Kültür Eserleri > THKK 2/A - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > 57. Bölüm

Demeter Eleusis şenlikleri – Buğday başağı *

Önceleri beş senede, sonraları üç senede bir kutlanan Eleusinia’lara bütün Grek’ler davetli bulunurlardı. Bu bayramlar “adı, buğday, ya da arpa, ürün demek olan Girit δηαί sözcüğü ile Gê özel adından oluşan De-Meter’e tahsis olunmuştu” (P.M. Schuhl.- Essai sur la formation de la pensée grecque, s. 200). Bu mysterion’lar Eleusis’te tesit edilirdi ve esas itibariyle ibadetle ilgili bir nevi (liturgic) dramdan ibaretti. Eleusis mysterion’larına riyaset eden rahip (hierophante) ile rahibe gölgede (karanlıkta) bir hiérogamie taklidine tevessül ederlerdi. Gölgeyi (karanlığı) ışık takip ederdi ve hierophante de mutlu haberi ilân ederdi: “Kudretli tanrıça bir aziz çocuk, bir kudretli tanrı doğuldu!”. Sonra da kalabalığa bir buğday başağı gösterirdi.

Başak burada, Gök ile Toprak’ın birleşmesinin ürünü “Demeter’in Meyvesi”ni temsil ederdi. Aynı zamanda bir şükran nişanesiydi. Plutarkhos’a göre ekimleri cenaze ayinleri izlerdi; toprak altına gizlenmiş tohuma, “öldüğü için” ağlanırdı. Bunun aksine olarak da cenazeler ekime teşbih edilirdi. Eschyle “bütün varlıkları doğuran, onları besleyen ve sonra yine velut tohumu sinesine alan” topraktan söz eder…

İster İshtar, Astarte, ister Demeter ya da Cérès bahis konusu olsun, cehenneme iniş daima efsanevî bir dram, bir mevsim devrinin inkişafıdır. Zamanından önce, yeraltı dünyasına inerek kaybolan tohumun cefasıdır (passion) bu. Ama sonra neşe ve yeniden doğuşun zaferi içinde ışığa geri getirilir. Bazen Bitkiler Tanrıçası Başak’la bir tutulur. Bazen Tohum farklı bir kişidir: kocası, genç âşığı, oğlu ya da kızı olur. Drama sahneye aynı ya da iki farklı nesilden eşhas getirir.[1]

Anadoluda Hristiyan gnostiklerinin tanrı anası kavramı tarafından etkilenmesi *

Büyük Ana kültünün çok derinlemesine köklenmiş ve çok önemli bulunduğu Küçük Asya’da, İlkel Kilise’nin misyoner zihniyeti, daha havariler devrinden itibaren özellikle faal olmuştur. Bu itibarla putperest tanrıların Anası kavramının, Hristiyan mukabillerinde etkisinin bulunması doğaldır. Bu keyfiyet bilhassa Naassenian’lar, Collyridian’lar, Nikolait’ler ve Montanist’ler gibi karanlık gnostic mezheplerde barizdir. Gnosticism’in, heyeti umumiyesinde, Asyalı Büyük Ana kültü gibi telakki edilmesi için çok sebep vardır. Grek gnôsis — irfan, vukuf’tan türeyen kelimenin ifade ettiği felsefenin salikleri Tanrı’nın tabiat ve özgü nitelikleri hakkında tam ve mütealî (transcendent) bilgiye sahip bulunduklarını iddia ederler (Ârifiyyûn). İlerde, önemi itibariyle, bazılarının uzunca ayrıntılarına gireceğimiz bu gnostic mezhepler bilhassa Küçük Asya ile Dicle-Fırat arası Mümbit Vadi’de I.yy.da çok gelişmişler ve Kybele, İsis ve Demeter kültlerinin bir karması olan syncretic karakteri haiz sivrilikler arz etmişlerdir.

Osiris’le Adonis’in bir araya gelmiş olması Yakın-Doğu’da inatçı gelenekler yerleştirmiştir. Suriye mysterion’ları doğruca bir gnosis (ma’rifa) olup aklî (rational) bir bilgi ya da ilim değil, bir yüce hikmetin membaı, bir küllî ifşa keyfiyetini tesis etmişlerdir. Bunda, tabii olarak ne mantık, ne de iman vardı, ilmî veya metafizik bilgi olmadığı gibi. Bu Yunanca kelime, Milât’tan iki yy. önce ve iki yy. sonra Şam’dan Mısır’a kadar yayılan alanda güngörmüş bilcümle putperest mitoloji veya “tasavvuf”u (theosophy) ifade eder. Bunda prensip kademeleri, hayatî güçlerin dinî görünümler altında tasniflerine çokça rastlanır. Hristiyanlığın, her türlü putperest tabiatı haiz şeylere karşı nefretine rağmen, kendi öz gnosis’i olmuştur, Hristiyan karşıtı sistemlerin olduğu gibi. Önceleri Helenizm’in, sonradan İran’ın etkisi altına girmiş Hint-Avrupa tefekkürünce kabul edilen bu Helen’den çok Mısır’a ait hikmet, kısa zamanda Hindistan’a varmış olup burada jnana, γνῶσις’in tam karşılığı olmuştur.[2]

Gnostic mezheplerin fikirleri, ana unsurunun daima hâkim bulunduğu bir çapraşık kozmolojik mitoloji şeklinde ifade edilir. Bu putperest ve Musevî-Hristiyan unsur karışımında, Tanrıça’nın halik veçheleri İsaie ve Aziz Paulus’da bulunan Semavi Kuds’un doğurganlık ve bereket kavramıyla birleşirdi. İsa dahi Saadetli Kent’ten maderâne tecessüm ifadeleriyle söz etmiştir. Keza Kilise İsa’nın zevcesi olarak gösterilir, az çok İsrael milletinin Yahve’nin zevcesi olduğu gibi. Bu sembolizm ilkel Kilise’de son derece köklüydü.

Gnostic’ler bunu dinî syncretism’lerine ithal etmişler, Grek ve Doğu Ana Tanrıçalarının rolünü Ruh-ül Kuds’ünkü (Saint-Eksprit) ve semavî ve çok şekilli Ana’nınki ile mukayese etmişlerdir. Özellikle taşkın bazı mezheplerde Phrygia prototipleri hiç değiştirilmeden ithal edilmişlerdir. Meselâ Naassanian’lar adlarını, Hippolytus’a göre, Eden bahçesinde tapılan yılan Naas’dan alırlar ki bu da Sabazios kültürünü hatırlatır ve ayrıca, daha önce de gördüğümüz gibi, yılan sembolü Minos Anası kültürünün bir önemli karakteristiği idi.

Ophitler * 

Adlarını Grek ophis = yılan’dan alan Ophit’ler de yılanı dinin merkezi olarak kabul eden bir gnostic mezhebin anonim salikleriydi. Akideleri, kozmik uçurum – cehennemlerde kendinden var olan, aziz ve bilinmez bir İlk Adam ya da Evrensel Baba telakkisinden ibaretti. Bu babanın kendisi Adem’in (İnsan’ın) oğlunu tevlit etmişti ve Kaos’un üstünde bir dişil prensip vardı, işin içine Âdem, Havva, Kabil, Sodomit’ler, Yılan… karışıyor… Hippolytus’un ifade ettiği gibi Ophit mezhepler Anadolu, Suriye, Mezopotamya ve İran etkilerinin egemen bulundukları bir ilkel gnosticism’in bir ilk şeklini temsil ederlerse de bunlara muahhar ve hattâ Hristiyan gnostic unsurlar da eklenmiştir. Bununla birlikte, bu Ophit mezheplerin kökeninin Hristiyan öncesi devirlere bağlanabileceği tahmin edilir ve bunlar çeşitli putperest inanç ve uygulamalar arasında özellikle Ana Tanrıça kültünden istiare edilmiş olanları muhafaza etmişlerdir.

Büyük Ana’ya (Magna Mater) tapan gnostikler – Nikolaitler * 

Batılı kaynaklar I. yy.ın Küçük Asya’daki heretic gnostic mezhebi salikleri olan Nikolait’lerin Büyük Ana’ya (Magna Mater) taptıklarını, ritüel fuhuş gibi uygulamaları içeren ahlâk dışı davranışlarda bulunduklarını bildiriyor. Doğulu kaynaklar ise bu konuda sadece bunların kadınların müşareketini tavsiye ettiklerini ifade etmekle yetiniyorlar.

Montanistler *

Kurucusu eski bir Kybele rahibi olup sonradan Hristiyan olan Montanus’un Phrygia’ya yakın Mysia’lı olması itibariyle “Phrygia heresy’si” adını almış Montanist hareket (II. yy.) hakkında daha çok bilgimiz vardır. Bunda, piskoposlardan üstün tutulan peygamberlere aşırı yer ayrılıyor (özellikle doğuda çok sayıda mevcut olan “şıh”ların müftü ve sair resmî din memurundan üstün tutulmaları gibi…), İsa’nın, bütün ihtişamı içinde muzafferane ikinci gelişi çok yakın görülüyordu (aynı şekilde dünyayı kurtaracak Mehdi’nin beklenmesi gibi).

Montanus, Kybele’nin vecdi kültünün hatırasını devam ettiriyordu. Sonradan iki kadın, Maximilia ve Priscilla ona katılıp önderleri gibi ilâhî keremin aracısı olma özel vasfını haiz olduklarını iddia ediyorlardı ve İsa’nın vaat ettiği Ruh-ül Kuds’un yeniden nüzulünün delili olarak görülüyorlardı. Her ne kadar vecdî hadiseler bu Ruh’un sözde tezahürü gibi gösteriliyorduysa da gerçekte bunlar Tanrıça’nın hezeyan eden saliklerinin mutat davranışlarından başka bir şey değildi. Montanist’ler, şiddetli teheyyüç haline gelene kadar kendilerini tembih ederler, isteyerek meydana getirilmiş bir nevi cinnet yoluyla müminleri tövbe ve istiğfara sevk ederlerdi.

Resmî Kilise bu harekete şiddetle karşı çıktıysa da (işin altında ilerde tetkik edeceğimiz ciddi sosyo-ekonomik sorunlar vardı), Kybele’nin orgy’li kültüne alışmış Phrygia’lılar kendilerini, gaybdan haber veren trans halleri, zühdî uygulamalar, ıstırabın tevlit ettiği bir sadist zevk ve nihayet din şehitlerinin kültünü içeren Montanist Hristiyanlığına yakın buluyorlardı.

Phrygia’lılar, bütün uzak köylerden Montanus’un karargâhı Pepuza’ya (Galatia, Kappadokya ve Phrygia arasında bugünkü Yanık Ören)[3] akın ediyordu. Herkes, her an çıkagelecek “Mehdi”yi bekliyordu. Kilise’nin kadınlara “Kilise içinde konuşmayı, tedris ve vaftiz etmeyi, sunuda bulunmayı, erkeklere mahsus görevlerden herhangi birini yüklenmeyi” kesinlikle yasaklamasına karşın Montanist kadınlar piskoposluk, papazlık ve hatta peygamberlik bile ediyorlardı. Büyük baskıya rağmen Fransa’ya kadar yayılan bu hareket ancak VI. yy.ın sonlarına doğru bastırılabildi.[4]

Bizi her zaman meşgul edecek bu konunun önemine binaen devam etmeden önce bazı kısa açıklamalarda bulunalım. Bunun uzmanları, görüş açısı itibariyle, kabaca iki gruba ayrılırlar: bunlardan kimi Gnosticism şeklinde yaklaşıyor soruna, kimi de Gnosis’ten söz etmeyi yeğliyor. Birinci grup hareket noktası olarak, geleneksel Gnosticism’i, yani Hristiyan çağının II. yy.daki itizalini (heresy) ele alıp buna, genel olarak, Hristiyanlık içinde bir hadise, Hristiyan akidesiyle bir yabancı geleneğe ya da gelenekler grubuna ait fikirlerin kaynaşması olarak bakıyorlar. Bu açıdan Gnosticism’in çıkışı Hristiyanlığın arkasından gelmekte ve Gnostic düşüncelerin gelişmesi, halen mevcut Hristiyan normlarından sapma temeline dayandırılarak izah edilmektedir.

Büyük çoğunluğu teşkil eden ikinci bilginler grubuna göre ise bunu artık Hristiyan itizali olarak düşünmek mümkün değildir. Keza Manihaizm ile Mandaeism gibi “gnostic” karakterde hareketlerin de dikkat nazara alınmaları gerekir. Nitekim Bultmann (Primitive Christianity in its contemporary setting, London 1956, s. 162) “daha ileri araştırmalar bunun gerçekten bir Hristiyan öncesi menşeli dinî hareket olup Doğu’dan, Hristiyanlığın bir rakibi olarak, Batı’yı istilâ ettiğini yeterince açıklığa kavuşturmuştur” diyor.[5] Keza Messina Colloquium’unun nihaî belgesinde Gnosticism “Milâdî II. yy.ın bir sistemler grubu”, gnosis de “bir güzideler sınıfına mahsus tanrısal sırlara vukuf” şeklinde tarif ediliyorlar.[6] Bir adım daha atılarak Gnosis’i sadece vukufun kendisi olarak kabul etmeyip onu aynı zamanda bu kabil bilgi talebinin nitelendirdiği düşünce tarzı, tavır ve görünüşe de teşmil etmek mümkündür.[7] “Sukut etmiş tanrı, zulmette kalmış hâlik ve meşum hilkat, yabancı ruh, kozmik esaret ve kozmos dışı necat, tanrısal varlığın kendi kendini kurtarması, kısaca tanrısal tragedya olmadan bir Gnosticism tarihi yapılamaz” diye yazıyor Hans Jonas (The Bible in modern scholarship, Nashville 1965, s. 293).[8]

Gnosticism mi gnosis mi? *

Bu itibarla itizalî denilen Gnosticism’in yanı sıra ve onunla rekabet halinde bir Yahudi-Orthodox, ya da Hristiyan-Orthodox Gnosis’ini kabullenmek mümkün olmaktadır. İlk Hristiyan gnostic’lerin, dünyanın hâliki olarak Ahd-i Atik’in Allah’ını özellikle anmadıkları kaydediliyor. Marcus Aurelus’un cülusuyla Constantine’in Hristiyanlığı kabul etmesi arasındaki “çetin devir”den söz eden E.R. Dodds (Pagan and Christian in an age of anxiety, Cambridge 1965, s. 25) “beşerî şartın istihfafı ve bedenden nefret keyfiyeti bu devrin tüm kültürünün daimî bir hastalığı idi…; bunun en ileri tezahürleri çoğunlukla Hristiyan veya Gnostic olup belirtileri saf Helenik öğretiye sahip paganlarda kendilerini daha mutedil şekilde gösterirler” diye yazıyor.[9]Onlar da “harâb olmadan âbâd” olunamayacağını anlamışlar…

1945’te Yukarı Mısır’da ele geçen Nag Hammadi metinleri, önemli birkaç gnostic akidenin Yahudi-Hristiyan kökenli olduğunu ortaya koymuştur. Bununla birlikte bunların ilahiyat ve ahlâk anlayışları Yahudilik ve Hristiyanlığınkilerden kesinlikle farklıdır şöyle ki gnostic’ler için Gerçek Tanrı, Hâlik Tanrı, yani Yahve değildir. Hilkat, ikinci derecede, hatta şeytanî Güç’lerin işidir ve yine Kozmos bir alî dünyanın az çok şeytanî taklididir. Bu telakkiler ise Yahudi’lerce olduğu kadar Hristiyanlarca da hiçbir surette kabul edilemez.[10]

Gnostic sistemlerin incelenmesi, bugün Anadolu halkı beyninde yaşayan birçok dinî akidenin izahı bakımından son derece önemli olduğu kadar bunların heterodox’luk niteliği derhal politik düzeye sıçramakla ayrıca toplumsal birçok sorunun anlaşılmasına yardımcı olmaktadır… Nitekim gnostic’e göre mademki dünya bir kaza ya da felâketlerin sonucudur, o halde kendi öz kültürünün tüm kaide ve müessesesinin terki gerekir. Gnosis yoluyla elde edilen derunî hürriyet ona kendine serbestçe sahip ve başına buyruk olma olanağını sağlar.[11] Bütün bunlar Devlet kavramıyla şiddetle çatışan düşünceler olmakla Osmanlı’nın bütün hışmını üzerinde toplamaya yetmiştir. Hiç ayırım yapmadan tümü olmuş “Kızılbaş”!…

Gördüğümüz gibi putperest ve Hristiyan gelenekler koşut, fakat birbirlerinden müstakil iki gelişme kaydetmişler ve birbirlerinden kesin kararla özellik istiare etmeden aralarında kaynaşmışlar ve karşılıklı etkileşmişlerdir şöyle ki bunların her ikisi de, ulusların yaşamının ve çevre ortamının sosyal ve dinî koşullarınca meydana getirilmiş bazı temel tavırların ifadeleridir.

 sık sık mahkûm edilmesine karşın batılın  halk inanışları arasında yaşamaya devam etmesi *

“Bâtıl’ın sık sık mahkûm edilmesi halk inanışları arasında eskilerin yaşamaya devam ettiklerini gösterir ve birçok halde putperest ayinler baki kalmışlardır: rituslar her zaman için inançlardan daha müstakar olmuşlar. Meselâ 1 Mayıs şenlikleri Hilaria’ların, Kybele’nin İlkbahar Bayramları’nın devamıdır. 1 Mayıs, her iki yılda bir Julian öncesi takvimin 25 Mart’ına tekabül ederdi. Her ne olursa olsun bütün bu Mayıs bayramları her türlü Hristiyan manasını kaybetmiş olup esasen bu mananın var olmuş olduğu da pek söylenemez.[12]

Bütün bunlar Küçük Asya’da, putperest unsurlarla mülemma Hristiyanlıkla bunun üstüne gelen ve onun gibi Sami kökenli bir din olan İslâm için de aynen söylenebilir. Türkiye’nin dinî tarihi işbu syncretism’in tarihidir. Hristiyan Nikolait’ler II. Kavad’ın Anadolu’ya ithal ettiği putperest Mazdak akidesinin habercisi olurlarken Montanus da Kybele ile Mevlana arasında köprü kuruyordu…

Bir Yahudi fırkası Katolik Kilisesi halinde inkılâp etmişti ve bunun merkezi Kudüs değil, Roma ve Byzantion olmuştu; bu sonuncusu, dağılmaya yüz tutmuş bir imparatorluğa salâbetini iade etme rolünü üstlenmişti. Tanrıça ve Genç Tanrı’nın eski kültü de yeni bir şekil altında yeniden tesis edilmişti.

Bugün Gnosticism’in hâlâ aramızda yaşamını sürdürmeye devam ettiğini görmek bizi şaşırtmamalı. Bir örnek vermiş olmak için sayıları on beş bin civarında bulunan Mandaean’ları zikredelim; bunlar Irak ve güney-batı İran’da, dinlerinin son mümessilleri olarak ayaktalar, gelenekleri, ayinleri… ile[13]. Döneceğiz bunlara.

Asırlar boyunca yaşamını sürdüren ve kendini yenileyen bir geleneğin böyle bir sebatı, sayısız değişme, kaynaşma, birleşme ve ayrışmaların sürekli surette konum olmuş olmakla birlikte gelenek, yapı ve içeriğini daimî şekilde bozulmadan korumuştur; bu da ancak dinî yaşama (experience) ve ümit ve itimatla insanın ağır, istikrarsız ve çoğu kez de ters koşullara rağmen hayat yoluna atılması için sarf ettiği cehtin bir zarurî unsurunun ifadesi olduğu farz olunarak izah edilebilir.

Tarımla hayvancılığın tekemmülü ve bir çoban yaşantısının ve içerdiği bütün veçhelerin gelişmesiyle, kült ve ritusları yeni uygarlığın koşullarına intibak etmiş, kültün sembolizmi bunlara tekabül eden vasıf ve temsil şekillerine bürünmüştür. Gerçekten daha Neolithik’ten itibaren dinî fikir ve inanışların tarihi, uygarlığın tarihine karışır. Her teknolojik buluş, her sosyal ve ekonomik yenilik bir dinî “aksiseda” verir.

“Savm ü salât ü hacc ile

Sanma biter zâhid işin

İnsan-ı kâmil olmağa

Lâzım olan irfan imiş”! (Niyazî-i Mısrî)

[1]              J.Przyluski – op. cit., s.86-7.

[2]              P. Masson-Oursel.- La pensée en Orient, s. 123.

[3]              W. M. Ramsay.- Anadolu’nun tarihî coğrafyası, İst. 1961, s. 148.

[4]              E. O. James.- Le culte de la Déesse-Mère, s. 209-12.

[5]              Zikreden R. McL. Wilson.- From Gnosis to Gnosticism, in Mélanges d’histoire des religions offerts à Henri-Charles Puech, Paris 1974, s. 423.

[6]              C. C. Caragounis.- The Ephesian Mysterion, Meaning and content, Lund 1977, s. 120.

[7]              R..McL. Wilson- op. cit., s. 424-5.

[8]              ibd., s. 426.

[9]              ibd., s. 428-9.

[10]             M. Eliade.-Histoire II, s. 355.

[11]             ibd., s. 356.

[12]             E. O. James.- op. cit., s. 245.

[13]             Bkz. K. Rudolph- Mandaeism, Leiden 1978.

( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.