Kültür Eserleri > THKK 2/A - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > 102. Bölüm

İslam ülkelerinde cinlerle ilgili inançların kökenleri *

Bu “ervah-ı habise” (karanlık ruhlar *)  güneş ve ayın etrafında da dönüp dolanırlar ve bazen bunları ele geçirip kendi karanlıklarına sürüklerler. Küsuf ve hüsufun “tutulma” ile ifadesi bu iki kandilin cinlerce istilâsına delâlet eder. Onları kurtarmak için müstevlilerin hiç hoşlanmadıkları çarelere başvurulur: gürültü edilir, teneke, davul çalınır; eskiden göğe ok atarmış, Moğol’lar. Bugün “tutulmuş” kandile doğru silâh atılıyor. Hem koku (özellikle eskiden kullanılan “kara barut”), hem de gürültü çıkaran barutun “istenmeyen yeni madde” sayılmasının izahı böyle olmalı.

İslâm ülkelerinde cinlerle ilgili inanç ve uygulamalar paketinde birkaç tabaka tefrik edilir. Bunlardan biri eski Arap paganizminin devamıdır, yeni dinin ekledikleriyle birlikte. Bir başkası da İslâm dininin yayıldığı ülkelerde bu dinden önce mevcut inanç ve âdetlerden kalanlardır. Arap’ların cinlere eski inanışları, gördüğümüz gibi, ana hatlarıyla İslâm dogmasında muhafaza edilmiştir; gerçekten putperest tanrıların varlığını kabul eden Peygamber, ervahın müşareketini teşmil etmiş ancak bunları “ervah-ı habise” sınıfına ithal etmiş. Bununla birlikte cinlerin bazılarını da kendi dinine çekmekten (ihtida ettirmekten) geri kalmamıştır. Yukarda bahsettiğimiz “Müslüman cinler” bunlardır. Öbürleri ise Allah’ın düşmanı, menfur ilân edilmiş. Bunların da Ayet-i Kerime’den yılmaları buradan gelir. Bütün bu Arap demonology’sinde (mebhas-ı şeyatin) Yahudi unsurları bariz olup bunların Anadolu’daki yaygın etkilerini hemen aşağıda inceleyeceğiz, Tabii, bu Yahudi etkilerin aracılığını da çoğu kez Hristiyanlık yapmış olabilir.

Nitekim Filistin, Kudüs’e verilmiş arz-u mukaddes adına benzer şekilde cinlere ehl-i arz denmesi, bu Yahudi etkisini göstermiyor mu? Yoksa ikinci arz hangisi oluyor?

Sümer dinî anlayışında tanrıların altında cinler âlemi yer alır. Bunların bir kısmı “iyiler” olup mabet, mesken ve insanları korurlar; ama büyük çoğunlukla bunlar kötü niyetli ruhlardır; mezarlıklarda, karanlıklarda, ıssız yerlerde yaşayan, ölülerin durulmamış ruhlarıdırlar; buralardan çıkıp dünyaya gelir, korku ve dehşet saçarlar.[1] Babilonya ve Asurlularda da bu inançlar fazla farklı görünmezler.[2]

Bunların hepsi Hitit dinî düşüncesi üzerinde derin etki yapmaktan geri kalmamıştır.[3]

Asyada islam öncesi cinlerle ilgili ritüsler *

Şimdi, Asya’ya ait bazı İslâm öncesi rituslardan örnekler verelim. Afganistan Uzbek’lerine göre iki türlü cin vardır. Bunlardan bir kısmı insanlara fizikî kötülük ve zararda bulunur, sair musibeti tevlit eder; diğeri ise sadece korkutur ve rahatsızlık verir. Birinci gruba mensup olanlar tenha ve terk edilmiş mahallerde, harabelerin arasında, mezarlıklarda, tek ağaçlarda bulunur. Öbürleri evlerin yakınlarında, mutfak damı (aşxona) (aşhane), ahır, avludaki gölgelik ağaçta durur. Ayrıca küller, taşlar, atılmış kemikler ve çöpler arasında da yaşarlar. Afganistan’ın bazı Uzbek’lerince de cinler bir kara kedi kılığına girerler. Bugün İstanbul’da, iki kişinin arası açıldığında, “aralarından kara kedi geçti” denmiyor mu?

Uzbek’lerde de, tedafüi rituslar arasında isirik tesmiye edilen bir otun merasimle yakılması var ki bu da Anadolu’nun tütsüsü oluyor. Gerçekten, sözcük is, duman karşılığında olup is + i-r de “is, duman yapmak”, yani “tüttürmek – tütsülemek” demek oluyor. Merasimin adı da isirik tutatış (tutat = tütmek, duman çıkarmak)tır. Özellikle, çocuğun doğumunun yedinci günü kutlanan beşik tuji (beşik toyu – şöleni)’nde bu ritus önemli bir yer işgal eder (hep olduğu gibi yedinci günde). Burada da uygulayıcı, “ocaklı”, Lukmon Hakîm’den (Lokman Hekim)den “el almış” işirikçi’dir.

Uzak yola gidenlere de bir tütsü yapılır. Azerbaycan’da, uzun yolculuğa çıkacak olan, ocağın etrafında döndürülür. Burada ateş, (duman), tütsünün yerini almaktadır.[4] Burada, “ateşle tathir” Asya kavramının unutulmaması gerekir.

“Yâ Allah!”, “Yâ Hafiz!” (saklayan, koruyan), “Hâzâ min Fadl-ı Rabbî” gibi yazılar evleri, cinler eliyle meydana getirilen yangın ve sair musibetlerden korur. Ve nihayet bu arzu edilmeyen “varlık”ları baştan def etmek için kurban kesme yoluna gidilir: evin temeli atılırken, kuyu kazılırken, bu habis mahlûkatın bir şeyler “halt etmesi”, hiç değilse bir horozun kesilmesiyle önlenir.

Muska *

Dafî silâhlar arasında bir tanesi çok müessir gibi görünmektedir: Kelâm’ın gücü. Belli düsturlar içinde ifade edilen istek, onun gerçekleşmesini intaç eder; ilgili tanrının, ya da ruhun adı, işareti (alâmeti) onu, münasip şekilde istiane etmesini bilen kişi lehine gerçekleştirir. Kelâm, yazı sayesinde belli şekilde maddîleşme ve bir devamlılık iktisap etmesi halinde, kudreti önemli boyutlara ulaşır. Resim, şekille takviye edilmiş yazı, artık kendiliğinden müessirdir: onu üzerinde, hattâ evde saklamak yeterlidir.

Böylece de “muska” kavramına girmiş olduk.

Aşağıda yine ifade edeceğimiz gibi “sihirbaz”, yani sihrine inanılan, tılsımlı nesneleri (muska vs.) vücuda getiren ve böylece sihrin etkinliğini sağlayan kişi çoğu kez resmî dinin mümessili imam olmaktadır şöyle ki o, köyde, Ayet-i Kerime’leri okumasını bilip bunu tecvit kurallarına uygun olarak seslendiren tek adamdır, dolayısıyla hangi Kelâm’ın hangi musibete karşı etkin olduğunu “o bilir”…

Kelâm’ın kudretine, Müslüman Anadolu’dan çok evvel, Muhammed inanırdı, “atalarının mirası” olarak. Bu konuda hayli hikâye anlatılır.[5] İslâm sihri, büyük ölçüde, Allah’ın İsm-i Âli’ini teşkil eden harflerin vukufuna dayanır. Bu nazariyatın temelinde elifbanın harflerinin, hilkatin kökünü teşkil etmeleri itibariyle Kelâm Allah’ın “maddî şekli”ni temsil ettiği kuramı görülür.[6]

İşte bu cinlerin “Müslüman olmayan habisleri”, “nazar değme” namıyla maruf hadisenin failleri oluyorlar.

“Açılmaz oldu çemenlerde çeşm-i şehlâsı

Değirdi nergise de çeşm-i rûzigâr nazar” (Nedim)

Kem göz * 

Gerçekten cinlere inanç, “kem göz” korkusuna sıkıca bağlıdır. Beşerin bu düşmanlarının tevlit ettikleri kötülükler, aslında hep aynıdır; gerek bu kötülüklerin yönelmiş olduğu kişiler, gerekse bunlara karşı kullanılan tılsımlar da aynıdır: ister cinleri kovmak, ister kem gözden korunmak için olsun, okunan Ayet’ler hep aynıdır. Cezayir’de “bir aşırı beğenme bakışı gözü terk ettiğinde derhal bir cin, beğenilen nesneye kadar ona terfik olur, bu cin avamın “nazar değdi” dediği nesne ya da kişinin başına gelenlerin sorumlusu olur” inancı caridir.[7] Yani, daha fiziksel bir ifadeyle, gözü, herhangi bir insan, hayvan veya eşyaya yönelik bir photon terk ettiğinde, civarda bulunan binlerce cinden biri bunun üstüne atlıyor, hedefe beraberce varıyorlar ve zararı bu cin ika ediyor…

“Nazar”a inanış, bakışın belli bir manasında, bilhassa bazen gayritabiî gibi görünen garabetinde köklenmek ister; bunda irade dışı intişar eden mühlik bir kudret görür. Eğer “kem göz”e bir de “kem söz” eklenecek olursa, vay mutabatın başına geleceklere!…

Nazarlık olarak el ve parmak resmi * 

Kuzey Afrika’da, bakışının zarar vermesi melhuz kişiden korunmak için sağ el o kişiye doğru uzatılıp “beş parmağım gözünüze!” denir. Bunda, “gözü kör etmek” suretiyle herhangi bir ışının oradan intişarını önlemek, yola çıkmış olanın da yolunu kesip geri çevirmek gayesi güdülür. Bunun etkinliğine o derece inanılmıştır ki beş rakamı sihirli bir rakam olarak kabul edilmiş, sihrinin bozulmaması için de ne kendisi, ne de misilleri ağza alınmaz olmuş: “beş” için “dört ve bir”, “yirmi beş” için “yirmi dört ve bir” denir olmuş.[8]

El şekline Yahudi’ler Tanrı’nın eli deyip bunu, koruyucu olarak, kapılarının üstüne asarlar. Müslümanlar ise, bir rivayete dayanarak elin ve beş parmağın kutsallığını benimsemişlerdir: Peygamber’den bir koruyucu şekil sual edildiğinde eline mürekkep sürüp bir kâğıda bastırmış. O zamandan beri el şekli nazara karşı bir tılsım olarak kullanılır olmuş. Konu başka açıdan ele alındığında, elin ayrıca, vücudun bir koruyucu parçası olduğu, herhangi bir taarruz halinde, onun çeşitli şekillerde bunu def etmek üzere harekete geçtiği akla gelir. Bu itibarla el, kuvvete karşı kuvvetin de simgesi olmaktadır. Arapçada, yukarda gördüğümüz gibi, “beşi de gözünün içine” demek olan hamsa fi enek! tabiri çok kullanılır.[9]

Bu “beş” rakamı, daha doğrusu “dört ve bir” rakamı ile nazar arasındaki ilişkiler o derece yayılmıştır ki nazardan korunmak için kullanılan “maşallah” lafzının etkisini bu sayıyla takviye etme âdeti yerleşmiş olmalı: “dört ve bir kere maşallah,” şeklinde tekrar edilen tahaffuzî ibare, sonunda “kırk bir kere maşallah!” şekline dönüşmüş olmalı… Biz bu sonuncu şekli böyle bir varsayımla izah ettik.

El ve parmaklar tehlikeli bakışa karşı koruma etkisi yaptığına göre bunların temsillerinden de aynı etkinliğin beklenmesi doğaldır. Zira sihirde, suretle asıl arasındaki fark ortadan kalkar.

Nitekim nazarlık olarak asılan el resimleri bunlardandır (fot. 221). Bunda, elin parmaklara yakın kısmında, gözün üstünde “maşallah”, “Allah” yuvarlağının solunda “el-hasud”, “Muhammed”inkinin sağında da “lâ- yesud” okunur ki bu son iki lafız yan yana “hasud olan faydalanmaz” manasınadır. Sağ altta “İt-teki şerre men ahsente ileyhi”, yani “iyilik ettiğinin şerrinden sakın” hadisi var ki bu hadis, Türkçe olarak hep dillerde dolanır. Altta solda da “men rakaben nâs mate hüma”, yani “rekabet insanları öldürür” ibaresi yazılı.

Gözün kendisi de “göz”e karşı bir tedafüî silâh oluyor. Bu konuya döneceğiz.

Fot. 222’de de ana motif olarak bir el, at nalı şeklinde ve cennet kapısını temsil etmesi melhuz bir kaide üzerine oturmuş olup mezkûr kapının sağında, daire içinde Mühr-ü Süleyman, gerek onun üstünde, gerekse en üstteki yuvarlak içinde Hz. Ali’nin kılıcı “Zülfikar” görülür. Nazarlığın Bektaşî kökenli olması çok muhtemeldir. Nitekim Bektaşilikle yakınlıkları bilinen Yeniçeri’lerin bir alay sancağında (fot. 223), sağ üst köşede bir el, ortada Zülfikar, sol altta da güneş (veya bedir halinde ay) kursu bulunuyor.[10]

Yine fot. 224’de, nazar bağlayan “Dua-i nazarbend” görülür. Bu, şimşir üzerine oyulmuş bir nevi mühür olup kâğıda basılır. İki yanda iki minare, üzerlerinde alem olarak birer beyaz el var; bu eller Musa’nın yed-i beyzası, Fatma Ana’nın eli, Al-i abâ pençesi yahut Kef-i Meryem olabilir. Besmele, “Ya Hannân” (esma-i hüsnâ’dan “çok acıyan”), “Yâ Mennân”dan (yine esma-i hüsnâ’dan, “ihsanı bol”) sonra Âdem ve Nuh peygamberlerin merkadleri, bunların da altında “dua-i nazarbend” bulunuyor. Bunu alttan Zülfikar çevreliyor. Sağda Hasan, Hüseyin; solda Allah, Muhammed, Ali üçlemesi; altında Fatma, ortada yine büyük bir el, üzerinde “Ya Ali” yazısı, çevrede On iki imam var.[11] Cinlere karşı bütün (Alevi – Bektaşî) “potansiyel güç”ler seferber edilmiş.

“Kef-i Meryem” (Meryem’in avuç içi), ya da “Meryem Ana eli” ifadesinin, “Fatma Anamızın eli”ninkine koşut olarak çok sık kullanılması keyfiyetinde Anadolu Hristiyanlığını görmemek mümkün değildir. Kütahya müzesinde bulunan mezar taşları üzerindeki suretlerde, ellerin bilhassa tebarüz ettirilmiş oldukları ilk baştan dikkati çekiyor (fot. 225). Bunlardan sağdan ikisinin birkaç sene sonra yeniden çekilmiş fotoğraflarında (fot. 226 ve 227) işbu “kef”lerden (avuç içi) başka el ayası ve Kitap göze çarpıyor. Sonuncusunda, karıkocanın gireceği cennetin kapı kilidini bir Hayat Ağacı palmeti teşkil etmiş.

İran’da, bahsini etmiş olduğumuz Âşûrâ gününde taşınan sancakların tepesinde, XVII. yy. seyyahlarının ifadelerine göre, çelik hilâller ve eller bulunurmuş. Fâtima’nın kızının yaptığı söylenen bir tanesinde de Muhammed’in amcası Abbas’ın atlarından birine ait olabilecek bir nal bulunuyormuş. Mezkûr günde her “Hüseyin” adı duyulduğunda bu sancak, sapını kıracak derecede sallanmaya başlarmış… (bunu seyyahlar doğrulamıyorlar).[12]

“De ki: sığınırım ben, tanyerini ağartan Tanrı’ya, yarattığı şeylerin şerrinden ve ortalığı basan karanlığın şerrinden ve düğümlere üfleyen nefeslerin şerrinden ve hased eden hasedcilerin şerrinden!”[13] derken her ne kadar hurafelerin beslediği korkulardan Allah’a sığınmak suretiyle kurtulunabileceği ifade ediliyorsa da bu “şer”lerin ve bunların tevlit ettikleri korkuların varlığı fiilen kabul edilmiş oluyor. “Allah’ın hilkat âleminde türlü türlü kuvvetler ve mukabil kuvvetler vardır. Bir nevi iradeye sahip olanlar bu kuvvetleri harekete geçirebilirler… içten gelen ruhî tehlikeler ki “düğümlere üfürenlerin nefesiyle” ifade olunmakta ve böylece gizli ve sırlı işlerle meşgul olanlara işaret edilmektedir… Düğümlere üfleyenlerin nefesinden maksat, büyüdür…”[14]

Gördüğümüz gibi, “resmî din”, çelişkiye düşmeme çabası içinde olmakla beraber bunda fazlaca başarılı bir hali yok.

Büyünün halk yaşamındaki yeri *

“Büyünün halk yaşamında köklü bir yeri vardır. Halk tüm yeni dini inançlarına rağmen eskiye bağlıdır. Geleneğe bağlılık halk hayatında zaman zaman mutlak Tanrı inancından daha etkindir… Nazar inancının Türkiye’de pek yaygın olduğunu ve günlük yaşamın her safhasına girdiğini kanıtlayacak bir gelenek de yemek yerken etrafta olan herkesin yemek yemeğe davet edilmesi âdetidir. Westermarck, diğer İslâm ülkelerinde de pek yaygın olan bu âdetin temelinde nazarın yattığını iddia ediyor; etrafta duranların, büyük bir iştahla yemek yemekte olan aç insanlara hayranlıkla (eğer aç iseler aç gözlerle) bakmaları halinde kötü bakışın yiyeceklere sinip buradan kolayca vücuda geçeceği düşüncesine bağlıyor. “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” gibi yaygın bir deyim Westermarck’i doğruladığı gibi, nazar inancının nerelere kadar nüfuz ederek yeni değerlere yol açtığını da gösterir”[15]

Burada sorunlara sosyal anthropoloji ya da kültürel anthropoloji açılarından yaklaşılması halinde ortaya çıkabilecek farklı yorumlara bir karakteristik örnek vermiş olduk.

Bu “şer”lere karşı tedafüî tedbirlerin tadadına devam etmeden önce bu tedbirlerin ana prensiplerini bir kez daha vurgulayalım. Bunların başında düşmanla saldırmazlık antlaşması geliyor. Burada onlara ödün verilmiştir: “onlar bizden yeğdir!”…

Ermeni mitolojisinde Manu, ya da Alek-Manuk, “iyi” bir cin, “iyi çocuk”tur. Bu, Hindistan’ın, Vishnu’nun avatar’ı ve tufan perisi olan Manu’su olup Küçük Asya’da mukabili Phrygia-Asianik Mên’dir. Bu cin, sonradan İran’ın kanatlı cinlerine teşbih edilmiş, fakat “iyilik” vasfı değişken bir durum arz eder olmuştur, şöyle ki etkisi kâh iyi, kâh zararlı hale gelmiş: Alek-Manuk insanları cezp ediyor, hasetten çarpıyor, ana rahmindeki çocuğa eziyet edip onu doğarken öldürmek üzere hamile kadının koruyucu meleğini afsunla felce uğratıyor… Bazen de ana rahmine düşmüş veya doğmak üzere olan çocuğun koruyucu meleği oluveriyor. Bu itibarla halk onlara “İyi Oğlan” veya “İyi Çocuk” veya “Bizden iyi olan” diye hitap ediyor, asıl adını ağza almadan…[16] bunların işi belli olmuyor; kâh kamburun sırtını düzeltiyorlar, kâh kambura kambur ekliyorlar.[17]

Aşağıda anlattığımız “kurşun dökme” işleminden sonra tastaki suyun cinlere ikram olmak üzere bir köşeye serpilmesi[18] keyfiyeti yine onlarla hoş geçinme gayreti içinde mütalâa edilir.

İkinci yol, düşmanın dikkatini esas hedeften inhiraf ettirip zararını ifna edecek bir nesne üzerinde toplamaktır ki bunlar da “nazarlıklar” oluyor. Aslında bu sonuncular, pasif tutumlarına rağmen, dafi silâhları da içeriyorlar, muskada kullanılan el gibi.

Ve nihayet düşmanla muharebe kabul ediliyor ve bunda uygulanan tabiye onu “uzaktan karşılayıp” bedene yaklaştırmama şeklinde beliriyor.

Cinleri kaçıran “silâhlar”dan bazılarını görmüştük. Demir bunlardandı. Kurşun da, barutun “önünden” gittiğinden olacak ki, cin kaçırıcı nitelikte olup “nazara gelmiş” kişinin başı üstünde, eritilmiş halde suya dökülür.

Demirin bu amaçla çok değişik şekillerde (bıçak, balta, sacayağı…) kullanıldığını sırası geldikçe zikredeceğiz. Ama kapıların üstünde çok yaygın olarak kendini gösteren şekil at nalı olup bunu uğur saymanın Türk’lere İtalyan’lardan geçtiğini A. İnan söylüyor.[19] Ama biz, daha önce de ifade etmiş olduğumuz gibi bunda stilize çift boynuz motifini görmekteyiz.

Bu ervahın sert kokulardan da hoşlanmadıkları biliniyor. Barutunki bunlardan oluyor. Nazar’ın başlıca cazip hedeflerinden birinin “taze (ve hele güzel) gelin” olması itibariyle düğünlerde silâh atılmaktadır. Bugün eğlence şekline bürünmüş bu âdetin esası, aslında, çok daha “ciddi”dir.

Sihir aleti olan bağlamalardan örnekler * 

Bu “malzeme”ye dair şimdi anlatacaklarımız, “bağlama”, yani bir işlem ya da eylemi durdurma; iki kişiyi ayırma, birleştirmeme manalarında kullanılan sihir-büyünün, son tahlilde cinleri alet ettiğini açıklar. Trabzon’un bir ilçesi olup bu merkezden 50-60 km kadar uzaklıkta ve dağlık yörede bulunan Tonya’da, herhangi bir evliliği onamayan ya da evlenen eşlerden öç almak isteyen kişiler tarafından güveyin gerdekte başarısız kalmasını, kadının uzun süre doğurmamasını, elhasıl ayrılmayı mucip olacak hali yaratmayı amaçlayan bir işlemdir, bu “bağlama”. Bunun ana prensibi bir unsuru ikiye ayırıp, bunların her birini evli çiftin geçiş yolunun sağ ve soluna gizlice yerleştirmek, gençler geçtikten sonra bu iki yarımı birbirine bağlayıp saklamaktan ibarettir.

Tüfek kurşunuyla “bağlama”da merminin çekirdeği kovandan çıkarılır, sonra tekrar yerine yerleştirilip havaya atılır. En tehlikeli bağlama şekli, Tonyalılara göre budur zira ne çekirdek, ne de aracı olan barut, yerine konmaz, dolayısıyla “bağlama çözülemez”! Burada kurşun (eski silâhların mermi çekirdeği kurşundan olduğundan mezkûr madenle mermi çekirdeğini ifade eden sözcük birbirine karışmıştır), demir, barut öğeleri karşımıza çıkıyor.

Bıçakla “bağlama”da aynı işlem bu aletle kını yardımıyla uygulanıyor. Burada sadece demir unsuru vardır. “Çözülmesi” nispeten kolay bir “bağlama” oluyor.

Çiviyle “bağlama”da yine demir unsurunun rol almasına karşın damadın erkekliğini kesmede yöntem biraz değişik oluyor. Bir ağaca mıh çakılıyor; kimin, hangi ağaca çaktığı bulunana kadar delikanlının “kabiliyetsizliği” devam ediyor…

Bir “bağlama” şekli de, aynı yörede, o yörenin ana ürününden olan mısırın iki koçanını (kudina[20]κουδοῡνι = çan, çıngırak; kudoru, İst ve Kn’da fasulye) kullanıyor ki burada phallus unsurunu görebiliyoruz, hattâ çan-çıngırak figürünü soruna dâhil ederek bile.

Bütün bu “bağlama” uygulamalarında cinlerle (farkında olunmadan) ilişki, kullanılan “malzeme”nin nevi itibariyle, kesinlikle belirgin oluyor.

Barut kokusuna tahammül etmeyen cinin sarımsağınkine hiç dayanamayacağı doğal gibi görünüyor; ancak burada bu tüberkülün phallic mahiyeti göz önünde tutulacaktır. Konuya biraz aşağıda döneceğiz.

Cinlere karşı korunma malzemelerinde tuz, tütsü, tuz-ekmek kavramları hakkında açıklama *

Koku tevlidi, tütsü yoluyla da olur: günlük, üzerlik, çörek otu, kuru karanfil, Kâbe süpürgesi ateşe atılıp çıkan duman hem nazara gelmiş kişiye koklatılır, hem de evin içinde dolaştırılarak kıyıda köşede saklanmış cin varsa kaçırılır. Ancak, bu otların çoğunun sacramental mahiyeti bilinmektedir.

Üzerlik, yabani sedef otunun tohumu olup yanarken çatlayıp ses vermesi itibariyle nazarlık olarak kullanılmaya elverişlidir (sesle cin kaçırma). Bunu bu yolda Azerbaycan ve Kazan’da da görüyoruz.

“Üzerliksen, üzerliksen, hevasen

Hezaran derde dermansen, devasen” (Mehmet Bakır Halhalî)

Azerî şair ve yazar Sabir de, Molla Nasreddin (Nasrettin Hoca) adlı siyasî mizah gazetesinde devrin inançlarıyla istihza ediyor: “Üzerlik yandırınız, dua yazdırınız, tas kurdurunuz, her ne eyliyor eyleyiniz…”[21] “Tophane, adını top dökmek için inşa edilmiş binadan alır ve burada bütün zabitanın rahat ikametgâhları vardır. Bir gün bir Alman kontu binaya bakarken burada yangın çıkmış, bâtıla son derece bağlı Türk’ler bu hadisenin müsebbibi olarak haset dolu gözlerle bakmış olan Alman’ı görmüşler” diye anlatıyor iki Hollandalı seyyah (XVIII. yy.)[22] Üzerlik yokmuş ki ateşte çatlatsınlar!…

Bir de, aynı mahiyeti haiz ve yine nefreti mucip tuz vardır ki “göze gelmiş” kişinin başı üstünde, kurşun dökmede olduğu gibi “ocaklı ve izinli” bir kadın tarafından birkaç defa gezdirilip ateşe atılır. Güneyde Binboğa ve Nurhak Yörük’leri, nazardan gelen baş ağrısı için hastanın avucuna bir miktar tuz ve ekmek verirler, bunları ağrının bulunduğu bölgede gezdirip ateşe atarlar. Bu, onlar için bir şifa urasa’sıdır ve hayvanlara da uygulanır.[23]

“Lem Yezl’e yapacağın bütün sunulara tuz koyacaksın; sunuların, Tanrı’nla akdinin nişanesi olan tuzdan yoksun olmayacak…”[24] emrini okuyoruz Ahd-i Atik’te. Tuz istihlâkinin itiyat haline gelmesi gezginci yaşamdan tarımsal yerleşik yaşama geçişle yakından ilişkilidir ki bu da, az çok bütün eski ulusların kültleri üzerinde en çok etkisi olan merhalenin tam kendisidir. Tanrı’lara, dünyanın güzel meyvelerinin vericisi olarak tapınılır ve dünyanın her tarafında “ekmek ve tuz” beraber gidip beraber telaffuz edildiğinden tuz genellikle sunularda, hiç değilse kısmen veya tamamen tahıllardan oluşan takdimelerde, beraber bulunur. Bu uygulamalara Grek, Romalı ve Samî milletlerde şahit oluyoruz. Ahitler çoğu kez bir kurban (sunu)sunun üzerinde yapılıp tuzun da burada gerekli bir unsur olması, “tuz ekmek hakkı” ifadesini izah eder.

Nitekim Aeneas’ta Sinon, kendisinin de kurban için hazırlanan bir hayvan gibi muamele gördüğünü “artık o korkunç gün gelip çatmıştı; benim için kutsal şeyler, tuz ile kaba un ve başımın etrafına sarılacak kurdeleler hazırlanmıştı” cümleleriyle ifade ediyor.[25] Kaldı ki tuzun, I. ciltte gördüğümüz gibi, yiyeceklerin muhafazasında önemli rol oynaması[26] onun hem önemli bir sembol olması, hem de ahde uyulmasını zorunlu kılan bir unsur haline gelmesini intaç etmiş olmalıdır.[27]

Bir Gaziantep sözü, “tuz” lafzının genel olarak yiyecek maddesini ifade ettiğini bize güzelce gösteriyor: “Avrat tuz der, herifin (gişinin) götü cız der”[28]… Türkmen oymaklarında da, rüyada tuz görüldüğünde, rızkın bol olacağına inanılır.[29] Bir Binboğa türküsünün bazı kıtaları da şunları sesleniyor:

“….

Üstümüzden kalka pusile duman,

Pınar olsun hep çayırla çiman

Beş yüz damım olsa doldursam saman

Elli mağda doldurayım tuz ilen”

….

….

“Üstümüzde yavru şahan seslense,

Gidi cahil gönlüm görse uslansa,

Beş yüz tavlam olsa, atım beslense,

Yılgılarım sabun çekse, tuzılan”

[30]

Diyorlar ki, İstanbul’da Beşiktaş çarşısından geçilerek çıkılan yokuşun alt başında türbesi bulunan Tuz Baba olmasaymış, kentin muhasarası sırasında Fatih zor duruma düşermiş! Ordu tuz sıkıntısı çekiyormuş, çelimsiz bir asker “ben ordunun tuzunu bulacağım, bulamazsam boynum kıldan incedir” diye ortaya çıkmış. Bir tahta havan istemiş, çadırın içindeki topraklardan avuç avuç bunun içine doldurmuş sonra başlamış bu toprakları var gücüyle dövmeye. Her vuruşta toprağın rengi açılıyor, açılıyor, biraz daha beyazlanıyormuş. Topraklar tuz olmuş, bembeyaz, kar gibi tuz!…

Padişah onu tuzcubaşı tayin etmiş. Ama sonunda o bu işten sıkılıp gelip Beşiktaş’a yerleşmiş. Şimdi orada, sadece tuz karşılığında murat verip şifa dağıtıyor. Sandukasının başucunda Fatih’in ordularına ilk tuz dövdüğü havan, ayakucunda da bir kocaman tuz çanağı ile o, İstanbullulara ümit dağıtır durur. Ayakucundaki tuz çanağına muratları olanlar, şifa bulanlar, gönüllerinden koptuğu kadar getirip tuz bırakırlar. Bu tuzdan mahallenin fakirleri faydalanır. O, aynı zamanda mahalleyi her türlü felâketten, yangınlardan da korur.[31] İşte böyle Tuz Baba’nın da öyküsü.

“Tuz-ekmek”, sosyal yaşamda önemli bir yer tutmuş, onun üzerine sadakat yeminleri ettirilmiş: Edirne Vakası’nda (1703) bir tepsi üzerine konan Kuran, kılıç, ekmek ve tuz üzerine askerlere sadakat andı içirmişler. Harezmşah Celâleddin Mengüberdi’nin Kafkas seferinde (1229) Gürcüler, Ermeni, Alan, Sabir ve Kıpçak’lardan kurulu bir orduyla karşısına çıkmışlar. O da gizlice Kıpçak’lara tuz-ekmek yollayınca bunlar bu “hakk”a riayet ederek savaşa katılmamışlar. Bu tür örnekler çoğaltılabilir.

Konya’nın ilçe ve köylerinde bugün ayrılıklarda şöyle denmektedir: “Allahaısmarladık, tuz-ekmek hakkını helâl eyle!…”[32]

Kuvayı Milliye 1921’de Artvin’i kuşatıp teslim aldığında kentin piskoposu kumandanı, bir tepsi içinde tuz ve ekmekle karşılamış.[33]

Japon’lardaki tanrısal misafir (marebito) kavramı bu ülkeye özgü olmayıp bazı eski Germen ritus ve inanışlarına şayanı hayret derecede benzemektedir. Birçok ulusun geleneklerinde belli devrelerde ölüler topluca gelirler (genellikle yıl sonunda), karşılanırlar, tazim edilirler ve sonunda törenle köyün çıkışma kadar teşyi edilirler. Çoğu kez ölülerin ruhunu, evleri gezen, insanları, davarı, tarlaları takdis edip armağanlar talebeden maskeli gençler temsil eder.[34] Bu âdet, özellikle doğu Avrupa’da günümüze çıktığı gibi Anadolu’da da bunun çeşitli şekilleri bütün canlılığını muhafaza etmektedir. Bunlardan ilerde uzunca söz edeceğiz. Şimdilik bunların evrenselliğini belirtmekle yetinip devam edelim.

Yıl sonunda ruhların topluca ziyaretinin dışında bazı halk gelenekleri daha dramatik başka ritüel kaydederler: ölümünden kırk gün sonra[35] ruhun tek başına ziyareti. Meselâ Mordov’larda (Volga’nın güney dirseğinin iki kıyısı) bütün köy, mezarlığa gidip müteveffayı davet eder. Ruhu, merasimle bir yastık üstünde taşınır, dul karısı onu dizi üstünde bahçede bekler, evin sahibi onu tuz ve ekmekle karşılar…[36]

Burada bir küçük sapma yapıp ağaç, taş… konularına kısaca döneceğiz. Geleneksel modele göre tertiplenmiş bir çiçek demeti, bu kabil törenlerin sahneleri gibi, bir minyatür Kozmos’u temsil eder. Eskiden sahnede, Kozmik Ağaç’ın simgesi olarak, bir çam bulunurmuş. Şimdi onun yerini bir çam resmi almış. Çamın Çin menşeli olduğu söyleniyor. Sahnede bu çam, tanrısal varlık için bir “post” (makam, oturacak yer) olup bu halde işbu post, Kozmik Ağaç’ın kendisi olmaktadır.

Bir tanrısal varlığı davet edebilmek için ona bir “post” gerek, bir ağaç, kaya, taş, sopa, sütun, hüyük… gerek.[37]

O ise ki Hristiyanlık ve arkasından orthodox Sünnî İslâm, Kozmos’u kutsiyetinden soyutlamıştır. Ama kaya, taş, ağaç… Alevî için kutsiyetini muhafaza etmektedir.

Buraya kadar “tuz-ekmek” kavramı hakkında verdiğimiz izahat tarihten bazı örnekler vermekten ileri gitmedi. Ama şimdi söyleyeceğimiz, bunun kullanılmasının bir âdet, bir ritus haline gelmiş olmasının bize esas dayanağını verecektir: ilerde üzerinde çok önemle duracağımız ve Küçük Asya’nın heterojen Hristiyan’ı ve bugünün Anadolu’sunun Alevî zümresinin inanç ite ritüel temelini teşkil eden Mysterion’lu (tarımsal) dinlerde, özellikle Eleusis Mysterion’larının ritüelinde “λίκνον[38] (tahıl eleği) üzerinde πλακοῠς (bir nevi pasta) ile tuz bulunur”du! Λίκνον Demeter kültü ile Dionysos kültüne bağlı bir tarım aleti olup her télété (ayin) ve kurban töreninde bulunur. Bir dinî fiil icra eden kişi, işbu liknon’u başında taşıyabilir.[39]

“Tuz-(pasta) ekmek”in ardını almış olduk. Döneceğiz konuya.

Ermenistan ve Azerbaycan Yezidî’lerinin İyd-i Sersale[40] bayramında bir özel ritüel ekmek hazırlandığı mukayyet olup Hıdrellez’den ayrı olan Hızır Nebi bayramında da Marco Polo’nun tasvir ettiği Tatar’lar, Anadolu’da köme – kömme tesmiye edilen yine bir ritüel ekmek yaparlardı. Tebriz civarının Kırklar’ı arasında bu ekmeğe girde denmektedir. Köme dağıtımını koyun ve keçi kurbanı takip eder. Aynı şekilde gavut-kavut da yer alır, bu Hızır bayramında[41]. Onun da kaynatılıp ezilmiş buğday olduğunu biliyoruz.

Mezopotamya uygarlıklarında, M.Ö. III. binlerde, “bayram günlerinde ekmeğe zeytinyağı veya pişmiş tereyağı katılırdı…” demiştik.[42] Keza kömme’nin de Tunceli’de “ekmek içi üzerine ayran veya yağ dökülerek yapılan yemek” olduğunu belirtmiştik[43] Bütün bunlar, genellikle bayramlara mahsus bir muaddel yemek (pasta) türü olmuyor mu, πλακοῡς gibi?… Bugünkü “tuz-ekmek” kavramı da bir merasim, bir ahdi, bir ayini, bir ritusu… tazammun etmiyor mu?…

“Tuz-ekmek hakkı”, şükran, minnettarlık, “tuz-ekmek” de, nimet, ihsan’ı ifade edip aynı sofradan yemek yemekle, bu sofrada nasıl olsa tuzla ekmek bulunacağına göre, arada “tuz-ekmek hakkı”, yani içten dostluk, bozulmayacak bir samimiyet doğmuş olur. Bir nevi dostluk ahdi, yemini sayılır.

Gerek nasıl tuzun Halil İbrahim Peygamber tarafından icat edildiğini, gerekse işbu “tuz-ekmek” (nân ü nemek) tabirinin tarihî ve edebî eserlerde, folklordaki yerini Ş. Elçin ayrıntılarıyla anlatmaktadır.

Tabirin XVI. yy.da kullanılışına bir örnek verelim: “Bilginlerin ortaklaşa kanılarına göre nakkaşlar arasında tuz-ekmek hakkı bilinmez. Demek istediğim “bütün ressamlar cehennemliktir” sözü, durumlarına uygun düşer. Hattâ ustalıkları kabul edilmiş olanların bile değmeleri, öbürleri gibi, hile ve düzenden vaz geçmez. Hele nakkaş denilen karakalem, rumî hataî pergel resminde sivrilmiş ressam değil de çehre resmi yapan ressam ise”[44]. Bir orthodox Müslüman Osmanlı için “çehre resmi yapan ressam”, ancak tuz-ekmek hakkı bilmeyen kişi olabilir…

Daha önce seyahatnamesinden söz ettiğimiz La Broquiére, Suriye’de Hama’ya vardığında (1432), iki Türkmen tarafından itlâf edilmek istenmiş. Buna, Müslüman kılavuzu, “beraberce tuz-ekmek yemiş olduğundan” mani olmuşmuş.

“Konuşmayan çocuk için aileden olmayan yaşlıca bir kadına bir miktar tuz verilir. Kadın bu tuzu bir kap içerisinde iyice eritir. Daha sonra eve yakın dört yol ağzına bu tuzla suyu besmele okumadan[45] dökerek arkasına bakmadan yürümeye başlar…”[46] Burada hedef cinlerdir, dört yolun herhangi birinden gelebilecek cinler. Yaşlı kadın, aslında, “kocakarı” kavramını içerir. Böyle biri aile içinde bulunsaydı zaten çocuk konuşurdu…

Tuzu ayrıca bir bereket nişanesi olarak da buluyoruz: “ineğin ilk buzağılamasında komşuya sütünden bir tas hediye götürülür. Komşu sütü “Allah ineğinizin damarını gür etsin, sütünü bol etsin” duasıyla alır. Kabını hiç yıkamadan geri verir. Kabı yıkarsa süt kesilir. Kabın içine tuz koyup geri vermek iyi sayılır. Konu komşu bilir bu âdeti…”[47]

Türk’lerin atası Türk’ün büyük oğlu Tutuk “…çok akıllı, çok bilgili ve adalet yolundan ayrılmayan bir hakandı… Günlerden bir gün ava çıkmış ve bir geyik vurmuştu. Geyiği kebap edip yerken… etten bir parça yere düşmüş ve bu et parçası telef olmasın diye onu alıp yemişti. Yere düşen eti yiyince, bunun lezzetinin değişmiş olduğunu gördü. Meğerse orası tuzlu bir yermiş… Böylece tuzu keşfedince, herkese bundan sonra etin içine tuz koymalarını ve öyle yemelerini emretmiş…”[48] İranlılar da tuzu, kendi ataları Geyomert’e aynı şekilde keşfettirirler.[49]

Odysseus’un bir yerinde de “talipleri… öldürdükten sonra iyi bir sopa al ve denizi bilmeyen ve yemeklerini tuzsuz yiyen insanlara varana kadar git…” ibaresi okunuyor.[50]

Tuzun yemeğe çok sonraları girmeye başlamış olduğu anlaşılıyor. Hatta “yemeğinde tuzu çok, zengin insan” ifadesi,[51] bunun önceleri sadece zenginlerin sofrasında bulunabildiğini gösteriyor.

Cinler, demir gibi sonradan ortaya çıkmış şeylerden hoşlanmıyorlar.

Bir İran atasözü “misafirliğe gittiğinde ev sahibinin tuzluğunu kırma”, yani misafirperverlik sembolünü bozma öğüdünü veriyor.[52] Yine bu ülke inançlarında, akşam, güneşin batmasına yakın saatte bakkaldan tuz alınacağı zaman tuz (nemek) kelimesi ağza alınmadan “bana taam ver” denir. Aksi halde bakkal tuzu vermeyi reddeder.[53] Burada “karanlık” ile “tuz” (ve dolayısıyla cin) arasında ilişki derhal seziliyor.

Keza, istenmeyen misafirin gitmesini sağlamak üzere ayakkabılarının içine tuz atılır. Buna karşılık birinin evinde tuz yendiğinde o kişiye ihanet edilmeyecektir. “Tuz-ekmek hakkı” aynen İran’da da mevcuttur (nân-ı nemek horden).[54] Cinleri kaçırmak için (nazar’a karşı) “gözün ayağımın altında” veya “tuz yükü götürülüyor” denir.[55]

Tuzun, ay kültü ile iştirakine dair bir misal verelim. El ve sair uzuvlarda zuhur eden “siğil”lerin geçmesi için ay’a yalvarılır. Çocukluğumuzda ellerimizi ve yüzümüzü sarmış bulunan bu çirkin kabarcıklardan kurtulmak için ilk hilâle, siğillere tuz ekmek suretiyle, aşağıdaki Rumca ifadeyle yalvardığımızı hatırlıyoruz: “O kalosto to nio fengari ketonia to palikari timas eferes stridya midya havara ke kseriziomena koçia”, yani aşağı yukarı “hoş geldin delikanlı yeni ay, ne getirdin, midye mi, istiridye mi, havara (?) mı? Siğillerim soyulsun”.[56]

Burada, ayla müzdeviç tuz unsurundan gayri, yine nazarlık olarak kullanıldığını göreceğimiz deniz kabuklarıyla karşılaşıyoruz, verimin, doğurganlığın, kadın cinsel uzvunun sembolü kabuklarla.

[1]              S. Moscati.- l’Orient avant les Grecs, s. 35.

[2]              ibd., s. 81.

[3]              ibd., s. 190.

[4]              I. Cirtantas.- On Pre-Islamic rites among Uzbeks, in Traditions religieuses et para-religieuses des Peuples Altaïques, s. 41-15.

[5]              T. Fahd.- Le monde du sorcier en Islam, in Le monde du sorcier, s. 179-180.

[6]              ibd, s. 181.

[7]              E. Westermarck.- op. cit., s. 29.

[8]              ibd., s. 39-41.

[9]              R. Kriss-H. Kriss-Heinrich.- Islâm ülkelerinde muska, nazarlık, uğur. Volksglaube in Bereich des Islam’dan özetleyerek çev. H. İ. Çetinbudak, in Folklora Doğru 32, Kas.-Ar. 1973, s. 4.

[10]             C. Arslanoğlu.- Osmanlı’larda ordu kuruluşu, silâhlar ve gelişmeler, in Türk Kültürü 131, Eylül 1973, s. 1104.

[11]             M. AkseL- Halk resimlerinde minareler, in TFA 237, Nisan 1969, s. 5255-6.

[12]             J. Calmard.- Les etendards funeraires, s. 34

[13]             Felak Sûresi, 113/1-5

[14]             Ö. R. Doğrul.- Tann Buyuruğu II, s. 974, not 1

[15]             1. Çelik.- Nazar, nazarlık ve ilgili büyüsel işlemler, in Boğaziçi Üniversitesi Halkbilimi Yıllığı 1974, s. 156-7

[16]             J. Karst.- op. cit., s. 7-9.

[17]             M. H. Bayrı.- İstanbul Folkloru, İst. 1947, s. 176-7.

[18]             M. H. Bayrı.- op. cit., s. 91.

[19]             A. İnan.- Yaygın hurafeler ve menşeleri, in TFA 147, Ekim 1961, s. 2531.

[20]             F. Karadeniz.- Trabzon’un Tonya yöresinde bazı bağlama (sihir-büyü-sır), in TFA 175, Şubat 1964, s. 3314 ve dev.

[21]             BTL, mad. “üzerlik”.

[22]             J. A. van Egmont and J. Heyman.- op. cit. I, s. 203.

[23]             A. R. Yalman.- op. cit. II, s. 492.

[24]             Levitique II/13.

[25]             Virgilius.- Aeneas II/133-135, çev. O. Akşit, İst. 1968.

[26]             Bkz. C. I, s. 644 ve dev.

[27]             EB, mad. “Salt. Ancient history” and “religious symbolism”.

[28]             GA II, s. 37.

[29]             A. R. Yalman.- op. cit. I, s. 63.

[30]             ibd. II, s. 350-1.

[31]             A. Okan.- İstanbul evliyaları, s. 67-73.

[32]             S. Koca.- Türk’lerde tuz ve ekmek hakkı, in Millî Kültür 7, Tem. 1977, s. 60-1.

[33]             Bunu o Kuvayı Milliye kumandanından bizzat dinledik.

[34]             M. Eliade.- Fragments, s. 270

[35]             Tarafımızdan belirtildi

[36]             M. Eliade.- op. cit., s. 270

[37]             ibd., s. 268-9

[38]             Güncel Rumcada “beşik” karşılığı. Bunu “sepet” olarak da göreceğiz.

[39]             V. Magnien. – Les Mystéres d’Eleusis, s. 124, 126.

[40]             Farsça “Yeni Yıl bayramı” olup 20 Mart’ta kutlanır.

[41]             I. Mélikoff.- Notes sur les coutumes des Alevis: à propos de quelques fêtes d’Anatolie centrale, in Quand le crible était dans la paille. Hommage à Pertev Naili Boratav, Paris 1978, s. 276. Aynca bkz. C. I, s. 363-7.

[42]             C. I, s..356.

[43]             ibd., s. 699.

43a          Ş. Elçin.- Tuz-Ekmek hakkı deyimi üzerine, in Reşit Rahmeti Arat için, Ankara 1966.

[44]             Gelibolulu Mustafa Alî.- Meva’idün-Nefais fî kavâ’idi’l – Mecâlis, İst. 1975, s. 64.

[45]             Tarafımızdan belirtildi.

[46]             E. Ceberoğlu.- Konuşmayan ve yürümeyen çocuklara uygulanan pratikler, in TFA 310, Mayıs 1975.

[47]             B. Bâkiler.- Sivas’ta bâtıl itikatlar, in SF 15, Nisan 1974.

[48]             B. Ögel.- Türk mitolojisi I, s. 377-8.

[49]             H. Massé.- Croyances et cautumes persanes II, s. 362, not.

[50]             XII/120-125.

[51]             B. Ögel.- op. cit., s. 515.

[52]             L. P. Elwell-Sutton.- Persian proverbs, London 1954, s. 85.

[53]             H. Massé.- op. cit., s. 276.

[54]             ibd., s. 293.

[55]             ibd., s. 322.

[56]             Bu duadan siğillerin izalesi babında bir fayda istihsal edilememişti. Buna karşılık aileden yaşlı bir yengemiz her bir kabarcık için bir arpa tanesi okuyup arpaları bahçenin bir köşesine gömmüş ve “bunlar çürüdüğünde, siğillerin de kaybolacak!” demişti. Gerçekten bir gün, tümünün yok olduğunu fark etmiştik.

Bizi dağıtacaksa da konu üzerinde biraz eğleneceğiz. Konyalı da aynı şeylere inanıyormuş. Orada siğilin ayrı “ocağı” varmış (sair şeylerin olduğu gibi). “Ocak olan” kişi, siğilden kurtulmak isteyene bir yumurta ve biraz da arpa getirmesini söylermiş; arpaları, deldiği yumurtanın içine atar ve okurmuş; bunu bir su veya çeşme ayağının altına gömmesini söylermiş. Arpalar çürüdükçe siğiller de kaybolurmuş! (A. Evren.- Konya’da Ocaklar, Irvasalar, Tekkeler II, in TFA 30, Ocak 1952, s. 476).

Bu arpa, bir vakıa olarak yine çıkıyor karşımıza: Zara’nın (Sv) Ahmethacı köyünde Sınır Suyu bir “Ocak”tır. Elinde, yüzünde ve sair yerlerinde “sinir” olanlar, bunları sayar, sayısınca arpa tanesi alır, Asim Emmi’nin yanına varır. O da, belli bir ritüeli müteakip “O sinirlerin ömrü de arpalar kadar olsun” deyip bir suyun içine atar bu taneleri… (A. T. Akpınar.- Zara’nın Ahmethacı köyünde şifalı sular, in SF 61, Şubat 1978, s. 13-4).

İzahını psikolog ve sair uzmanlara bırakmakla birlikte biz, işbu arpa dolayısıyla, bunda yine bir tarımsal ritüel örneği buluyoruz.

( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.