Kültür Eserleri > THKK 2/B - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > Asalet

Asalet

Feodaliteyi devirmeyi amaçlayan Fransız İhtilâli’nin adamları için yazmış olanlar, bu rejimle asalet-soyluluk kavramını ayırt etmemişlerdir. Bu düşünce iştiraki ise aslında tümden yanlıştır. Her ne kadar feodal çağın toplumları hiçbir surette müsavatçı olmamışlarsa da her hâkim sınıf bir asalet olmamıştır. Bu isme lâyık olabilmek için iki koşulu birleştirebilmelidir: Önce, iddiasının bulunduğu alanda üstünlüğü teyit ve bunu fiilî hale sokacak bir hukukî statüye sahip olmak, sonra da bu statünün verasetle tevali etmesi (mamafih sıkıca saptanmış kurallar altında az sayıda yeni aileye bu sınıfa dâhil olabilme imkânı vardı). Bugün istihza ile büyük burjuvazi, kapitalist zadegânlık olarak yâd edilmiyor mu? Yasal imtiyazlar yok oldu ama bunların anısı sınıf şuurunu beslemeye devam ediyor. Aslında gerçek asalet, ancak ataların bu sınıfa mensubiyetinin kanıtlanmasıyla sabit olabilir. Tek yasal olan bu doğrultuda asalet, Batı’da, oldukça geç ortaya çıkmıştır. Bunun ilk belirlileri XII. yy.da görülmeye başlanmış olup müteakip asırda yerleşmiştir. O sıralarda da fief ile vassal’lık kurumları zeval bulmaktaydı. İlk feodal çağ bunu (yani asaleti) hiç bilmemişti.

Bu yönde bu çağ, uzaktan vârisi bulunduğu uygarlıklara ters düşüyordu. Aşağı İmparatorluk, senatörlük sınıfını haizdi ve buna şecerelerini bağlayabilenler gururlanıp dururlardı. Birçok Cermen ulusunda bazı aileler resmen “asil” olarak nitelendirilmişti; buna halk ağzında edelinge denirdi ki Latin metinleri bunu nobiles olarak çevirmişlerdi. Bu unvan onlara bazı kesin yararlar, bu arada daha yüksek bir kan pahası (bedeli) sağlıyordu; mensupları, öteki insanlardan “daha pahalı doğmuşlardı”. Bunlar herhalde eski yerel şef sülâlesinden olmalıydılar. Sonunda, aralarından çıkmış olması melhuz kral sülâlesi bunları siyasî güçten soyutlamış olmalıydı. Bununla birlikte ilkel kutsal ırk nüfuzundan hayli iz kalmıştı bunlarda.

Mamafih bütün bunlar, IX. ilâ XI. yy. belgelerinde “asil” (Latince nobilis) sözcüğünün sık geçmediği anlamına gelmezdi. Ama her türlü kesin hukukî anlamın dışında, az çok her defasında değişken kriterlere göre gerçekte ya da tasavvurdaki tefevvuk ifadesiyle yetiniyordu. Az çok her zaman bir doğuş ve aynı zamanda da belli bir servet ayrılığı fikrini içeriyordu.

Çok insanın toprağını bir senyörden elde etmeyi kabullendiği günlerde bu tâbiiyetten kaçabilme, bir üstünlük işareti olmaya yetiyordu. Basit bir köylü malı cinsinden dahi olsa bir “mülk”e (alleu) sahip olmak bazen noble (soylu) ya da edel sıfatına hak kazanmak için yeterli görülmüş. Mamafih bu küçük “mülk” sahipleri, mezkûr unvanı alır almaz bundan feragat edip bir güçlünün toprağının “mültezimi” ya da serfi haline giriyorlardı.

Frank çağında sayısız köle azat edilmişti. Tabii bu türediler, her zaman için kölelik lekesinden masun kalmış aileler tarafından eşit olarak kabul edilmiyordu. Asil olmak, ataları arasında hiçbir kölenin bulunmaması demekti.

Bununla birlikte, küçükler arasında dahi, toprakları bakımından bir senyörün tâbileri olmakla birlikte kişisel “hürriyet”lerini korumuş olanlar vardı. Kaçınılmaz şekilde, bu derecede nadir olmuş bir niteliğe bir özel saygınlık duygusu bağlanıyordu ki buna “asalet-soyluluk” deniyordu. Ortaya “hür- soylu” eşitliği çıkmıştı. Ama bu eşitlik salt olamazdı. Ağır ve küçük düşürücü angaryalara tabi sözde hür toprak izleyicisine asil mi denecekti? Bu itibarla “soylu” ve “hür” sözcüklerinin eşanlamlılığı sadece bir özel tâbiiyet şeklinin lügatçesinde sürekli iz bırakacaktı. Bu özel şekil askerî vassal’lıktı. Birçok köy ya da ev tâbiinin aksine, vassal’ların sadakati tevarüs edilmez ve bunların hizmetleri hürriyetin en dikenli kavramına ziyadesiyle uygun düşüyordu: Senyörün bütün “adamları” arasında bunlar başlıca “hür adamları” (“francs hommes”) oluyordu. Öbür fief’lerin üstünde bunlar “francs fiefs” sıfatını hak etmişlerdi. Şefin gölgesinde yaşayan alacalı kalabalık içinde silâhlı maiyet ve danışman sıfatları bunlara aristokrasi veçhesi veriyor, bu kişiler şenlikli “asalet” adı altında öbür kalabalıktan kendilerini ayırır olmuşlardı.

Ve “soylu bir yaşam tarzı” ortaya çıkmıştı. Topluluk özellikle servetlerin cinsi, kumanda yetkesinin kullanılması âdetleriyle kendini betimliyordu. Az çok “vassal”ın anlamdaşı haline gelmiş “Şövalye” de, “asil”in muadili olmuştu. Piyadeye, “çakıl dürtenler”e (pedones) itibar yoktu. Çok yaygın bir kuram insanları üç “sınıf”a ayırmıştı: Dua edenler, dövüşenler, çalışanlar. Herkes İkincisini üçüncüsünün çok üstünde görmekte ittifak ediyordu. Ama asker, kendi başına da, görevini dua uzmanınkinden üstün görmekte tereddüt etmiyordu. Kibir, her türlü sınıf şuurunun esas öğelerinden biridir. Feodal çağın “soylu”larınınki, her şeyden önce, bir muharip kibri olmuştu,[1] bugünün Alman “von”larınınki gibi…

Böylece, elde ettiği güç, servet ve yaşam şekli, ahlâk anlayışıyla ayrılan asillerin sosyal sınıfı, XII. yy.ın ortalarına doğru, yasal ve irsî sınıf olarak tecessüm etmeye hazırdı. Bu sınıfın mensupları, genel olarak iyi “gen”, yani iyi soydan olarak kabul edilip “gentilhomme” diye nitelenirdi (Osmanlı’nın “Çelebi kişi” dediği gibi). Bu da, kan-doğuş’a verilen ve her gün artan önemin bir ifadesiydi.[2]

* *

Şövalye nasbı (“aboudement”) töreninin, bizim II. cildin birinci bölümünde üzerinde uzunca durduğumuz “sırra vâkıf olma” antik rituslarına bağlandığı fark ediliyor: genç adam, grubun “mükemmel kişileri” arasına girecektir. Cermenlerde bunlar bir muharip uygarlığın ifadesi olmuşlardı.

Cermenlerde tüm hür erkekler muharipti; bu itibarla bu süluk ritusuna hak kazanmamış kişi yoktu. Buna karşılık, feodal toplumun karakteristiklerinin biri, bilindiği gibi, bir meslekten muharip sınıfının teşekkülü olmuştu; bu sınıfı askerî vassal’lar ve bunların şefleri oluşturuyordu. Tabii bu kadim ayin sadece, bu başlıca askerlere uygulanacaktı. Ama bu sınıf henüz kesin sınır çizgisinden yoksundu. Zamanla şövalye çevreleri, kendilerini “silâhsızlar”dan ayıran ve onların üstüne çıkaran şey hakkında daha belirgin bir düşünceye sahip olmalarıyla, böylece tanımlanmış topluluğa girme fiilini teşrifatla simgeleme gereğini duymuşlardı.

Doğruca sınıfa kabul edilme (süluk) ile irsî imtiyaza geçiş takriben 1130 ile 1250 yılları arasında vaki oluyor. Bunda ekonomik koşulların rolü yine ön plana çıkıyor: Asil sınıfı kendi içine kapanmaya sevk eden amil, kentsel “büyük”lerin (patricia) oluşturdukları “yeni tabakalar”ın dürtüsü olmuştu. Ama öbür taraftan kraliyetin çabaları, “sınırı indirme”, kaçınılmaz ve sağlıklı “sınıftan sınıfa geçişi tanzim ve bunları bir uygulama düsturu içine alma” hakkını elinde tutmaya ve bütün bunlardan çıkar sağlamaya yöneliyordu.[3]

XII. yy.da, yeni bir güç doğmuştu: Kent patrisyenliği. Canı istediği zaman senyörlük satın alan bu zengin tacirler, ne kendileri, ne de çocukları için “şövalyelik kuburluğu”nu küçümsemiyorlardı. Bunlar, zihniyet ve yaşam tarzı itibariyle ters düşmeleri ve daha da önemlisi, sayılarıyla, kılıç kuşanma ritusu tekelini elinde bulunduran meslekten muharipleri ciddî şekilde kaygılandırır olmuşlardı. Gerçekten bu zenginler, sermayelerini toprağa yatırmakta birbirleriyle yarışır hale gelmişlerdi. Kendini tehdit altında gören şövalye sınıfı da kapanabildiği kadar kapanıyordu.[4]

Her dem ihtiyaç içinde bulunan idarelerin elinde kurum yoktur ki az çok para üreten makineye dönüşmesin. Şövalye naspı izinleri de bu müşterek kaderin dışına çıkmamışlardı. Kraliyet tavsiyenameleri nadiren bedavaydı. Şövalyelik de ticaretin içine itilmişti: Asalet satın alıcılar hararetle aranıyor, kraliyet serflerine hürriyetleri satılıyordu. Unutulmaması gereken bir husus da, asillerin birçok vergiden bağışık olmalarıydı.

Geleneksel olarak vassal’lık bağları yüksek sınıflara özgü bir tabiiyet şekliydi. Fakat sonradan bu olgu, yerini bir hukuk inhisarına terk etti. Geçmişte, vassal olunduğu için asil geçiniliyordu. Bundan böyle ise, kavramlar ters yüz olup prensip itibariyle vassal olabilmek, yani bir askerî fief (veya “franc-hür” fief) ele geçirebilmek için mutlaka doğuştan soylu olmak gerekecektir. Bu keyfiyet XIII. yy.ın ortalarına doğru az çok her yerde, genel olarak kabul edilmişti. Bununla birlikte burjuva servetinin artması ve çoğu eski aileyi sıkıştıran para ihtiyacı, bu kaideyi kesinlikle uygulamaya imkân bırakmıyordu…[5]

Doğuşla elde edilen yetkelerin gücü ne olursa olsun, sınıfın yüksekliğiyle bağdaşmayan bazı işlere bulaşmakla bunları kaybedebilme tehlikesi vardı. “Zadegân”ın asalet mertebe ve şerefinden düşme ve yoksun kılınmasını mucip hareketler kesinlikle saptanmamış olmakla birlikte bazı kent statüleri soylulara ticareti men ediyordu; bunda amaç karşıt bir kastın kibrine hizmet etmekten çok ticaret burjuvazisinin bir nevi tekelini korumaktı. Fakat tarım işlerinin silâhların onuruna ters düştüğü herkesçe kabul ediliyordu. “Çift sürmek, çapalamak, eşek sırtında odun ve gübre taşımak” eylemleri şövalyelik imtiyazlarının ıskatını mucipti. Soylu kadın, “ne fırına, ne çamaşırhaneye, ne değirmene” giden kadındı. Soyluluk artık bir süluk etmişler sınıfı olmaktan çıkmış, buna karşılık bir yaşam tarzı sınıfı olmuştu ve böyle de kalacaktı. İngiltere’nin bu konuda sergilediği istisna üzerinde durmayacağız.

Soylular da kendi aralarında sınıflara ayrılmışlardı: Şeref ve imtiyazların dereceleri vardı.

Almanya’da ise gelişme farklı olmuştu. Hareket noktasında, Alman feodalizmine özgü bir kaide görüyoruz. Belli sosyal düzeyde bir şahıs, kendisinden aşağı düzeyde birinden bir fief elde edecek olursa, rütbeden düşerdi. Başka deyimle, sair yerlerde hommage’ın derecelerinin sıraları saptamasına karşılık bu ülkede sıralanma, önceden mevcut bir sınıflar tefriki üzerine şekillenecekti. Lâdinî aristokrasinin zirvesinde “ilkler”, Fürsten denilenler otururdu. Latin metinleri bunu principes olarak çevirmiş olup Fransızca “prens” (“prince”) demek âdet halini almıştı. Rütbeler silsilesi fikri köklüce yerleşmişti.[6]

* *

Dua edenlerin bazıları, savaşanlarla çalışanlar arasında, bu iki sınıfın yakınlarında bulunurlardı. Kilise’nin büyük senyörleri en üst kılıç baronları düzeyindeydiler. Dinî kurumlar halka sağlanan maddî ve manevî korumadan muazzam çıkar sağlarlardı. Ruhban sınıfının elindeki zenginlikler bir antiklerikal hareketin başlamasına vesile olmuştu. Öbür taraftan yüksek ruhban sınıfının feodalleşmesi, siyasî iktidarın hukukuna oldukça ters düşüyordu. Bu sonuncusu, Kilise’nin başlıca mansıp sahiplerini seçmek, hiç değilse bunun seçimine nezaret etmek hakkını koruyordu. Bu itibarla, Kilise’nin “feodalleşmesi” ne anlam taşıyordu?

Dinî görevleri Kilise mensuplarına doğruca üretici bir iş görme vaktini bırakmıyordu. Belli bir ücret almaları ise bahis konusu olamazdı. O halde geriye manastır keşişi ve köy papazının da başka insanların “zahmet”inden geçinmeleri kalıyordu. Her ne kadar köy papazı sabanı kullanmaktan kaçınmıyor idiyse de asıl geçimini köy ağasının ona casuel ya da öşür (dîme)den verdiği paydan çıkarıyordu.

Kilise büyüklerinin vasi serveti az çok prenslik sayılacak toprak ve çeşitli yetkelere kadar varıyordu. O ise ki senyörlük sadece vergi toplamak olmayıp aynı zamanda kumanda yetkesi demekti. Ruhban sınıfının başları, emirleri altında, her sınıftan çok sayıda lâdinî tâbie sahiptiler, bu kadar çok mal ve mülkün korunması için elzem olan askerî vassal’lardan, en aşağı commendê’ye kadar.

Üçüncü çalışanlar sınıfına gelince, bunun kuramsal birliği dahi iyice farklı kategorileri içeriyordu: Kendi içlerinde de ekonomik açıdan eşitsiz aşağı köylüler; şövalye, kâtip ve köylüden kesin çizgilerle ayrılmış kentin adamı. Bu sınır o denli belirgin olmuştu ki bir Fransız kökenli burjuva sözcüğü uluslararası kullanıma girmişti. “Emin bir hads (intuition) kentin, her şeyden önce, özel bir insanlık türünün yuvası olmakla nitelendiğini kavramıştı.”[7]

* *

Ortaçağ, lâdinî ve dinî alanları iç içe sokmuştu. Gerçi bu karışma feodaliteye, hattâ istilâlara takaddüm ediyordu. Politik ve sosyal açıdan, Carolingien rejimi dinî ve sivil güçlerin birlikte çalışma ve ahengine dayanıyordu. Yukarda, Papa ile İmparator işbirliği yapıyor; aşağıda, kentin idaresi piskoposla kont arasında bölünüyordu; piskoposlarla kontlar Saray’da olduğu kadar kamu yaşamını tanzim eden yıllık toplantılarda yan yana bulunurlardı. “Feodal yaşam”ın tetkiki bize Ortaçağ’ın din kurumlarının ne denli iktisadî ve fikrî hayatın etkin öğeleri olduğunu gösterir. Rahipler piskopos, senyörler rahip oluyor. Sivil alanla Kilise arasında bir mübadele durmaksızın sürüp gidiyor. Kilise ve manastırlar kadroları siyasî ve içtimaî hayatın bütün tezahürlerine faal olarak katılıyorlar. O derecede ki kontun yetkeleriyle piskoposluk makamı çoğu kez karışıyor: aynı kişi bir yerin kontu, başka bir yerin de piskoposu olabiliyor.

Feodal hukuk, bir derece özgün yakınlığı daha da sıkıştırmıştı. Kilise ister istemez feodal ağın içine girecekti, elinde birikmiş büyük servet, feodal değişmeyi doğuran ekonomik güçlerin baskısından kurtulamazdı. Yani Kilise’nin feodalleşmesi onun toprak zenginliğinden kaynaklanıyordu.

Bu feodalleşmenin çok geniş siyasî ve içtimaî sonuçları olacaktı. Feodal ortamda her şey topraktan çıkardı. Ruhanî reis senyör oluyor. Başında miğfer, onu savaş alanlarında dövüşürken görüyoruz. Kendi adliyesi olacak, feodal ve senyörlük rüsumu tahsil edecektir.[8]

Dememiş miydik, senyörlük rejimi, kökenleri itibariyle, yetkelerin alabildiğine ufalanmasıyla belirgin olur diye? Politik yetkeler kısım kısım kullanılıyor.

Her Kilise, her manastır ayrıca, saygınlığı dinî ve sivil müeyyidelerle teminat altına alınmış bir sığınma yeri (ilticagâh) teşkil ederdi. Buralara sığınan bir suçlu, onu dışarıdan kovalayan her türlü kazaya karşı ceza görmeme emniyeti altında bulunurdu. Bu hak, birçok Kilise topraklarının suçlularla dolup taşmasını intaç etmişti zira sığınma yerinin koruması altına girmiş suçlu; buradan çıkmamaya dikkat ederdi.[9]

* *

Bu başlıca iki hâkim sınıfın altında üç sosyal kademe sıralanır: burjuva, köylü, serf. Ama burada nitelikler daha az kesin, aradaki farklar çok daha gölgelidir.

Osmanlı lügatçesi “esafil-i nâs, fürumaye” derdi, asil olmayanlara, halkın “soysuz” dediğine. Nabi “erzal-i fürumayeye devlet verilmesi”nden yakınıyordu…

İşte bu tabakayı Fransız feodal toplumu roture tesmiye etmişse de burjuvazi, kent halkından ayrılıp bir nevi “esafil soyluluğu” kuruyor.

Feodal toplumun oluşması sırasında kentler dağınık ve gelişmemiş haldeydiler. Yukarı Ortaçağ’da yaşam, her şeyden önce bir köy yaşamıydı (rüstaî yaşam). Hiçbir şey büyük toplulukları teşvik edici değildi, sanayi ve ticaret uyku halinde bulunuyordu. Ama gözü pek ilericiler, Yukarı Ortaçağ’ın başlıca rüstaî uygarlığından, bir tacir ve sınaatkâr sınıfı olan burjuvazi’yi çıkartmışlardı; bu sonuncusunun hamlesi de beledî hürriyetlerin teessüsünü sağlamıştı.

Çok genel olarak kentsel hürriyet bir birliğin çabasından doğmuştur. Hareket noktası bir tacirler iştiraki, bir sınaatkâr (hirfet ehli) cemaati (loncası), bir dinî dernek olabilir. Çoğu kez bu son ikisinin işbirliği komün’lerin örgütlenmesinin temelinde yatar. Kentlerin vesayetten kurtulma hareketi başlamıştır. “Komün, yeni ad, iğrenç ad!” diye feryat edecektir Ortaçağ’ın tutucu ruhu.

Burada burjuvazinin bütün öyküsünü anlatacak değiliz. Bunun sadece konumuzu ilgilendiren kısımlarıyla yetineceğiz.

Bu velût hareketin nüvesi bir gerçek ekonomik taze hayat oluyor. Zenginliğin genişlemesi, faaliyetin yaygınlaşması, daha iyi yaşamın cazibesi, senyörlük rejiminin baskısıyla çatışıyor. Bu takdirde çabalar bir takım kolaylıklar ve garantiler elde etmeye yöneliyor. O ise ki feodal toplumda, hangi türden olursa olsun kolaylık ve garantiler, ancak imtiyaz yoluyla aktarılabilirdi.

İki fırka birbirinin karşısındaydı: Ahali ile senyör, mücadelenin hedefi imtiyaz olmak üzere. Bazen çatışma olacak, ama çoğu kez sorun barışçı yolla çözülecek, bir iş müzakeresi şekline dökülecek. Ahali, ümit ettiği hürriyetten ciddî kârlar beklemekte olup bundan senyöre pay çıkaracak. İmtiyaz (charte) pazarlık edilip satın alınacak. Böylece de senyör kent ahalisini (universitas) varlık olarak resmen tanıyacak. Bu kentsel toplum (université), komün tesmiye edilecek.[10]

Bizi ilgilendiren öykü bölümü burada bitiyor: Senyör-kent komünü ilişkisi, sonuncusunun, imtiyazlarını senyörden elde etmesi keyfiyeti.

* *

Roturier, yani roture tabakası mensubu son tahlilde, mal sahibinin sözleştiği tarım işçisi olup, bundan böyle kendisine verilmiş toprak parçası üzerinde alnının teriyle yaşayacaktır.

Bu roturier, başka adıyla vilain[11] bir hür köylü olmakla daha önce gördüğümüz serften bu bakımdan ayrılmaktaysa da uygulamada, görünürde çok kesin olan hürriyet kriteriumuna rağmen serf’e, sanıldığından çok fazla yakındır. Gerçekten tarım işçilerini bir hür sınıfla bir kul-köle sınıfı arasında kesin olarak ayırma yerine Ortaçağ, hürriyetten kulluk-köleliğe kadar kademelenmiş, birbirine çok yakın bir koşullar silsilesi tesisine yönelmiştir.

Bununla birlikte vilain ile serf’i ayıran bir fark gözetilir. Serf, geri dönüşsüz olarak toprağa bağlıdır, vilain ise onu istediği zaman terk edebilir zira tabir-i mahsusuyla “tüymek” (déguerpir”) hakkına sahiptir. Yani vilain “izlenme hakkı’ndan bağışık, eski köle serf, bu “hak”ka sıkı sıkıya bağlıdır. Tabii bu farkın gerçekçi olmaktan uzak olduğu derhal fark edilir. Vilain, istediğinde, gidebilir. Ama nereye gidecektir? Gitse, vardığı yerde koşulları daha mı iyi olacaktır? Onun da tek geçim yolu tarım işçiliği değil mi? Bu itibarla o da “tüymeyip” babadan oğla tasarruf ettiği toprak üzerinde kalacaktır ve yaşamı yandaki tarlayı süren yarı hür serf’inkinden hiç de farklı olmayacaktır. O da toprağın sahibi değil, sadece “mutasarrıfı”dır. Böylece hür adam serf’le aynı hizada bulunmaktadır.

Serf, senyörün izni olmadan evlenemezdi. Bu izin “evlilik” (maritagium) denilen bir resim karşılığında koparılırdı. Senyörün, sairleri arasındaki bu hakkı, “Senyör hakkı” rivayetine yol açmıştı…[12]

* *

Bütün bu anlattıklarımızdan sonra, bazı genellemelere gidebiliriz, iç içe girmiş gibi görünen Ortaçağ ile feodalizm gibi tarihî kavramların karşılıklı ilişkilerine daha çok açıklık getirerek.

Başlarda, “Ortaçağ tarihi, feodalizm tarihidir” demiştik. Aslında doğru olan bu sav, önce eskiden okuduğumuz tarihlerin zamanlamasının yanlışlığını ortaya koymakla başlar: Onlara göre Ortaçağ, Roma İmp.nun sukutuyla başlar ve İstanbul’un Türklerin eline geçmesi, Amerika’nın keşfi… ile son bulurdu. Bu zamanlamada feodalizmden hiç söz edilmezdi.

Ama bunun yanı sıra bir kararsızlık çıkacak ortaya: Toprak rejimini feodal çağlardakine benzer şekilde yakın zamanlara kadar sürdürmüş olan Alman devletlerine, Çarlık Rusya’sına, Tanzimat sonrası Osmanlı Devletine bakarak Ortaçağ’ın hâlâ devam ettiğine mi hükmedilecek? Yanıtını sosyologlara bırakıyoruz.

Köylünün küçük tarım işletmesi, gördüğümüz gibi, bir sosyal farklılaşma ve üreticilik ve kamu hizmetleri (adalet, iç nizamın korunması, dış savunma vs.) işlevlerini kendi üzerinde birleştiremeden köylünün kendini tümden üretime tahsis etmesi şeklinde örgütlenmiş bir iş bölümünü meydana getirmişti. Üretime iştirak etmeyen ve çalışanların sömürüsüyle geçinen bir sınıf tarafından onlarsız hiçbir üretimin mümkün olmadığı kamu hizmetleri işlevlerinin ele geçirilmesi kaçınılmaz oluyordu. Egemen sınıfın üretim fazlasına el atma “hak”kı ortaçağ’da, feodalin köylü tarafından işlenen toprak parçası üzerindeki mülkiyet hakkı ile buna eklenen köylünün şahsı üzerindeki zorlama şeklinde belirir.

Feodalizmin bu kavramı Ortaçağın nesnel kronolojik sınırlarını saptama olanağını veriyor. Ortaçağ tarihi, kölelik rejiminin sukutuyla, yani V. yy.da başlar. En gelişmiş ülkelerdeki burjuva devrimleriyle de biter. Avrupa ölçüsünde önemli ilk burjuva devrimi, XVII. yy.ın ortalarının İngiliz devrimi olup modern tarihin başlangıcını simgeler. Ortaçağ tarihi, böylece feodal üretim tarzının, doğuş, gelişme ve sukutunu içerdiğine göre, şöyle bir zamanlama mantıkî görünmektedir: Yukarı Ortaçağ (V. yy.-XI. yy.ın ortası), yani ilkel feodalizm; doğruca Ortaçağ (XI.-XV. yy.lar), gelişmiş feodalizm; Aşağı Ortaçağ (XVI. yy.-XVII. yy.ın ilk yarısı), tükenmekte olan feodalizmle Avrupa’nın en çok gelişmiş ülkelerinde kapitalist ilişki taslağının belirmeye başlaması. Bu ayırım birçok açıdan oldukça itibarî kalmaktadır şöyle ki çeşitli ülkelerde tarihî gelişim hızları çok farklı olmuştur.

V.yy.a kadar Roma’nın türlü etkisinde kalmış ülkelerde feodalizm, iki sosyoekonomik oluşumun kaynaşmasının ürünü olarak görünür: Antik kölelik rejimiyle, Roma ülkelerini istilâ etmiş barbar kabilelerin ilkel iştirak rejimi. Bu iki oluşum, derin buhrana batmış olarak, çözülüyordu. Bunların karşılıklı etkileri Avrupa ülkelerini yeni bir sosyal rejime, feodalizme, geçişine gerekli koşulları meydana getirmiştir.

II.-V. yy.ların Roma İmp. her gün beter hale gelen derin bir buhrana sahne olmaktaydı. Ticarî üretim (“pazar üretimi”) muhataraya düşmüş, doğal (zatî) ekonomiye[13] kısmî dönüş vaki olmuştu.

Özü itibariyle köleliğin, bir ekonomi çerçevesi içinde, emeğin gelişmesine müsait koşulları yaratması bahis konusu olamazdı. Kölenin ailesi yoktu. Acımasız bir sömürü çalışma gücünü yitirip erken ölümü getiriyordu. Bu nedenle de köleci toplumlarda emek fıkdanı sürekli olarak kendini hissettiriyordu. Köle çalışmasına dayanan bir ekonominin hayatiyeti geniş ölçüde Roma İmp. ile sınırları sıkıştıran barbarların güç dengesine bağlıydı.

Bu itibarla barbar “giysi”, bu yönde, köleci toplumun iktisadî faaliyetinin elzem öğesi oluyordu. Köle membaı savaşlardı.

Doğal olarak bu üretim tarzı bir yeni çelişki yaratacaktı: Köle işçiliğine dayalı ekonominin gelişmesini sağlamak üzere İmparatorluk, faal bir fetih siyaseti uygulayıp komşu ulusları boyunduruk altına almak zorundaydı. Ama işler, her zaman, istendiği gibi gitmiyordu. Alabildiğine genişlemiş sınırların korunması ve içindeki ulusların “usluluk” içinde tutulması güç sorunlar yaratıyordu. Roma ordusu da “barbarlaşıyordu”, zira kadrolarını bu aynı müstevli bölüklerinden sağlar olmuştu.

Romalının “barbar” dediğinin Asya steplerinden doğruca Batı’ya göç etmiş kişiler olduklarını, dolayısıyla Asya göçebe topluluklarının bir takım kültürel çizgilerini de beraberlerinde getirmiş olduklarını bellekte tutmak gerekir. Kültürel yapı, toprak rejimini de içerir.

“Barbar” istilâsına uğramamış Küçük Asya’da köy cemaatleri, Batı’dakilerle kıyaslanmayacak kadar istikrarlıydı. Bahis konusu çağlarda, latifundiya’nın yaygınlaşmasını beklerken küçük işletme, yaşamını sürdürüyordu. Tarım ve hirfette yine de hür adam çokça vardı. Büyük toprak işletmeleri, ağaya çeşitli yükümlülüklerle bağlı küçük “mutasarrıf”ları kullanıyordu. Gaule’ler ülkesiyle Bretanya’da, toprakları müşterek mülkiyet altında bulunan Kelt köyleri vardı. Mülkiyete iştirak prensibi aynı zamanda İspanya, İllyricum (Adriyatik denizinin Kuzey’indeki dağlık bölge) ve Trakya’da hüküm sürerdi.

Bu sosyo-ekonomik süreç içinde başlıca rol, kolon’luğunki oluyordu. Doğu, eyaletlerde, Küçük-Asya ve Mısır’da, kolonların öncüleri, Helenistik çağın “kraliyet rençperleri” olmuşlardı. Batı’da kolon’luk, toprağa bağlı eski “mutasarıflar”la küçük topraklarını korumaktan aciz olup da büyük ağaların tâbiiyetine düşen köylüler aleyhine gelişiyordu. Birçok barbar’a da, kolon’luk vasfı altında toprak veriliyordu. Aynı sıralarda toprak sahipleri kölelerine, bunlara üretimi daha çekici gösterebilmek için, küçük toprak parçaları (pécule) dağıtıyorlardı. IV. yy.da beraberinde toprak olmadan köle satışı yasaklanmıştı. Kolon’lar ve köleler, toprak sahiplerine üründen bir pay verme ve çoğu zaman da angarya ile yükümlüydüler.

Kolon’ların hukukî durumu kölelerinkinden farklıydı. Ama bu fark, kolonluk geliştikçe, azalacaktı. Daha IV. yy.da kolon’lar, bütün İmparatorluk topraklarında, tarlalarına bağlanmışlardı; Roma idaresi böylece toprağı doğruca işleyenler tarafından tarımın terk edilmesini ve vergi girişlerinin azalmasını önlemeye çalışıyordu. I. Constantin’in 332’de bir emirnamesi, kaçak kolonları sahiplerine getirip bunların prangaya vurulmalarını derpiş ediyordu. Kolon’luk, rençperin irsî koşulu haline gelmişti. Her ne kadar kırsal kesim kölesinden (servi rustici) resmen farklı idilerse de kolon’lar fiilen toprağın köleleri (servi terrae) idiler. Tarım araçları ve tohum efendi tarafından sağlanıyor, yani efendi, üretim araçlarının sahibi oluyor. Kolon’un kendisi ve her şeyi efendinin malı sayılıyor; onun rızası olmadan hiçbir şeyini başkasına veremiyor, satamıyor. Onlara toprak parsellerini ve çalışma araçlarını muhafaza etme teminatını sağlayacak medenî kanunun az çok tümden yok olması, kolon’ları toprağı müsmir kılmaları için gayrete itmiyordu. Bunun dışında gerek efendileri, gerekse köleci Devlet beraberce bunlar üzerinde acımasız bir baskı icra ediyorlardı. Birinciler, çeşitli mükellefiyetler halinde, çalışma ürünlerinin geniş bölümünü ellerinden alıyor, öbürü de bunları vergiler ve kamu angaryaları altında eziyordu. Kolon’luk, her çalışanı kaçınılmaz şekilde köle haline getiren ekonomik baskılar altında bulunan bir toplumda teşekkül etmişti.

Devlet, tarımcıları toprağa bağlamakla yetinmeyip sınaat erbabını da mesleklerine tespit ediyor, tacirleri kendi zümre dernek ve ikamet yerlerine bağlıyordu. Ayrıca orta çapta toprak ve köle sahibi curiale’ler vardı ki bunlar kent ya da özel yasalı kasabaların (municipes) merkezi bulunduğu kendi yörelerinin vergi tahsilâtından sorumlu tutulurlardı. Bunların hiçbiri kendi kentini terk edemezdi.

Köleci toplumun çözülmesi, hür ahali içinde bir kademenin ortaya çıkmasıyla zuhur ediyor. Bu ahali “honestiores” (“namuslu, pâkdâmen”) ve “humiliores” (“mütevazı, muti, aciz, hakir) olmak üzere iki bölüğe ayrılmıştı. “Pâkdâmen” kişiler senatörler, şövalyeler, yüksek memur ve askerî komutanlardı. Mütevazıların sıralarını ise kolonlar, köylüler, hirfet erbabı, küçük curiale’ler ve hür insanların geri kalanı dolduruyordu. Bunların tümü aslında yasal haklardan mahrum edilmiş, kölelere çok yakın kişilerdi. Büyük toprak sahipliğinin terakkisi, İmparatorluğun birliğinin korunmasında hiç çıkarı olmayan taşra aristokrasisinin ayrılıkçı eğilimlerinin temelinde yatardı.

III. yy.ın başlarında Kilise’nin yüksek kademe ruhban sınıfı çok varlıklı ve etkin bir zümre haline gelmiş olup politik çıkarlarla sınıf çıkarları onu köle sahipleriyle büyük toprak sahiplerine yakından bağlıyordu. Constantin’in Kilise ile barışması bu sonuncusunu imparatorluk yetkesinin hizmetine sokmuştu. Hristiyanlık artık köle ve ezilenlerin dini olmaktan çıkmıştı, idareci sınıf bundan böyle “öbür taraf”ta necat ile dünya yüzünde feragat ve tevekkülü, çalışan kitleleri ellerine almada kullanabileceklerdir. Hristiyanlık devletin resmî dini olunca birçok tarikat ve itizalî (heretical) hareket baş göstermiş olup bunlar, içinde bulunduğu sefil durum itibariyle halk kitlelerinin hoşnutsuzluğunun ifadeleri oluyorlardı. Bu tarikatların mensupları kölelik ve büyük toprak sahipliğine karşıt olarak sosyal eşitliği, mal müşareketini öne sürüyor, zühdü öğütlüyorlardı.[14] Özellikle Küçük Asya’nın günümüze dek çıkan sosyal tarihi açısından son derecede büyük önem taşıyan bu olguya ilerde, üzerinde uzunca durmak üzere, döneceğiz.

Yukarda, müşterek mülkiyet altında bulunan Kelt köylerinden söz etmiştik. Gerçekten tarih sahnesine çıktıklarında Cermenler hâlâ ilkel mülk iştiraki rejimi altında yaşıyorlardı. Aynı soydan gelip de birbirlerine yardım ve himaye borçlu olan akrabaları bir araya getiren klan, hiç de ihmal edilemeyecek bir rol oynamaya devam ediyordu. Savaş çıktığında aileler ve klanlar, birliklerin mevcudunu sağlıyorlardı.

Cermenler henüz, başlıca üretim aracı olan toprak üzerinde kişisel mülkiyeti bilmiyorlardı. Bu özellik Sezar’ın dikkatini çekmişti. Toprak müştereken, sadece büyük ailenin üyesi yakın akrabalar tarafından işleniyordu. Aynı arazi üzerinde bir aile işletmesi grubu bir cemaat oluştururdu. Bu bir tarımsal cemaat’ti, üyeleri toprağın müşterek mülkiyetiyle birbirine bağlıydı. Ormanlar, otlaklar, ekilmemiş arazi ve sairleri bölünmeyip herkesin yararlanmasına açık olurdu.

Ama Roma İmp. toprakları üzerine yerleştikten sonra Cermenler, toplumun sınıflara ayrılmasının kökenini oluşturan toprak üzerinde özel mülkiyet prensibini öğrenmeye başlamışlardı.

24 Ağustos 410’da Roma, Wisigothların kralı Alaric’in eline düşüyordu. “Ezelî kent”in sukutu, çağdaşları derinden etkilemişti. Köleci toplum içinde çok kişi bunda “dünyanın sonu”nun haberini görüyordu. Paganizmin müdafileri felaketin sebebi olarak atalar tanrılarının unutulmasında görüyor, Hristiyanları suçluyorlardı. Bu eğilim Kuzey Afrikalı Hristiyanlığın en büyük feylesoflarından biri ve “Kilise Pederlerinin en ünlüsü, piskopos Aurélien Augustin (354-430) tarafından yerilmiş olup Roma’nın düşmesi ona “Tanrı’nın kenti” (La Cité de Dieu) eserini ilham etmişti. Bunda, geçici ve paganizmle beşerî günahların ağırlığı altında ezilen dünyevî Site’ye karşı, ebedî ve kusursuz “Gerçek Roma”yı, “Tanrı’nın Devleti”ni çıkarıyor. “Aziz” (Saint) Augustin, Devlet’in yeniden ihyasının sadece Kilise tarafından mümkün olabileceğine kesin olarak kanidir: Devlet, Kilise’ye itaate mecburdur. Onun nazarında kölelik bir doğal nizamdır. Kölelerin azat edilmesi sadece lâhutî düzeyde mümkün olup bunlar “… köleliklerinden kurtulamıyorlarsa, korkuyla değil, aşkla hizmet ederek bunda hürriyeti bulmasını bilmelidirler…”[15] Akla hemen Konya sarayına yaslanmış Mevlânâ geliyor. Konuya döneceğimizden şimdilik buna işaretle yetiniyoruz.

Barbar fatihler, Roma idaresi altında ezilmiş halklar tarafından kurtarıcı olarak karşılanıyor, çalışan kitlelerin isyanı çoğu kez barbar istilâlarına katılıyordu, tıpkı ilk Arap, sonra Selçuklu ve nihayet Osmanlı fetihlerinde olduğu gibi.

476 yılı, Batı İmp.nun sonu olarak kabul edilmiştir. Osmanlının tevarüs edeceği Doğu İmp. ise daha bin yıl hükümran olacaktır.

Roma Devleti’nin sukutu ve barbar krallarının ortaya çıkışı Ortaçağ’ın doğuşunu damgalar.

* *

Ortaçağ’ı damgalayan vakıalardan ilki, bu çağın uygarlığında kırsal kesimin her şey demek olduğudur. Geniş hıttalar, İngiltere, Cermanya’nın az çok tümü mutlak olarak kentten yoksundu. Başka yerlerde, Güney’de eski Roma siteleri ya da Kuzey denizlerine götüren su yolları boyunca yeni ortaya çıkmış küçük trafik kasabaları görülürdü. Ama bazı Lombardiya istisnalarının dışında, bu “kent”ler, derinlemesine kırsal bölgeye bağlı olarak yaşayan ve en çok birkaç yüz daimî sakini bulunan küçük yığınaklardan ibaretti. Bunların etrafı bağlık olup tarlalarla iç içeydiler; buralar hayvan, samanlık ve ırgatlarla doluydu. Bütün insanlar, en zenginleri bile, piskoposlar, hattâ krallar ve site içinde uzun mesafe ticareti yapan Yahudi veya Hristiyan nadir uzmanlar, hep köylü olarak kalmakta, bunların geçimleri tarımsal mevsimlerin devrelerine göre dengelenirdi. Maişetleri ve tüm varlıkları doğruca besleyici topraktan çıkardı. Bu itibarla, Ortaçağ’ı izleyen dönemlerde olduğu gibi, tarihçi için kentle kırsal kesimin iktisadi ilişkileri bahis konusu değildir.[16]

İptidaî sosyal hücre ailedir. Köy ve tarlaların yapısına, iş dağılımı ve tüketime hâkimdir. Evin çiti akrabaları içinde toplar ve onlar korur; mülhakat da onları besler; bunun tümü bütün tarımsal örgütlenmenin bağını oluşturur. Bunu ifade etmek için Latin metinler mansus sözcüğünü kullanmaktadırlar. En doğru anlamıyla bu lafız, köydeki oturulan toprak parçasını, ocağı ifade eder. Ama teşmil edilerek, iskân mahallinin merkezini teşkil ettiği işletmenin tümünü kapsamaktadır. Böylece mansus’a appendicia, yani köy alanı, bahçeler çevresi içinde çok yakın ilâveler, tahıl alanları (coutures) içinde dağılmış tarlalar ve nihayet işlenmemiş toprakların topluca açılmasına iştirak hakkı eklenmiştir. Doğu’da, Cermen lehçeli bölgelerde buna huba denmekte olup İngiltere’de de hide, muadil bir anlam taşırdı. Bu mansus, huba, hide soyut ve kuramsal kavramı, çağın adamlarına yabancı değildi. Bu tabirler, tarım çalışmasını ölçümlemek için o zamanlar kullanılan çok basit ve çok somut birimlerle ilişki halinde bulunuyordu; hide, huba, “bir ailenin toprağı”, “bir ailenin ikamet mahalli”, ve nihayet “bir sabanın toprakları”ydılar. Bundan aile çitinin arazinin ekilebilir bölgesi içinde dağılmış müştemilâtının, bu tarım aracı ile bunun koşum hayvanlarının bir yılda sürebileceği alanı kapsadığı anlaşılır. Bu yüzey yüz yirmi akr[17] ya da yüz yirmi gündelik (journaux) olup akr ile journal, arazinin niteliğine göre değişen, çalışma kolunun bir günlük işini temsil ederdi. Manse, bu ölçü birimlerinin bir katı olarak tasavvur edilirdi. Bu itibarla Ortaçağ köylüsünün zihninde aile grubu, evin çiti ve beheri kırkar günlük üç çift sürme “mevsimi” arasında çok sıkı bir doğal ilişki vardı (İtalyan lehçesinde manse, iki öküzün yıl içinde sürebildiği toprak miktarını ifade ederdi). Bu yüzden manse ve hide sözcüklerini bir yüzey ölçüsü olarak kullanmak mutat olmuştu.

Ama çok daha somut olarak bunlar özellikle krallar ve şefler tarafından vergi miktarlarının dağıtımı ve bunların tahsilâtı için çok kullanışlı birimler olarak istimal edilmişlerdir. Şüphesiz o çağda manse ve muadillerinin başlıca ekonomik işlevi bu olmuştu.[18]

Mansus sözcüğü, “ikametgâh” manasına gelen mansio’dan müştak olup her uzun süreli müessese gibi manse de birçok mana kaymalarına uğramıştır. Bu manalardan en eskisi ve en dayanıklısı olan dar anlamıyla üzerine kulübenin inşa edildiği parsel, bahçe ve civardaki toprakları, yani köy hücresinin kalbini ifade ediyor. Geniş anlamıyla da tüm işletmeye uygulanıyor ve köy senyörlüğü bünyesi içinde, yukarda söylediğimiz gibi, bir tasarruf birimi oluyor?[19]

Bununla birlikte Carolingen dönemin senyörlükleri içinde, manse’ın ekilebilir müştemilâtının yüzölçümü ile bir sabanın çalışma kabiliyeti arasında tam bir tetabuk bulunmuyordu; manse’ların faydalı alanı çok değişebiliyordu. Bu eşitsizlikler bir ölçüde, köylü işletmelerinin kademelendirilmiş yasal örgütlenmesine tekabül ediyordu şöyle ki, tarladan yana en iyi donatılmış manse’lar çoğu kez “hür” manse’lar, öbürleri de “kulluk” manse’ları olarak adlandırılmıştı. Bu ikinci kategorinin mutasarrıfları senyöre bedenî angaryalar borçlu olduklarına göre bunların prensip itibariyle ne koşum hayvanı, ne de sabana sahip oldukları düşünülebilir; öbür taraftan bunlar çoğu kez kendi evleri dışında çalışmaya çağrılmaktaydılar. Bunun da iki nedeni vardı, topraklarını belleyerek sürmek zorundaydılar ve meskenlerine eklenmiş tarla parçasının yüzölçümü daha sınırlı olduğundan bütün mesailerini buna hasredemiyorlardı. Yani özet olarak senyörlük içinde ekilebilir toprakların manse’lar arasında gayri müsavi şekilde dağılımı, köylü toplumu bünyesinde iki ekonomik ve hukukî düzeyin bulunması sonucuydu: koşum sahipleri, zamanlarını daha serbestçe kullanabiliyorlardı. İş bununla bitmiyordu. Bu çeşitli hukukî kategorilerin kendi içlerinde daha büyük eşitsizlikler vardı. Bunlar bire kırk beşe kadar varan farklar arz edebiliyordu. Ayrıca, aynı bir manse üzerinde birden fazla aile de bulunabiliyordu.[20]

“Angarya” sözcüğünün Latince sınırsız hizmet zorunluluğunu ifade ettiğini (angaria)[21], ilerde üzerinde durmak üzere vurgulayalım.

* *

Her sınıftan çok sayıda toprak senyörü vardı. Gerçekten XII. yy. belgeleri, tümünü bizzat işletemeyecek kadar geniş toprağa sahip olup da daha az talihli başka köylülere bundan parseller tefrik eden bazı “zengin” köylülerin varlığını gösteriyor; böylece de bu mutasarrıflar üzerinde bir iktisadî sömürü kabiliyeti ihdas ediyorlardı. Gerçi insanlara hükmetmek çok yaygın bir imtiyaz değildi. Mamafih her soylu mesken, her manastır, her ruhanî meclisin bir familia’sı, yani bir ev senyörlüğünün merkezini oluşturan bir tâbi köylü grubu vardı. Bu, bir ekonomik hükümranlık ifadesiydi, zira XII. yy. efendilerinin gözünde büyük değer taşırdı. Adam, o çağlarda, oldukça azdı ve dolayısıyla da topraktan daha kıymetliydi: Çalışacak adam olmadıkça toprak neye yarardı? Bu itibarla bir senyörün gücü ve servetinin temeli “ev”inin önemi, hizmetkârlarının sayısı, geniş bir sadık adam takımından bekleyebildiği hizmet ve sadakat çerçevesine dayanıyordu. Ne tarlalar, ne de efendinin odasında sandıkta duran mücevherat en güçlü bağlanmaların, en çetin hırsların hedefiydi. Bu dönemin gerçek zenginliği işbu “aile” (familia) idi.

Muğlâk tabiatlı bu sosyal grup önce hizmetkârları içerirdi. Ayrıca kendi meskenlerinde yerleşmiş köylüleri de içinde toplardı. Tümü değilse bile efendinin mültezimlerinden bazısı, kendini korumaya aldırtmış “mülk” (alleu) sahibi, bazen başka senyörlerin mültezimleri de bu gruba dâhil olurdu. Ev senyörlüğü, toprak senyörlüğü çevresinden farklıydı. Eski köle, ya da kendini vaktiyle “commendé” haline sokmuş hür adamların ahfadı, bütün bu kişiler, zürriyet ve özel mallarıyla gerçekten efendiye aittiler, efendi onları istediği gibi verebilir, satabilir, azat edebilirdi. Onlar onun, yukarda gördüğümüz gibi, “adamları”ydılar. Ne bekleniyordu onlardan?

Önce, çalışma, iş. XI ve XII. yy. familia’sı, her şeyden önce bir işçilik ambarıydı; efendi, mülkünün işletilmesi için buraya serbestçe el atardı. Bu tâbi kişilerin ilk görevi “hizmet”ti; bundan, bütün emirlerin ifası anlaşılırdı. Tamamen emre amade bu personelden en iyi şekilde faydalanmak için senyör, mümkün olduğu kadar onu evinde barındırmaya bakardı. Senyörlüğün arazisinden gelen büyük miktarda tahıl önce bu adamları beslemeye yarardı. Bu insanlar bekâr kız, oğlan, hiç değilse çocuksuz kişilerdi. Elden ayaktan düştüklerinde (amelmande olduklarında) bunları yenilemek de gerekirdi. Evde doğan piçleri de efendi alırdı. Onun “everdiği” erkeklere gelince bunlar, tasarruf ettikleri toprağın yüklediği vergi ve angaryalar dışında bir şahsî hizmet verme zorunluluğundaydılar: Bazı günler gelip evde çalışırlardı. Karıları evlerinde ya da malikânenin atölyelerinde senyörün yün ve ketenini dokurlardı. Adamlar, şatonun donanımı için bazı ağaç eşyalar yaparlardı. Mamafih bütün bu yükümlülükler sınırlı kalırdı. Efendinin asıl onlardan beklediği, daha sonra Almanya’da Gesindedienst adı verilecek olan şeydi: Çocuk yetiştirip hizmet edebilecek yaşa geldiklerinde bu çocukları onun emrine vermek. Carolingien çağların kul manse’ları gibi, familia insanlarının oturdukları kulübeler, genç hizmetkâr fideliği rolünü oynardı.[22]

* *

Malikâne sadece özel (“has”) topraklarla (réserve) tasarruflar (tenures) arasında bölünmüş bir işletme birimi olmakla kalmayıp bir efendiye bağlı bir sosyal grubun kendine özgü idare ve âdetleri olan bir kumanda mekanizması, ya da senyörlüktü. Senyör, çalışanlar takımlarını idare eden patron ya da topraklarının ürünlerini, çiftliklerinin kirasını toplayan bir sahipten öteye, çapraşık kişisel bağlar ve toprak ilişkileriyle kendisine merbut tâbileri itaat ve inkıyada zorlayan bir şeftir. Çoğunlukla irsî olan bu bağlar köylünün varlığını sarar, onun hukukî statüsünü saptar, onun toplum ve Devlet içindeki yerini birçok bakımdan tespit eder.

Hayli muğlâk olmakla senyörlük kurumu bazen, onu zaman ve mekânın dışına iten soyutlamaların kurbanı olmaktadır.

Latin kisveye-bürünmüş eski bir Cermen sözcüğü, bannus (ban), bilhassa büyük senyörlük sultalarına bağlı yetkeleri özümler. Bu yetke gereğince efendi emreder, icra eder, cezalandırır. Kendisine tâbi olanların özel yaşamına, örneğin bunların evlenme veya miras işleri vesilesiyle, müdahale eder, toprak tasarruflarının el değiştirmesine müteallik resimleri tahsil eder, onları askerî ve ekonomik düzeyde tekâlife tâbi tutar, pazarlar kurar, tahıl nakil ve satışını vergiye bağlar. Büyük masrafla değirmenler, ma’sereler ve fırınlar inşa ettikten sonra bunları, bedel karşılığında adamlarının istifadesine arz eder ama onlara aynı tür inisiyatifleri yasaklar. Ve bu tekeller yukarda da gördüğümüz gibi, senyörlük sultasının o denli ifadesi olurlar ki bunlara, banalités, yani “adîlik” adı verilir. Her şeyin üstünde, ölüme mahkûmiyete, hükmün infazına ve toprakların müsaderesine kadar varan bir özel kaza yetkisini kullanır.

Bu imtiyazların çoğu belgelerde X. yy.dan önce görülmez. Bunlar, toprağın başlıca efendilerine ezelden beri ait miydiler? Yoksa Carolingien monarşisinin zayıflamasıyla ilişkili miydiler? Yani başka deyimle malikâne, daha başlardan itibaren, özellikle tarihin ilk çağlarının Devlet’siz toplumlarında, bir köy (rural) senyörlüğü mü olmuştu? Yoksa bu, daha geç çağlarda, kamu kökenli yetkelerin eski malikâne yetkelerine eklendiği zamanlarda mı bu hali almıştı?

Uzman kuşakları, ikiye ayrılmış olarak, konuyu hâlâ tartışmakla meşguldürler. Ama ortada gerçekler de vardır: 4 Ağustos 1789’da bir “Tiers- Etat” (senyörler ve Kilise mensupları dışında kalanlar) mebusu sert şekilde “şehvet düşkünü senyörlerinin uykusunun kaçmaması için kurbağaları susturmak üzere havuz ve gölleri dövmeye mecbur eden salâhiyetleri…” diye bağırıyordu.[23]

Güçlü olduğu zaman Devlet, tâbilerine daha iyi ulaşabilmek için senyörlere dayanıyordu. Kriz ve yokluk dönemlerinde ise, senyörlerine imtiyazlar veriyor veya bunlar ondan koparılıyor. Ama yüksek senyör tabakalarının icra ettikleri sultanın genişlemesinde geniş ölçüde etkin olmuş bir kurum daha vardı ki o da, kaza yetkisi, para basma, çeşitli bac ve ayakbastı parası gibi “haraç”ların tahsili vs.nin yanı sıra, vergiden bağışıklıktı.

Bir istisnaî büyüğün kazanılması ya da ödüllendirilmesi istendiğinde ona idarî veya kazaî menşeli olanaklar sağlanır, topraklarına özerklik tanınır, krala ödedikleri kendisine terk edilirdi. Böylece adamın arazisi kralın memurlarına kapanır, bunların müdahalesine yer verilmezdi.

Senyörün bu bağışıklığı bu topraklar üzerinde oturanları (yani esâfil-i nâs’ı) Devlet’e karşı görevlerinden affettirmezdi. Sadece, Devlet’in memurları yerine bağışık kişi veya kurumun adamlarıyla karşılaşılırdı. Bu imtiyazlardan başlıca, kiliseler ve manastırlar gibi dinî kurumlar faydalanırdı.[24]

[1] M. Bloch, ibd., C. II. Les classes et le gouvernement des hommes, s.1-15.

[2] ibd., s. 45.

[3] ibd., s. 65, 70.

[4] ibd., s. 61.

[5] ibd.,s. 46-73.

[6] ibd., s. 84-5.

[7] ibd., s. 100-112.

[8] J. Calmette.- op. cit., s. 82-4.

[9] ibd.,s. 94.

[10] ibd., s. 97-9.

[11] “Vilain”, Latincesi villa olan senyörlükte oturan adam olup bugünün Fransızcasında “fena, çirkin…” anlamlarında geçmektedir, herhalde

aristokrasinin bir yadigârı olarak.

[12] J. Calmette.- op. cit., s. 108-111.

[13] Yani kendi kendine yeten aile ya da köy düzeyinde üretim.

[14] Coll.- Histoire du Moyen-Age, s. 16-20.

[15] ibd., s.40.

[16] Georges Duby.- L’économie rurale et la vie des campagnes dans l’Occident médiéval, T.I, Paris 1962, s. 57-8.

[17] Yaklaşık beş dönüme muadil arazi ölçüsü- Bir akr=50 ar.

[18] G. Duby.- op. cit., s. 88-90.

[19] R. Boutruche.- op. cit., s. 86.

[20] ibd., s. 91-3.

[21] ibd., s. 122.

[22] G. Duby.- T. II, s. 446-9.

[23] ibd. s.125-8.

[24] ibd., s. 128-133.