Kültür Eserleri > THKK 2/B - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > Vergi Sisteminin Kökenleri

Vergi Sisteminin Kökenleri

“Osmanlı vergi sistemi İslâmî unsurlarla Selçuk Türklerinden ve yerel unsurlardan gelen birçok unsurun tam bir karışımıyla ortaya çıkmış bir malî sistemdir. Bu sistemin doğmasında, kaynağını İslâm hukuku ve şeriattan alan birçok kurallarla devletin ihtiyaçlarını ve mahallî şartları, gelenekleri, âdet ve usulleri inceleyen, tahrir emirlerinin pratik kafaları, bu zengin malî hukukun doğmasında önemli rol oynamıştır.”[1]

Aydın Yalçın’ın zikrettiği “İslâmî unsurlar”ın, “Şeriat”ın bu yöndeki etkinlik derecesini yine onun kaleminden okuyalım: “Kanunî Süleyman döneminin ‘Kanunnâme-i Sultanî’sinin, Şeyhülislâm Ebussuud Efendi tarafından padişahın emriyle kaleme alınmış olduğu bilinmektedir. Bu kanunnâmeyi Ebussuud Efendi, Şeyhülislâm sıfatıyla değil,[2] fakat ‘Tahrir emini’ sıfatıyla tespit edip kaleme almıştır. Ebussuud Efendi, derin fıkıh bilgisinden de yararlanarak, öteden beri uygulanmakta olan toprak rejiminin şer’î esaslara da uygun olduğunu gösterme gayretiyle,[3] fıkhın bazı kurallarına atıflar yaparak kanunları tertiplemiş ve yorumlamıştır. Mirî arazi üzerindeki tasarrufu bir icar akdine, tapu resmini peşin kiraya, çift akçesini muvazzaf haraç olarak yorumlayıp fıkıh kurallarıyla bir paralellik kurmak istemiştir.”[4]

Bu ifadeler dahi bizim hep savunduğumuz, Osmanlı rejiminin bir sureta İslâmî devlet rejimi olduğu tezini doğruluyor.

“Aşar”, “öşr-uşr”un çoğulu olup bu sonuncusu türev bakımından bir yandan aynî (buğday, hurma) veya altın olarak ödenen vergi anlamına gelen Asur dilindeki iş-ru-u’ya, öbür yandan da mabet haremlerinin almakta oldukları ve Musevî kanunların zorunlu kılmak istedikleri onda-bir vergi demek olan ma’aşer’e uygun düşmektedir.[5] Bu ifadeler, Hadiye Tuncer’in “öşür vergisi, dinler kadar eskidir” sözünü[6] doğruluyor. Ancak bizi Osmanlı alanı ilgilendirdiğinden bunun bu alandaki uygulanmasına göz atacağız.

Hemen vurgulanması gereken husus, hep olduğu gibi, özellikle Samî (Arap) kökenli bir prensibin Osmanlı pragmatizm ve senkretizmi içinde aldığı şeklin işbu ana prensipten hayli fark ettiğidir. Nitekim Öşür’de de öyle olmuştur!

Gerçekten fıkıh terimi olarak şer’î öşür, sadece Mekke, Medine, Hicaz ve Yemen vs. topraklara inhisar etmiş olup buna karşılık Osm. İmp.nda, hep bildiğimiz nedenlerle, sahiplerinin mülkü olan öşrî toprak, yok denecek kadar az olmuştu: mirî arazi yönetim şekli az çok bütün ülke topraklarına teşmil edilmişti. “Bu idare tarzında ise, çiftçiler devlete ait toprakların daimî ve irsî bir kiracısı durumunda bulunduklarından, ‘öşür’ adına her sene mahsulden bir hisse şeklinde devlet[7] nam ve hesabına alınmakta olan vergilerin hukukî mahiyeti, ancak toprak kirası (icare) veya bir paylaşma harâcı (harâc-ı mukâsama) faraziyesiyle izah edilir.”[8] Yani “öşr”, ilk İslâmî anlam ve uygulamasından tümden sapmıştır.

“Çift hakkı” ya da “kulluk akçesi” de denilen “çift resmi”, Osm. İmp.nda, bir çift’e sahip her Müslüman reayanın ödediği temel vergi olmaktaydı. Anadolu’da, daha Selçuklu döneminde bir dinarlık bir “çift akçesi”ne rastlıyoruz. Öbür yandan Osmanlı “çift resmi”, Bizanslı paroikoi’nin pronoia mutasarrıfına ödediği vergiyle çarpıcı benzerliği olup bunun bir örfî vergi olarak ilk kez Bizanslılardan Batı Anadolu ve Trakya’da fethedilmiş topraklarda meydana çıktığı ve Müslim ve Gayrimüslim tüm reâyâya uygulandığı, o ise ki imparatorluğun sair bölgelerinde Hristiyanların değişik bir raiyet vergisine, ezcümle ispençe’ye tâbi tutuldukları kaydedilmiştir.[9]

Selçuklu Türkiye’sinde önemli ölçüde Hristiyan halkın varlığı bir vakıadır. En fazla Türkleşen Orta Anadolu’da, Konya ve Kayseri illerinde, önemli bir Hristiyan nüfusun yaşadığı mukayyettir. Nitekim bir Selçuk vekâyinâmesi’nde “Rûm kanunlarının en büyük faslı cizyedir” denmekle XIII. yy. sonlarında Hristiyanlarca ödenen verginin büyük yekûn tuttuğu anlaşılmaktadır.[10]

“Verginin adı ne olursa olsun, bunun daha derinlemesine tetkiki gerekir… Bu rivayetlerden (Aksarayî’ninkilerden) ekilebilir araziden alınan vergi cuft-i avâmil olup bunun bir İranî ifade olduğu ve buna rağmen içindeki Arabî avâmil, mütercimlerce anlaşılmamış bir mana taşımaktadır: o, ‘çift sürmek için hayvan boyunduruğu’ demektir. Türkçe çift’in türediği cuft sözcüğünün İran’da İlhanlılar devrinde bilindiği doğrudur, ancak orada sadece kesin anlamda kullanıldığı sanılmaktadır, şöyle ki tarımsal birim, eskiden olduğu gibi carib olarak kalmaktadır. Öbür yandan daha önce zikredilmiş Küçük Asya ile ilgili metinlerde ve çok daha sonra, Osmanlı İmp.nda, tabir bir çift (boyunduruk) öküzün sürebildiği toprak alanını (benzer terminolojik ve ekonomik kullanımlara birçok ülkede rastlanır) ifade etmiştir. Bizans hazinesinin çiftçilerini ‘boyunduruk’ Latin jugum, Yunan zeugarion ile vergilendirdiği kesindir. Bu itibarla bir Bizans-Türk sürekliliğinin açık bir örneği var gibidir; daha sonra bu aynı konularda (artık şimdi olduğu kadar daha önce de Türk) Küçük Asya ile Osmanlıların Bizans’tan koparttıkları illerle ilgili Osmanlı Kanûnnâme’leri ile Bizans yasalarının benzerliğinin belki de doğruladığı bir histir bu.”[11]

Osmanlı devlet örgütlenmesinin her yanını ve doğal olarak da tüm vergi sistemini İslâmî esaslara bağlayan[12] büyük ölçüde “duygusal” görüşün herhangi bir tarihî temelinin bulunmadığı her vesileyle ayan olmaktadır. “…Fetih yolu ile elde edilen topraklar, arz-i arab ve arz-i arab dışı olarak ikiye ayrılmıştır. Arz-i arab denilen yerlerde büyük nehirler ve çaylar akmadığından, ziraat ile uğraşanlar su ihtiyaçlarını çöldeki kuyular ve yağmur birikintileri ile tatmin ederler; bu yüzden birçok zorlukları yenmek zaruretinde kalırlar. Türlü güçlüklerle elde edilen hâsılata devletin hisse almak suretiyle iştiraki çiftçiye ağır geleceğinden, paylaşma vergisinin en az miktarı olan onda bir, vergi olarak değil, muhtaçlara yardım mahiyetinde, zekâta mülhak ve zekâttaki hükümlere tâbi,[13] adeta zenginlerin nâmî (yerden biten) mallarından fakirlere ait iştirak hissesi olarak alınır ve onda birin tezyidine veya maktû şekle tahviline cevaz gösterilmediğinden, bu kabil topraklara uşrîya denilir ki mülk toprakların bir nevini de bunlar teşkil eder. İşte arz-i arab denilen kısım, su tedarikindeki şu güçlükler sebebiyle, tamamen uşriya’dır…”[14] diye anlattığında Ebül’ulâ Mardin, İslâmî öşür ile Osmanlı öşür kavram ve uygulamasında uzaktan yakından bir ayniyet bulunmadığını göstermiş oluyor. Bu itibarla, konumuz dışında kalacak olan Osmanlı vergi sisteminin ayrıntılarına girmeden bu vergilerden bazı karakteristik olanının kökenini araştırmayı sürdürelim.

Arap “aşer”=10 dan “öşür”ün İslâm alanına münhasır olmayıp Batı dünyasında da (Talmud, Tevrat… kanalıyla) yaygın bir vergi olduğu (tithe, dîme) bilinir. Bu Samî kökenli vergi adının da çok eskilere dayanan bir öyküsü var: Hicret’ten iki bin yıl önce Anadolu’ya yerleşip Kaniş (Kayseri-Kültepe) kentini komptuar ittihaz etmiş olan Asurlu tüccar koloni, kutânum’dan (keten) onda bir oranında vergi alıyordu ki bunun adı işratum idi.[15]

XIX. yy.ın ikinci yarısının ortalarına doğru kaleme alındığı sanılan Lehçe-i Erzurum yazmasında geçen sözcükler arasında “behre”, “öşr-i şer’î” olarak tarif ediliyor. “Osmanlılarda kullanılan ‘öşür/aşar’ yerine Akkoyunlular ve onlardan önceki Karakoyunlular ve İlhanlılar, Farsça ‘behre’ deyimini benimsemişlerdi ki, asıl anlamı Akkoyunlular ile öncekilerden kalma bir hatıradır.”[16]

Bu “behre” sözcüğü bugün İstanbul lehçesinde “pay, nasip” karşılığında yaşamaktadır. Özellikle birisi için “bî-behre” dendiğinde “cahil, (bilgiden) nasibini almamış” manası çıkar.

*

* *

Aksarayî bize Gıyasuddin Keyhüsrev III zamanında il vergilerinin dört taksitte ödenmek üzere dört bölüme ayrıldığını, bunlardan başka hiçbir teklif ve zevaid istenilmediğini, uç taraflarının (Alâiye ve Antalya) gelirlerinin de böylece eksiksiz toplanarak bu işin memurları tarafından saltanat dergâhına irsal edildiğini anlatıyor:

  1. Tübek = servet ve kazanç vergisi
  2. Nâlbeha = asker masrafına yardım
  3. Malibam = bina vergisi
  4. Maliberzek = ekin, toprak mahsulleri vergisi.[17]

Bennâk, yarım çiftten az toprağa sahip veya hiç toprağı olmayan evli raiyetin ödediği örfî vergi olup İnalcık terimin muhtemelen Arapça banaka’dan müştak olduğunu söylemesine[18] karşın Beldiceanu kardeşler bunun belki de Ermeni kökenli olduğunu yazıyorlar.[19] Vryonis de bunun böyle olduğunu teyit ediyor.[20] Vergi “örfî” olduğuna göre buna bir “yerel” köken aramak daha mantıkî görünüyor…

Bu vergi doğruca sipahiye ödeniyordu. Yarım çiftten az toprağı olan raiyete ekinlû bennâk, hiç toprağı olmayana da cabâ bennâk ya da sadece cabâ deniyordu ki buradan bennâk tabirinin vergiye olduğu kadar mükellefe de ıtlak olunduğu anlaşılıyor. İşbu caba sözcüğü, üste verilen şey olarak dilimizde devam ediyor ki o çağlarda da toprağı olmadığı halde “üste” vergi ödemiş oluyordu, köylü.

Ballak, Horasan’da, bir işçi grubundan biri olarak değil de tek başına ve genellikle daym, yani sulanmamış (kuru) tarım ya da sayfî, yaz tahıl ve sebzeleri tarımında çalışan köylü oluyor.[21] Louis Bazin, resm-i bennâk olarak bilinen vergi adının bellâk, benlâk varyantlarının, Farisî bîl (Türkçe “bel”) -nâk şekliyle türemiş bir sıfattan gelip belnâk şeklini aldığını, Türkçede ln grubunun istikrarsızlığıyla bennâk’a dönüştüğünü; bu etimolojinin kabul edilmesi halinde de (resm-i bellâk’tan) resm-i bennâk’ın, başlarda bel ile toprağı ekip biçen köylüye, tıpkı resm-i çift’in Farisî cuft (“çift”), ya da “öküz çifti”nden türemekle bir çift öküzle ziraat edenleri ifade ettiği gibi, taallûk etmesi gerektiğini yazıyor.[22]

*

* *

Öşüre ek olarak ve onunla birlikte bir de salarîye-salarî-salârlık adlı vergi alınırdı ki bu da öşür gibi ürünün miktarına göre takdir olunurdu. “Salar”, Farsçada baş, kumandan (sipehsalâr) anlamına gelmekle birlikte Osmanlılara muhtemelen İlhanlılardan geçmiş bir tabir olup malî mevzuatta doğruca harman başında zaim ve tımarlû adına harman ölçerek bunların öşürlerini tahsil eden memuru ifade eden bir terim olarak kullanılmıştır. Verginin kendisine gelince bu, Osmanlı idaresi tarafından öşrü tahsile memurların harman devresi boyunca gerek kendi iaşe ve ibateleri, gerekse hayvanlarına yem için köylüye yükleme itiyadında bulundukları çeşitli taleplerin yerine geçmek ve köylüyü sınırı belirsiz taleplerden kurtarmak amacıyla vazedilmiş bir vergi oluyor[23] ki bunda da Hazine’nin, memuruna merkez bütçesinden nakdî ödeme külfetinden kurtulması amacının güdüldüğü anlaşılıyor.

* *

Halen dilimizde “boş lâf’ anlamında kullanılan yâve, Osmanlıya İlhanlıların yadigârı olan bir vergi olarak beliriyor tarihte. Farsça “kaybolmuş, harabolmuş; boş, saçma, aptalca; kökeni belirsiz insan ya da eşya…”[24] manalarına gelen bu sözcük vergiye ıtlak olunmuş ve timarlûlarla devlete bir gelir kaynağı olmuş. İlhanlı ordu örgütlenmesinde sahipsiz olarak bulunmuş hayvanları (yâve) toplamak ve sahiplerine teslim etmekle görevli bir memur (Bulargucı) bulunurdu. Bu kişi, sahibi çıkan yâvelerin iadesi mukabilinde muştuluk (müjde) tesmiye edilen bir resim tahsil ederdi.[25] Belgelerde yâve resmi, kaçkın resmi olarak da geçiyor.[26]

* *

Savaşan orduların iaşesi için halktan nüzul (“tepeden inme”!…) olarak alınmakta olan un ve arpadan ayrı olarak ülke içinde cepheye giden orduların yol boyunca iaşesi görevi de halka yüklenmiş. Ancak buradaki “halk”, bizim reâyâ olmayıp esnaf taifesi oluyor şöyle ki bir sürsat (erzakın belli bir yere sürülmesi-nakledilmesi ve birliklere satılması) adındaki bu yükümlülük esnaf için hattâ tatlı kâr konusu bir yükümlülük olmaktaydı; satış akdi esnaf için “bahis-i kısb-ı ticaret”, ordu mensupları için de “sebeb-i sa’t-ı maişet” olmaktaydı.[27]

* *

Gayrimüslim azınlıklara tanınan koşullu özerklik, zımmî sistemine dayanıyordu. Şeriat, bunlara uygulanmadığına göre Müslüman fatihlerin, selefleri Bizans ve Sasanî imparatorluklarında farklı dinden azınlıklara tatbik edilen sistemi devam ettirmiş olmaları doğaldı. Zımmî sistemi Osmanlılara Selçuklulardan geçmişti. Osmanlılar ayrıca tebaa cemaatleri veya yabancı tacir gruplarına kendi öz yasalarını muhafaza edip bunları kendi aralarında, hâkim yetkeye karşı sorumlu olan bir tanınmış otoritenin kaza hakkı altında kendilerine uygulama izni verme hususunda Roma-Bizans ve Ortaçağ tatbikatından da esinlenmiş olmalıdır. Bizans İmp.nda Yahudiler ve yabancı tacir cemaatleri böyle sınırlı bir özerkliği haizdiler.

Görünürde bütün bu sistem Osmanlı toplum örgütlenmesine uygun düşmekteydi. İdareci sınıf, idareciler ve askerler, İmparatorluk içinde, dış, askerî, malî ve iktisadî işlerle meşgul olmak için serbest kalmak üzere nizam ve barışın muhafazasıyla ilgiliydiler. Tebaalarıyla cemaat liderleri aracılığıyla temas, onları bir takım gailelerden kurtarıp onlara esas görevleri üzerine eğilme olanağını veriyordu.[28]

Üzerinde ayrıntılarıyla durduğumuz cizye, XVI. yy.da devletin başlıca gelir kaynaklarından birini oluşturup Osmanlı İmp.nda Gayrimüslim anasıra tarh edilen sair vergilerle bunların tahmin ve tahsil ediliş şekillerine örnek teşkil ediyordu. Bu, aynı zamanda, Yahudi Cemaati’nin dâhilî vergi toplama sisteminin gelişmesine de numune oluyordu. Burada bize önemli görünen hususlardan biri de, evvelce gördüğümüz gibi başlarda cizye yerine kullanılan haraç tabirinin İbranî kaynaklarında, kharga, kharagish, kharagi ve baş şeklinde geçmesidir.

Yahudiler işbu cizyeyi Osmanlı hükümet sisteminin, Sultan’ın hâkim kişi olduğu merkezî idare düzeninin simgesi olarak telâkki etmişlerdir: tebaası üzerine koruma ağını atmış mutlak hükümdar. Bu itibarla Sultan’a cizyenin ödenmesi, Sultan’dan emniyetlerinin satın alınmasının yanı sıra İmparatorluk dâhilinde özellikle ticaret amacı için serbestçe dolaşmak olanağına kavuşma aracı olarak görülüyordu.

Cizye, belli bir alan ya da kentin zaptını müteakip Gayrimüslim tebaadan, Yahudiler dâhil, ilk tahsil edilen vergi oluyordu. Osmanlılar, fetihten sonra bir sayım yapıp cizye mükelleflerini defter-i cizye-i gebran’a kaydediyorlar ve bu defter her üç yılda bir yeniden gözden geçiriliyordu. Yahudiler ilk olarak Osmanlı idaresine, XIV. yy.ın başında, Bursa’nın fethinde girmişlerdi ve vergi, o zamanlar, reşit erkeklerden alınıyordu. Sonradan ailelerden de alınır olmuştu.

Kaynakların verdikleri bilgilere göre bu vergi, kehillah (Cemaat)ten, ya Osmanlı makamları ile cemaat liderleri, ya da bu sonuncularla vergi tahsildarları arasındaki anlaşmaya göre, tahsil ediliyordu. Her iki halde de cemaat liderleri, cemaatin kendi öz kıstaslarına ve devlet nizamlarına uygun olarak mensuplarından toplayıp toplam meblâğı makam veya tahsildarlara ödüyorlardı. Cizye, her cemaate tarh edilen verginin değişmez esası olmaktaydı ve vergi tahsili açısından cemaatlerin tefrikine itina edilirdi.

Cemaatlere, üyelerinden vergiyi toplama yetkisinin ne zaman verilip böylece resmî tahsildara sadece cemaat liderinden parayı teslim alıp Hazine’ye intikal ettirme işinin bırakıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte işbu maktu sistemin, Bursa’nın fethinden sonra Yahudilerin vergiye bağlanmasında kabul edildiği sanılıyor.[29] Bu ‘‘maktu” sistemi sonradan, yeni fethedilen Arap topraklarında (Şam, Trablusşam ve Halep) da uygulanacaktır. Savad’ın Yahudi cemaati de buna bağlanacaktır.[30]

Bu ifadelerden iki önemli sonuç çıkıyor ortaya: işbu maktu sistemin, köyleri maktu şekilde vergileyen Bizans uygulamasıyla ayniyeti[31] ve verginin merkezî otorite tarafından takdir ve tahsil edilmesi keyfiyetinin sistemin, “feodal” düzenle hiçbir ilişkisinin bulunmadığını bir kez daha ayan kılması. Bizans düzeni de esasta kesinlikle “feodal” olmamıştı.

* *

Uzun Hasan (Hasan Padişah), Kanûnnâme ile vergi rejiminin esaslarını saptamış olmakla birlikte, mevcut vergileri ağırlaştırıp yenilerini de halkın sırtına bindiriyordu. Vergilendirme oranı, eyaletten eyalete değişiyordu. Kırsal kesim halkından her çift toprağı başına üründen %14 ilâ 20, bağlardan da olmak üzere vergi tahsil ettiriyordu. Halk ayrıca şu kadar yük yakacak odunu, saman vs…yi her yıl mer’a vergisi olarak sağlıyordu. Ona bundan başka, hasat üzerinden bazı mahallî memurlar için belli bir yüzde (“salâriye”…), değirmen resmi, bayram günlerinde çeşitli resimler yüklenmişti. Göçebelerle yerleşik köylü bir davar vergisi ödüyordu. Vergideki bu değişiklikler, bir derece değişmesinden ibaret olup esasta bir fark getirmiyordu. Gerçekten Minorsky XIV. ile XVII. yy.lar arasında “idari geleneğin ısrarla sürdürüldüğü”ne dikkati çekiyor. Bu bilgin o devire ait iki tür toprak mülkiyetini tefrik ediyor: soyurgal olarak bilinen, bazı bağışıklıkları haiz bir irsî temlik ile tuyûl tesmiye edilen ve bunu elinde bulunduranlara Devlet vergilerini kendi hesabına toplama yetkisini veren geçici bir ferağ. Her iki bağış türü Selçuklu çağına, sırasıyla “idari” ve “kişisel” iktâ’ya kadar geri götürülebilir.

İran alanında kalmayı sürdürelim. Moğolların zevali ve Safavî’lerin yükselmesi arasındaki zaman fasılası içinde bu iki tip iktâ arasındaki farkın, keskinliğini kaybettiği sanılıyor. Her tipten tahsislerin, bunlar isterlerse soyurgal, tuyûl ya da iktâ tesmiye edilsinler, birleştirilmesi ve bunların sahiplerine her türlü devlet müdahalesinden masun bir bağışı temsil etmesi eğilimi görülüyor. Buna koşut olarak, hattâ belki de daha önce bu gelişme, bütün toprakları, üzerinde tam mülkiyet hakkının cari olduğu topraklar gibi görme eğilimi olarak telâkki ediliyor. Bunlara fiilen tesahup edenler, aslında mahallî-küçük prenslerdi. Bu telâkki, sahipsiz araziye tüm Müslümanların mülkü olarak bakan ilk İslâmî kuram ile hükümdar (Han)ı, ulusun temsilcisi sıfatıyla toprağı elinde tutar görünen bozkır kuramının yerini almaya başlayacaktı.[32]

Bunlara bakarak ve bir de çeşitli küçük angaryaların varlığını öne sürerek “feodalite” tezini ileri sürmek, ne derecede sıhhatli bir yaklaşım olur, soruna?…

Feodalitenin oluşum sürecinde köylünün artığına angarya yoluyla el koymada hızlı bir gelişimin görülmesine ve angaryanın sonunda feodal üretim tarzının temel öğesi ve yine feodal üretim tarzına özgü olarak toprağın bütünlüğü ile orantılı olmasına karşın böyle oransal bir bağlantısı olmayan cinsten angaryaya az çok her ekonomi türünde rastlanır. Bu itibarla angarya ile feodaliteyi hemen özdeşleştirmenin acele bir karar olacağında şüphe yoktur.[33]

* *

Koyunlardan alınan vergi, XV. yy. Anadolu’sunda kobcur-i agnam tesmiye ediliyordu ki kobçur, Moğolcada bir “aslında aynî olarak (genellikle davardan) alınan vergi türü, sonradan göçebe ve köylüden alınan sabit vergi”yi ifade ediyordu.[34] Zamanla bu vergi, Osmanlı kayıtlarında âdet-i agnam ve resm-i agnam olarak devam edecekti.[35]

* *

Sonradan uygulamadan kaldırılmış bir vergi türü de bedreke, muhafızlık- maiyyet hakkı olup buna bir Karaman tahrir defterinde rastlanıyor. Aynı adı taşıyan bir resim de Harzemşahlar çağında görülüyor. Bundan Nasırüddin Tûsî de söz ediyor ve bunun XV. yy.ın sonunda Timurlular çağında tahsil edildiğini biliyoruz.[36]

Bedreke, Türkçe “sancak, küçük müfreze” manasına gelen bedrek’ten müştak olup eski zamanlardan beri İran lügatçesine yerleşmişti.[37]

* *

Geçelim “suyun ötesi”ne, Balkanlar’a. Bistra A. Tsvetkova “Kudumiye, teşrifiye, selâmlık, nal beha, kaftan beha, ayak teri vs… vergilerin devlet memurlarının köy ve şehirleri ziyaretleri sırasında reâyâ hesabına misafir edilmeleri zaruretinden kurtulmaları için konulduğunu yazmaktadır. Ayrıca bu misafir etme âdetinin ‘mitaton’[38] adı altında eski Bizans’ta olduğu gibi Ortaçağ Bulgaristan’ı ile Sırbistan’ında da mevcut bulunduğuna işaret edilmektedir. Bunun için müellif bu gibi vergilerin meselâ selâmlık vergisinin eski Bulgar idaresinden kalma bir gelenek olduğunu kaydetmektedir.”[39]

Anadolu’ya dönerek Osmanlı’nın genel siyasetine iyi bir örnek teşkil eden Trabzon Livası’nın öyküsüne göz atalım. Fetihten sonra burası herhangi bir eyalet teşkilâtına katılmaksızın uzun süre, müstakil idareciler ve askerî kumandanlar vasıtasıyla idare edilmişti: Osmanlı Devleti’ne ilhaktan hayli sonralarına kadar liva sekenesi, büyük çoğunlukla Gayrimüslim reâyâdan oluşuyordu ve burasının bir Türk-İslâm veçhesine bürünmesi, zamana dayalı bir süreç olmuştu.

İlk önceleri müstakil idareci ve kumandanlarla yetinilmiş olan Trabzon livasının XVI. yy. başlarından itibaren Eyalet-i rûmiye-i Suğra’ya, ezcümle Tokat-Amasya-Sivas’tan oluşan eyalete bağlandığını görüyoruz. Bu eyalet XV. yy.da önceleri Amasya, sonra Tokat-Sivas, daha sonra Sonisa-Niksar ve Karahisar-ı Haşan draz ve nihayet Canik livalarından oluşmuş olup Vilâyet-i Rûm-ı Kadîm tesmiye ediliyordu. Bunlar bize Osmanlının birçok hal ve şartta ve özellikle ilk dönemlerinde, Bizans mülkî ve askerî taksimatını da benimsemiş olduğunu gösteriyor: “Trabzon Livâsı Kanûnnâmesi”nin 5. maddesindeki “Baştine’lere öşür vazolunmuştur, baştine’den ispençe talep olunmaya” ifadesi,[40] bize bu yönde çok şey anlatıyor.

* *

Mısır, imparatorluk camiası içinde birçok haliyle ayrı bir yer tutmuştu. Memlûk iktâ’ı, örgütlenme birimi olarak ipka edilmiş olmakla birlikte Memlûkların bunu kullanma şekilleri tümden terk edilmişti. Her ne kadar timar sistemi Osmanlı idaresinin temelini oluşturuyor idiyse de, bu sistem Mısır’da tamamen dışlanmıştı. Keyfiyetin izahı babında ilk buluşlar Mısır’ın fethinin, Osmanlının timara ilâveten başka toprak tasarrufu şekilleri ithal etme yönündeki eğilimlerine koşut olduğunu gösteriyor. Bunun çeşitli nedenleri olacaktı. Merkezî Osmanlı hükümeti her gün artan etkinlik arz ediyor ve timarlûların aracılığı olmadan gelir kaynaklarına doğruca egemen olma becerisine sahip oluyordu. Bunun yanı sıra da ateşli silâhların ortaya çıkmasının sonucu olarak süvari asker, önemini yitiriyordu. Piyade Yeniçeri teşkilâtıyla işbu ateşli silâhlar sınıfının ihdası, genişleyen ve her gün daha çapraşık hale gelen imparatorluğun gereksinmelerini karşılayacak olan bürokrasinin büyümesi, ücretlerin ödenmesi için Hazine’yi ciddî yeni nakdî gelir kaynakları aramaya itiyordu; oysaki timar sisteminde toprak gelirinin büyük bölümü, bildiğimiz gibi, askerî ve mülkî hizmetler karşılığında sipahide kalıyordu. Bunların ötesinde Mısır, imparatorluğun geri kalan kısmının buğday ihtiyacını da karşılayacaktı ki timar sisteminde tahılın çoğu sipahinin ambarına akacaktı. Muhtemelen de Yavuz, geri kalan Memlûkların malî kudretini kırıp aynı zamanda kendi memur ve subaylarının böyle uzak ve zengin ülkede güç kazanmalarını önlemek istemiş olmalıydı (Kavalalı Mehmet Ali Paşa örneği onun ne denli haklı olduğunu gösterir).

Gerçek nedenler ne olursa olsun, Mısır’ın ilk Osmanlı idarecileri, fetih sırasında mevcut olan Memlûk iktâlarını düzenli şekilde ifna etme yolunu tutmuşlardı.[41]

Biz burada sadece Mısır’ın imparatorluk camiası içinde ayrı bir kategori teşkil ettiğini zikretmekle yetinip idarî ayrıntılara, ana konumuzun dışına çıkmamak amacıyla, girmeyeceğiz: “Osmanlı Kanûnnâmeleri arasında, meselâ Mısır Kanûnnâmesi’nde, müesseselerin çoğu Mısır’a özgü olarak hazırlanmış, yalnız cürüm ve cinayetler hususunda Rûm Kanûnnâmesi’nin uygulanacağı emredilmişti.”[42]

* *

Buraya kadar Osmanlı vergi sisteminin genel tasnifini (şer’î, örfî) ve çeşitli vergilerin kökenlerini belirtmeye çalıştık. Bu kez de vergileri “usulü dairesinde” derleyip hesabını tutan maliye örgütlenmesinin kökenine biraz eğileceğiz.

Anadolu Selçuklu Devleti ilk başlarda Haçlılarla uğraşmaktan para kesmeye vakit bulamamışlardı. Buna ancak I. Mesut zamanında tevessül edeceklerdi. İlk kesilen sikkeler bakırdan olup bir yüzlerinde Bizans tarzı insan tasviri, öbür yüzünde Arap harfleriyle hükümdarın adı ve unvanı bulunuyordu.[43] Selçuklu, Bizans’ı taklit etmeyi yeğlemişti.

Ch. Moravitz’e göre “I.Murat (1359-1389) ‘kanun’ şeklindeki mevzuat çığırını açmış; ilk malî teşkilât onun saltanatı esnasında kurulmuştur.[44]

“Devlet Hazinesi’nin (beytülmâl) yanında bir de sultanın kendi hazinesi, Hazine-i Hassa vardı. Venedik sefirleri, Hazine-i Hassa’yı Devlet Hazinesi’nden veya ‘Haricî Hazine’ (cazza di fuora)dan ayırt etmek için buna (cazza di dentro) derler. Bu İç Hazine, bilhassa padişahların alınan ganaimden ve… ele geçirilen kölelerden kıymet itibariyle beşte birini almak hakkını haiz olmalarından mütevellit saltanata ait emvalden (cihaz-ı hümayun) terekküp etmekte idi…”[45]

Osmanlı maliye teşkilâtını İslâmî esaslara bağlama eğilimini, yazarların duygusal mülâhazalarının dışında yine terminolojinin Arapçaya (lingua franca) dayanmış olmasıyla izah etmek mümkündür: “Osmanlı Türklerinin kurdukları devlet bir İslâm devleti olmak itibariyle… İslâm devleti teşkilâtını olduğu gibi kabul ederek…” kurulduğu farz edilen maliye örgütünün kökeni şöyle anlatılmak istenmektedir:

“Sadr-ı İslâm’la… ilk zamanlarda yalnız bir ‘beytülmâl’ vardı. Beytülmâlin gelir ve giderleriyle Hz. Muhammed’le birinci halife Ebubekir bizzat meşgul olmuşlardır. Hz. Ömer… beytülmâle ait işleri görmek üzere ‘Divan’ adıyla bir teşkilât vücuda getirmiş ve hicretin yirminci senesi Muharreminde (642) ‘Beytülmâl emini’ naspetmiştir. İlk eminlik Kureyş’in kâtiplerinden Hz. Ali’nin kardeşi Akayl ibn Ebu Talib’e verilmiştir.”[46]

Ömer bu yeni teşkilâtı kurarken İran’dan hiç mi bir şey öğrenmemişti? “Divan”ı oradan aktarmamış mıydı? Gerçekten İbn Teymiye’nin 1342’de kaleme aldığı es-Siyasetü’ş-şer’iyye’sinde, kaynağı Kitap ve Sünnet olan kamu gelir ve harcamalarının dışında, İslâm’da, İran, Bizans ve daha sonra Osmanlı anlamında bir maliye sistemine rastlanmıyor. Fethedilen yerlerin maliye örgütlenmesi Müslüman fatihlerce aynen benimseniyor. Bu itibarla Osmanlı maliye teşkilâtının “İslâmî esası” da bir yakıştırmadan ibaret olup tarihî gerçeği yansıtmaktan uzaktır.

İlhanlılarda, maliye işlerine bakan memura “defterdar-ı memalik” dendiğini öğreniyoruz. Osmanlılar işbu “defterdar” tabirini benimsemiş olup defterdarlık müessesesinin kesin olmamakla birlikte Fatih döneminde kurulduğu sanılmaktadır. Ancak bunu Orhan dönemine kadar geri götürenler de vardır.[47]

“Defter” sözcüğü Arap kökenli olup bu dile διϕθέπα’dan geçmedir[48] ki bu sonuncusu “tabaklanmış deri, meşin, kösele, parşömen” manalarını ifade eder.[49]

Çinggis-Khahan “…‘Tanrı’nın verdiği güçle bütün ulusu idarem altında toplarken sen benim gözüm ve kulağım olmuştun’… diyerek Şigi-Khutukhu’yu yüksek mahkeme reisliğine tayin etti ve sözüne devamla ‘halkın taksim işi ve mahkeme kararları koko debter’e yazılıp raptedilsin. Şigi-Khutukhu’nun, benimle istişare sonunda ak kâğıt üzerine mavi yazı ile yazarak defter halinde tespit ettiği (esaslar), nesilden nesle intikal etsin ve onu kimse değiştirmesin…’ diye emir verdi.”[50]

“Gizli Tarih”te iki yerde yazı işinden bahsediliyor ki biri yukarda mezkûr paragrafta, “mavi kitap” münasebetiyle, diğeri de en son paragrafta. “Mavi kitap”, ak kâğıtlı ve mavi (Uygurca) yazılı bir defterdir. Moğolca metinde gayet sarih olarak koko debter = “mavi defter veya kitap” denilmektedir.[51]

Uygurların işe karıştığı hemen görülüyor, Fatih’in “Dergâh-ı Muallâ”sında görev yapacak Uygur kâtiplerin!…

Ama buraya varmadan önce işbu debter, zihinlerde bir takım varsayımlara yol açıyor şöyle ki bunu doğruca Arap kökenli “defter”e bağlamak bize, tarihî veriler karşısında, emin bir çözüm gibi görünmüyor: Moğol bozkırı ile Arap kültürü arasındaki alışverişin böyle önemli bir sözcüğü Cengiz’in ağzına verecek dereceye varmış olduğu şüphelidir. Buna karşılık daha İskender çağından itibaren kendini kuvvetle hissettirmiş Helenistik etkiyi (διϕθέπα) daha büyük bir olasılık olarak görürüz.

Moğollar döneminde idare ve maliye incû (“demesnes”) ve bidûn ya da dalay (“Devlet Hazinesi”) şeklinde bölünmüş olup Çin’de, fethedilmiş topraklar üzerindeki halk iki gruba ayrılmıştı: doğruca kagan’ın tebaası olanlarla kagan tarafından akraba ve müttefik soylulara ihsan edilenler. Orta Asya ve İran’da da benzer bir tefrike gidilmişti. Daha önce de gördüğümüz gibi, incû’nun aksi olan dalay aslında “devlet mülkü” anlamında olup daha kapsamlı olarak “dünya, genellik” ve aynı zamanda da “deniz, büyük göl” manalarına gelmiş olmanın (eski Türk ve Uygurcada talui, taluy) yanı sıra “çok miktarda, sayıda” ve asıl, toprak kategorilerini ifade etmiştir: dalay, hükümdarın doğruca mülkü, incû da onun akrabalarına verilen iktâların karşılığı olarak kullanılmaktaydı.[52]

Her vesileyle İran etkisinin doğruca ya da dolaylı ağırlığı kendini hissettiriyor. Birçok Osmanlı vergi adının son tahlilde bu ülkeye bağlandığını görmemiş miydik? Buna bir örnek daha ekleyelim: “İslâm devleti” olduğu söylenen Osmanlı Devleti’nin daha ilk günlerinin bir vergisini, sefer-i hümayun veya akınlarda ele geçirilen esirlerden “hums-ı şer’î” olarak alınan ve esir değeri üzerinden takdir edilen beşte bir hazine hakkını, pençik vergisini zikredelim.[53]

Büyük Bedir Gazası’ndan sonra “…Hz. Peygamber kumluk bir yere inerek ganimeti müsavat üzere taksim etti. Bazı müverrihlere göre Hz. Peygamber, ganimetin beşte birini ayırdı ve ondan sonra taksim etti. Bunlar, şu Ayet-i Kerime’ye istinat ediyorlar: Malûmunuz olsun ki ganimetin beşte biri, sırf Allah için, Peygamber için, ona karabeti olanlarla öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir…” (Enfal Suresi VIII/41).[54]

Bugün İran’da hâlâ hums, yani Arapça “beşte bir” olarak geçen bu vergiyi Osmanlıların Farisî pençik olarak adlandırmış olmalarını nasıl yorumlayacağız?…

Sadece XVI. yy.ın ilk çeyreği içinde (dört tane) Osmanlı bütçesine rastlıyoruz ki bunun bir bid’ad olmadığı muhakkaktı. Evveliyatı olmadan, belli bir sistem içinde böyle malî hesaplar tutulamazdı.

Osmanlı maliye teşkilâtında bütçeler bir hesap özeti olarak genellikle “icmal-i muhasebe” başlığıyla takdim edilirdi. Bazen de başa “muhasebe-i vâridât ve masarîf-i hızâne-i âmire” yazılırdı. Yani bütçe, devletin sadece nakit gelir ve giderlerini içerirdi.

Osmanlı bütçeleri aslında yalnız padişah haslarını yansıtıyor. Dirlikler, yani padişah hası dışında kalan beylerbeyi, sancakbeyi… hasları, zeamet ve timarlarının gelirleri bütçeye girmiyor. Bunun tek istisnası 1527 tarihli bütçe olmuştu ki bunda hem devletin çatısı, teşkilât kadroları, hem de bütün malî olanaklar, dirlikleri de içermek üzere, sergilenmişti. Hatırda tutulması gereken bir husus da, İmparatorluğun en uzak köşesinden tüm padişah haslarının tahsil olunup merkeze gelmediği, merkezden uzak sınır boylarına paranın gitmediğidir. Bu gibi taşra eyaletlerinin harcamaları eyaletin gelirinden ödenir, tahsil edilen meblâğlar hazineye girdi ve yapılan harcamalar da hazineden çıktı farz edilir, mahsup kaydı yapılırdı.[55] Bütün bu ifadeler, günün teknik olanaksızlıkları dolayısıyla uzak eyaletlerin gelirlerinin merkeze gelememesi ve bunların mahallen sarf edilmelerine rağmen, merkezin bunlar üzerinde çok dikkatli bir denetimi yürüttüğünü gösteriyor. Aşağıda, Bizans döneminde de bunun böyle olduğunu göreceğiz.

Bütün bunların hiçbir “feodal” yapıdaki ülke için bahis konusu olamayacak bir güçlü merkezî teşkilâtı gerektirdiği unutulmayacaktır. Osmanlı idaresinin feodal eğilimlerle sürekli şekilde mücadele ettiği bir vakıadır. Muhtemelen 1662 veya 1663 tarihinde Temeşvar Beylerbeyi Küçük Mehmet Paşa, Prens I. Michel Apafi’ye yazdığı mektupta, Transilvanya prenslerinin Ineu ve Lipova bölgesi köylerine yerleşmiş reâyâya yükledikleri çift vergi hususunda daha önceki teşebbüslerini hatırlatıyor. Beylerbeyi, Prens Apafi’nin, köylülerin ödedikleri vergi ve sair tekâlifin yarısının Osmanlılara, yarısının da Transilvanya’nın Macar asillerine verilmesi hususundaki anlaşma taslağını reddediyor. “Çok kudretli Padişah’ın tebaası olarak reâyâ iki yere vergi ödemeye icbar edilemez” deniyor, mektupta. Sultan IV. Mehmet (1648-1687) adına prens “Lipova ve Ineu’ya bağlı köylerden elini çekip bunları rahat bırakmaları hususunda Macar soylularına emir vermeye” davet ediliyor.[56]

Dönelim “bütçe”mize.

Bu bapta bir Bizans “bütçe”si çok aydınlatıcı olacaktır. Bunda kullanılan Codex tabiri, rôle, tomar’a karşın yazmanın defter’ler teşkil edecek şekilde katlanmış yapraklardan oluştuğunu ifade ediyor. Bu Codex’in bahis başları κεϕάλιον terimini içeriyor ki bu, özellikle vergi muhasebesi terimi olup şimdiki “hesap bahsi” tabirine muadil bir geniş anlamla şimdiki “madde”, bazen de vergi veya mükellefiyet maddesi karşılığı bir dar anlamı taşıyor.

Osmanlı örfî “Kanûn”unun bir nevi malî kadastro manasına geldiğini ilerde ayrıntılarıyla göreceğiz. Devam edelim Bizans alanında dolanmaya.

Kadastro örgütlenmesinin nüvesi stichos olup bunu teşkil eden unsurlar, basitten mürekebbe doğru mükellef, tekâlifin konusu, vergidir.

Başta, mükellef, τελεοτής’e taallûk eden bölüm yer alır. Bu bölüm διά (=tarafından) sözcüğü ile takdim edilmiş olup bunu mükellefin adı, bazen de ailesi, kökeni, ikametgâhı vs. hakkında bilgiler takip eder. Vergi Kitabı’nda da διά, codex’in tahriri anında verginin ödenmesinden sorumlu mükellefi takdim ediyor.

Hemen sonra Stichos, yükümlülüğün konusunu, bazen de mükellefin tasarrufunda bulunan toprağı gösteriyor. Burada unsurî birim stase (στάσις)[57] oluyor ki bu, kırsal ekonomi açısından bir aile tarım işletmesini temsil ediyor. Bu Stase, tek bir parça halinde olabileceği gibi dağınık parsellerden de oluşabilir.

Stichos’un üçüncü bölümü, verginin unsurlarına taallûk edip burada iki hal tefrik ediliyor: hiçbir bağışıklık içermeyen stichoi’lerle vergi tahfifinden faydalanan, geçici ve kısa vadeli, uzun vadeli ve tümden vergiden bağışık Stichoi’ler…[58]

Vergi Kitabı’ndan bu defter’lerin, imparatorun emriyle istisnaî vesilelerle fevkalade denetimlere tâbi tutulduklarını, bu denetimlerin mukannen otuzar yılda bir yapıldığını, bunların dışında daha kısa aralıklarla, kadastroyu güncel halde tutmak için adi tashihler yapıldığını öğreniyoruz. Bu mevkut gözden geçirmelerin muntazam aralıklarla yapılmadığını öğreniyoruz. Ancak bu otuz yıllık süreye riayet edildiği de anlaşılıyor.[59]

Osmanlı arazi tahrir defterlerinin az çok aynı şekilde, aynı aralıklarla tashih ve denetime tâbi tutulduklarını biliyoruz. Mezkûr “istisnaî vesileler”, genellikle yeni padişahın cülûsu oluyordu.

Osmanlı, “Rûm” Selçuklularının “Rûm” devamıydı.

*

* *

Bizans maliye teşkilâtının ayrıntılarına girmeden, yukardan beri irdelediğimiz Osmanlı vergilerinin tarihî kökenlerine dair araştırmalara ışık tutmak amacıyla bazı Bizans vergi türlerini özetleyeceğiz.

Bizans’ta, tahsil edilen vergiler bir merkezî hazinede toplanmazdı ve birçok özerk yerel hazine mevcuttu. Her ilde toplanmış gelirlerin bir bölümünü mahallen sarf etme itiyadı, tek bir bütçe yapmayı güçleştiriyordu. Buna karşılık yerel il ya da beledî bütçelerin kayıtları, bunların ciddî denetim altında tutulup masrafların gelirlere tekabül etmesine büyük özen gösterildiğini ifade ediyor.

Bizans vergi sisteminde en önemli değişme, Dioclétien’den kalma capitatio-jugatio birliğinin bozulması, toprak vergisi ile cizyenin ayrılması olmuştu. Toprak vergisi συνωνή, sadece mülk sahiplerinden tahsil edilirdi. Buna karşılık köylü kentli herkes cizyeyi (kelle vergisi) (καπνικόν) ödemekle yükümlüydü; bu vergi hanelerden alınır ve köylüye toprak bağlılığından kaçmak olanağını sağlardı.

Yine reformlar arasında en önemlisi allelengyon (αλλήλώ ἔγγυος), yani karşılıklı kefalet kurumunun tesisi olmuştu. Bu kurum epibolê’nın yerini almıştı. Arazi, vergi birimlerine bölünmüş ve bunlardan her biri belli bir oranda vergilendirilmişti. Bir birimin bütün sekenesi verginin ödenmesi hususunda dayanışma halinde olurdu.

Büyük mülklerin gelişmesiyle mücadele etmek üzere II. Basil yeni bir allelengyon vazetmişti; yenilik, topraklarını terk etmiş fakirlerin vergileri sadece güçlü mülk sahiplerinden tahsil edilecekti. Kilise’nin malları da bu rejime tâbi tutulmuştu.

Ohri piskoposu Theophylacte’nin muhaberatına göre XI. yy.ın son yirmi yılında Makedonya’da tarh edilen vergiler şunlar oluyordu: Kelle vergisi-cizye, ζευγάπιον (muhtemelen kapnikon), eski jugatio olup bir çift öküz sahibi her malikten alınan ζευγολόγιον, küçük baş hayvanlar, balıkçılık, değirmenlerden tahsil edilen rüsum; askerlik hizmeti yapmayan köylülere yüklenen angaryalar, tahkimat işleri (καστποκτισία) için işçi ve malzeme sağlanmasından ibaret oluyordu.

Bu arada köleliğe müteallik bir tür cizyeden, κεϕατίων’dan söz edilir. Constantin Monomakos bunu Sakız’da, kurmuş olduğu Nea Moni manastırının paroikoi’leri haline getirdiği Yahudi ailelerine yüklemiş.

Devlet kamu harcamalarının bir kısmını (posta, ordunun bakımı, tahkimat, yollar) halka yükleyip ondan ihtiyacı olduğu işçilik ve malzemeyi sağlıyordu. Bu munera extraordinaria, büyük suiistimallere yol açtığından halkın gözünü yıldırmıştı. Bir ülkeden gelip geçmekte olan asker ve memurların iaşe ve ibatesi, ordu ikmaline matuf tahıl öşrü gibi yükümlülükler karşılığında para verilebilirdi. Posta yolları üzerinde oturanlar öbür vergilerden bağışık tutulur, buna karşılık bunlar posta konaklarının bakımı, at ve katır sağlanması, postayı kullanan kişilere yiyecek ve örtü temini ile mükellef tutulurdu.[60]

İç ve dış ticaretle ilgili vergi ve resimler konumuz dışında kalır.

[1] Aydın Yalçın.- Türkiye iktisat tarihi, Ank. 1979, s. 117.

[2] Tarafımızdan belirtildi.

[3] Tarafımızdan belirtildi.

[4] Aydın Yalçın.- op. cit., s. 70.

[5] A. Grohmann.- Öşür, in İA.

[6] Hadiye Tuncer.- Osmanlı İmparatorluğunda toprak hukuku, s. 48-9.

[7] Tarafımızdan belirtildi.

[8] Ömer Lûtfi Barkan.- Öşür, in İA.

[9] Halil İnalcık.- Çift-resmi, in EI.

[10] Osman Turan.- Selçuklular tarihi ve Türk-İslâm medeniyeti, İst. 1980, s. 355.

[11] Cl. Cahen.- Pre-Ottoman Turkey, s. 186-7.

[12] Örneğin Ziya Kazıcı.- Osmanlılarda vergi sistemi, İst. 1977.

[13] Tarafımızdan belirtildi.

[14] Ebül’ulâ Mardin.- Harâç, in İA.

[15] Paul Garelli.- Les Assyriens en Cappadoce, Paris 1963, s. 185, 188 ve K. R. Veenhof.- Aspects of old Assyrian trade and its terminology,

Leiden 1972, passim.

[16] Fahrettin Kirzioğlu.- “Lehçe-i Erzurum” yazmasındaki halk sözleri, in Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten 1962 Ank. 1963, s. 201.

[17] Aksarayî.- op. cit., s. 173.

[18] H. İnalcık.- Bennâk, in EI.

[19] N. Beldiceanu et Irène Beldiceanu-Steinherr.- Recherches sur la province de Qaraman, s. 85.

[20] Speros Vryonis, Jr.- The Decline of Medieval Hellenism in Asia Minor, s. 472.

[21] Ann K. S. Lambton.- Landlord and peasant in Persia, Oxford 1953, s. 424, 426 ve 439.

[22] Louis Bazin.- Note sur Bellâk/Benlâk/Bennâk, in TURCICA XVI, 1984, s. 129-30.

[23] Lûtfi Gücer- XVI-XVII. Asırlarda Osmanlı İmparatorluğunda hububat meselesi ve hububattan alınan vergiler, İst. 1964, s. 52-3.

[24] Steingass.

[25] Ziya Kazıcı.- Osmanlılarda vergi sistemi, s. 124.

[26] M. Z. Pakalın.- Osmanlı tarih deyimleri III, s. 607.

[27] Lûtfi Gücer.- op. cit., s. 93.

[28] Aryeh Shmuelevitz.- The Jews of the Ottoman Empire in the late fifteenth and sixteenth centuries, Leiden 1984, s. 16.

[29] Aryeh Shmuelevitz.- op. cit., s. 84-6.

[30] Daniel S. Goffman.- The “maktu” system and the Jewish community of sixteenth-century Safed: a study of two documents from the

Ottoman archives, in Osmanlı Araştırmaları III, İst. 1982, s. 81-90.

[31] Bkz. Louis Bréhier.- Les institutions de l’Empire Byzantin, s. 205 ve Nicolas Svoronos.- Sur quelques formes de la vie rurale à Byzance.

Petite et grande exploitation, in N. Svoronos.- Etudes sur l’organisation intérieure, la société et l’économie de l’Empire Byzantin,

Variorum Reprints, London 1973, s. II/335.

[32] Ann Lambton.- op. cit., s. 101-2.

[33] Mehmet Ali Kılıçbay.- Feodalite ve klasik dönem Osmanlı üretim tarzı, Ank. 1982, s. 184.

[34] G. Doerfer.- op. cit., C. I, s. 387.

[35] İrène Beldiceanu-Steinherr.- Fiscalité et formes de possession de la terre arable dans l’Anatolie preottomane, in JESHO XIX/3, 1976,

  1. 256.

[36] ibd.

[37] G. Doerfer.- op. cit. C. II, s. 279.

[38] Μετατόπισις, “yer değiştirmek, kendi yerinden çıkarıp başka yere koymak” anlamındadır.

[39] İsmail Kaynak.- Bistra A. Tsvetkova’ya göre Türkler devrinde Bulgaristan’daki vergiler ve devlet mükellefiyeti, in VI. TTKg, Ank. 1967,

  1. 463.

[40] M. Tayyib Gökbilgin.- XVI. yüzyıl başlarında Trabzon livâsı ve Doğu Karadeniz bölgesi, in Belleten XXVI/102, 1962.

[41] Stanford J. Shaw.- Land holding and land-tax revenues in Ottoman Egypt, in R. Anderson (Ed.).- Reforms and administration in the

Middle East, Un. of Columbia Press, 1968, s. 92-3.

[42] Aydın Yalçın.- op. cit., s. 71.

[43] Tuncay Aykut.- Anadolu Türk Devletleri sikkeleri, in Sanat Dünyamız 31, 1984.

[44] Charles Moravitz.- Türkiye maliyesi, Ank. 1978, s. 2.

[45] ibd., s. 3.

[46] M. Zeki Pakalın.- Maliye teşkilâtı tarihi, s. 2. Ayrıca bkz. A. A. Duri. – Diwan, in EI (The Caliphate).

[47] M. Z. Pakalın.- op. cit., s. 6-8.

[48] BTL.

[49] YTS.

[50] Moğolların gizli tarihi, paragr. 203 (s. 135).

[51] ibd., s. 226-7, mütercim Ahmet Temir’in açıklaması.

[52] G. Doerfer, C. I, s., 324-5.

[53] Bkz. İ. Parmaksızoğlu.- Pençik, in T.A. ve M. Z. Pakalın.- Osmanlı tarih deyimleri, mad. “Pençik”.

[54] Mehmet Hüseyin Heykel.- Hazreti Muhammed Mustafa, çev. Ö. Rıza Doğrul, İst. 1948, s. 263. Bugün hâlâ İran’da Ayelullah’lar,

yüzyıllardan beri yaptıkları gibi halktan, zekât ve maişet için gerekli meblâğ çıktıktan sonra geri kalan varlığın her yıl beşte birini, halen

saklı olup günün birinde ortaya çıkacak olan İmam Cafer Sadık’a tevdi etmek üzere, toplamaktadırlar! Bunun bugün adı hums vergisi olup

devrik Şah, bunun sağlamış olduğu muazzam malî gücü hesap edememişti…

[55] Halil Sahillioğlu.- 1524-1525 Osmanlı bütçesi, in Coll.- Ord. Prof. Ömer Lûtfi Barkan’a Armağan, s. 415-6. Ayrıca bkz. Ahmet

Tabakoğlu.- XVII ve XVIII. yüzyıl Osmanlı bütçeleri, in ibd.

[56] Marie-Mathilde – Alexandrescu-Dersca Bulgaru.- Les charges économiques et financiers des reayas de l’Eyalet de Temeşvar et leurs

répercussions sociales (1552-1716) in Coll.- Türkiye’nin sosyal ve ekonomik tarihi (1071-1920), ed. Osman Okyar ve Halil İnalcık, Ank.

1980, s. 69.

[57] Modern Yunancada “tavır, durum” anlamında.

[58] Nicolas Svoronos.- Recherches sur le cadastre byzantin et la fiscalité aux XIe et XIIe siècles: Le cadastre de Thèbes, in Nicolas Svoronos.-

Etudes sur l’organisation intérieure, la société et l’économie de l’Empire Byzantin, s. III/21-23.

[59] ibd., s. III/65.

[60] Louis Bréhier.- Les institutions de l’Empire Byzantin, s. 208-213.