdan daha zararlı olduğu fikri ileri sürülüyordu. Şüphe yoktur ki hanlarının defin merasiminde insan kurban eden XIII. asır Moğolları V. asır Cermenlerinden medeniyet itibariyle çok aşağı bulunuyorlardı; bununla beraber Moğolların istilâsından sonra biz garbî Asya’da, Roma İmp.nun sukutunu müteakip garbî Avrupa’da vücuda gelen ve uzun müddet devam eden medenî inhitatı – nakdî mübadele iktisadiyatının mübadele-i aynîyeye ve inkişaf eden şehir hayatından çiftçi-aristokrasi hâkimiyetine avdeti gibi tebeddülatı[15] – görmüyoruz. Barbarların hâkimiyeti tesiri altında memleketin umumî refahının tedenni etmemesi mümkün değildi; lâkin devlet idare sistemi yine eskisi gibi kaldı. Moğol hükümdarları, tasavvur edileceğinden daha çabuk bir surette mahallî kültürü benimsediler. İran’da Moğol devleti teessüsünden kırk sene sonra nakit sisteminin tanzim edilmesine dair tedbirler ittihaz edildi…”
Moğollar, daha İslâm ülkelerini fethetmeden önce, Uygurlardan aldıkları birçok tabiri Orta Asya’ya taşımışlardı. Bunlar arasında bittabi maliye idaresine müteallik olanlar da vardı. Hamdullah Kazvinî, 1339’da telif ettiği Nüzhet el-kulüb’ünde gerek kendi zamanındaki, gerekse sabık Selçuklular dönemindeki münferit vilâyetlerin ya da bütün devletin vergi gelirlerine ait rakamları, asıl vesikalardan istiane edilmiş olarak veriyor. Bunları, burada tafsili gereksiz olduğundan, vermiyoruz[16] ancak her dönem ve vilâyet için bu denli ayrıntılı hesabı ancak mükemmel bir bürokrasiye sahip kuvvetli bir merkezî yetkenin tutturabileceğini göz önüne sermekle yetiniyoruz.
O.Turan’ın yukarda sözünü edip dalay’la eşanlamlı olarak gösterdiği incü için Barthold” gerek muayyen bir mıntıkanın hükümdar sülâlesine mensup zatların malikânesi addedilmesi ve gerek aynı şahısların bunlara tâbi bulunması aynı ‘incu’ ıstılahıyla ifade olunuyordu. Ani şehri de böyle mıntıkalardan madud idi… büyük şehir kapılarının birinin üzerinde bulunan Ermenice kitabede ‘paytaht Ani hasincu olmuştur’ denilmiştir. Burada incu ıstılahının Arapça sıfat olan has kelimesiyle birleşmesi Ermenilere ait olmayıp… o zamanın resmî ıstılahatından alınmıştır… Gazan Han’ın, Reşidüddin tarafından nakledilen nizamlarında incu olan arazi ‘divanî’ denilen araziye mukabil zikrolunuyor; hususî şahısların emlâkinden olan arazi ise yine aynıdır… incu yerlerin varidatı divan’a, yani devlet hazinesine ait olmayıp padişahın ve sülâlesinin diğer azalarının sarayları idaresine, ihtimal Moğol askerlerinin de iaşesine sarf olunuyordu. İncu yerlerin idaresi için hususî divan mevcuttu…”[17]
Yine yukarda sözü edilen vergilere gelince bunlar arasında kılan ile kopçur’u görüyoruz ki ilkinin ekilen araziden ve genel olarak köylüden alınan bir vergi olması muhtemeldir. Öbürünün ise yaylalar ve buralarda beslenen davarlardan alının %1 oranındaki vergi olduğu sanılıyor. Bu itibarla kopçur’un başlıca göçebelerden alınmış olması gerekir. Mamafih başka kayıtlardan, daha Möngke Han zamanında bile raiyyeden toplanan nüfus vergisine de kopçur dendiği anlaşılıyor. Sözcüğün Moğol kökenli olduğunu Doerfer’den öğreniyoruz.[18] Aynı eserin II. cildinde inçû’nun Türk kökenli bir sözcük olup “mülk, saltanata ait arazi…”; aynı zamanda “bu tür topraklar üzerinde yaşayan insanlar”ı ifade ediyor. Bir başka anlamı da “esir, kul ve özel mülkiyet” oluyor: “kulunğ köp-tür valî men ençü kul-men – Senin birçok kölen var ama ben senin özel kölenim.”[19]
Vergiler hakkında 1304 yılı yarlığında, imtiyazlı olmayan alanlardan mutat yöntemlere göre toplanan vergi tekâlifi üç türe ayrılıyor: 1 – kopçur ve köylü ahaliden alınan vergidir ki, yılda iki kez ödenir; 2 – kopçur ve “sahravî”lerden (göçebelerden) alınan vergidir ki, sene başında bir defa ödenir, 3 – damga; bunun miktarı, mükellef olan her mahal için özel surette tayin edilmiş ve bir tahtaya yazılıp mezkûr mahallin kapısına asılmıştır.
Bu metinden anlaşıldığına göre kopçur, şehirlerde dolaylı olarak ticaret emtiası üzerinden tarh edilen vergiden ayrı olarak, gerek zürra, gerekse göçebelerden tahsil edilen dolaysız vergi olmaktadır. Damga’ya gelince bu, sadece bir gümrük ve transit resmi olmakla kalmayıp Acemlerin bac tabirinin müradifi olmaktadır ki İslâm’ın ilk dönem Arap müellifleri tarafından da kullanılmıştır ve meyhaneler de dâhil, ticaret ve sanayi müesseselerinden alınan bütün vergilere alem olmuştur. Buna göre tamga, sadece yol ve yol vergisi değil, daha çok şehir ve şehir vergisi kavramını ifade ediyor.
Bu tür kent tekâlifine ait Şeriat’ta herhangi bir kayıt bulunmaması, fakihleri bunlara karşı cephe almaya sevk edecek, bunların ilgasına çalışmak sevap addedilecekti. Ölüm ya da bir felâketin vukuunu hissederek günahlardan tövbe zorunluluğunu duyan padişahın altın ve gümüşten sofra takımlarını imha etmekle birlikte damga’yı da ilga edişinin öyküsü anlatılıyor. Bu padişahlardan biri Babür olup ahfadının da Hindistan’da birkaç kez damga’nın kaldırılmasına dair fermanlar çıkarttıkları biliniyor. Ancak bu tür iradelerin sık sâdır olması bu ilga keyfiyetine uzun süre riayet edilmediğini gösteriyor.
Nasıl riayet edilsin ki İran Moğol devletinde tamga, en önemli varidat kaynağıydı.
Ani halkından kılan ve nemari alınmasının suistimale muadil olduğunu mübeyyin yarlıkta geçen işbu tekâlif Moğolca “ilâve, ziyade, lâhika” manasında olup anlaşıldığına göre fevkalâde olaylar münasebetiyle halktan ek olarak alınan vergileri ifade ediyordu. Bu nemari’den hükümdar sülâlesinin bile kurtulmadığı kaydediliyor.[20] (Bu vergiler Osmanlılarda avârız adını alacaktır). Nemârî, neme, “eklemek, artırmak, güçlendirmek” Moğol kökünden türemiştir.[21]
Bugün Kars ili halk ağzında nemeri, “akrabası tarafından geline verilen armağan” olarak kullanılmakta olup Kazak-Kırgızlarda nimaurun, “sürü ve sair emlâki yetmediğinde, yakınlarının evlenen erkeğe yardımı” anlamındadır.[22]
Her zaman tarafsız olduklarını iddiada güçlük çektiğimiz Sovyet bilginleri bu konularda Barthold’un karşısına dikilip halk kitlelerinin Moğol egemenliği altında görülmemiş derecede ezilmiş bulunduğunu ileri sürüyorlar. “Serflik (servaj)ın hukukî şekil alması, …Moğol idareci çevrelerinin İslâm’a girdikleri XIII. yy.ın sonunda vaki olmuş olup toprak mülkiyetinin Moğol öncesi vassallık şeklinin, yani iktâ’ın, genişletilmesiyle teessüs eden servajın bizatihi şekli, bu yeni yasayı intaç eden somut koşullar. Hassan Han zamanında köylülerin servaja tâbi tutulmalarında feodal toprak mülkiyetinin gelişmesinin bir muntazam halkasını görmeye sevk eder… servaj münasebetleri ilk olarak Moğol iktidarı sırasında bir hukukî düstur haline gelmiş oluyor. Moğol egemenliği altında fethedilmiş ülkelerde muhakkak olarak kölelik yeniden uyanmıştır. Hizmetkârların köleliğinin dışında tarım ve sanaatlarda da kitle halinde bir kölelik mevcuttu…”[23] Başlarında Cengiz Han’ın bulunduğu Moğol devletini “tipik feodal bir teşekkül”[24] olarak gören Sovyet bilginlerinin, daha önce de Vladimirtsov gibi, “feodal”in tanımlanmasına önem vermedikleri anlaşılıyor.
Haraç
İlhanlılara tâbi devletler, sabit bir haraca bağlanmışlardı ve bunun halktan tahsili işi, hiç değilse kısmen o devletin kendi idaresine bırakılmıştı. (Bu muamele içinde “haraç” yerine Arapça …amal sözcüğünün geçmiş olması dikkate değer).[25] Günü gününe ödemede bulunan ülkelere Moğollar, vergi toplama hususunda müdahalede bulunmazlardı. Aksi halde Moğol vergi tahsildarları (baskak’lar) işe karışırlardı ki bu, yerli halk tarafından hoş karşılanmazdı (bu baskak’lar aslen malî işleri çeviren sivil memurlar idiyseler de gerektiğinde ülkenin savunmasını da üstlenirlerdi).
Hazine-i hassa ve mukataa
Hassa mülk ve arazisinin menşei kesin olarak bilinmemekle birlikte bunların savafî’ye müşabih, yani sahibi kaçmış ya da yenik hanedan mülkü veya hükümdar malı sayılan mazbute (zapt edilmiş) vakıflardan elde edilmiş mülkler oldukları sanılır. Tarihçi Vassaf’ın (1264-65/1334) “evkaf-ı hass” adını verdiği araziden maksudu bu olmalıydı. Bu arazi, devlete önemli bir gelir kaynağı oluyor ve Gayrimüslim tabiplerin, yüksek memurların, müneccimlerin maaşlarını ödemede kullanılıyordu.
Yukarda gördüğümüz gibi, hükümdarın özel emlâk ve arazisine Moğollar “incû” adını vermişlerdi ki bazen buna “hassa” sıfatı da eklenirdi. Bu hükümdar emlâki de sadece İlhanlı hanedanına âtıfet (suyurgatmış) olarak dağıtılmayıp aynı zamanda asker ve kumandanlara irsî ücret olarak (suyurgal) terhislerinde verilirdi (yani bir nevi “emekli maaşı” olmaktaydı); maliye vezirliğinin bir özel kalemi bununla görevlendirilmişti. Küçük Asya’da, Armeniyye’de, Gürcistan’da, Şirvan’da, Elcezire’de, Horasan’da… bu gibi “tımar”ların varlığı mukayyettir.
İrsî olarak intikal eden mukataalardan başka, hassa emlâkinden belli bir bölüm iktâ edilmekteydi. Ama işe spekülasyonlar karışıyor, vali veya öbür memurlara para ikraz edenler bunlardan temliki kabil olan bir arazi üzerinde “berat” sağlıyordu ki bu “beratlar”lar, işbu beratları spekülatif amaçlarla kullanıyorlardı.
“O zamanki hassa emlâki ile iktâ suretiyle temlik edilecek arazinin vaziyeti bu takdire uymakta olup ziraatın umumî haline de tamamıyla uygundu. Gazan bu mukataa ticaretine bir nihayet vermeye karar verdi. Bu kararın iki maksadı vardı. Biri hassa emlâkini askerlere iktâ suretiyle temlik ederek fazla toprağın işlenmesini temin ile binnetice devletin vergi gelirini artırmak, diğeri de askerlere para yerine arazi vermekle maliyenin yükünü hafifletmekti. Buna mukataat deniliyordu ki bilhassa Fars’ta tesis ile idaresini baskak’ların elinden alan Gazan 1297-98’de on altı bölüme (bölük, hakikatte alaya) taksim etmiş ve ondan sonra askerlere vermişti. Bu mukataat üç sene müddetle gayrikabili rücu idi. Bu müddet burada yerleşenlerin kabiliyetlerinin denenmesi için konmuştu. Bu tedbir köylülere yeni arazi tevziine geniş ölçüde uyuyordu. Askerler ehlî hayvan ve âlet de alabiliyorlardı. Fakat bunlar devletin mülkiyetinde kaldı, ödenecek vergi miktarı burada da iyice tespit edilmiş ve resmen duvarlara talik olunmuştu” (asılmıştı)[26]
İlhanlılarda da yargı yetkisi, devlet mahkemeleri’ne (yargû) aitti,[27] Batının aksine…
[1] Yani “sicil” tutulurdu. “Defter” sözcüğü hakkında daha ilerde mütalâada bulunacağız.
[2] Cilt II/l’de bunlardan yeterince söz edildi.
[3] Bertold Spuler.- İran Moğolları, s. 318-9.
[4] Tarafımızdan belirtildi.
[5] B. Spuler.- op. cit., s. 324.
[6] ibd., s. 325.
[7] Konu, etraflıca, “Mübadele” cildimizde irdelenecektir.
[8] B. Spuler.- op. cit., s. 340.
[9] ibd., s. 344.
[10] ibd., s. 347-8.
[11] O. Turan.- Türkiye Selçuklularında toprak hukuku, in Belleten 47, Tem. 1948, s. 555-6.
[12] Osman Turan.- Cingiz adı hakkında, in Belleten 19, Tem. 1941, s. 270-1.
[13] Bunlar hakkında aşağıda bilgi verilecektir.
[14] W.Barthold.- İlhanlılar devrinde malî vaziyet, in Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası I, İst.1931, s. 135-159.
[15] Tarafımızdan belirtildi.
[16] Bkz. W. Barthold, op. cit.
[17] ibd.
[18] “Kopçur-kubçur” için bkz. G. Doerfer,- Türkische und mongolische Elemente in Neupersischen, Band I Mongolische Elemente in
Neupersischen, Wiesbaden 1963, s. 387 – 391.
[19] ibd. C. II, Türkische Elemente im Neupersischen, Wiesbaden 1965, s. 220-5.
[20] W. Barthold.- op. cit.
[21] G. Doerfer.- op. cit., C. I, s. 518.
[22] A. Caferoğlu.- Azerî lehçesinde bazı Moğol unsurları, in Azerbaycan Yurt Bilgisi 6- 7, Haz.- Tem. 1932, s. 222.
[23] A. M. Bélénitsky. – Les Mongols et l’Asie Centrale, in CHM, V/3, 1960, s. 617.
[24] ibd., s. 611.
[25] B. Spuler.- op. cit., 352.
[26] ibd.,s. 356-61.
[27] ibd., s. 416.