12 Eylül ve Almanya ile ilişkileri

Aralık 12, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > 12 Eylül ve Almanya ile ilişkileri

12 Eylül ve Almanya ile ilişkileri

Osman Çutsay, çok kapsamlı ve çok iyi tahlil edilmiş yazı dizisinde[1] bu meşum harekette Almanya ile olan ilişkiler hakkında, konumuzla ilgili olarak çok değerli bilgiler veriyor. Bunları aktarıyoruz:

12 Eylül, doğrudan bir CIA senaryosu değildi. Yıllar içinde bu vurguyu destekleyecek herhangi bir kanıt ortaya konulamadı. Zaten gerek de yoktu. Ankara, kendi senaryosunu kendi hazırlamıştı ve globalleşme masalları içinde kendine bir yol çizmişti. Washington, bu gelişmeden memnundu.

 

Ancak asıl önemlisi, Bonn’da, Sosyal Demokrat Başbakan Helmut Schmidt ile aralarında fazla bir görüş ayrılığı bulunmayan liberal Dışişleri Bakanı Hans – Dietrich Genscher’in (Resim 57), birlikte 12 Eylül askerî darbesini “manen ve maddeten” desteklemeleriydi. Bunu, askerî çözümleri pek sevdikleri için yapmamışlar, doğrusu büyük ölçüde mecbur kalmışlardı. Dünya değişiyordu ve Bonn’a da bir görev düşmüştü. Schmidt ile Genscher tarafından temsil edilen siyaset sınıfının verdiği destek ve bunların bir “başarıya” ortak olduğunu söylemek, sadece bir saptama olarak algılanmaktadır. 12 Eylül “onlar” açısından bir “başarı”ydı.

 

Evren – Özal Türkiye’si, yani 12 Eylül, Türkiye insanını çürüten, kul ve köle olarak “idame-i hayat etmesini” amaçlayan bir siyasî projeydi. Geri ve gericiydi. Zenginler için ve onlar adına uygulanıyordu. Her yöntem kullanılarak “kullardan” oluşan bir “ihracat toplumu” yaratılıyordu. Eğer Bonn desteği olmasaydı, 12 Eylül projesinin sonuna kadar dayanabileceğini gösteren veriler elde bulunmuyor. Darbenin hemen ertesi günü Batı basını Özal’ın başbakan olacağını yazdı. Olaylar başka türlü gelişti. Ama Özal, iktidara gelir gelmez, Bonn Büyükelçisi Vahit Halefoğlu’nu (Resim 83) Dışişleri Bakanı olarak yanına aldı. Dönemin Washington Büyükelçisini değil. Neden?

 

Çünkü Federal Almanya, Türkiye’nin koruyucu meleği idi ve girilen de yeni bir yoldu. “Ağır Amerikancı” Özal’ın, Almanya’yı bir “mutemet” rolüyle erken fark ettiği söylenebilir.

 

12 Eylül’ün yeniden ve yeni tezlerin ışığında tartışılması, geçmişi kolayca açıkladığını düşünen bakış açılarını rahatsız edebilir. Bir sosyal demokrat iktidarın, faşist nitelikli bir askerî darbeye tam destek vermesinin anlamı, herhalde çok basit değildir. Örneğin “12 Eylül Karanlığı”nın finansörü Bonn, Türkiye’den kaçıp kendisine demokrasi adına sığınan binlerce mülteciye kapılarını açıyordu. Bu, bir çelişki değildi, bu bir gereklilikti.

 

Dünya değişiyordu.

 

12 Eylül öncesi günlerin alabildiğine olumsuz durumunun ayrıntılarına girmiyoruz. Durumu Turgut Özal da görüyordu. Bir kasaba kurnazlığından daha “çaplı” olduğu söylenemeyecek bu politikacı, özellikle Bonn’un aradığı adamdı. Ödemeler dengesindeki bozukluğun giderilmesine ve iç talebin kısılmasına inanması yetiyordu. En büyük entelektüel macerası Red Kit okumakla sınırlı bu politikacının, Kenan Evren ve arkadaşlarıyla aynı şeye inandığı biliniyordu: 12 Eylül iktidarı, petrol üreten ülkeler ile sanayileşmiş Batı arasında bir köprüydü. Bu konuda hiçbir kesimin yanıldığı söylenemez.

 

Ücretler “denkleştirilecek”, ortadan kalkmakta olan orta sınıf desteklenecekti. Ekonomi, 12 Eylül darbesi üzerinden bir başka rejimiyle liberalleşmiş olacaktı. Böyle liberal bir iktisadî programın ancak güçlü bir baskı rejimi, ancak, faşist bir iktidar üzerinden gerçekleştirilebileceğini herkes görmüştü.

 

Türkiye’deki “ithal ikamesi” ağırlıklı serbest piyasa ekonomisi, faşist çizgileri açık bir askerî rejim eliyle “liberalleşiyordu”. Yapısal dönüşüm bu oldu. İhracatı artırmak iç talebi daraltmak demekti ve bunun için de devalüasyon başta olmak üzere bir dizi reel önlem almak gerekiyordu.

 

Sosyal demokrat ağırlıklı bir hükümetin iktidar olduğu Federal Almanya, bu iktisadî programın ilânından yaklaşık bir hafta sonra, bu girişimi yine sosyal demokrat ve üstelik sendika kökenli Federal Maliye Bakanı Hans Matthöfer’in ağzından desteklediğini bildirdi. Böylece sosyal demokratların dışarıdan “açıkça” destekledikleri faşist bir cuntanın temelleri atılmış oldu. Avrupa tarihine bir katkıda bulunuyordu.

 

Belki de o nedenle, 20 yıl sonra Ankara’da, eskinin “sosyal demokrat” ve “faşist” çizgilerini temsil eden iki politikacının bizzat hükümet kurmaları çok anlamsız karşılanmadı.

 

12 Eylül 1980’de Ankara’da siyasî iktidar açık bir baskı rejimini model seçer, Kenan Evren ve arkadaşları, çalışanların aleyhine bir iktisat politikasını bu kez zorla uygulamak amacıyla sahneye çıkarken, Federal Almanya’nın o zamanki başkenti Bonn’da ipler sosyal demokratların elindeydi. SPD, Liberal Hür Demokrat Parti (FDP) ile koalisyona gitmişti ve hükümetin başı da Helmut Schmidt’ti.

 

Schmidt, kelimenin bütün anlamında bir muhafazakârdı, toplumdaki ilerleme fikrinin karşısına bir frenleyici olarak çıkıyordu. FDP’li Dışişleri Bakanı Hans – Dietrich Genscher ile el ele, Willy Brandt’ın bir süre damgasını taşıyan ve 68 olaylarından da güç alan toplumsal bir reformun çığırından çıkmaması için mücadele veriyordu. Uluslararası arenada atılan adımlar, içerde vidalar sıkıştırılarak dengeleniyordu. 68 olayları sonrasında çalkalanan Alman toplumu, toplumsal eylemler ve reform arayışları frenlenerek istikrara kavuşuyordu.

 

12 Eylül darbesi sırasında Bonn Büyükelçisi bulunan Vahit Halefoğlu, Almanya’nın tutumunu şöyle değerlendirmişti: Türkiye’de bu olan bitenler o kadar çığırından çıkmıştı ki, Almanya’daki insanlar dahi bunun bir müdahale ile halledilmesinin doğru olacağına inanıyorlardı, o zaman. 12 Eylül’den sonra da, Alman Bakanlar, Alman halkı, bu olup bitenleri anlayışla karşılamaya ve Türkiye’nin tekrar demokrasiye dönmesini kolaylaştırmak için yardımcı olmaya çalıştılar.

 

Türkiye çok tehlikeli bir yere doğru hızlı adımlarla gidiyordu. 70’ler biterken bu düşünce hâkimdi. Afganistan’a Rus müdahalesi olmuştu, İran’da durum son derece kritikti, Şah gitti, gidecek. Sırada Türkiye vardı. “Acaba Türkiye aynı duruma düşebilir mi, yoksa Türkiye’yi kurtarmak lâzım mı, değil mi” diye konuşuluyordu. Türkiye’yi o badireden kurtarmanın Batılıların lehine bir hareket olacağına karar verdiler ve OECD içinde bir konsorsiyum kurarak her sene 1 milyar dolardan fazla bir yardım etme kararı aldılar. Bunu, yardım işini yürütmek üzere de Almanya’yı görevlendirdiler. Ve Almanya, hatırlanacağı gibi o zaman, Leisler Kiep gibi CDU’lu bir maliye uzmanını memur etti. Leisler Kiep de, elinde şapka, dünyayı dolaşıp Türkiye’ye para topladı. Japonya’ya, Amerika’ya, Suudi Arabistan’a, her yere gitti… Bir süre sonra Leisler Kiep’in bu yaptıklarından kendi partisine avantaj sağladığı ortaya çıkar gibi olunca, SPD o zaman Leisler Kiep’i bir kenara bıraktı, yerine Matthöfer’i koydu. Matthöfer o zaman Maliye Bakanı idi. Ama tabiî Türkiye’ye geldi, başka yerlere gitti. Bize büyük yardım etmeye çalıştı. O sırada, 1980’den sonra, Turgut Bey (Özal) buraya (Almanya’ya) sık sık geldi, Alman bakanlarıyla gerek garantisiz ticarî borçlar, gerekse kredilerin ertelenmesi, yeni bir plâna bağlanması ve yeni ödeme kuralları tespit edilmesi için müzakereler yaptık. O zaman bize karşı büyük anlayış gösterdiler.

 

Ve devam ediyor Halefoğlu: Gerek Schmidt, gerekse Genscher yıllardır tanıdığım Alman devlet adamlarıydı. Bunların ikisinin de, benim tespit ettiğim en kuvvetli tarafları, gerçekçi olmalarıydı, pragmatik olmalarıydı. Hatırlarsınız, Schmidt için “CDU’ya mükemmel bir başbakan olur” denirdi. Genscher ayağı yerde, hâdiseleri çok iyi tahlil ve nelerin yapılabileceğini çok iyi tespit eden, ona göre bir politika izleyen bir dışişleri bakanıydı. Ve Türkiye’yle ilişkileri de zaten hep Genscher yürüttü.

 

Ve Osman Çutsay soruyor: Peki ama siz, 1972’de Bonn’da görev aldığınız anda bile, “Batı dünyası içinde Türkiye’nin, Almanya’nın uhdesine düştüğü” vurgusunu yapıyorsunuz, zaman zaman…

 

Halefoğlu yanıtlıyor: Ama Avrupa içinde Almanya “hayır” deseydi bile o iş (12 Eylül iktidarı) yürürdü.

 

1980’de, zaten var olan “Sovyet tehdidine”, Afganistan müdahalesinin ve İran olaylarının eklendiği yıldı. Alman muhafazakârlığı, bu konularda ve temel olarak Washington ile aynı görüşleri paylaşıyordu: Türkiye, Arap dünyasına yönelen Sovyetler Birliği karşısında, tıpkı İran gibi, jeopolitik bir sürgü oluşturuyordu, Türkiye köprüydü.

 

Türkiye ve Yunanistan’ın güvenlik politikaları açısından rolleri birbirini tamamlayıcıydı. Birbirleriyle ilişkiliydiler. Anlamları burada yatıyordu. NATO merkezinin ana talebi, iki ülkenin birbirlerini desteklemesiydi. Nitekim 12 Eylül sonrasında, ilk uluslararası büyük adımı, Ankara açısından, Yunanistan’ın NATO’ya yeniden dâhil edilmesi oldu. NATO, açık bir anti-Amerikan renge bürünen İran’dan sonra, bölgenin kuzeyindeki savunma alanını yeniden garantiye alabilmişti.

 

Türkiye, gerçi satın alma gücü açısından çok büyük bir pazar değildi, sermaye kıtlığı içindeydi ve milyonlarca işsizini Avrupa’ya göndermek için fırsat arıyordu. Bonn başta olmak üzere AT başkentlerinin bakışı da bu yönde idi. Ama hemen Güney’indeki büyük hammadde kaynakları ve satın alma gücü yüksek pazarlar ile Sovyetler Birliği arasına da girmiş bulunuyordu. Batı’nın enerji kaynakları Ankara üzerinden denetlenebiliyordu.

 

Sovyetlerin yumuşak karnında ilk çatlaklar, 12 Eylül arifesinde, Ankara’nın istediği fiyata ulaşmasını kolaylaştırmıştı. 1974’teki Kıbrıs Harekâtı, iki NATO ülkesinin ilişkilerini iyice bozmuştu. Yunanistan, NATO’nun askerî kanadından çekildi ve İran 1978 – 79’da anti-Amerikan, ama sistem dışına kaçmayan, Almanya’ya yakınlaşmaya çalışan bu kitlesel devrim, daha doğrusu bir siyasî iktidar değişimi yaşadı. Afganistan, tam bu sürecin içine oturdu.

 

İşte bütün bu dönüşümler içinde ve 11 Eylül 1980 itibariyle, AT için ekonomik bir çekiciliği bulunmayan Türkiye’nin NATO nezdinde önemi, ikinci bir bahar yaşamaya başladı.

 

ABD, bölgede darbe üstüne darbe alıyordu. Gelişmeleri belirleyecek bir gücü kalmamıştı. Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz, ABD’nin hangi mümessili aracılığıyla temsil edildiğini de gösterdi. Türkiye’ye para, petrol ve siyasî destek bulma işi, bir Almana verildi: Walther Leisler Kiep. 1930’larda henüz çocuk sayılacak yaşlardayken üç yıl kadar Türkiye’de yaşamıştı ve Washington ile olsun, IMF ile olsun, çok iyi ilişkileri vardı. Sosyal Demokrat Başbakan Helmut Schmidt’in bu muhafazakâr danışmanı 1979 yılında, “Tüm Yollar tartışıldıktan sonra, nihayet ABD açısından da bu sorunda (Türkiye krizi) sadece Almanya’nın söz konusu olabileceği gayet açıktı” diye not alıyordu. Almanya, Türkiye’den sorumluydu.

 

Almanya bölgede Amerikan tipi bir siyasî önderlik üstlenmeyi hep reddetti ve bu sayede de ekonomik çıkarlarını garantiye aldığını düşündü.

 

Bu görevi aldığı sırada Aşağı Saksonya Eyaleti Maliye Bakanı olan Kiep, “çökmek üzere olan Türkiye ekonomisi”ne, yeniden hangi çabalar ve ilişkilerle para bulduğunu, geçen yıl (1999) “Kalan, o büyük iyimserliktir” (Was Bleibt is Grosse Zuversicht) başlığı altında yayımlayan anılarında ayrıntılı olarak işlemişti.

 

Federal Almanya başta olmak üzere Batı Avrupa, AT kredilerinin öngörüldüğü gibi kullanılmamasından şikâyetçiydi. Almanya’nın, Türkiye’nin tam üyeliğini, verimsiz bir ekonomi ve verimsiz bir insan malzemesini AT’ye ithal etmesinden korkuluyordu. Tarım ürünlerinde olumsuz etki zaten kaçınılmazdı. AT’nin Türkiye için milyarları bulan bir sübvansiyon politikası izlemesi gerekecekti. Dolayısıyla Türkiye, siyasî bir ağırlık ve kazanım, ancak özellikle kriz dönemlerinde, ekonomik bir yüktü.

 

Hristiyan Demokrat çevrelerden, Sosyal Demokratlara kadar geniş bir spektrumda temel yaklaşım şuydu: Eğer AT ve özellikle Federal Almanya, Türkiye’yi kaostan kurtarmak için bir destek kampanyası açarsa, bunun sadece askerî gerekçeleri olmayacaktır. Uzun vadede AT’nin ekonomik çıkarları da burada yatmaktadır. Bu görüşler şöyle tercüme edilebilir: 1980’de, tek başına Türkiye, AT için ekonomi açısından önemli değildi, ancak uzun vadede belli alanlarda gerekli yatırımlar yapılarak önem kazandırılabilir bir ülke halini alacaktır.

 

İngiltere’nin dünya efendiliğinden, tek süper güç rolünden çekilmesi, Orta-Doğu’da bir boşluk yaratmıştı. Bu boşluğu ABD doldurmaya çalıştı. Almanya Başbakanı Helmut Schmidt, görev yaptığı sırada da ABD’nin bu bölgedeki sorunları lâyıkıyla anlayabildiğine hiç inanmadı: “Washington’un devamsız ve tek taraflı politikasını şimdiye dek hep endişeyle izledik” diye yazdı.

 

Ülkeler arasında bir ilişkiler ağında iktisadın ağırlığı hep ilk sırada gelir. Bunu Türkiye ile Federal Almanya arasındaki ilişkilerde de görmek mümkün. Dış ticaret rakamları, iyi bir gösterge oluyorlar.

 

12 Eylül 1980’de, ihracat ve ithalât verilerine bakıldığında, Türk ekonomisinin en çok Alman sanayisine ve pazarına bağlı olduğu görülmekteydi. En yoğun mal ve hizmet alışverişi, Almanya ile yapılıyordu. Türkiye’nin toplam dış ticaret hacmi içinde Federal Almanya yüzde 14’lük payla ilk sırada yer alıyordu. Ama Türkiye’nin Federal Almanya’nın dış ticareti içindeki payı binde 4’tü. Bu rakamlar, iki ülke arasındaki büyük dengesizliğini hemen göstermekteydi. Ekonomik rengi biraz abartılarak söylenirse, Almanya “belirleyen”, Türkiye “belirlenen”di. Federal Almanya, uluslararası piyasalardaki yeri doğrultusunda, Türk – Alman ilişkilerini de damgalamıştı. Bu yer neydi? Şuydu: Bir iş bölümü vardı ve bu işbölümüne göre daha az gelişmiş ülkeler, basit sanayi mallarının üreticileri oluyorlar, ama sanayileşmiş merkezler özellikle teknoloji yoğun ürünlerin üretiminde uzmanlaşıyorlardı.

 

İşte bu tür bir uzman ülke olarak Almanya, Türk ekonomisi üzerinde çok etkiliydi. Türkiye de gerek ekonomik, gerek politik açıdan bu hegemonyanın nüfuzu altında kalıyordu. Federal Almanya’nın bu alandaki gücü ve konumu, sadece yatırım ve dış ticaret ilişkilerini değil, Türk siyasî yaşamını da etkiliyordu.

 

Araştırmacı Mehmet Sönmez’in bir tasnifi, 1963 – 1985 yılları arasında 1046 lisans anlaşmasının imzalandığını, bunların da büyük bölümünün (312 adet) Federal Almanya’ya ait olduğunu ortaya çıkardı. Bu rakam, diğerleriyle karşılaştırıldığında, Türkiye’nin teknolojik bağımlılığından hangi ülkelerin ağırlık sahibi olduğu bir kez daha ortaya çıkarmaktadır.

 

Türkiye aynı dönemde ikinci sıradaki ABD ile sadece 133, üçüncü sıradaki İngiltere ile de 103 lisans anlaşması imzalamıştı.

 

Bunun anlamı, Türkiye ekonomisinin Federal Almanya’nın teknolojik ağırlığı altında büyüdüğü ve bu göreli ağırlığın, 1963 – 1985 dönemindeki gelişimine bakıldığında, iyice arttığıydı.

 

Yabancı Sermaye Derneği (YASED) rakamlarına göre Alman şirketlerinin toplam yabancı sermaye içindeki payı, yüzde 12 idi. 1979 sonunda çıkarılan tabloda ilk sırada yüzde 16,9 ile Fransa, ikinci sırada yüzde 15,3 ile Federal Almanya geliyordu. 1980 yılı sonunda ise Federal Almanya’nın payı yüzde 33,1 olmuştu ve onu ikinci sırada yüzde 15,5 ile Fransa, yüzde 10,9 ile de ABD izliyordu. 12 Eylülün ekonomik programı, 24 Ocak kararları ile ilân edilmişti. Ama kaotik ilkelerin hüküm sürdüğü bir ülkeye, Türkiye’ye, Federal Almanya’dan diğer ülkeleri geride bırakacak yoğunlukta bir sermaye akabilmişti. Hem de özel sektöre. Bu sermaye akımının olduğu dönemde, Türkiye’den özel sermaye kaçıyordu. Bu tersine trafikte, Alman firmaları akıntıya karşı kürek çekebilmişlerdi. Bu tutumun, kâr hesapları falan bir yana, aynı zaman içinde siyasî bir nüfuza dönüşmemesi olanaksızdı. Dolayısıyla, Türkiye ve Federal Almanya, 1980 itibariyle siyasetle doğrudan bağlantılı bir akış ile karşı karşıya kaldı. Alınan bu yatırım kararlarında Alman siyasetinin, özellikle de Schmidt hükümetinin etkili olduğu söylenmelidir. Nitekim Alman şirketleri, yatırımlarında Bonn’dan belli destek ve garantiler alarak atağa geçmişlerdi. Dolayısıyla Türkiye’nin bu zor döneminde özel sermayenin de bir atak gerçekleştirdiği gizlendi. Kamu borçları bir yana, bu bile 24 Ocak kararlarına ve önlemlerine, yani bir iktisat programına “Evet” demekti. Gerçi Almanya kökenli sermaye, Türkiye’de hep önlerde oldu, ama askerî bir darbenin gerçekleştirildiği yılda, böyle bir sıçrama son derecede manidardır. Alman şirketlerinin sayı olarak tüm diğer yabancı özel sermaye şirketlerinden fazla olduğu gizleniyor. 1978 yılında Federal Almanya’nın 22, ABD’nin 20 şirketi vardı. 1979 yılında 23 Alman şirketine karşı 13 ABD şirketi faaliyet gösteriyordu. Darbe yılında 26 Alman şirketi ile 16 Amerikan şirketi, 1981’de 26 Alman şirketi, 22 İsviçre kökenli şirket ön sıraları paylaşıyordu. Alman şirketleri, bu sıralamalara göre yine kimya, otomotiv ve elektrikli âletler gibi sektörlere yöneliyordu.

 

Bonn’un 12 Eylül’e nasıl baktığına en önemli işaret, kalkınma yardımlarından alınabilir, “Kreditanstat für Wiederaufbau” (KFW) Alman ekonomisini, yatırım ve ihracat kredileriyle destekliyordu. Bu banka, Federal hükümetin talebiyle azgelişmiş ülkelere malî işbirliği çerçevesinde kredi açıyor ve sübvansiyonlar buluyordu. KFW’nin yapısını siyasî otorite, yani hükümet belirliyordu. Bankanın sağladığı yardımlar, kabul ettiği krediler, hükümet politikasının ta kendisiydi.

 

Bu bankanın bilançoları 1979, 1980, 1981 yıllarında, Türkiye’ye verilen önemin de göstergesiydi. KFW, 1979 yılında Türkiye’ye 695,8 milyon DM’lik kredi kabul etmiş, Türkiye’yi ikinci sırada Mısır 358,9 milyon DM ile izlemişti. Darbe yılında tahakkuk eden kredi açısından Türkiye 497,5 milyon DM ile ilk sıradaydı ve onu 405 milyon DM ile dev Hindistan takip ediyordu. 1981’de yine Türkiye ilk sıradaydı ve 460 milyon DM tutarında bir kredi söz konusuydu. Bu son derece “siyasî” bankanın (KFW) bilançolarında 1980 yılı “istikrar programının başladığı yıl” olarak tanımlandı. 1982 raporunda da Türkiye’nin 12 Eylül programıyla “büyük bir sarsıntıdan çıkıp ekonomik gelişmeyi yoluna sokma çabası içine girdiği” vurgulandı.

 

Bu, 12 Eylül’ün gerekliliğine, sadece Bonn’daki teknokratların “iması” olarak yorumlanmamalıdır. Askerî müdahale, ekonominin yeni koşullara yapısal uyumu için kaçınılmazdı. Bu yapısal uyum müdahalesinde, başrol Federal Almanya’daydı. Daha doğrusu, Bonn’daki sosyal demokrat ağırlıklı hükümetteydi.

 

[1] Osman Çutsay – 20. Yılında 12 Eylül, in Cumhuriyet, 15-20.09.2000.