Yaygın bir karikatür vardır: Boğulmakta olan bir adamı kurtaran genci tebrik eden edene. Gazetecinin biri bu soğuk günde, bu dalgalı denizden o adamı nasıl kurtardığını soruyor. Kurtarıcı gencin cevabı tam bir terdittir: “Yok canım! Boğulana bakarken denize düştüm de can havliyle boynuma sarıldı….”
Bizim aşırı solcuların yurtseverliği de tıpkı bu gencin faziletine benziyor. Şu farkla ki zoraki kurtarıcı, gerçeği olduğu gibi söyleyecek kadar merttir.
Aşırı solcuların en büyük şikâyetleri kendilerine komünist denmesindendir. “Gerçeklerimizi açığı vurunca, vurguncuları ele verince bize komünist damgasını yapıştırıyorlar” diye yanıp yakılıyorlar. Bu iddiaları yanlıştır. Onlara Moskova’yı tuttukları, milliyetçiliğe karşı cephe aldıkları, Türkçülere faşist dedikleri, Moskofçuluk aleyhindeki davranışlara tahammül edemedikleri için komünist diyorlar. Çünkü komünizm artık iktisadi bir doktrin değil, siyasî bir düşüncedir. Moskofların cihan hâkimiyeti tasarılarının uşaklığını yapmaktır. Her komünist vatan hainidir. Kızıl ordulara karşı mukavemet göstermeyeceklerini birçok ülkelerdeki komünist şefleri açıkça belirtmişlerdir. Türkiye’deki komünistlerin gizli belgeleri ele geçmiş, Moskof uşağı oldukları ortaya çıkmıştır. Nâzım Hikmetin nasıl bir Moskova ajanı olduğu anlaşılmıştır. Bütün bunlar meydanda iken hâlâ aşırı solcuların yurtseverliğinden bahsetmekle kimler, ne dereceye kadar kandırılabilir? İçindeki bir miktar şeker dolayısıyla keçiboynuzuna nasıl şeker denemezse bin türlü yalan dolanları arasındaki gerçek kırıntıları sebebiyle de solculara yurtsever denemez.
Bunlar “millet” kelimesini kullanmaktan şiddetle çekinirler. “Halk”, hattâ “yığın” derler. Milleti tutmak fikrinin “milliyetçilik” diye adlanacağından korkarlar.
Samimi olmadıkları her türlü davranışlarından bellidir. Tarihi tahrif ederler. İstatistik uydururlar. Komünizmin her yerde ezilmesini tavsiye eden Atatürk’ü solcu gösterecek kadar yüzsüzleşirler. “Turancılık” ülküsü Rusya’yı istihdaf ediyor diye cephe alırlar. Bütün dünyanın birleşeceğini kabul ederler de bütün Türklerin birleşmesine hayal diye bakarlar. Hâlâ Moskof ordularının işgali altındaki Doğu Almanya, Polonya gibi antisosyalist imparatorlukların o son merhaledeki kalkınmayı nasıl sağladıklarını açıklayamazlar. Hele yüz binlerce insanın ölümü göze alarak sosyalist cennetinden niçin kaçtığı sorusuna cevap veremezler.
Rusya’nın ve Çin’in, milyonlarca insanı feda etmek pahasına yaptıkları iktisadî kalkınmayı Türkiye’de de uygulamak isterler. Tabiî, Türk milleti için değil, Türk halkı adına….
Aşırı solcular millî kültürden yoksun, çoğu komplekslerin şekillendirdiği ve bir haylisi yabancı kanı taşıyan gülünç ve iğrenç yaratıklardır. Çığlıkları, millî değerlere saldırmaları hep görevlerini yapmak içindir. Milletler kalkınıp şuurlandıkça yok olup gideceklerdir. Dezenfekte edilen yerlerdeki sağlık düşmanı böceklerin yok oluşu gibi.
Onlar şimdi komünizmdeki çatlakların acısını duyan; Moskova, Pekin ve Belgrad gibi üçe bölünmenin şaşkınlığı içinde mezbuhane son debelenişlerini yapan zavallılardır. Yalnız bataklıklarda üreyen sülükler gibi, sefalet bataklıkları kurutulunca yok olacaklardır.
ÖTÜKEN, 10 Haziran 1966, Sayı. 19
Er meydanında ölmeyi şeref bilen atalarımız, Malazgirt’i elbette kazanacaklardı.
Onların torunları Başkumandanlık Savaşı’na bir “Rum Sındığı” yaptılar.
Kunuri ve Kıbrıs iki küçük manevradır. Manevî yapımızı beslemek için yeni 26 ve 30 Ağustoslar gerekir.
26 Ağustos 1975 aynı zamanda Türk Ordusunun kuruluşunun 2184. yıl dönümüdür. Şanlı ve kanlı Tanrıkut Mete’nin kurduğu en sert disiplinli ordunun 2184. yıl dönümü…
Selâm ulu atamız Tanrıkut’un hatırasına…
Selâm onun dört tümeninin askerlerine…
Selâm Malazgirt kahramanlarına ve onlara katılan Oğuzlarla Peçeneklere…
Selâm Başkumandanlık Savaşının şehitlerine ve gazilerine…
Selâm Kıbrıs Türklerini kurtarırken düşenlere ve kalanlara…
Ve…
Selâm yarının bahtiyar şehitlerine!…
12 Ağustos 1975, ÖTÜKEN, 1975, Sayı: 8
TÜRK ORDUSUNA KARŞI DON KİŞOTLAR
Daha önce de askerlerinin bulunmasına rağmen, disiplinli ve düzenli Türk Devlet Ordusu, “Tanrıkut Mete” (veya “Motun”) tarafından milâttan önce 209 yılında kuruldu. Buyruk ne kadar sert olursa olsun itaatsizliğin ve hedefi vuramamanın ölümle cezalandırıldığı bu ordu “10”, “100”, “1000”, “10.000” kişilik birliklerden meydana geliyordu. En uzun menzilli ok, en hızlı giden atlar bu orduda idi. Dört beş yaşında koçlara binerek süvariliğe alışan; açlığa, susuzluğa, yorgunluğa dayanıklı ve dörtnala giderken geriye de şaşmaz oklar fırlatan celilerden kurulu bu ordu tarihin bilinen ve bilinmeyen nice meydan savaşları vererek günümüze geldi. Zamanla şartlar değiştiği için atlılıktan yayalığa kaymasına ve öteki değişikliklere rağmen ruh aynı ruh olarak kaldı: Sıra, saygı, gözü peklik, ölümü umursamama…
Aşağı yukarı 3000 yıllık tarihimizde “ordu millet” olarak yaşamanın verdiği alışkanlıkla “Türklük” bir askerî kavram haline geldi. Aralıksız savaşlar, az nüfusla çok iş görmenin gerektirdiği tedbirler, askerî disiplinden sonra büyük bir sosyal disiplin doğurdu.
Disiplin, medeniyetin ana şartıdır. İnsanların hayvanlıktan sıyrılması, hak mefhumunun teşekkülü, gerçek hürriyetin çekirdeğidir. Bu yüzdendir ki Türk Ordusu bazı güç anlarda ana görevinden taşarak bozulan düzeni sağlamak zorunda kalmıştır.
12 Mart Muhtırası bunlardan biridir. Bunda ordunun ne kadar haklı olduğu, serserilerin inlerinde yapılan aramalarla ortaya çıkmaktadır. Silâhlar ve patlayıcı maddelerden başka subay elbiseleri, teksir makineleri, verici telsizler, Doğunun 15 evlik Kürt köylerinde saklanmış son sistem Çekoslovak silâhları vesaire, vesaire…
Türkiye’de sol denen fikir, Batı’da olduğu gibi sosyal adalete yönelmiş bir sistem değil, düpedüz vatan hainliği haline gelmiştir. Okullarda bir takım Yahudi, Çinli, Moskof ve Güney Amerikalı ‘katillerin resimleri; derslerde Bir Numaralı Vatan Haini Nâzım Hikmet dâhil, ne kadar solcu varsa onlara dair dersler ve hattâ vazifeler, satılmış gazetelerde hükümeti tenkit bahanesiyle milliyetçiliğe saldırmalar, “halka dönük üniversite” hezeyanıyla üniversitede Kürtçe okunmasını isteyecek kadar hayâsızlıklar, ölmüş bir Kürtçü için saygı duruşu yapmak gibi utanmazlıklar, Türk bayrağının lâğıma atıldığı “Köy Enstitüsü” adlı akrep yuvalarının ihyasını istemek gibi yüzsüzlükler alıp yürürken ve İstanbul Sıkı Yönetim Komutanlığının bir bildirisinden öğrendiğimize göre bazı askerî şahıslar da tutuklanmışken, yani vatan hainleri orduya da bulaşmaya başlamışken Ordudan zaten başka bir davranış beklenemezdi.
11 ildeki Sıkı Yönetim Komutanlarının bildirilerini okurken bu askerlerin memleket kavrayışı ile eski İçişleri Bakanı Menteşeoğlu’nun kavrayışsızlığını ölçüştürmek de bir ibret manzarası gösteriyor. Komutanlar sert, fakat nazik, ölçülü ve vakarlı konuşurken akla ister istemez Menteşeoğlu’nun tesadüfen yakalanan bir Don Kişot için: Torbanın ağzını açtık, çıkarken kapatıp yakaladık” gibi gülünç laflar etmesi ve haydutla yan yana resim çektirmeye tenezzül etmesi geliyor.
Şimdi öğreniyoruz, hükümet torba açıp kapamakla meşgulken kendilerine halk ordusu, devrimci, Devgenç gibi şatafatlı isimler takan Don Kişotlar dağlara çıkıp isyan bayrağını açmakla bu devleti yıkacaklarını, Doğuda bağımsız bir Kürt devleti kuracaklarını umuyorlar, bu hususta vatan hainlerinden kurulu bir partinin desteğini görüyorlarmış.
Sarhoş keçinin dövüşmek için dağa çıkıp kurt araması gibi banka soyup adam kaçırmakla kendilerini dev aynasında görmeye başlayan Don Kişotlar da çaldıkları silâhlarla dağlarda Türk ordusunu yenmeyi tasarlıyor, bu konuda Amerikalıların Vietnam’daki başarısızlığından cesaretleniyorlarmış.
Amerikan ordusu Türk ordusuyla ölçüştürülemez. Amerika’nın malik olduğu silâh üstünlüğü ve asker sayısıyla Türk ordusu orada bulunsaydı Vietnam’ı birkaç ayda hallaç pamuğu gibi atardı. Bu sözümüzün delili şu:
1925 kışında Şeyh Sait isyanı olduğu zaman Türkiye 12 yıllık savaştan çıkıp imparatorluğunu kaybetmiş, yorgun, parasız, yolsuz, uzmansız bir devletti. Lozan Barışı yapılalı üç yıl olmuştu. Devlet piyade ve süvariyle biraz topçudan kurulu bir orduya malik, tanksız, beş on eski uçağı olan, henüz yerleşmemiş bir cumhuriyetti. Musul meselesinde bize güçlük çıkarmak için İngiliz kışkırtmasıyla başlayan Şeyh Sait isyanında devletin silâh üstünlüğü birkaç uçağı ile makineli tüfeklerinde idi. Kışın o dağlık bölgelerde, o zaman hepsi koşulu olan toplar işe yaramıyordu.
İsyan 13 Şubat 1925’te başladı. Palu, Hani, Genç, Varto, Silvan vesaire asilere katıldı. 30-40 bin kişilik bir kuvvet oldular. Türk ordusu, hazırlıklarını 1 Nisanda tamamlayarak taarruza geçti. 15 Nisanda Şeyh Sait’in yakalanmasıyla isyan söndürüldü.
O zaman, aşağı yukarı eşit silâhlarla yapılan büyük çaptaki isyan bu kadar hızla bastırıldıktan sonra bugün sert bir hava gücü ve kuvvetli topçusu olan Türk Ordusu mu Don Kişotlar karşısında aciz kalacak? Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin kaim duvarları arkasında saklanarak jandarma ile birkaç saat tüfek ve tabanca atışından sonra komutanın “havan ateşi açacağım” demesi üzerine ödleri patlayıp teslim olan kabadayılar mı Türk Ordusuyla çarpışacak? El yumruğu yemeyen kendi yumruğunu bozdoğan sanır. “Faşist ordu” diye bağıran, “Karşımıza polis yerine asker de çıksa vuruşuruz” diyen yalancı kahramanlar nerde? Karşılarındakinin torbada Menteşeoğlu olmadığını görünce şimdi süt dökmüş kediler gibi teslim oluyorlar. Çünkü Don Kişotların kahramanlığı değirmenin kanadına çarpıncaya kadardır.
Bu arada Sıkı Yönetim bildirilerinden öğrendiğimize göre bir basın heyeti, komutanlığa giderek tutuklu gazeteciler için merhamet dilenmiş, fikir suçundan söz etmiş, 1972’de Dünya Basın Kongresinin İstanbul’da toplanacağını ileri sürerek Sıkı Yönetimin erken bitirilmesini istirham etmiş.
Açıklanmadığına göre bu basın heyetinin kimlerden kurulu olduğunu bilmiyoruz. Fakat şunu sormak istiyoruz: Vaktiyle basın kışkırtıcılık yaparken, milleti bölmeye çalışırken, ahlâk düzenini yıkarken, anarşistlere vatanperver gençler diye övgüler yağdırırken akılları neredeydi?
Suç, fikir suçu olmakla suç olmaktan çıkmaz. Fikrin de, vicdanın da sınırı vardır. Senin fikir suçu dediğin herzevelikler, bak, kaç ailenin ocağına incir dikti. Vatanperver gençler dediğin kimseler yıllarca üniversiteyi işlemez hale koyarak yurdun muhtaç olduğu yüksek tahsil mezunlarının yetişmesine engel oldular. İşlerine geldiği zaman ordu gençlik yan yana gelmediği zaman “Faşist ordu” diye bağırdılar. Devlet kuvvetlerine silâhla karşı koyup teslim oldukları zaman, birkaç saat ayakta tutulup sorguya çekildikleri için rektör mü, dekan mı, ne zırıltıysa, başkanları olan Erdal İnönü, büyük insanî merhametinden dolayı sorguların çabuk bitirilmesini istedi.
Ve ne acıklı, ne ibret verici olaydır ki jandarmaya karşı koyan 1000 kişiden ancak 22 tanesi mahkemeye sevk olunup onlar da tahliye olundu.
O öyle olursa bu da böyle olur. Ordu işe el koyar. Sıkı Yönetim kurulur ve belki de aylarca sürer.
Sen beynelmilel gazetecilerini git, başka yerde topla. Yabancı gazetecileri istihdamdan önce, ahlâk yasasına ant içmiş basının Don Kişotlarla birlikte uçurumun kıyısına kadar sürükledikleri Türkiye’nin selâmeti lâzım.
(7 Mayıs 1971), ÖTÜKEN, 1971, Sayı: 5
3 MAYIS 1944
3 Mayıs Türkçülüğün tarihinde bir dönüm noktası oldu. O zamana kadar yalnız duygu ve düşünce olan, edebî ve ilmî sınırları pek de aşmayan Türkçülük, 1944 yılının 3 Mayısında birdenbire hareket oluverdi.
Ali Suaviler, Süleyman Paşalar, Mehmet Eminler, Ziya Gökalplar, Rıza Nurlar yalnız duygu, düşünce, iş Türkçüsü idiler. Hareket Türkçüsü olmamışlardı. Çırağan baskını Türkçü Ali Suavi’nin siyasî bir hareketiydi. Bunun Türkçülükle ilgisi yoktu. Sıhhiye Vekili olduğu zaman Gayritürkleri atarak yerine Türkleri yerleştiren Rıza Nur fiilî Türkçülük yapıyordu. Fakat bu da hareket değildi.
Türkçülükte ilk hareketi, 3 Mayıs 1944 Çarşamba günü, Ankara’daki birkaç bin meçhul Türk genci yaptı. Bu bakımdan Türkçülük tarihinde onların hususî bir şerefi vardır.
Bundan sonra 3 Mayıs Türkçülerin günüdür. Ona bir bayram diyemeyeceğiz. Çünkü yıllarla süren büyük ıstırabımız o gün başlamıştır.