Gallus’lar, ayrıca, saçlarını uzatıyorlardı ve bu yüzden de “uzun saçlılar” diye anılıyorlardı (akla Osmanlı’nın “zülüflü”leri geliyor). Bunlar ayrıca Tanrıça’ya saç lülesi de adarlardı.
Saç adama âdetinin doğu Akdeniz havzasında yaygın olduğunu görüyoruz. Ptolemeus Evergetes Suriyelilere karşı savaşa gittiğinde eşi Berenice saçından bir lüleyi İskenderiye’de Arsinoe tapınağına adamıştı, tıpkı İsis’in, kocası için yaptığı gibi. Efsaneye göre bu lüleyi Koptos tapınağında veya Memphis’te görmek mümkündü. İsis’in bu davranışı birçok Mısır kraliçesine örnek olmuştu: Tut-Ankh-Amon’un eşinin de ölmüş kocasına lülelerinden birini ikram ettiği sanılıyor.[1] Matem nişanesi olarak saç kesme âdetinin hayli eski olduğu saptanıyor. Memphis sakinleri, tapınakta bir “emanet” olarak saklanan “İsis’in lüleleri”ni teşhir ederlermiş,[2] bazı günlerde İstanbul’da “Sakal-ı Şerif”in gösterilmesi gibi.
Anadolu’da bize kız saçının adandığı birkaç evliya hikâyesi anlatmışlardı… Bunu başkaları da doğruluyor.[3]
Gerçekten bugün Anadolu’da saçla ilgili birçok ritüel mevcuttur. Aşağıda başka vesileyle tekrar göreceğimiz Ankara-Mamak’ta Hüseyin Gazi Türbesi’ne gelenlerden başı ağrıyanlar, saçlarından koparıp türbeye bağlarlar.[4] Keza Kilis’te, Ahd-i Atik’in yine karşılaşacağımız ünlü Samson-Dalila öyküsü yaşamaktadır, Küt Küt ya da Şemun Dede namı altında ve herkes bu öyküde saçın oynadığı rolü bilmektedir.[5]
Hac’da ihrâm sırasında riayet edilecek davranışların eski Sami ritüelle bağlantısı kolaylıkla saptanmaktadır. Bu arada saçları kesme yasağına Ahd-i Atik’te rastlıyoruz. Muhrim, saçını tahsis etmek suretiyle kendini vakfetmiş oluyor; saç, onun bir parçası olarak, mabede sunuluyor, böylece de bunda muhrim’i temsil etmiş oluyor.[6]
Hindistan’da da “… bazen üç yaşındaki çocuğun saçları, âdetlere ve ayinciliğe uygun olarak ve bazı muayyen rahip aileleri tarafından ve muayyen saç biçimlerinde kesilirdi… Meselâ Asur’larda[7] sihri bir saç kesimi vardır ki bu, isim verme törenleri ile (ve matemlerde) beraber yapılmaktadır. Yoksa bu törenlerin dışında saçlar uzatılırdı.” Bir çocuğun tahsili bittiğinde, başlangıçta olduğu gibi bir sihri tören yapılır, talebe ile hoca yıkanırlardı. Bunun üzerine talebe “yıkanmış” ismini alırdı. Çocuğun saçları kesilerek bir ağaç altına, tıpkı ilk saç kesiminde olduğu gibi gömülürdü.[8]
Buna benzer şekilde Anadolu’da çocukların saçlarının (ve tırnaklarının) kesilmesi, bu konudaki inanç ve âdetlere göre olur… Erzurum ve çevresinde yeni doğanların saçlarının ve tırnaklarının melekler tarafından kesildiğine inanılarak veya kesildikleri taktirde uykularının kaçacağı kabul olunarak genellikle bir yaşına kadar bunlara pek dokunulmaz. Bununla birlikte yörede değişik âdetler de vardır ezcümle:
– Yeni doğanın yaşı doluncaya kadar tırnakları, üç dört yaşına kadar da saçları kesilmez. Bu işler melekler tarafından yapılır.
– Çocuğun saçı ilk kez beş yaşına bastığında kesilir. Kesilen saç para ile tartılır ve bu paralar fakirlere verilir (çocuk böylece tok gözlü olur). Tırnakları ise, çocuk babasının kesesinden para çıkaracak kadar büyüdükten sonra kesilir. Kesilen tırnaklar anası tarafından bir beze sarılarak saklanır. Çocuğun keseden çıkardığı paralar da, bereket getireceği inancıyla muhafaza edilir.
– Yavrunun sağlıklı olacağı ve iyi gelişeceği (Samson – Küt Küt Dede gibi kuvvetli olacağı?) inancıyla saçları üç yaşına kadar kesilmez. İlk kesilen saçlar çocuğun kendi yastığına konarak saklanır. Saçları yastıklarında saklanan çocukların akıllı olacağına inanılır (saç, kuvvetten başka aklın da yardımcısı olmuş oluyor).
– Yeni doğanın tırnak ve saçları bir buçuk yaşına kadar kesilmez. Bu sürenin sonunda çocuğun tırnakları okunarak kesilir. Bereketine inanılarak küçük bir çıkı yapılıp babasının kesesinin dibine dikilir. Saçlar da yukarıdaki gibi parayla tartılır, para fakirlere dağıtılır.
– Altı ayını dolduranların saç ve tırnakları akraba ve dostlara yemek verilmek suretiyle kesilir.
– Dişleri çıkıncıya kadar tırnaklar kesilmez, saçlar ise bunun üzerinden bir kış daha geçtikten sonra kesilir. Daha önce olursa çocuğun ömrünün kısa olacağından korkulur.
– İlk defa tırnak cuma günü salâ ile ezan arasında ve zengin bir aileden getirilen makasla kesilir: çocuğun rızkı bol olacaktır.
– Yeni doğanın tırnak ve saçları bir yaşını doldurana kadar kesilmez. İlk kez saç kesimi yukarı doğru yapılır. Aşağı doğru yapılacak olursa çocuğun gözlerine kan inmesinden korkulur. Bazen de kesilen tırnaklar bir çıkı yapılarak evin bir yerine gömülür.[9]
– Aynı yörelerde bir de gelinin “perçem töreni”ni görüyoruz. Düğünden sonra gelinle güvey çoğu kez üç gün kadar odalarından çıkmazlar. Üçüncü günün bitiminde gelin odadan alınır ve kaynana ve kaynatasının ve diğer büyüklerin eli öptürülür. Aynı gün birlikte yemek yenilir. Bundan sonra da perçem töreni yapılır. Bu törene kocanın kadın ve kız akrabalarıyla bazı komşular çağırılır. Çağırılanlar arasında bulunanlardan analı babalı bir kızın eliyle perçemi kesilir. Perçem kesildikten sonra ortaya konmuş olan siniye herkes hediyesini bırakır, yenilir, içilir, oynanır.[10]
“Kurban törenlerinde tırnaklarını kesme sakın” diye tembih ediyor Boiotia’lı Hesiodos, “İşler ve Günler”de.[11]
Bu kere de bazı sonuçlar elde etmek üzere bir ritüel saç taramayı tarih içinde görelim. “Manas Destanı”nda, Manas’ın anasının kısır olduğu anlaşılıyor. Babasının yakınmasına kulak verelim:
“Çurçı adlı hanım, kızıydı Aydar-Han’ın
Bu kızı almış idi, eşiydi Yakıp-Han’ın
Bir gün Yakıp-Han ona şöyle demiş çıkışmış:
Çurçı’yı alalı, henüz çocuk öpmedim!
Bu Çurçı saçını hiçbir zaman taramaz!
Tanrı’ya tövbe edip bana da bir gün bakmaz!
Belini berk bağlamaz!
……….”
Kutsal pınara gidip, yanında bir yatmadı!
Bir elmanın altına giderek oynamadı!
(Kısırlıktan) kurtulup, kutsal yol bulamadı!
……….”[12]
Yakıp-Han böylece evlât sahibi olabilmenin sihri yollarını gösteriyor: ritüel saç taranması, belin berk (sağlam) bağlanması (numinos eşyalardan kemer…), kutsal pınar yanında yatma (su kültü, velûdiyet), elmanın altında oynama (Havva’yı günaha sokan “Ağaç”…).
Kökçü-Han, Alman-Bet’i İslâm’a davet etmektedir. O da “bıyığımı kesmeden, sakalı koyuvermeden, getir bir Kur’an’ını, ben bir onu göreyim!…” der. Bunun üzerine Kökçü-Han da ona: “Kara Han’ın oğlu, Kaplan-Doğan Alman-Bet, beni dinle; sen bıyığını kestirmeden ve sakalını da koyuvermeden, hele başındaki kâkülleri tıraş ettirmeden, şapkandaki süsleri koparıp atmadan, ben sana Kur’an’ımı getirmem…” cevabını verir.[13]
Eski devir Türk miğferleri (tulga-tuğulga-ışuk) sivri olup kiminde tek boynuz gibi bir süs bulunurdu. Tulganın tepesine şahin kanadı takılırdı: Kuzey Asya Alplerinin miğferinde perçemler, tüyler, küçük bayraklar vardı.[14] Bekçem ve Oğuz’ların perçem dedikleri alâmet, savaş günlerinde yiğitlerin belge olmak üzere takındıkları ipek parçasıydı ya da dağ sığırı kuyruğu.
“Bekçem urup atlaka
Uygurdaki tatlaka
Ogrı yawuz ıtlaka
Kuşlar gibi uçtımız”, yani
“Atlara belge vurarak Uygur’daki Tat’lara, hırsız, kötü itlere kuşlar gibi uçtuk”[15] Ayrıca tüy, sorguç (tuğ), kumaş gibi şeyler de bulunurdu, tolgalarda.
“Rayete meylederiz kamet-i dilcû yerinde
Tuğa bel bağlamışız kâkül-ü hoşbû yerine
Heves-i tîr-i kemân çıkmadı dilden asla
Nabag-i gamze-i dildûz ile ebrû yerine” (Gazi Gıray)
Anlaşıldığına göre zamanla sığır kuyruğu ya da kumaş parçaları takmak yerine doğruca saçın kendini uzatmak yeğ tutulmuş veya bunun, İslâmiyet’in baskısıyla, tamamen tersi olmuş. Yani “perçem”, saçın karşılığıyken (çeşitli şekilleriyle) sonradan, bunlar kesilince, yerlerine kaim olan yapay süsleri ifade eder olmuş.
‘Tuğ” kelimesini Tatar’lar ve Türk’ler, Çinlilerden almışlardır.[16]
Eski Mısırlılarda tüy, Doğruluk-Adalet’i simgelerdi.[17] XVIII. yy.ın ilk yarısında İstanbul’a gelmiş iki Hollandalı bize şunları anlatıyorlar: “Padişah[18], sarığının üstünde baha biçilmez bir elmas taşıyordu; bunun üstündeki üç tüy, bize anlatıldığına göre üç krallığı, Buda, İstanbul ve Babilonya krallıklarını simgeliyordu”[19] Cengiz’in bayrağında da dokuz tuğ bulunuyordu.[20]
Başın üstünde kıl, beden reisinin en üst kısmında çıkması itibariyle ruhanî kuvvetleri temsil edip suyun sembolizmi içinde kozmos ile insiyaki hayatın akıl dışı (irrational) gücünün çoğalmasını ifade eder. Saç “Yukarı Okyanus”, vücut kılı “Aşağı Okyanus” ile eşitlenir. Bundan da birçok dinlerin rahiplerinin ve bu arada Mısırlıların ve de “koyu” Müslümanların saçlarını tamamen tıraş etmeleri keyfiyeti izahını bulur. Şeytanın bir ilk tersimi olan, Yunan esatirinin tanrı Pan’ının bacaklarının kıllı olarak gösterilmiş olması da böylece anlaşılmış oluyor. Bu genellemeye rağmen, içinde saçla beden kıllarının habis manalar iktisap ettikleri bazı gelenekler de vardır.
Tırnaklar gibi saçların da bedenle, ondan ayrıldıktan sonra dahi, yakın ilişkiler idame ettirdikleri kabul edilmiştir (ölümden sonra bunların – sakalın – bir iki gün uzamaya devam etmesi): onun özelliklerini temsil ederler, niteliklerini kendi üzerlerinde toplayarak. Azizlerin yadigârlarının ve bu arada bir tutam saçlarının kültü, sadece bir ihtiram fiili olmakla kalmayıp ayrıca onlara özgü niteliklere iştirak mahiyetini de tazammun eder. Müslümanlar için “Sakal-ı Şerif”, “Hırka”dan daha önemlidir…
Derin geçmişe dalmaya gerek yok: “Mevlana hazretleri çok vakitler hamama gider, tıraş olurdu. Dökülen kılları dostlar uğur sayarak alırlardı. Meğer bir büyük kimse hamamın bir hücresinde oturmuştu. Bu adam ‘eğer o kıllardan bir miktar elime düşerse, Mevlana’nın müridi olurum’ diye içinden geçirdi. Derhal Mevlana o kıllardan bir miktar o azize vermelerini emretti. Bu aziz, hemen o anda baş koyup mürit oldu, hizmetler yaptı ve semâ’lar tertip etti” diye anlatıyor Eflâkî.[21]
Genel olarak saç, kuvvet ve kudretin timsalidir, aynı zamanda da mümbitliğin. Hint sembolizminde saçlar, tıpkı bir dokumanın atkıları gibi, evrenin “kuvvet hatları”nı temsil eder. Saçlı baş bir hayatî hamle, başarılı olmak azmiyle bir yaşama zevkini ifade eder. 630’larda Çin’den Hindistan’a gitmekte olan Buddhist hacı Hiuan-Tsang’ın Kırgızistan’da tesadüf ettiği Garp Türklerinin “… Hanları saçlarını dalgalanmaya terk etmişti… Etrafından… saçları örülü iki yüze yakın zabit vardı…”[22] diye anlatıyor. Ama Türk’ler o zaman Müslüman değillerdi. Mamafih İslâm’a geldikten sonra da saçlarını epey müddet muhafaza ettiler, Yurt aramak üzere doğu Anadolu’ya müfrezesiyle dalan (XI. yy.) Çağrı Bey’in askeri de uzun saçlıydı.[23] Üstelik bunlar çok da kuvvetli adamlardı, Samson gibi…
Timur ve Çağatay ailesi, Şeriat’tan çok töre’ye riayet etmekle suçlanıyordu. Suriye uleması Timur ve adamlarının Müslüman sayılamayacaklarına dair bir fetva çıkartmışlardı ve 1372’de Beg’in Hvarezm’e isal ettiği elçiler “devletiniz bizim için dâr el-harb (düşman ülkesi)dir ve Müslümanların dinî görevi sizlerle harp etmektir” cevabını alıyorlardı. Timur ve askerleri, sair Müslümanlardan derhal göze çarpan bir dış görünüşle ayrılıyorlardı: eski örgülü saç âdetini muhafaza etmişlerdi. Şam’ı sardıklarında (1400 – 1401,) torunu Sultan-Hüseyin ona ihanet edip muhasaradakilerin safına geçmiş, orada onun hemen saçlarını kesip elbiselerini değiştirmişlerdi.[24]
Şimdi anlatacağımız şeyler, sorunun Timur çağıyla kapanmayıp çağımıza çıktığını gösterir: A. R. Yalman öğretmen, Ceyhan suyu kenarlarında bir Peçenek Köyü’ne rastlar. Dinleyelim onu: Köylüye Peçenek’lerden söz açtım ve Avrupa’daki soydaşlarımızın da burada bir köyleri olmasını[25] sevinçle kendisine söyledim. Köylü gülümseyerek bana “Efendi, sen buna şaşırma; dünyada her şey batar, yok olur ama kan batmaz[26]…” dedi. “Kekil”, Boşnak ve Kuzey Arnavutları arasında “perçem” olduğu gibi Anadolu’da Kürt’lerde de saç bırakmak âdetidir. Bu âdet Düzüçi’nde [27] gelenek halindedir. Çocuklardan tutunuz, ihtiyarlara kadar kekil bırakmak: alışkanlıktır”.
“Karacaören’de bir okullu çocuk gördüm ve başındaki kekili kesmesini söyledim. Çocuk “babam ölürken oğlum kekil bıraksın demiş, onun için ben başımı keserim ama kekilimi kesmem” dedi”[28] Bu naklettiklerimizin 1931 – 39 arası izlenimlere ait olduğunu hatırlatalım.
Hatay’da, çocuk vefiyatının fazlalığı anneleri bir takım “tedbir”ler almaya şevketmiş: çocuklar bir Yatır’a adanıyor. Ve “Azrail’i şaşırtmak” üzere de saçları kesilmiyor. Sadece etraf saçlarına, düzeltmek amacıyla makas vuruluyor, tepede ise bir tutam uzun saç bırakılıyor, yedi yaşına kadar. O zaman “satıldığı” Ziyaret’e gidilerek saç, merasimle kesiliyor ve gümüşle tartılarak Huddem’den (?) satın alınıyor. Bu çocuklara “Satılmış” adı veriliyor.[29]
Mardin’de de ailenin tek çocuğunun saçı yedi yaşına kadar kesilmez. Aile zengin dahi olsa bu yaşa kadar çocuğun giyecekleri komşular tarafından sağlanır, hatta bunun için bazen dilenme yolu bile hayırlı ve uğurlu sayılır. Yedi yaşına geldiğinde düğünlü dernekli, davullu zurnalı merasimle saç kesilir ve saçlar tartılarak ağırlığı kadar para fakirlere dağıtılır.[30]
“Yapılmamış” ya da dağınık saçın bütün bir sembolizmi Çin ve Anadolu’da yasar, bir matem ve anlamı aynı olan, bir (mevtayı “öbür tarafa” götüren kuvvete) inkıyat işareti olarak: “saç baş yolunur”, üstünden toprak atılır…
Bir çeşit İbranî zahidi olan Nazarite’ler de, Samson’da olduğu gibi, fiziksel güçlerini dalgalanmaya bırakılmış uzun saçlarından alırlarmış. Ancak çileden çıkıp da günlük yaşama döndüklerinde bunları kesebilirlermiş; fakat bu takdirde de kesilen saç mezbah üzerinde yakılırmış. Robertson Smith’e göre (Religion of the Semites, ed. 1901, s. 483) bu âdet muhtemelen bir insanın hayatının saçlarında gizli olduğuna dair yaygın ilkel inanca dayanmaktadır. Şöyle ki kendini tanrıya vermiş bir zahit, tabu ya da tathir süresince saçlarını muhafaza edecektir. Aksi halde telvis edilmiş sayılır: saç, âbidin bir parçası olduğundan onun telvisi bütün insanın telvisi demek olup tabu bozulmuş sayılır.
Aynı endişeye Doğu keşişlerinin σχήμα tesmiye edilen süluk rituslarında da tanık oluyoruz. Talip önce tüm giysi, ayakkabı ve başlığı çıkartılarak yalınlaştırılır; o bunları dünyevî yaşamında kullanmış olduğundan bunlar mülevves sayılırlar, dolayısıyla da riayet edilecek tabuyu bozacak mahiyeti haizdirler.
Bunun üzerine talibin saçı haçvarî kırpılır. Ritusun icrasına riyaset eden keşiş “saçın babası” adını taşıyıp talibin kırpılmış saçlarını toplar ve bunları mihrap ya da sair emin bir kutsal mahalde muhafaza eder.[31]
Tanrı’nın yardımının özellikle arandığı zor ve zahmetli girişimlerde saçların uzatılması ve başarıdan sonra bunların kesilip tanrıya sunulması birçok eski ulusta âdet halindeydi. Ancak bunların arasında İbranî âdetlerine en yakın olanı Arabistan’da görülürdü (her iki ulus da aynı Samî ırktan olmakla bu yakınlık doğal görünmektedir). Burada savaşa giden veya öç almaya kalkışan kişi, başarı sağlanana kadar saçını uzatır ve onu taramaz, şarap, kadın, ıtriyat ve merhem sürünmeden sakınırdı.[32]
Ama Çin, saçı ve tırnağı daha da başka türlü anlamış, metalürji, özellikle demir metalürjisinin babası sayılan Çin. İşin içine cinsî sembolizm de karışıyor, insan kurbanı gibi: “Dişi ve erkek Mo-ye ile Kan-tsiang bir çift kılıçtılar; bunlar aynı zamanda karı-koca, bir demirci ailesiydiler. Kan-tsiang yani koca, iki kılıç dökme (döğme?) emrini alır, kolları sıvar ama iki ay çalışmasına rağmen madeni eritmeyi başaramaz. Sebebini soran karısına önce kaçamaklı cevaplar verir. Fakat eşi ısrar eder ve ona kutsî bir malzeme olan metalin değişebilmesi için (yani burada katı halden ergimiş hale geçiş) bir insanın kurban edilmesinin gereğini hatırlatır. Bunun üzerine Kan-tsiang, ustasının, ancak karısıyla birlikte ocağın içine atılmak suretiyle ergimeyi sağladıklarını anlatır. Mo-ye de, eğer kocası da kendi bedenini ergitmeye razı olursa, kendini feda edeceğini söyler. Saç ve tırnaklarını keserler ve bunları beraberce ocağa atarlar. Tümünü[33] vermek üzere kısmını32 verirler”[34]
Anlaşıldığına göre saçlar (ve sakal ve sair kıllar)la tırnaklar, bedenin tümünü temsil etmektedir. Bedene de kutsiyet izafe edildiğine göre…
Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî’nin de bıyıkları ve tırnakları uzundu, Nureddin Caca ve Molla Sadeddin (Said Emre)nin itiraz ve kınamalarını mucip olacak kadar.[35] Velâyetname’ye göre Bektaş’ın Kadıncık Ana’ya misafir oluşunu halk iyi karşılamaz, Saru da ilin (Kırşehri) valisi Nureddin Caca’ya şikâyete gider:
“İşiduben bunu Nureddin Cace
….
Öğle vakti köye irişti gör
Gördü kim bıyıkları uzamış
Kissenüz bunu nedür bunca iş
Dir çeleksüz şahin olmaz bilesüz
Didiğim remzin fikrin kılasuz
Tırnağına baktı gördü kim uzun
Uzadursun bu didi sen niçün
Dir şahin tırnaksız olmaz bu gezin
Anla bunu ne demektür yüzin
……”[36]
Bektaşî rivayetlerinde de bir ritüel saç ya da sakal kesme merasimini buluyoruz: “Hacı Bektaş o emanetleri Ahmet Yesevî’ye sundu. Hâce, “erkâna uygun olarak Hünkâr’ı teraş etti”[37] Aynı şekilde Gaybî, yani Kaygusuz Abdal, Abdal Musa’ya mürit olunca “onu tarikat usulünce tıraş ettiler; taç ve hırka giydirdiler, beline kemer bağladılar”[38] Bu sonuncuların hep numinos eşyalardan olduklarını hatırlayalım.
Böyle bir ritüelin varlığı, aşağıdaki Tahtacı Terceman’ı ile de sabit oluyor: “Terceman-ı tıraş: Tıraş oldum bugün minnet Hûda’ya tevellâmız Muhammad Mustafa’ya Teberra kılmışız hariciye esir olduk Ali-ül Mürteza’ya tıraş oldum bugün elhamdülillah. Hûda’nın birliğine şükür Allah Muhammed Ali hürmeti için bu dergâhtan ayırma bizi ey gani şah-ı pîr-i cemal zat-i pâk-i Ali abara salâvat”[39]
Mekke’de hacı da 10 Zilhicce günü camrat al-Akaba’ya yedi taş attıktan sonra saçını kestirmez mi (halk), kurban kesmeden (nahr) önce?
İslâm geleneğinde ayrıca, bir çocuğun doğumundan yedi gün sonra kesilen ve akîka tesmiye edilen bir kurban vardır ki şeriata göre, bu gün aynı zamanda nevzada ad verilir ve saçları kesilir. Bu her iki ritus da müstahab (sevilen, farz’la vacip’ten sonra gelen sevaplı iş) veya sünnet olarak kabul edilir. Ebu Hanife bunu ihtiyarî addetmiştir.
Çocuğun o gün kesilen saçlarına da akîka denir ve şeriat müminlere, hiç olmazsa, bu saçların ağırlığında altın veya gümüş olarak, sadaka dağıtılmasını emreder. Akîka’nın bir müşrik Arap âdetinin devamı olduğu şüphesizdir. Müşriklik devrinde çocuğun başına kurban kanı serpilirdi.[40]
Saçın ağırlığınca sadaka ve alına kurban kanı sürme âdetleri de böylece bir kökene bağlanmış gibi görünmektedir. Kaldı ki bunun izlerine bazı güneydoğu illerinde, ezcümle Hakkâri yöresinde, rastlıyoruz. “Akîka kurbanı kesilmiyor. Çok ender şartlarda ve meselâ gelini üçüz doğuran bir zengin kişi bir sığırı akîka eder. Aslında bu yörede akîka kurbanı geçerli bir dinî görev olarak düşünülmez. Yüksekova tarafında ise akîka kurbanı şöyle anlaşılmaktadır: eğer bir kimsenin yedi çocuğu ölürse o zaman doğan sekizinci çocuğa bir kurban kesilir ki, işte bu, akîka kurbanıdır… Bu, tamamen bölgenin âdeti olup dinî yönü yoktur. Zira akîka kurbanı kesmek Şafiî’lerce vaciptir. Delilleri de “çocuk, akîkası ile teminat altındadır ve doğumunun yedinci günü kesilir, saçı tıraş edilir ve adı konulur” şeklinde haberdir…”[41]
Her yerde hep bu “yedi” rakamıyla karşılaştığımızı bir kez daha vurgulayalım.
İlkel verimlilik sihri ritusları, ileri kültürlerin toplumsal ve ahlâkî gereksinmelerine boyun eğerek değişmeye uğramıştır. Örneğin bazı kültürlerde mevcut zifaf öncesi fuhuş ritusu, Byblos’taki Adonis ayinlerinde, kadının sembolik bir saçının kesilmesi ritusuna dönüşmüştür. Bu dahi, mutat bir evlenme ritusu olarak Katolik rahibe (sör)lerince devam ettirilmektedir, kendilerini Tanrısal Damat’a adadıklarında.[42]
Anadolu’da kaleme alınmış olan Vilâyetnâme, Hünkâr’ın Ahmet Yesevî tarafından Horasan’da “erkâna uygun olarak teraş edildiği”ni bildiriyorsa da bu tür “tıraş”ın Anadolu Hristiyanlığında yaygın bir ritüel olduğunu da ayrıca biliyoruz. Gerçekten “tonsure” (Latince tonsor, hayvanları kırpan kişi, berber, perukâr, ağaç budayıcı; tonsura, kırpmak, kesmek, tıraş etmek, budamak’tır), Roman Katolik ve Doğu Orthodox Kiliseleri’nce uygulanan bir dinî amel olup bir özel göreve vakfedilmenin nişanesi olarak saçın bir kısmının kesilmesi veya tıraş edilmesinden ibarettir. Tonsure’yi iktisap etme ayini, bu Kilise’lerde, tarikatlara kabul edilme ve rahip hak ve imtiyazlarına sahip olmayı simgeler ve bir özel ritüelin uygulanmasıyla icra edilir. Yani bu iş “erkân üzre” olur. Hindistan’da da mevcut olan[43] bu intikal ritusu kişinin lâdinî alandan ruhban sınıfına intikalini belirler, tıpkı “el, nasib” alan kişinin “teraş” edilmesi gibi…
Filhakika tarîka, “Allah’a kavuşturan yol” olmaktadır (itinerarium mentis ad Deum), tasavvuf dilinde. Bu yola girmiş olmak, bir hadise göre “kul ile Allah arasında mevcut nur ve zulmetten yetmiş bin perde”yi aralamak,[44] lâdinî yaşayışta bulunmayan bir takım uygulama ve kaidelere bağlı yepyeni bir yaşam tarzına geçiş demektir ki işbu tonsure-teraş, bunun takdisi olmaktadır.
Lâdinî alandan kutsal alana geçiş insanoğlu tarafından adî, gerçek olmayan bir hayata veda ile gerçek tanrısal hayata yeniden doğuş şeklinde yaşanır (experience). M. Eliade, insanoğlunun bu intikali bilhassa süluk (initiation) rituslarında yaratma gayreti içinde bulunduğu görüşünde olup bu rituslar sırasında “talip”, inzivaya çekilme, sünnet ve yeni bir yaşama sembolik yeniden doğuş gibi bir sembolik temsil arasından geçer.[45] “Teraş” da işbu sembolik temsillerden biri olmaktadır.
Genellikle insan kılındaki “güç”, masallarda dile getirilir: olağanüstü yeteneklere sahip kişi (büyücü veya tabiatüstü bir varlık), kendisinden iyilik gördüğü adama vücudundan kopardığı iki kıl veya saçından iki tel verir ve “başın sıkıştığında bunları birbirine çarp, ben gelirim!” der. Ve de böyle olur, masalda: zor duruma düşen adamın aklına o kıllar gelir, bunları birbirine çarpar, derhal karşısında o kişi peyda olur ve onu zor durumdan kurtarır…
Sembolik düşünce sisteminde saçlar aynı zamanda “toprağın saçı” olan ot, ya da genel olarak, tüm bitkilere bağlıdırlar. Bunların uzaması, tarımsal kitleler beyninde besleyici nebatların sureti olmaktadır. Büyüme fikri tırmanmanınkine bağlıdır: gök, bitkileri kendine doğru yükselten, döllendirici yağmuru döker; böylece de saçlar çoğu kez, başa bağlanan tüyler gibi, insanoğlunun gök yüzü tanrılarına onun taleplerini ulaştıran ulak görevini yüklenmişlerdir.[46]
“Bakkhalar”da Penthée, Dionysos’a “önce şu güzel lüleni keseceğim” der. O da “bu zülüf mukaddestir, onu tanrı için saklıyorum” cevabını verir. Zaten Penthée’yi biraz sonra haklatacaktır!…
Tahtacı’larda, meselâ matem ifadesi olarak saç ve sakal kesildiğinde bunlar herhangi bir yere atılmaz; çoğu kez de toprakla temas etmemesinin gerektiği söylenir. Orta Asya’da da defin merasimlerinde saç ve sakal kesilir ve bunlar mezara konur. Tahtacı’larda ise yakılır. Kadınlarda saçlar katiyen kesilmez; bunlar mutlaka örgülü halde olacaklardır.[47] “Giyim Teknikleri” bahsinde göreceğimiz örgülü saç modellerinin manaları şimdiden belirmiş oluyor.
[1] F. Dunand.- Le culte d’Isis I, s. 38-9.
[2] ibd., s. 123.
[3] H. Tanyu.- Ankara ve çevresinde adak, s. 139.
[4] ibd., s 93.
[5] ibd., s. 210.
[6] G. E. von Grunebaum.- Mohammadan festivals, London 1976, s. 27-8.
[7] Bir Hintli kabile.
[8] W. Ruben.- op. cit., s. 121.
[9] Z. Başar.- Erzurum’da tıbbî ve mistik folklor araştırmaları, Ank. 1972, s. 120-121
[10] ibd., s. 28.
[11] S. Eyüboğlu ve A- Erhat.- op. cit., dize 742, s. 99.
[12] B. Ögel.- Türk mitolojisi I, s. 506.
[13] ibd., s. 306.
[14] Dedem Korkud’un Kitabı CCCLXV.
[15] DLT I/483. Bkz. II/277, “beçkemlendi”
[16] M. d’Ohson.- Moğol tarihi, s. 27 not.
[17] G. Kolpaktchy.- Livre des morts, s. 256, not 1.
[18] “The Grand Signior” diye zikrettikleri ya III. Ahmet veya I. Mahmut olmalıdır.
[19] J. A. van Egmont and J. Heyman.- op. cit., s. 221.
[20] İA, mad. “bayrak” (s. 412).
[21] 3/274 (s. 343).
[22] Bkz. C. I, s. 147.
[23] ibd., s. 125.
[24] W. Barthold.- Histoire des Turcs d’Asie Centrale, Paris 1954, s. 171.
[25] I. Ciltte Kızılcahaman civarında da bir Peçenek köyü olduğundan söz etmiştik. Bkz. s. 109.
[26] Tarafımızdan belirtildi.
[27] Ceyhan suyunu takip ederek Bançe ilçesinin Haruniye bucağına gelindiğinde karşıya gelen ve etrafı Domuzluk, Hödük, Dumanlı, Düldül, Çatal dağları ve Sabun çayı ile çevrilmiş küçük bir yayla ovasıdır.
[28] A. R. Yalman- op. cit., II, s. 283-4.
[29] E. Kızıldağlı.- Hatay’da kullanılan nazarlık, hamaylı ve nüshalar, in TFA 282, Ocak 1973, s. 6533.
[30] A. Güler.- Mardin’de uğur ve uğursuzluk hakkında inanışlar, in TFA 306, Ocak 1975, s. 7193.
[31] EB, mad. “vow”.
[32] ibd., mad. “Nazarite”
[33] Tarafımızdan belirtildi.
[34] M.Eliade – Forgerons et alchimistes, s.51-2.
[35] A. Gölpınarlı.- Manakıb, s. VII.
[36] C. H. Tarım- Tarihte Kırşehri, s. 103.
[37] A. Gölpınarlı (haz.).- Manakıb, s. 16, tarafımızdan belirtildi.
[38] M. F. Köprülü.- Abdul Musa, in Türk Kültürü 124, Şubat 1073, s. 201.
[39] A. Yılmaz.- Tahtacılarda gelenekler, s. 49.
[40] İA, mad. “Akîka”
[41] A. Şafak.- Hakkâri ve civarında halkın dinî ve ahlâkî yaşayışının günlük hayatta tezahürü üzerine bir araştırma, in Atatürk Üniv. İslâmî ilimler Fak. Dergisi 2, Ank. 1977, s. 109.
[42] R- Briffault.- Fertility rites, in ESS, s. 192.
[43] EB, mad. “tonsure”.
[44] İA. mad. “tarikat”.
[45] J. A. Saliba.- Homo Religiosus, s. 60.
[46] J. Chevalier et A. Gheerbrand.- Dictionnaire, mad. “cheveux” ve J. E. Cirlot.- A dictionary, mad. “Hair (body-hair)” ve “Hairs”.
[47] J. -P. Roux.- Traditions, s. 310, 348.
( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.