Fey Kavramı, Kökeni Ve Gelişmesi

Kültür Eserleri > THKK 2/B - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > Fey Kavramı, Kökeni Ve Gelişmesi

Fey Kavramı, Kökeni Ve Gelişmesi

İslâm’ın ilk döneminde, yani Peygamber ve ilk Halife’lik zamanında ve Büyük Fetihler’den önce, ümmet bir kapalı cemaat teşkil ettiğinden müzâraa İslâm’ın iktisadî ahlâk anlayışınca terviç edilmiyordu. Ortakçılık kavram ve uygulamaları mantıken Emevî’ler çağında, inceden inceye geliştirilmiş idarî prensipler olarak ortaya çıkabilirdi. Ayrıca ilk zamanlarda, fethedilmiş topraklar, bunlar ister anvaten (silâh zoruyla), ister sulhan ele geçirilmiş olsunlar, genel olarak fey el-Müslimîn, yani Müslümanların “müşterek” toprakları telâkki edilirlerdi. Bunlar çoğunlukla bölünmemiş halde ve âmme yararına bir daimî gelir kaynağı olarak muhafaza edilirlerdi. Bununla birlikte bu, özenilmiş ve sistemli bir kurumsal çerçeve bağlamı içinde yapılmamıştı şöyle ki yeni düzenlemeyi teşkil etmek üzere ortaya çıkacak çeşitli öğeler çok çapraşıktılar.

Emevî’ler zamanında, müşterek fey kavramı kökünden değişecekti. Bizans ve İran’ın tarımsal uygulamalarının etkisi altında toprak icarı ya da ortakçılık olarak yorumlanan toprak vergisi (haraç) kuramı, işbu fey’e sıkıca bağlıydı. Aynı zamanda müşterek fey arazisi devlet mülkü olarak yorumlanıyordu. Bunun sonucu olarak fey kavramıyla müzâraa ister istemez doğruca birbirlerine bağlanacak ve bir otokratik rejimin yakından ilişkili idarî prensipleri olacaklardı.

Ümmet, sadece bir dinî cemaat olmakla kalmayıp aynı zamanda bir sosyoekonomik bütün ve bir politik topluluk olarak belli bazı tarihî koşullar altında ortaya çıkmıştı. Peygamber’in faal önderliği altında yeni arazi fethedip Arap Yarımadasında tarımsal topraklar elde etmeyi amaçlıyordu. Bu toprakların gelirleri herkesin çıkarına örgütleniyordu. Muhammed’in magazi (bizzat idare ettiği, gazalar) ve seraya (çeşitli kabileler üzerine gönderdiği müfrezelerle icra edilen muharebeler) sayısı elli olup bunlardan sadece dördü bizi burada ilgilendirecektir. Bunlar Banû Kaynukâ, (2/623-4), Banû Nadir (4/625-6), Banû Kurayda (5/626-7), Hayber (7/628-9) ile aynı yıl içinde Fadak, Taymâ ve Kur’a el-Arabiyya gazalarıdır. Bu fetihler, İslâm devleti için bir önemli başlangıç teşkil eden tarımsal toprakları kapsar. Bunlar üzerinde icra edilen muamelât, fukahânın sonraki kuramsal düsturlarına bir temel teşkil edecektir.

Kur’an’ın LIX. Haşr Suresi’nin 6 ilâ 10. Ayetleri tarih ve fikriyat açısından çok önemli olup fey topraklar kavramını çok açık ifadelerle tanımlamaktadırlar. Bu kurama göre fey ya da fethedilmiş topraklar, Âmme’nin (Ümmet) üyesi sıfatıyla az çok tüm Müslümanlara aittir: Toprak cemaatin malıdır, üyelerinin bu topraklar üzerindeki mülkiyet hakları bir topluluk oluşturmuş olmaktan kaynaklanır. Mezkûr Sure’nin baş tarafı Banû Nadîr Yahudî kabilesinin Medine’den sürülmesinden söz eder. Bundan iki yıl önce de, Bedir savaşından hemen sonra Kaynukâ kabilesi sürülmüştü ve bunlara bir takım iktisadî ve siyasî olaylar neden olmuştu.

“Fey” tabiri (harfiyyen rücu manasında), Haşr Suresi’nin 6. ve 7. Ayetlerinde geçen afâ’a sözcüğünden iştikak eder. Bu sebeple de Ebû Übeyd bunları ayat al-fey tesmiye etmiştir.

“Hâk Teâlâ’nın, Peygamber’ine onların mallarından verdiği malları ele geçirmek için, siz onların üzerine at veya deve sürmediniz… Hak Teâlâ’nın kasabada ikamet eden ahaliden (ehl-i kurâ) Peygamber’ine verdiği mallar, Allah’a, Peygamber’ine, hısımlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalanlara aitti. Ta ki bu mal, içinizden zenginler arasında elden ele dolaşmasın. Peygamber size ne verirse onu alın. Sizi neden nehy ederse ondan geri durun… (O mallar) muhacirlerin fakirlerine mahsustur. Onlar yurtlarından sürülmüşler, mallarından uzak düşmüşler, ancak Allah’ın rızasını aramışlar, Allah’ın (dinine) ve Peygamber’ine yardım etmişlerdi… Bunlardan evvel (Medine’yi) yurt ve iman evi edinen kimseler, kendi taraflarına hicret edenleri severler. Onlara verilen şeylerden dolayı kalplerinde ona karşı ihtiyaç duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları öz canlarına üstün tutarlar…”(LIX/6-10)[1]

Burada mezkûr ehl-i kurâ, Yahudi kabileleri oluyor ve 7. Ayet bunlardan alınan fey’i konu ediniyor.

Görüldüğü gibi fey kavramında açık seçik bir tarihî gelişme vaki oluyor. İslâm öncesine ait ganimet telâkkisi bu toprakların fethini ve fey üzerine vahiyleri müteakip köklü bir değişime uğruyor: Bu telâkkiye göre menkul ganimet muharipler arasında pay ediliyordu. Mahmud İbn Ömer el-Zamakhşarî işbu fey Ayetleri için şunları söylüyor: “…bunlar bu tür ganimet’in yani, toprakların, menkul eşyalar gibi taksim edilemeyeceğini ima ediyor. Fey, haklı olarak, temel gereksinmelerinin karşılanması için ona muhtaç olan fakirlere aittir; şöyle ki bunlar aynı zamanda, fey’in münhasır temellüküyle servetlerini artırma yoluna giden zenginlere karşı saygın bir sosyal yaşam sürdürmeye muktedir olsunlar. Arabistan’ın İslâm öncesi içtimaî siyakıyla karşılaştırıldığında bu, Cahiliyye Çağı’nın mutat kötü dağıtım şeklinde olduğu gibi, refahın sadece zenginler arasında pay edilemeyeceği manasını tazammun eder. Gerçekten bu Çağ’da kabile reisleri, siyasî ve askerî sultaları dolayısıyla ganimet üzerinde münhasır hak sahibiydiler. Bu nedenle de ‘man azza bazza’, yani ‘mülkiyet hakkı kudretliye aittir’ denirdi.”[2]

Tabarî’ye göre böyle bir durum Bedir’de vaki olmuş, genç ve kuvvetli Müslümanlar ganimetin üzerine zorla oturmuşlardı. Zayıflar ve yaşlı Sahabe Peygamber’e şikâyette bulununca Enfal Suresi nazil olmuştu: “Eğer Allah’a iman ettiğiniz ve hak ile bâtılın ayırt olduğu gün kulumuza indirdiğimiz ayetlere inandınızsa biliniz ki harpte ele geçirdiğiniz şeylerin (ganaimin) beşte biri Allah’ın, Peygamber’in, hısımların, öksüzlerin, yoksulların ve yolcunundur! …” (VIII/41), Geri kalan beşte dört; muharipler arasında pay edilmişti.

Enfal, nafal’ın çoğulu olup Sahabe ve Halife’lere göre taşınır mallar, köleler ve silâhlar gibi savaşta iğtinam edilmiş şeylerdir. Tabarî nafal’ın ganimet’ten farklı olduğunu, bu sonuncusunun bir cidalde kâfirlerden alınmış bir fey olup ilkinin, mutat payın fevkinde fazladan bir fevkalâde kahramanlık eseri karşılığında verilmiş hisse olduğu görüşünde bulunuyor.[3]

Bedir’de, Peygamber hakkı çıkarılıp geri kalan ganimetin herkese eşit şekilde dağıtılmasına itirazlar vaki olmuş, İslâm öncesi örfe uygun olarak tüm malların sadece güçlü fatihler arasında taksimi dururken beşte birinin bunun dışında ve bir zayıf ve fakir adamla (yani iyi mücehhez olmayanlar) bir süvari muharibin eşit tutulmasının sebebi sorulmuş. Peygamber’in yanıtı, zayıf ve fakirin Ümmet’in gerçek koruyucuları oldukları doğrultusunda olmuş. Bu da Ümmet kavramının hızla bir ekonomik rejime doğru geliştiğini gösteriyor. Genel ganimet kurumu bu çağda, cemaatin artan gereksinmelerini karşılamak üzere, sistemleşmeye doğru gidiyordu.

Çok sayıda mana taşıyan fey kavramının tanımlama ve tahliline girişmeden önce, lâfzî, hukukî ve tarihî sibakları içinde ganimet ve fey tabirlerinin fark ve benzerliklerini ele almak doğru olacaktır. Sanavî’ye göre fey, rücu, bir şeyin geri gelmesi manasında olup yasal terminolojide Gayrimüslimlerden alınmış ve içinde khums (beşte bir) çıkarılmadan Müslümanların müşterek çıkarına devredilmiş bir toprak ya da mülkü ifade ediyor. Bazen de kâfirlerden haraç ve cizye gibi dövüşmeden alınmış bir mülk olarak tanımlanır (dövüşme sonucu alınana ganimet deniyor). İster sulhan, ister silâh zoruyla (anveten) alınmış olsun, sonunda kamu hazinesine (Beytü’l mal) mal edilecektir.

Bununla birlikte ilk İslâm kaynakları ganimet’le fey’i eşanlamlı olarak kullanmışlar. Kimi fakihe göre fey, kâfirlerden anvaten alınmış toprak, ganimet de aynı şekilde elde edilmiş taşınır eşya oluyor. Kimine göre de Müslümanlarca anvaten ele geçirilen her şey, khums’un ayrılmasına tâbi ve gerisi muharipler arasında bölüşülen ganimet olup fey, sulhan fethedilen şeydir. Bu sonuncusundan ne khunus tefrik edilir ne de o, fatihler arasında pay edilir. O, “Bundan sonra gelenler…”e (LIX/10) aittir ki burada açıkça gelecek kuşaklar kastedilmektedir. Yani toprakların bugünküler arasında taksimi, gelecek kuşakları bunların sağlayacağı yarardan mahrum bırakacaktır.

Şimdi Peygamber zamanında cari genel toprak politikasına göz atalım. Peygamber’in münhasır hassa toprakları üç kategoriye ayrılıyordu: İlki Fadak ve “Tanrı’nın ona savaşsız geri verdiği” Banû Nadîr’in toprağı ile içindeki tüm mallar. Fadak, geçici olarak Müslümanlar arasında ikamet eden fakir yolculara tahsis edilmişti. İkincisi safiy, yani Peygamber’in, Müslümanlar arasında taksim edilmeden önce ganimet arasından seçtikleri; üçüncüsü de mezkûr khums. Banû Nadir Yahudi kabilesi Peygamber’e sulhan tüm topraklarını, hurma ağaçlarını ve silâhlarını teslim etmiş, bu topraklar O’nun münhasır (halis) mülkü olmuştu. Burasını her yıl ekip biçtirir, ailesinin nafakasını sağlar, artanınla da at ve silâh satın alırdı. Balazurî’ye göre Banû Nadîr’in toprakları, her ihtimale karşı tuttuğu habs ya da vakıf olmuş.

Aslında safîya, safîy (safâyâ), bir muharip grubun şefinin at, kılıç gibi, ganimet içinden münhasıran kendisi için seçtiği şeydir. Terim sonradan savâfi (tekili sâfiya) şekliyle, Sultan (hükümdar)ın münhasıran halkına tahsis ettiği toprak ya da mülkleri ifade eder olmuş; ayrıca sahiplerinin terk ettikleriyle vâris bırakmadan ölen kişilerin toprakları bu adla anılmış.

Esas itibariyle hükümdarı fethedilen tüm toprakların sahibi kılan (bir nevi devletçilik) bu safâyâ kuramı, Irak’ta Savad, Suriye, Mısır ve sair toprakları kendi öz mülkleri haline getirme iddiasında bulunan ve önceleri tüm Müslümanların tasarrufundan çıkarılamaz fey haline konmuş toprakların statüsünü değiştirmeye uğraşan Emevî’ler zamanına ait bir geç gelişme gibi görünüyor. Yukardan beri zikredilmiş hadîslere dayanarak Lokkegaard, satılıp devredilemez müşterek fey kuramının bir geç gelişme olduğu kanısına varıyor. Bununla birlikte olgu, bu kavramın aslî olup esas vakıf toprak manası içinde, Peygamber’in zamanına kadar geri gittiği merkezindedir.

Yakut (ölm.626/1228-9) fey’in anva ve sulh şeklinde ikiye ayrılmasına muhalif kalıyor. Ona göre doğru görüş fey’in, ister Nadîr, Vadî el-kurâ, Fadak topraklarında olduğu gibi sulhen, ister Savad toprağında olduğu gibi anvaten alınmış olsun, haraç veya cizye gelirlerinden yıllık maaşlar halinde Müslümanlara ait olduğudur. Her iki sulh ve anva kategorileri de aynı şekilde fey’dir. Ona göre bu ikisinin arasındaki esasî fark, anva fey’in genel olarak Müslümanlara ait olup onların arasında Hayber’de olduğu gibi (sonradan) taksim edilmesi, sulh fey’in de, Fadak ve Nadîr’inki gibi Peygamber’in ve ondan sonra İmam’ın şahsî takdirine (hıyar’ına) tâbi olmasındadır. Yakut Hayber arazisini, içinden khums çıkarıldıktan sonra taksim edildiğini düşünerek, ganimet arazisi tesmiye ediyor. Savad’da ise durum bunun tersi olmuştu.

* *

Bu itibarla bu toprakların Muhammed’in hassa’sı olduğu nazariyesi yine sonradan ortaya çıkmış olmalı. Bu keyfiyet, Emevî’lerin toprak politikasını incelediğimizde doğrulanacaktır. Gerçekten bu hassa görüşü tarihî vakıalara, müşterek fey kavramına tümden ters düşüyor. Tanrı ve Resul’ünün bu toprağın gerçek sahibi oldukları görüşü bir metafizik veya theolojik kavram olmayıp bu, tüm fey nazariyesinin derin anlamı ortaya çıkıyor: Politik ve ekonomik manada Ümmet’in önderlik ve yetkesini simgeleyip ifade ediyor; yani Cemaat, bir tüm olarak, genel refah konusunda hâkim ilgi sahibidir.

Bunun açıkça tazammun ettiği mana, toprağın Allah ve Peygamber’inin riyaseti altındaki Müslüman Cemaati’nden başka sahibi olmadığıdır.

Ölümünden sonra Muhammed’in geriye herhangi bir hassa ya da özel mülk bırakmadığına dair kuvvetli beyyineler vardır; her bıraktığı şey bir sadaka idi. Hattâ Fadak bile fakir yolcular için bir emniyetti. Ebû Hurayra’dan mervi bir hadîse göre Peygamber, “vârislerime tek bir dinar bile yok, zevcelerimin ve âmilun’un (rençperler) iaşesinden artan her şey fakirlere sadaka’dır” demişmiş.

Mezkûr amilûn Peygamber hassa’sını, daha genel olarak fey toprakları hangi koşul altında işliyordu? Müzâraa yoluyla, ya da başka bir “mukavele”ye göre mi? Buna dair bilgi edinemedik. Devam edelim.

Peygamber’in kızı Fatima, babasının ölümünden sonra Ebû Bekir’e müracaatla Hayber’deki hissesiyle Fadak’daki sadaka’sından veraset payını talep ediyor. Bütün kaynakların müttefikan kaydettiklerine göre halife bu talebi reddediyor: Peygamber’in bizzat deyişine göre bu topraklardaki hisseleri sadece, Allah tarafından yaşamı süresince kendisine verilmiş tu’am, yani yiyecek payından ibaret olup ölümünden sonra bu tu’am artık Müslümanlara ait olacak ve Peygamber’in halefi veliü’l emr tarafından idare edilecektir (bu yanıtta Fatima’nın Ali’nin eşi olup bu maddî destekten bu rakibi yoksun bırakma kaygısının yattığı da düşünülebilir…)

Bu hadîs sahihse, sonuç üzerine büyük ışık saçıyor demektir. Müslümanların sözde bölünmüş topraklar üzerindeki hisseleri, yaşamları süresince tu’am, yani aynî yiyecek maaşı olup ölümlerinden sonra, tüm fethedilmiş toprakların nihaî sahibi olan Cemaat’e iade olurdu. Bu hadîs aynı zamanda fey topraklarının, hiç değilse geniş ölçüde, bölünmediği kuramı için de kuvvetli bir beyyine oluyor.

Özetleyelim: Bu topraklar Peygamber’in kişisel ve özel mülkü değil, onları Ümmet’in genel yararına ve ailesinin iaşesine kullanmak üzere emrine bırakılmış topraklar manasında hassa sayılıyordu. O’nun bu topraklardaki hissesi, ömrü süresince yiyecek payından ibaret kalıyordu.[4]

* *

Sıra geldi şimdi ilk Halifeler çağında fey kuramına.

İslâm devletinin tarım politikasının sonradan çekirdeğini teşkil edecek olan, Bizans ve Sasanî İmp.larındaki devlet-toprak ağası-mutasarrıf ilişkilerinin sosyo-ekonomik çerçevesini ilerde çizeceğiz. Şimdi İslâm devleti tarafından bu kavramların, tavır ve uygulamaların iktibas ve temessülü sürecinin sonuçlarını irdeleyelim. Doğal olarak Hicaz gibi çorak, Savad ve Mısır toprakları gibi mümbit alanlarda bu, her bakımdan farklar arz edecektir.

Ata İbn Saib’ten mervi olduğuna göre Ebû Bekir, Halife olduktan sonra, bir sabah erkenden çarşının yolunu tutmuş. Omzunda da, daha önceleri ticaretini yaptığı giyim eşyası bohçası varmış. Ömer İbn Hattab (Hz. Ömer) ile Ebû Übeyde el-Carrah’la karşılaşmış. Bunlar “ya Tanrı Resulünün Halifesi, nereye gidiyorsun?” diye sormuşlar. O da çarşıya gittiği yanıtını vermiş. Öbürlerinin bunun Halife için yakışık almayacağını söylemeleri üzerine Ebû Bekir ailesini nasıl geçindirebileceğini sormuş. Onlar da “bizimle gel, sana bir ücret tayin edelim” demişler. Ömer kaza (adalet) işlerini, Ebû Übeyde de fey idaresini üstlenmişmiş. Ona (Ebû Bekir’e) her gün yarım koyunla baş ve karnını örtebileceği bir libas parçası tahsis etmişler. Sonradan Ebû Bekir’in ücreti 2500 dirhem olarak saptanmış, daha sonra da 500 dirhem kadar artırılmış.[5]

Bu hadîs, Ebû Bekir’in hilâfeti zamanında (11/632-13/634) fey’in, cizye ve haraç’tan maaşların tevzii manasında, muntazam örgütlenmiş bir kurum haline gelmiş olduğunu gösteriyor (bu arada da çok önemli başka bir husus da çıkıyor ortaya: geri planda her şeye hâkim olanın, gerçek etkin halifenin Ömer olduğu… Döneceğiz konuya). Ebû Bekir, Müslümanların fey’i ile ilişkisini yetim mülkünü idare eden, zenginse ona el uzatmaktan sakınan, fakirse ondan hakkıyla yiyen bir vasininkine benzetirmiş. Bu nedenle de Beytü’l-mal’den her gün üç dinar çekermiş. Hilâfetinin ilk yılında, fey paylarını dağıtmaya başladığında her hür kişi ve köle, erkek ve kadın, büyük ve küçük herkese eşit on sikke vermiş. Ertesi yıl, fey geliri artınca, bunu iki katına çıkarmış. Prensibi, fey tevziinde iktisadi müsavat (tasviya) olup Müslümanlar arasında hiçbir ayırım yapmazmış. Ölümünde, geriye hiç para bırakmamış; sadece bir hizmetkâr, bir süt devesiyle bir süt kabı kalmış. Ölmeden önce kızı Ayişe’den kendisine armağan etmiş olduğu (Banû Nadîr’den) bir meyveliği Müslümanlara iade etmesini istemiş ve ailesinin Müslümanların fey’i üzerinde hiçbir hakkı bulunmadığını ifade etmiş.

Bütün bunlar, fethedilmiş tarımsal arazi ile bunun gelirinin fey’leri olarak Müslümanlara ait olduğunu, bir toprak parçası hissesine sahip olanın, sadece yaşam boyunca, bunun ürünü (tu’ma) üzerinde hakkı olduğunu gösteriyor. Kuram ve uygulamada fey’in, daha baştan beri Müslümanların müşterek malı olarak görülmesi keyfiyeti, bunun bir iktisadî ve siyasî müessese şeklinde örgütlenmiş bulunduğu kesin olmaktadır. Mamafih kavram, tam gelişmesine Halife Ömer zamanında kavuşuyor: Fütuhat bu dönemde hız alıyor. Ebû Bekir, fey’in kişilerin dinî statü ve mevkiine göre dağıtılması talebine karşılık istikamet ve faziletin Tanrı tarafından ödüllendirilecek meziyetler olduğunu, ama geçim ve iktisadî yaşam (ma’aş) sorunları bahis konusu olduğunda ekonomik eşitliğin bu tür imtiyazlardan çok daha büyük ağırlık taşıdığını söylemiş.

Bu dağıtım veçhesi içinde bu müsavat, Ömer’in son hilâfet bölümü ile Ali’nin hilâfet döneminin karakteristik iktisadî politikası olmuştu. Ebû Bekir bu hususta tüm Müslümanların İslâm’ın oğulları, yani kardeş olup babalarından eşitliği tevarüs etmiş olan Ümmet mensupları oldukları düşüncesinden hareket ediyordu. Ona göre ahlâkî mükemmeliyet, fazilet ya da dinî ve ruhanî mertebe itibariyle bazı kardeşlerin üstün olması bir gayri maddî keyfiyetti. Bu gibi ayrıcalıkları gözetmek Ömer’in işi olmuştu. O, dinî liyakat ve meziyetle İslâm’a hizmeti bir tercih sebebi sayıyor ve aynı ana babadan olmuş oğulların, aynı baba ama farklı anadan olmuş oğullarla (banû el-ellât) veraset, bakımından eşit olmaması keyfiyetinden hareket ediyordu. İslâm’ın çıkarını gözetenlerin bir tercihli muameleye (tafdil) hakları olacaktı. Ama kimlerdi bu “İslâm’ın çıkarını gözetenler”?… Bu, başka bir bahiste enine boyuna irdelenecek ayrı bir sorundur.

* *

Halife Ömer (I) döneminde (13/634 – 23/644) fey kuramı, gelişmesinin doruğuna varmıştı. Bu dönemde fey, açık ifadelerle Müslümanların müşterek (fethedilmiş) topraklarını ifade etmekle kalmamış, ümmet mefhumuna müstakbel nesiller de ithal edilmişti. Yani fethedilmiş topraklar bağlanıyor, her türlü özel mülkiyet, alım satım hareketinden masun tutuluyor, bunlardan elde edilen vergi ve sair gelirler Müslümanların çıkarına sarf ediliyordu. Kaynaklarda toprakların bağlanması çeşitli ifadelerle belirlenmiş: vakıf veya habs, fey el-Müslimîn, maddad el-Muslimîn (maddî varlık), sadaka-i muharreme (el değiştirmesi haram kılınmış kamu malı), haraç ve zımmî arazisi (arazi vergileri karşılığında zımmîlerin elinde bırakılmış topraklar).

İslâm devleti, yeni fethedilmiş topraklara nasıl tasarruf ediyordu? Bu tasarrufun başlıca şekilleri neydi ve Bizans ve Sasanî emlâki ve terk edilmiş arazi ve bunlar üzerindeki köylü kolon’lar ve ulûc’lar, yani serf-mutasarrıflar ne olmuştu? Bu araziyi bağlamakla Ömer neyi amaçlamıştı? Bu politikanın müzâraa kuramıyla ilişkisi ne olabilir? Fey nazariyesi açısından anva ile sulh toprakları nazariyesinin anlamı nedir?… İşte bizi eğleyecek birkaç sorun.

Irak ile Mısır Ömer döneminde fethedilmişti. Müslümanlar toprakların fatihler arasında taksimini istemişlerdi. Bunun üzerine “Ömer, böyle bir taksimin bütün öbür Müslümanları refahtan yoksun bırakacağını düşündü; bu itibarla bunları bütün olarak bıraktı. Zımmî’lere cizye ve haraç’ı yükledi.” Bütün bunları yaparken Ömer, mezkûr Haşr Suresi’nin 6-10. Ayetlerini kullanıyordu. Saad ibn Abî Vakkas Savad’ı fethettiğinde Ömer ona zapt edilmiş menkul malların, khums’un tarhını müteakip, askerler arasında taksimini emretmişti. Toprak ve akarsular, toprağı işleyenlere (ummal) bırakılacaktı şöyle ki bunların gelirinden halka tahsisat (atiyyat) verilebilsin. “Eğer topraklar tevzi edilecek olursa, başkalarına bir şey kalmayacak” diye yazmıştı, Ömer. Ayrıca fethedilmiş topraklar İslâm Cemaati’nin başına dert olacak, sınırlarını kimse korumayacak, aile ve dulların iaşesi sağlanamayacaktı.

Hemen ekleyelim ki bu davranışın saikleri, salt sosyal “iyilikseverlik”ten uzak, ciddî somut sorunlara dayanıyordu. Arap maliyesi, toprak Müslümanlara dağıtılacak olursa, zımmîlerden alacağı yüzde otuz ilâ elli oranında haraç’a karşılık Müslümanlardan sadece öşür (yüzde on) tahsil edebilecekti!

Bu vakıa, İslâm’ın siyasî ve dinî tarihi üzerinde kesin ve çok ciddî rol oynayacaktı. Bu, bizim bundan böyle sürekli olarak gözaltında tutacağımız bir konu olacaktır: Şia, başlıca, bu konudan kaynaklanır! Devam edelim.

İslâm fütuhatından sonra kolon’larla ulûc’ların siyasî ve malî nedenlerle toprağa bağlı kalmış oldukları tahmin edilir. Bunlar ancak müsaadeyle yer değiştirebiliyor ve İslâm’ın tüm ilk çağları hep kaçak kolonlarla mücadele ile geçmiş oluyor. Genel olarak İran ve Savad’ın “feodal” toprak aristokrasisi ortadan kalkıyor; İranî dihkan’lar yerel idareyi ellerinde tutmayı ve haracî topraklardan (bu kez fatihler hesabına) vergi tahsilâtı işlevini sürdürüyorlar. Fetihten sonra Mısır da Medine’den merkezî hükümetin doğruca denetimi altına alınıyor ve tüm Mısır toprağı Ümmet lehine bağlanıyor: Geniş Bizans mülklerinin sonu anî olarak gelmiş oluyor.

Âmme (ümmet), işbu kavram somut olarak ifade edilmemiş bulunduğundan bu toprakların gayri, muayyen sahibi oluyordu. Gerçekten İslâmî hukukî düşüncede sahiplik, tasarruf ve intifa hakkı (menfa’a) açık ve kesin olarak tanımlanmamıştı. Bu kavramlar sulh ve anva toprakları kuramlarıyla sıkıca bağlı olup her ne kadar ilk dönemde bu toprakların mülkiyeti, genel ifadeyle, Âmme’ye ait ise de tasarruf ve intifa hakları şahıslara devredilebiliyordu. Bu itibarla bu kavramlar seyyalliklerini korumaktaydılar. Böyle olunca da sulh ve anva topraklarının insanları buralarda kararsız bir tasarruf hali içinde bulunuyorlardı. Durumu fark eden Emevî’ler aşağıda göreceğimiz gibi bütün bu kavramları yeni baştan ele alıp fey kurumuna yepyeni bir yön vereceklerdir.

Ömer’in tüm fethedilmiş toprakları mevcut ve gelecek Müslümanlar lehine vakıf haline getirmesi esas itibariyle Peygamber’le Ebû Bekir’in politikalarıyla uyum içinde oluyordu, şu farkla ki bu sonuncular zamanında toprak toplam fey içinde büyük bölüm oluşturmuyordu. Bu itibarla Ömer bu kez fey tarifini açık olarak müşterek toprak manasında ifade ediyor ve buna hükümdarın hıyarına bırakılmış olan khums’u da dâhil ediyor, şöyle ki hükümdarın tercihine göre vakıf hale de getirilebilecek, şahıslara özel mülk olarak da dağıtılabilecek olan işbu beşte bir payı, Müslümanların tümünün lehine vakıf hale sokuyor. Böylece baştaki kişi dahi, ailesine gerekli asgarî miktarın dışında bundan kendine herhangi bir şey alamamaktadır.

(Hz.) Ali, bu konularda daima Âmme menfaatinden yana olmuş, Ömer’in tereddütlü anlarında hep bu yönde müdahalede bulunmuştur. Bu husus, bizim ilerdeki istidlallerimiz için son derecede önemli olduğundan bellekte tutulacaktır.

Her şey kuvvetli bir sosyal dayanışma ve fey’i müştereken pay etme kesin kavramına işaret ediyor. Fey ister toprakları, taşınır malları ya da maaşları içersin, isterse de sulhen ya da silâh zoruyla (anvaten) ele geçirilmiş olsun, Âmme’nin (ümmet) üyesi olarak Müslümanlara aittir. Bu keyfiyet bizi, hukukçuların ağzındaki sulh ve anva toprakları kavramlarına sürüklüyor.

* *

Hadîslerin birbirine zıt iddiaları karşısında Şafiî, Savad[6]ın anvaten mi, sulhen mi zapt edildiği hususunda kararsız kalıyor. İşi bütün bütün karıştıran keyfiyet de Sahabe’den Abdullah İbn Mesut, Muhammed İbn Şîrîn ile Ömer II gibi mümtaz ve dindar kişilerin haracî topraklar üzerinde, bunlar ister anva, ister sulh olsunlar, mülkiyete (dukhûl) müsaade etmiş olmalarıdır. Bu haracî topraklar ayrılmaz müşterek fey haline getirilmişken nasıl oluyor da özel mülkiyete izin veriliyor? Fakihlerin kuramları o günkü durumun doğruca akla uydurulmasından (rasyonelleştirilmesinden) mı ibarettir? “Müşterek fey” kuramı, irat ve akarları denetim altında tutabilmek için Müslümanları haracî toprak satın almaktan alıkoyan Emevî’lerin bir icadı mıydı?

Yahya İbn Âdem’e göre anva toprak esas itibariyle İmam’ın hıyarına bırakılmıştır. O bunu, khums’unu tenzil edip tevzi edebilir ya da Müslümanların fey’i haline getirerek ebediyen lâyetecezzâ (parçalanmaz) kılar. Daha başkaları fey’in sulhen ele geçip cizye ve haraç’a bağlanmış ve tüm Müslümanlara ait olması itibariyle de bundan khums’un tefrik edilemeyeceği toprak olduğunu iddia ediyor. İbn Âdem için atların, silâhlar ve sair taşınır malların bağlanmamalarına karşılık köyler, kentler ve arazi tümden fey’dir ama yine de İmam’ın hıyar hakkı vardır. Bundan da, İmam’ın ihtiyarı ne olursa olsun fethedilmiş sulh ve anva toprakların Müslümanlara aidiyeti anlaşılmaktadır. İmam’ın hıyarı kavramı toprağın iki mütezat, müşterek ve münferit mülkiyeti halini telif eder. Kısaca, ilk fakihlere göre her iki fey türü de, hiç değilse kuramsal olarak, tümden Âmme’ye (Ümmet) aittir.

Mâlik İbn Anas’a göre, anva toprak esas itibariyle Müslümanların fey’idir. Haraç’a bağlı bir zımmî, bir anva toprak üzerinde Müslüman olsa dahi toplam fey’in bir parçası olmaya devam eder zira burası, zamanında silâh zoruyla elde edilmiş olması dolayısıyla Müslümanların fey’i haline gelmiştir, öbür taraftan sulh toprak sahipleri, sulh anlaşmasıyla arazi ve hayatlarını masun kılmışlardır. Onlara, muahede sırasında ödemeyi kabullendikleri sabit vergi miktarından fazla hiçbir şey yüklenemez. Müslüman olurlarsa bu topraklara tasarruf etme hakkını muhafaza ederler. Bununla birlikte bir yeni Müslüman’ın sulh toprağı hususunda fakihler arasında ihtilâf vardır. Bu nedenle de bu tür topraklar hayli kararsız bir tasarrufa konu olmuşlardır. Yeni Müslüman çiftçi toprağını mutlak mülkiyet olarak mı elinde tutacak, yoksa ona sadece tasarruf mu edecek? Mâlik’e göre, mülkiyet hakkı eski malikte olduğuna göre bu toprağı satın almakta sakınca yoktur. Binnetice, bu toprakların insanları Müslüman olurlarsa topraklar öşrî olur.

Ebû Hanife hiç de aynı fikirde görünmüyor: Bir sulh toprağı adamı Müslüman olsa ya da bir Müslüman ondan toprak satın alsa sulh anlaşmasının tabiatı değişmez. Bu da toprağın, fey’in bir parçası olmaya devam edeceği anlamınadır. Ayrıca anva toprak İmam’ın ihtiyarına göre taksim edilir veya bağlanır. Özel mülkler halinde taksim edilecek olursa eski sahipleri rakik, yani serf haline gelir. Ama bağlanacak olursa eski malik serf durumuna düşmeyip kiracı-mutasarrıf olur.

Bu içtihadın, İslâmî kuram içindeki çeşitli görüşleri mezcettiği ve bir anlamda da ilk asırların tarımsal durumunu yansıttığı gözden kaçmamalıdır. Örfi olarak toprağa bağlı bulunan serf-mutasarrıflar vakıf arazi üzerinde çalışacak olurlarsa, hukukçular bunlara köle ve serf gözüyle bakmamaktadırlar. Her ne kadar daha ilk Halifelik günlerinden itibaren bu mutasarrıflar toprağa bağlı kalmışlarsa da Müslümanlar bunlara hilm ile muamelede bulunmaya itiliyordu. Ama daha sonra, Emevî’ler döneminde müşterek fey topraklar özel mülke tahvil edilince, mutasarrıfların durumu gittikçe ağırlaşıp bunlar bireysel toprak ağalarının serf ve köleleri haline geleceklerdir.

Ebû Yusuf’un anva-sulh topraklara dair içtihadı nispeten daha geç durumu yansıtıyor. Ona göre bir sulh arazinin şart koşulmuş haraç miktarı değişemez. Anva araziye gelince, bunların durumu imam’ın ihtiyarı ve Müslümanların refahı mülâhazalarına göre tayin edilir, imam araziyi fatihler arasında öşrî toprak olarak da bölüştürebilir, daha yararlı görürse bunu bağlayabilir de, ki bu sonuncu durumda eski malikler anva toprağı bu kez haracî toprak olarak, tasarruf etmeye devam ederler. Bu durumda imam artık toprağı zımmî’lerin elinden alma hakkına sahip değildir zira toprağın intifa hakkı hususunda burası onların irsî ve tasarruflarından çıkarılamaz mallarıdır.

Bütün bu içtihatlarda âmir hüküm hep Haşr Suresi (LIX/6-10) oluyor.

Yine Ebû Yusuf’a göre toprak üzerinde iki türlü yasal hak vardır: Mutlak mülkiyet hakkı (dominium) ve tasarruf hakkı (possesio). Mutlak mülkiyet hakkı da üç çeşit oluyor: İlki anva veya haracî toprak olup bunun geliri esas itibariyle Müslümanların müşterek malıdır (fey). İkincisi, sulh anlaşması sırasında şart koşulmuş vergi dolayısıyla Devlet’in üzerinde sınırlı mülkiyet hakkının bulunduğu sulh arazi oluyor. Ve nihayet fetih sırasında Müslüman olan zımmî’lerin öşrî toprakları geliyor. Bu her üç türde “mülk”, tasarrufu ifade ediyor ve mutasarrıf da değişik adlarla anılıyor: Sahibü’l-arz, rabbü’l-arz veya sadece mâlik. Mutasarrıf sadece kullanma ya da intifa hakkını satabiliyor. Bu dahi, Abbasî’ler çağında sulh toprak kategorisinin haracî ya da Devlet arazisine dâhil edildiğini açıkça gösteriyor ki ilk Halifeler döneminde (Ömer I) bu, anva haracî topraklar kategorisinden ayrı mütalâa ediliyordu.

İmam Mâlik, Ebû Hanife ve Ebû Yusuf tarafından ileri sürülen anva ve sulh toprak kavramlarından, kendi öz mutalebe ve haklarını müdrik olup bireyi geri plana iten güçlü bir merkezî Devlet olgusunu tazammun ettikleri görülür. Mâlik’in bir sulh toprak üzerinde bir yeni Müslüman’ın toprağını özel mülkü olarak elinde tuttuğuna dair iddiası, tasarruf babında Devlet’in salt egemenliğini tenzile yöneliyor. Öbür taraftan imam’ın (kamu yetkesi) hıyar hakkı genel kavramı, çalışan eski mülk iştiraki düşüncesiyle yeni zuhur eden bireycilik arasında denge ve ahenk kurma çabası olarak irdelenebilir. Bu ahenkleştirme çabası, özellikle otokrasinin tedricen artan gücü karşısında, akim kalmaya mahkûmdu.

Ömer’in toprağı bağlama politikasını özetleyecek olursak Savad’da üç çeşit fethedilmiş toprağın bahis konusu olduğu görülür: Sulh; zımma veya anva; savafî. İlki, genellikle cizye, haraç veya vazife tesmiye edilen sabit vergiler karşılığında teslim olmuş ahd ya da akd topraklarını içerirdi. Kentler ve mücavir topraklar başlıca sulh tipindendi. İkinci, aynı zamanda fey veya anva da tesmiye edilen zımma topraklar kategorisi, haracî veya cizye’li topraklar olup Ömer tarafından bağlanmış tarımsal arazinin çoğunu oluşturmuştu. Savafî topraklara gelince, bunlar terk edilmiş, sahipsiz, eskiden kralın hassa topraklarıyla İmparatorluk ailesinin mülkleriydiler ki bunlar arasında bataklıklar, posta merkezleri, itfaiye karakolları vs. (ezcümle Arapların pek bilmedikleri kurumlar) vardı. İran’a gelince, Ömer Basra valisine cizye’li veya haracî toprakların ekilmek veya hayvan otlatmak üzere Müslümanlara bırakılmasını emrediyor. Gerçekten bu ilk dönemlerde, devlet politikası olarak Müslümanlara, toprağı üzerinde oturmayan ve onu tamamen müzâraa’ya (ortakçılık) vererek yaşayan ağa olma izni verilmiyordu. Özel müzâraa kurumu, esas hukukî şekliyle, üzerinde işlenmiş bir malî prensip olarak ancak ikinci hicrî asrın başlarında, Emevî idaresi altında gelişecektir. Daha sonra İslâm fıkhı tarafından gerekli ve makul bir sosyo-ekonomik yasa olarak sistemli şekilde İslâmî çizgiye getirilecektir.[7]

  1. Ömer’in ölümünden sonra bir sosyal kriz gelişiyor, iki sınıf insan arasında gerilim kızışıyor. Bu sınıflardan ilki Arap “aristokrasisi” (el-sâbıka ve el- kudema), yani bu toprakları fethedip İslâm davasına hizmet etmiş ilk Müslümanlar oluyor. Bunlar böylece imtiyazlı bir statüyle fey’de hak sahibi olmuşlardı. İkinci grubu ise refahtan paylarını isteyen yeni Müslümanların isimsiz kitlesi, bedevîler ve geniş ölçüde küskün fertler teşkil ediyordu. Koşullar değiştikten sonra Ümmet öyle bir noktaya gelmişti ki halk, refahın, mevki ve imtiyazların dağıtım şeklinin yasallığını artık tartışabiliyordu. Ömer zamanında ortaya çıkan sistem bir refah ve ödül tahsisini tazammun ediyordu. İhtilâf, ferdî ve müşterek çıkarların uyumazlığından doğuyordu. Ebû Übeyd bunu şöyle anlatacaktı: “Bir grup, cihad’a iştirak etmeyen, İslâm’ın emirleri içinde kalmayan ya da gelir tahsilâtına yardım etmeyen veya Müslümanların çıkarlarına hadim herhangi bir faaliyet göstermeyen ve aynı zamanda da en fakirlerden biri olmayan kişinin bu refahta hissesinin bulunamayacağını ileri sürüyor… Öbür tarafın imtiyazdan yoksun insanları ise Müslümanların tüm fey’e müştereken tesahup etmekte oldukları (el- Müslimîn şürekâ fî el-fay), zira aynı dinin insanları olarak bir birlik, sair cemaatlere karşı bir ittifak tesis etmiş oldukları iddiasındadırlar…”

Emevî aristokrasisinin ve otokratik rejiminin ortaya çıkması bu ihtilâfı noktalıyor. Müşterek fey kavramı yandaşlarıyla ortaya çıkmakta olan güçlü Emevî Devleti ile büyük toprak sahipleri sınıfı arasındaki zıtlaşma, Osman’la ilk Emevî’ler çağını ele almış olan Balazurî, Tabarî, Yakûbî gibi yazarlara konu olmuştu.

Tetkik konusu olan dönem, birbirinden farklı iki geniş bölümü kapsıyor: Önce Peygamber ve Hulefâ-i Raşidîn (10/632-40/661) devri, sonra da Emevî’ler ve ilk Abbasî’ler çağı (40/661 – 210/826). İlki, müşterek fey ile Âmme-Ümmet düşüncesinin üstün gelmesiyle mütebarizdir zira İslâm bir birleştirici dinî cemaat olarak başlamış olup içinde bireyin Âmme’nin hâkim irade ve yetkesine tâbi bulunduğu çapraşık bir sosyo-ekonomik toplum şeklinde ortaya çıkmıştı. İktisadî manasıyla herkese eşit ödül sağlayan bir müsavatçı rejimdi.

İkinci devir, geniş arazileri kapsayan Büyük Fetihler’le başlar. Ümmet de genişleyecek ve kaçınılmaz olarak, parçalanıp kademeleşecek. Bunun sonucu olarak da sosyal denge bozulacak; Osman’ın hilâfeti sırasında baş gösteren işbu çatlak ve hoşnutsuzluk, yeğin istihalelerin nedeni değil, arazı olmuştu, iki görüş açısı, iki çıkar grubu; olanla, bazı kişilere göre olmasının gerektiği; idealizmle sosyolojik anlamda mevcut durum arasındaki zıtlaşma, sosyal sistemdeki değişmenin saikiydiler. Müşterek ruh kendini yeni bir ferdiyetçilik akımına kaptıracaktı. Bu bapta iki kutuplu bir gelişme sezilir: Osman’dan başlamak üzere Emevî’ler devrinde teessüs eden “Kara Devlet’in kuruluşunu müteakip eski müşterek fey kavramı, Devlet’in yeni gereksinmelerine uymak üzere tadil edilecekti; ayrıca, özel müzâraa kuramlarına götürecek kavram ve ilişkilerin yeni bir yorumu ortaya çıkacaktı.

Bu yeni ferdiyetçilik eğilimleriyle özel mülkiyet ve Devlet’in toprağa tesahubu kavramları çok daha keskin şekilde tanımlanıp nitelendirilecekti. Bu yeni nizam son derece cevval bir toprak mülkiyetinin teşekkülünü terviç ediyordu. Artık müzâraa mefhumu hiçbir kayda tâbi olmadan gelişebilecekti: Bu değişen durumda yasa ile idare, akitlere müteallik ilişkileri içinde özel toprak mülkiyeti haklarını korumaya elverişli şekilde oluşuyordu.

Osman, krizin müsebbibi değil, onun kurbanı olmuştu. “Bir yandan çölün ve kent varoşlarının proletaryası fey’den pay talep edip Divan aristokrasisi’ni tehdit ederken öbür yandan Emevî’ler Kufan Savad’ı kendi öz mülkleri ilân ediyorlardı. Bütün bunlar bir merkezî gücün ortaya çıkmakta olduğunun kanıtları oluyordu. Osman’ın rolü ve tedbirleri, merkezî hükümetin gücünün artırılıp pekiştirilmesi, temellük edilmiş kaynakların ıslah ve genişletilmesi yönündeydi…” Böyle anlatıyor durumu W. Schmucker (Untersuchungen zu einigen wichtigen Bodenrechtlichen Konsequenzen der Islamischen Eroberungsbewegung, Bonn 1972, s. 136-139).[8]

Gerçekten Osman artık İslâm’ın iktisadî adalet mefkûresini yürütemeyecek şekilde dizginleri elden kaçırmıştı. Fütuhat gelişiyor ama Araplar yeni ele geçmiş bölgelerde arazi sahibi olma iznine kavuşmuşlar, kâr dağıtımında hiç değilse izafi bir müsavat prensibi şiddetle sarsılmış, Hilâfet mülkleri sivri kişilere bağışlanır olmuştu. Osman’ın tasarladığı nepotizm rejimi, tüm güç ve imtiyazların tek bir ailenin elinde toplanmasına götürecekti. Kendisi de “…başlarda Allah ve Müslümanlara ait olan mülkten kendine özel arazi, ev ve sair emlâk tefrik etmişti” diye, belki de kızgınlıkla, anlatıyor Şiî tarihçi Yakûb.[9]

Emevî’ler çağında müşterek fey toprakların temellük ve inhisarı artık mutat bir hadise haline gelecekti. Bu sülâle, Devlet’in çıkarına olarak, tedricen müşterek fey kavramını Devlet fey’ninkine tahvil etmişti. Devlet feyi bir nevi devletçiliği, daha doğrusu toprağın bir hanedan mülkü haline gelmesini ifade ediyordu. Büyük ölçüde özel mülk veriliyordu. Bunun sonucunda işbu “mülk” (alleu) topraklar üzerinde özel müzâraa gelişecekti. Emevî’ler, fethedilmiş toprakları kendi sülâle mülkü haline sokmak için sürekli çaba harcamışlardır. İlerde üzerinde uzunca duracağımı ihtilâl ve sair halk hareketlerinin, Arap alanında Horasanlı Ebû Müslim’inkinden başlamak üzere, tetkiki bize bunların başlıca amilleri arasında fey topraklarının temellükünün (isti’sar el-fay) yer aldığını gösterecektir. Haricî’ler bile işbu sorunu birleşme noktaları haline getirmişlerdi. Abbasî’ler de sonradan konuyu (kendi lehlerine) istismar edeceklerdi ve Ebû el-Abbas, ilk hutbesinde, Sûre-i fey’i zikredip fey’i gerçek sahibi olan halka iade etmek üzere ayağa kalktıklarını ifade edecekti.

Emevî halifeleri ve valilerinin, o toprakların eski hâkimleri Bizans ve Sasanî hanedanının siyasetini sürdürmüş oldukları anlaşılıyor: Onlar gibi tüm fethedilmiş toprakları kendi özel mülkleri gibi telâkki etmişler. Eski toprak tasarruf uygulamaları, gelirlerin idaresi ve toprağa müteallik kavram ve düşünceler yeniden ortaya çıkmış ve baştan düstur haline gelmişti. Hattâ angarya bile çiftçiye yeni baştan yüklenmişti.

[1] Ömer Rıza Doğrul.- Tanrı Buyuruğu. Kur’an-ı Kerîm’in Tercüme ve Tefsir-i Şerifi, İst. 1947.

[2] Ziaul Haque.- op. cit., s. 121.

[3] ibd., s. 145.

[4] ibd., s.117-150.

[5] ibd., s. 219.

[6] Savad, Aşağı Irak’ın mümbit toprakları olup Araplarca buralara böyle “siyah” adının verilmesi, onların alışık oldukları “beyaz” çöl

manzarasına mukabil buraların hurmalık ve sair orman ve verimli kara topraklarla örtülü oluşundandır.

[7] Ziaul Haque.- op. cit., s. 181-230. Ayrıca bkz. Th. W. Juynboll.- Fey, in İA ve F. Lokkegaard.- Fay, in EI.

[8] Zikreden Z. Haque.- op. cit., s. 233.

[9] Z. Haque.- op. cit., s. 234.