İnci’nin kadim sembolizmini tarih öncesine kadar geri götürmek mümkün olmaktadır. Neolithik insanın mezarından inci ler, deniz kabukları çıkmıştır: sihirle tıp bunları kullanır; bunlar suların tanrılarına ritüel olarak sunulur; bazı Asya kültlerinde oldukça önemli yer tutarlar; kadınlar bunları, aşkta talih (“şirinlik muskası”) ve doğurganlık sağlamak üzere, üstlerinde taşımışlardır.
Altay’larda Ursul suyu kenarında bulunmuş ve Hun’lardan önceki devirlere ait Tuyahta kurganlarında, gerdanlık ve saire gibi süs eşyaları yapılan küçük istiridye kabukları ele geçmiştir. Güney Sibirya’nın II. Tagar çağında görülen bu gibi eşyalar Çin’de de çok kullanılmış ve hattâ para yerine bile geçmiştir.[1]
Balıkesir’de çocuğun sağ omzuna mavi boncuk, altın ve kurt dişinden başka bir deniz hayvanı kabuğundan oluşan bir nazarlık asıldığını görüyoruz.[2] “Eşya taşıma işlerinde kullanılan süslü eyer ve kolanların bugün en güzel örneklerini Türkmen ve diğer aşiretlerin develerinde görmekteyiz. Yaylaya çıkışta deve katarlarının pişdarı sayılan baştaki ilk devenin gerek baş ve gerek diğer kısımları muhtelif nevide kolan ve kuşaklarla süslüdür. Bu kolanların kullanıldıkları yerlere göre deniz hayvanı kabukları, makreme örgüleriyle püsküller eklenmiştir ve her birinin ayrıca kendine mahsus adları vardır ve sayıları yüzü geçer”.[3]
Deniz kabuğu, incinin her yerde sihrî-dinî manayı haiz olduğu zamanlar meydanda görünmüştür; fakat yavaş yavaş rolleri tıbba ve büyüye inhisar eder olmuş; günümüzde de bazı içtimaî sınıflar için inci sadece iktisadî ve bediî değer taşır hale gelmiştir.
İncinin sihrî, tıbbî ya da cenazeye müteallik manaya bürünmesinin sebebi ne olabilir sorusuna karşın denebilir ki o, “Su’lardan doğmuştu”, “aydan doğmuştu”, tam mütevellit kadınlık sembolü olan kabuk (stridye) içinde bulunmuştu. Bu keyfiyet, inciyi bir “kozmolojik merkez”e kalbetmiş olup bu “merkez”e Ay’ın, Kadın’ın, Doğurganlık’ını nüfuzu da intibak etmiştir. İnci, içinde teşekkül etmiş olduğu suyun tevlit gücüyle mahmuldür; “aydan doğmuş” olmakla onun sihrî faziletlerinden pay almış ve böylece de kadın süsü olarak kendini icbar etmiştir; deniz kabuğunun cinsî sembolizmi, istilzam ettiği bütün güçleri ona intikal ettirmiştir.[4] Bugün kadın adlarından “İnci”, “Dürdane”; sultan hanım adlarından “Dürri-şâh-var” (padişaha lâyık inci); erkek adlarından da “Dürrü” haylice yaygındır. II. Mahmud’un Şeyhülislâmı Dürrîzade’yi de hatırlıyoruz.
Topkapı Sarayı Harem Dairesi uzmanlarından H. Tezcan’dan dinlediğimize göre[5] Harem Dairesi’ndeki hamam kurnasının üstünde, nazarlık olarak mermere oyulmuş bir stridye bulunmaktadır. Halen bir Kırşehir inanışına göre Nisan’da yağmur yağınca balıklar ağızlarını açarlar. Bunların ağızlarına düşen yağmur taneleri inci olur, inciler ondan denizde bulunur.[6]
İncinin evrensel sembolizmini bir kez daha özetlemekte faide var. İnci, kamerî ve su ile kadına bağlı bir sembol olup sulardan ya da aydan doğmuş, bir deniz kabuğunda bulunmuştur: o, yaratıcı dişiliğin esas simgesidir. Deniz kabuğunun cinsî sembolizmi ona, tazammun ettiği bütün güçleri aktarmaktadır. Bu üçlü Ay-Sular-Kadın sembolizminden, incinin tıbbî, nisaî ve cenazeye müteallik sihrî nitelikleri türer. Meselâ Hindistan’da bir deva-i küldür: seyelan-ı dem, sarılık, cinnet, zehirlenme, göz hastalıkları, frengi vs.ye nafidir.
Doğu’da, şehvetengiz, ilkah edici ve tılsımlı nitelikleri sairlerden üstün tutulur. Hristiyan ve Gnostik’lerle incinin sembolizmi zenginleşir ve de, ilk yönünden sapmadan, iğlâk olur. Meryem’in “lekesiz, afif” hamil durumunun izahında bu eski mitos kullanılmıştır. Hatta İsa inciyle ayniyet haline getirilmiştir. İslâm’da, uhrevî saadete nail kişi, bir huri ile birlikte bir inci içine kapatılır…
Gerek sosyoloji, gerekse dinler tarihi itibariyle incinin sembolik değeri İran’da özellikle yüksektir. Sadi, “Bustân”ında inciyi, deniz sathına gelip onu ahzetmek üzere açılan bir kabuk içine düşmüş bir yağmur tanesine teşbih etmektedir. Bu semavî tohum inci olmaktadır. Anadolu’da olduğu gibi el sürülmemiş bu taş bekâretin simgesidir.[7]
Yezidî’lerin ikinci din kitabı olan Mashaf-reş (“Kara Kitap”)’ın ilk satırında Beyaz inci gözümüze çarpar: “Başlangıçta Allah, en değerli öz cevherinden Beyaz İnci’yi halk etti. Aynı zamanda Angar tesmiye edilen kuşu yarattı. Beyaz İnci’yi kuşun sırtına yerleştirdi… İlk günü, Pazar, Tanrı Melek Anzazîl’i yarattı; bu, Ta’ûs-Melek olup hepsinin başıdır…”
“Bunlardan sonra yedi gök, arz, güneş ve ay’ı şekillendirdi. Fakat Fahreddin (Cumartesi halk edilen Melek Nurâel) insanı ve hayvanları ve kuşları yarattı. Bunların hepsini kumaştan keselere koydu ve İnci’den, Melek’lerin refakatinde çıktı. Sonra yüksek sesle İnci’ye seslendi. Bunun üzerine gelip Beyaz İnci dört parçaya ayrıldı ve ortasından, okyanus haline gelen su aktı… Bundan sonra gelip Laliş Dağı’na (Hakkâri yöresinde) yerleşti. Sonra dünyaya bağırdı ve deniz tasallüp etti ve kara göründü, ama sallanmaya başladı. Bu zaman Cebrail’e Beyaz İnci’den iki parça getirmesini emretti; birini toprağın altına yerleştirdi, diğeri göğün kapısında kaldı. Sonra bunların içine güneşle ay’ı koydu ve Beyaz İnci’nin dağılmış parçalarından yıldızları halk etti ve bunları süs olarak göğe astı. Aynı zamanda dünyaya süs olarak da meyve veren ağaçları ve bitkileri ve dağları yarattı…”
[1] B. Ögel.- İslâmiyet’ten önce Türk Kültür tarihi, s. 37.
[2] O. Acıpayamlı.- Anadolu’da nazarla ilgili…
[3] K. Özbel.- El sanatları X, kuşaklar ve kolanlar, CHP Halkevleri Bürosu, s. 6.
[4] M. Eliade.- Traité, s. 368-9 ve A. Leroi-Gourhan.- Les religions de la préhistoire, s. 69-72.
[5] Türk-Amerikan üniversiteliler Derneği’nde (İst) verdiği konferans (3 Ocak 1972).
[6] V. Arseven.- Kırşehir’de inanmalar II, in TFA 81, Nisan 1956, s. 2294.
[7] Dictionnaire, mad. “perle”.
( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.