Raks’lara dönelim. Artemis, maiyetindeki peri kızları olmaksızın tasavvur edilemezdi. Bir halk deyimine göre “Artemis nerede dans etmemişti ki?”. Bu da, “nerede Artemis için dans edilmemiştir” anlamına gelirdi. Kültünde, genç kız ve kadınların icra ettikleri rakslardan daha mutat bir şey yoktu. Bunlar çoğu kez ağaç kültüyle ilgiliydi. Zira Artemis’in de, Dionysos gibi, ağaç türünden bitkilerle ilişkisi vardı. Grek’lerin dedikleri gibi Artemis için icra edilen bu raksların bir orgiastic karakteri vardı. Bunda da ikisi arasında rekabet sürerdi…
Bugün Anadolu’nun neresinde raks edilmez ki?…
Doğayı harekete geçiren güçleri kendinde toplayan mukaddes ağaçtan aynı zamanda, kültünü kutlayanları işba eden ve bunlarda delirmenin adi neticelerini doğuran güçler de intişar eder. Kehanette bulunan rahibelerin kutsal çam ağaçlarından kaptıkları mania olmaksızın bunu yapabilecekleri düşünülemezdi. Bitkiler ve özellikle ağaç türleri, kutsî ağaçla yakın ilişkisi olup onda tezahür eden tanrıçanın dişil kişiliği ve nihayet bu belirtilerin neden olduğu orgiasm arasındaki yakın bağ her zaman hissedilmiştir.[1]
Aklımıza şimdilik Erzurum’un “Kavak oyunu” ile Yozgat’ın “Madımak oyunu” geldi…
Resmî orthodox İslâm’ın nasıl raksın karşısına dikildiği, Mevlevi’lerin ve asıl, halkın buna ne derecede kulak astığı bilinir. Bu konuda bir de Simavnalı Şeyh Bedreddin’i dinleyelim: “Oyun ve eğlence, oyalayıcı demektir; bununla halkı Hakk’tan alıkoyması anlatılmak istenir. Hayat ise bir oyalamadır… Semâ fakirler[2] ile yürekleri arınmış kişiler için helâldir. Çünkü bunlar güzel sesleri dinledikçe gönülleri Ulu Tanrı’ya doğru yükselir ve içlerinde dünya düşüncelerinden zerre bile kalmaz; Tanrı ile dolarlar. Hakk’a yönelten her şeyi haram saymak, Müslüman’a helâl olur mu?”[3]
Hakk’a inancından aslâ şüphe edilmeyen Bedreddin, “fukara-i sâbirîn”in[4] hakkı için başını vermişti, onun raks etme hakkı için…
Bereket-mümbitlik kültü ile ölüler kültü birbirlerine nazir gibi görünürler. Gerçekten Anadolu’da M.Ö. takr. 7000’lerde Hacılar ve Çatal Hüyük kültürleri buna benzer inanışların varlığını gösterirler. Kafatası kültüne Hacılar’da bolca rastlanır. Bu mevzuda bir anımızı nakledelim: Amasya müzesinde birkaç Moğol büyüğünün ve bu arada Hülagû’nun torunu, Yaşmut’un oğlu Cümudar’ın mumyasıyla yine bu gibi kişilere ait kafatasları vardı (1949). Müzenin o zamanki müdürü (Hafız) Mehmed Şadi beyin bize anlattığına göre bir gün müzeyi gezmeye gelen bir kadın bu kafataslarından birini anî olarak kapıp yeldirmesinin altına sakladığı ibrikten içine su doldurup yaşlı Mehmet Şadi bey müdahale edene kadar kafasına dikmiş! Buna benzer birkaç teşebbüsten sonra kafatasları kapalı sergenlerde saklanmaya başlanmış.
Kafatasından su içmenin “iyi” olduğuna dair inancın İslâm öncesi Anadolu’sunda var olduğunu Cesarae (Kayseri)ye ait şu hikâye belgeliyor. Bunu çıkan yy.ın son çeyreğinde anlatan 42 yaşlarında İncesu’lu bir Rum pratisyen tabipmiş[5]: Yahudi’nin biri, Herodiade’nin (M.Ö. 7 ile M.S. 39 arasında yaşamış, Salome’nin anası olan Yahudi prenses) isteği üzerine kellesi kesilip tepsi içinde mezkûr prensese sunulan Aziz Vaftizci Yohanna’nın bu kellesini bulmuş ve bunu su içme kabı olarak kullanmaya başlamış. Su, Aziz Yohanna’nın kafatasına temas etmesiyle harikulâde nitelikler kazanıyor ve bütün hastalıkları sağaltıyormuş. Bu acubenin haberi çok uzaklara kadar yayılmış ve Yahudi’nin evi Hristiyan hastalarla dolup boşalır olmuş. Yahudi belli bir ücret tayin etmeyip herkesin gönlünden kopanı kabul etmekle yetmiyormuş. Bu dahi, onun büyük bir servet sahibi olmasına kâfi gelmiş.
Yahudi ile ticarî münasebetleri olan Trabzonlu bir Hristiyan iş adamı, dostunun evinde mezkûr azizin kafatasını görmüş, her ne pahasına olursa olsun buna tesahub etme sevdasına düşmüş; ama hiçbir teklif Yahudi’yi, kelleyi satmaya razı ettirememiş. Sonunda, bir gelişinde, beraberinde getirdiği çok benzer bir kafatasını bırakıp diğerini alıp gitmiş. Yahudi uzun süre işin farkına varmamış ama şifa bulmak üzere o tastan su içip de fayda görmeyen Hristiyan’ın sayısı gün geçtikçe artmış, Yahudi’nin başına iş açacak mertebeye ulaşmış.
Bu arada Hristiyan tacir, karşısına çıkan ve onu aramakta olan Yahudi’den kelleyi saklamak üzere onu İncesu’da (Kayseri) bir çalılığın dibine gömmüş ve bilâhare yerini kaybetmiş!… Üstüne kiliseler, manastırlar inşa edilmiş, bir rüyanın bir keşişe sonradan ilhamı sonucunda…
Hacılar kültürü çağından on bin yıl sonra dahi bolluk, mümbitlik beklenmeye devam ediliyor, ölü artıklarından.
Herodotus bize İskit’lerin, muharebede öldürdükleri düşmanlarının kafataslarından kan ve/veya kımız içmek için çanak imal ettiklerini ve bunu üzerlerinde, kemerlerine asılı olarak taşıdıklarını anlatıyor.[6] Keza M.Ö. III. yy.da, ilk gezginci bozkır imparatorluğunu kuran Hsiung-Nu’ların bunu yapan ilk kralı T’ou-man’dan sonra devlet, oğlu Mao-tun (M.Ö.209- 174) zamanında şahikasına varmıştı. Lao-shang (174-161) babasının başlattığı işi tamamladı: Çin’in bugünkü Kansu eyaletinde oturan Yüeh-Shih’leri buradan kovdu ve krallarını öldürerek kafatasından içki kabı yaptı…[7] Bir böbürlenme âdetinin dışında başka bir bekledikleri var mıydı, bu davranıştan? Yoksa insana ait (ve pratikte işe de yarayabilecek) bir cüz’ü üzerinde taşıma âdetimiydi bu?
[1] H. Jeanmaire.- op. cit., s. 212-13.
[2] Tasavvufta varlığını Tanrı’ya adamış kişi.
[3] Şeyh Bedreddin.- Vâridât, çev. C. Yener, İst. 1970, s. 78.
[4] Bkz. C. I, s. 294.
[5] E. H. Carnoy et J. Nicolaïdes.- Traditions, s. 198 – 203.
[6] IV/6369 ve T.T. Rice.- The Scythians, London 1958, s. 54.
[7] HM, II/2, s. 322.
( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.