“Türkiye Yahudileri” dendiğinde akla ilk önce, aşağıda tafsil edeceğimiz İspanya ve Portekiz sürgünü gelir. O ise ki bu 1492 yılından asırlarca öncesinden beri Küçük Asya-Anadolu’da Yahudi vardı. Bunların öyküsünü aşağıda topluca anlatacağız.
1413 ile 1420 yılları arasında, burada ayrıntılarına girmeyeceğimiz Şeyh Bedreddin olayı vaki oluyor. “Bedreddin’in adamlarından olup kazaskerliğinde kethüdası bulunan Börklüce Mustafa, İzmir’de Urla yarımadasının kuzey tarafındaki Karaburun’da ve müridi Yahudi dönmesi Torlak Kemal de Manisa’nın Kızılbaşlarla meskûn mıntıkalarında çalışarak… Anadolu tarafında ve Şeyh Bedreddin de Rumeli’de bir isyan hazırlıyorlardı”.[1]
Bu “Anadolu”nun, daha sonra Sabbatay Sevi “heresy”sinin içinde gelişeceği İzmir ve havalisi olması dikkate şayandır. “Torlak” da “genç ve acemi hovarda. Terbiye olmamış, alışmamış (hergele)” demek olup bu ad, Bektaşî tekkelerine yeni kapılanmış kimselere veriliyordu. Kemal’e bu lakabın Hû ile birlikte takılması, hiç şüphesiz aşağılama amacını güdüyordu. Ancak bu Hû, (Torlak Hû Kemal), Kemal’in tarikat mensubu olduğuna delâlet ediyor.
Osmanlı vakanüvislerinin bu olaya sıcak bakmayacakları doğaldı: “… Ol zamanda Torlak Hu Kemal derlerdi ayin ve erkân-ı bâtılınca bir erkân tutmuştu; şer’a muhalif çok işler işlerdi. Anun dahi yanında Burak Erk Bundus (?) vardı. Ol taifeye Kemalîler derlerdi. Çıplak dazlaklar idi, iki binden ziyade idi; alem, deblek, nayle il üzerine gezerlerdi illeri aldatıp çiftten, çubuktan ayardup kendulere benzedirlerdi. Anlar dahi türlü türlü fesada başlayıp hayli mülhidlikler ve mürailikler ederlerdi.
Aydın ilinde bu suretler ile durdukları yerleri harab etmişlerdi”.[2]
Avram Galante olayı şöyle anlatıyor: Manisa’da bir mezarın Grekçe metninden anlaşıldığı gibi, Milâdî ilk asırlarda bir Yahudi topluluğu bulunuyordu. Çelebi Mehmed’in zamanında imâm (Şeyh) Bedreddin muvahhidîn düzenini ilân ediyor. Buna göre her üç dinin, Musa, İsa ve İslâm dinlerinin salikleri biraraya geleceklerdi. Bedreddin’in yeni sosyal kuralının ilk özlü sözü şu oluyordu: “Sultanların mutlak istibdadı Tanrı’dan gelmiyor, zira en üstün erk, halka aittir”. Bu imâm‘ın en gayretli yandaş ve tanıtmacıları arasında Torlak Kemal adı altında bilinen Manisalı Yahudi Samuel vardı. Samuel, 3000 dervişin başında, Anadolu ve Rumeli’nin bir bölümünde, yandaş toplamak üzere dolanıyor ve bunlara şöyle hitap ediyor: “Sizin evinizde, kendi evimde gibi oturacağım; benim de aynı şeyi yapabileceğim gibi siz de elbiselerimi, savaş aletlerimi ve arabamı alacaksınız. Sadece kadınlar bu değiş tokuşa girmez”.[3]
“Aydın’ın Türk köylüleri,
Sakızlı Rum gemiciler,
Yahudi esnafları,
On bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafa’nın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
kalkanları kakma, tolgası tunç
saflar
pare pare edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı”
… (Nâzım Hikmet. – Şeyh Bedreddin destanı).
“2 Ağustos 1492 gece yarısı Kristof Kolomb’un La Pinta, La Ninya ve La Santa Maria sefineleri, İspanya’nın güneyinde Cadiz limanından hareketle Hindistan’a doğru yeni ve daha kısa bir yol bulmak umudu ile Batı’ya doğru yelken açarken, Piri Reis’in amcası Kemal Reis komutasındaki bazı Osmanlı kadırgaları da aynı ülkenin Güneydoğu limanlarından demir olarak Doğuya, Osmanlı ülkesine hareket ediyordu”.
“Kolomb’un gemicileri yeni tanışacakları bir denizin sürprizlerinden biraz endişeli, fakat yeni bir ufka açılmanın tatlı heyecanını yaşarken, Osmanlı gemilerini, evlerini-topraklarını-sürülerini yok pahasına satan, servetleri gasp edilen ve beraberlerinde ancak taşıyabildikleri kadar şahsi ve dinî eşyalarını, kafalarında kültür birikimlerini ve ceplerinde terk ettikleri evlerin kocaman siyah anahtarlarını taşıyan İspanyol Yahudileri dolduruyordu”.
“İspanya’nın İbranîcesi olan ‘Sefarad’ sözcüğünden esinlenerek o tarihten sonra ‘Sefaradlar’ (İspanyollar) olarak anılan ve günümüze kadar da öyle bilinen Yahudi niçin ve kimden kaçıyorlardı?”…
“Tarihe damgasını vuran büyük göçlerden biri olan bu olayı iyice anlamak ve sonuçlarını doğru değerlendirebilmek için biraz daha gerilere, o tarihten 14 yüzyıl öncesine dönmek gerek…”.
“Filistin’in Romalılar tarafından istilâ edilmesi ve Roma İmparatoru Titus’un M.S. 71 yılında Kudüs’teki Büyük Mabedi yıkarak içindeki kutsal eşyaları Roma’ya naklettirmesinden sonra İbranîlerin bir kısmı kendi rızaları ile Kuzey Afrika’ya doğru yol alırken bir kısmı da Romalılar tarafından zorla Akdeniz’in diğer bir ucuna, İmparatorluğun Finis Terrae (dünyanın sonu) olarak anılan en ihmal edilmiş bölümüne, İberik Yarımadası’na gönderiliyordu”.
“… Kesinlikle bilinen (ise) Kudüs’ü terk etmek zorunda kalan bir kısım Yahudilerin Kuzey Afrika’ya gittikleri ve oradan da Vandalların istilâ birlikleriyle beraber yarımadaya geçtikleridir”.
“Yarımadaya kuzeyden gelerek büyük bir krallık kuran Vizigotlar zamanında nispeten rahat bir yaşam süren Yahudilerin huzuru V. yy.ın sonunda Katolikliği kabul eden Vizigot krallarının kendilerini de dini değiştirmeye ve Hristiyanlığı kabul etmeye zorlamaları ile sonra erdi”.
“Vizigot egemenliği 711 yılında Kuzey Afrika’dan gelen Tarık bin Ziyad komutasındaki Müslüman Araplar tarafından sona erdirildi. Vizigot baskısı altında çok eziyet çeken ve zaman zaman Kuzey Afrika’ya çıkmayı başaran Yahudilerin Müslüman Arapların İberik Yarımadası’nı fethetmelerine geniş çapta yardımcı oldukları, tarih kitaplarında açıkça belirtilmiştir”.
“Tarık bin Ziyad’ın ele geçirdiği ilk kent Kurduba (Cordaba-Kordova) da Hristiyan Vizigotların zulmü altında inleyen Yahudiler, Müslümanlara kurtarıcı gözü ile baktılar. ‘Dostane davranışlarına karşılık’ Müslümanlar da kentin muhafızlığını Yahudilere verdiler. Daha sonra fethedilen kentlerin çoğunda da (Granada, Toledo, Sevilya vs.) durum aynı oldu”.
“756’da kurulan Endülüs Emevî Devleti’nin egemenlik kurduğu güneyde, Endülüs’te (Andalusia) Müslümanlarla Yahudiler, hattâ zaman zaman yerli Hristiyanlar, kaynaşarak ortak bir kültür geliştirdiler[4]…”[5]
Sonunda Hristiyanlar İspanya’yı yeniden fethedecekler (Reconquista) ve İspanya Yahudiler için huzurla oturulacak bir ülke olmaktan çıkacaktır. Kral, zulüm ve baskı ile Yahudilerin “yola gelmeyeceklerini” anlayıp, işin içine türlü iftiralar da katarak, 31 Mart 1492’de bunları “Kovma Fermanı”nı imzalayacaktı.
100 ilâ 300 bin arasında tahmin edilen “sürgüne çıkanların ancak bir kısmı Osmanlı topraklarına ulaşabildiler. Bu rakam, Encyclopedia Judaica’ya göre 40 bin civarında iken, bazı yazarlar (Moshe Sevilya ve F. Canterra Burgos) 90-100 bin olarak tahmin yürütmektedirler”.
“İlk cemaatler İstanbul, Edirne ve Selanik’te teşkilâtlandı. Ayrıca İzmir, Gelibolu, Manisa, Bursa ve Amasya gibi yörelere yerleşenler oldu”.
“Göçmenler servetlerini beraberlerinde taşıyamamışlardı. Ancak ne İspanya kralları, ne de Akdeniz korsanları yeni bir yurt ve huzur arayışı içinde bulunan bu kişilerin bilgi ve yeteneklerini gasp edememişlerdi. Böylece bu göçmen Yahudiler, el sanatları, tıp ilmi, matbaacılık, ateşli silâh üretimi, dericilik, dokuma ve boyama alanlarındaki birikim ve uzmanlıklarını, kuruluş sürecini tamamlayarak genişleme ve yükselme devrine geçen Osmanlı İmparatorluğunun hizmetine sunuyorlardı…”.[6]
Aslında Yahudilerle Türklerin teması, bu göçle başlamıyordu. Bizans ülkesi Küçük Asya ve yine Osmanlılarca fethedilecek sair Avrupa ülkelerinde daha öncelerden yerleşmiş Yahudiler, Fetih öncesi Bizans Yahudileri, ezcümle Rabinik ve Karay cemaatlerinin oluşturduğu “Romanyot”lar vardı.
“Türklerle Yahudilerin ilk teması muhtemelen Mezopotamya’da Irak Türkleri ile olmuştur…. Prof Avram Galante, Musevîliğin kutsal kitaplarından Talmud’da rastlanan ‘ambar’, ‘küpe’, ‘küfe’ gibi Türkçe kelimelerin ‘Yahudilerle Irak Türkleri arasındaki temas sonucu İbranîceye geçmiş olmaları ihtimalini’ ileri sürmektedir”.
“Türklerle Yahudilerin en belirgin teması ise Selçuklular dönemindedir.[7] “Prof. Galante, Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası’nda ‘Selçuk hükümdarlarından birinin Yahudi bir veziri olduğunu’ okuduğunu naklediyor”[8]
Gerek bundan önce görmüş olduğumuz İran-Yahudiye “içiçeliği”, gerekse Galante’nin mezkûr ifadeleri, bizi bundan kırk yıl kadar önce, Ahlat’ta rastladığımız XI. yy.a ait Selçuklu mezar şahidesinde görüp şaştığımız “Mühr-ü Süleyman” örgesini artık izah ediyor. Devam edelim Güleryüz’ü dinlemeye.
“… Orhan Bey, 1326’da Bursa’yı fethettiği zaman orada bir Yahudi cemaatine rastlamıştır. Bursa’da Altıparmak semtinde bulunan… Etzha Hayim Sinagogu, Orhan Bey’in bir fermanı ile inşa edilmişti. Sinagoga İslâm mimarîsi hâkimdi”.
“Sultan II. Murat, Edirne’yi başkent yaptıktan sonra, Almanya’dan kaçıp gelen David ve Kalman adlarında iki Haham, Yahudilerin Osmanlı Devleti’nde nasıl huzur ve güven içinde yaşadıklarını görerek devrin Edirne Hahambaşısı İshak Sarfati’ye müracaatla, Almanya’daki Yahudilere hitaben bir mektup göndermesini rica etmişlerdir”.
Mektubun metnini vermiyoruz.
“Komşu ülkelerden tüccar ve işçileri davet eden Orhan ve kardeşi Alâattin, sanayi ve ticaret dallarında yetenekli kişiler olduklarına inandıkları Yahudilere özel bir ilgi gösterdiler. Şam’dan ve Bizans’tan birçok Yahudi, Orhan Bey’in çağrısını cevaplandırarak yeni devletin topraklarına göç etti”.
“Murat Hüdavendigâr, Edirne’yi fethettiğinde Rumcadan başka lisan bilmeyen fakir bir Yahudi cemaati buldu. Türklerin gelişini coşku ile karşılayan Edirne Yahudileri Türkçe öğrenebilmek için Bursa’daki dindaşlarından yardım istediler, öğretmenler getirttiler…”.
Edirne’nin fethinden sonra, Bizans zulmünden bizar olmuş çok sayıda Balkan Yahudi’si “hilâlin altına sığınıyor”. 1394’de VI. Şarl tarafından Fransa’dan kovulan Yahudilerin bir kısmı II. Murat zamanında Osmanlı ülkesine iltica ediyor. II. Murat’ın hizmetine giren Hekim Yakub daha sonra hekimbaşı olup Fatih’in de tabipliğini üstlenerek vezaret rütbesine yükseliyor.
Yani 1492 göçünden ve hatta İstanbul’un fethinden epey önce Yahudiler Osmanlı ülkesine gelmişlerdi.[9]
Fatih, İstanbul’u almadan bir yıl önce mezkûr hekim Yakub’u vergiden muaf tutan fermanında “âlimlerin şanı ve tabiplerin tacı, zamanının Galien ve Hippokrates’i…” diye övüyor.[10]
Bizans, Osmanlıların ortaya çıkışlarından çok önce, Anadolu’da topraklarının çoğunu kaybetmişti ve buralarda yaşayan Yahudiler Anadolu Selçukluları Devleti ve bunun zevalinden sonra Beylikler’e tabî olarak yaşamlarını sürdürmüşlerdi. Bu Beylikler Osmanlı mülküne katılınca buralardaki Yahudiler, 1453’den sonra, Rumca konuşan İstanbul Yahudileri ile ispanya ve Portekiz’den hicret edenlerle karışmıştı.
Konya’da Milâdî I. yy.da önemli bir Yahudi kolonisi bulunuyordu ve bir Selçuklu Sultanının hizmetinde bir Yahudi hekim vardı. Ankara ve Kütahya, Germiyan Oğulları’nın idaresindeydi ve Ankara’da, Milâttan önce bir Yahudi kolonisi yaşıyordu. Kütahya’da, Bizans döneminde, bir Yahudi tabip vardı.
Az çok her yerde, Milâttan önce ya da hemen sonra, Yahudi kolonileri bulunuyordu. Muğla, Milas, Gümüşlü, Bodrum kentleri Menteşe Beyliği’ne bağlıydı. Muğla’da, hâlâ, adı hamursuz dağ olan bir dağ ve bunun üzerinde de, Yahudi olmasının gerektiği, bir evliya mezarı var. Bu mezar yöre halkının ziyaret yeridir. Ne ifade eder, bütün bunlar?…
Gümüşlü’de de, günümüzde, Çifut Kalesi tesmiye edilen bir tepede oturan bir cemaat bulunuyordu.
Samsun, Yahudi cemaatlerinin bulunduğu Amasya ve Tokat’ı geçip Sivas’a kadar uzanan ve bir yandan, Bağdat yoluna ve öbür yandan da Halep ve uzantısına yönelen yola bağlanan bir ana yolun müntehası olmaktadır. Bu coğrafi durumun, Yahudileri çekmemiş olması mümkün değildir.
Ve Sinop, Aydın, İzmir, Manisa…
Bütün buralardan göçüp Osmanlı İstanbul’una gelen Yahudiler, kurdukları Sinagoglara, terk ettikleri kentin adını verdiler: “Adalia (Side civarı), Sinop…” Sinagogları.
Afyonkarahisar civarında da, bir Çifut kasabası, günümüze çıkmıştır.
Ve şimdi de, Selçuklular zamanında, Yahudilerin taşıdıkları Türk adları: Arslan, (bu ad Juda adını taşıyana verilmiş olup kökenini Tekvin XLIX/9’da verilmiş olan sıfattan alır: “Yahuda bir aslan yavrusudur…”); Bayram (İbranîce moed. Halen Bayram ve Moer kullanılmaktadır). Kazal; İsmail; Pertev; Marul; Tursun; Tura (kadın adı).
Müslümanlar, Türkler ve Yahudilerin taşıdıkları Ahd-i Atik adlarını saymayacağız.
Bunların dışında Kemal, Samuel’i ifade etmede kullanılır. Adıgüzel, Shemtov’un tam tercümesidir. Ve Yakut (kadın adı), Karasu, Barbut (bir zar oyunu).[11]
Yahudiler 1492’de “geldiklerinde, konuştukları İspanya İspanyolcasına (Yahudilerin konuştukları bir dil olması nedeniyle), Osmanlı halkı bu dile ‘Yahudice’ adını koydu”.
“… 1492’de birlikte getirdikleri dillerini (İspanyolca), romans ve madrigalleri (müzik), refranoları (deyim), proverboları (atasözü), diçaları (deyiş), konsejaları (öykü), giyim kuşam… yemek türlerine varana değin, akla gelen her etkinliği, anayurtları bildikleri İspanya’nın hüzün dolu özlemleri ile Osmanlı topraklarına taşıdılar”.
“Önceleri, kimliğini koruyan bu etkinlikler, giderek Osmanlılaştı, sonra da Türkiyeleşti. Ve katarak, çıkararak, bozarak, süsleyerek gelişen bu ekinsel etkinlikler, bugüne dek gelen özel bir tür oldu. Bu değişmeleri, dilde açık bir biçimde gözlemlemek olası; gerçek İspanyolca, 1530 yılından sonra Türkçe, İbranîce, İtalyanca, Fransızca, Rumca, Arapça sözcüklerin dile girmesiyle kaldı ve Judeo-Espanyol veya Yahudice oldu”[12]
XV. ve XVI. yy.larda Osmanlı Yahudi cemaati içinde iki tür önderlik bulunuyordu: Hahamların sahip oldukları geleneksel önderlik vasfı ile cemaat içinde siyaset ve iktisadî işlerde etkin olmuş lâik kişilerin arızî önderliği. Bu gruplardan ilki de ikiye ayrılabilir: İstanbul’da Hahambaşı’nın önderliği ile başka cemaatlerin mahallî Hahamları; ikinci gruba tabipler, malî işlerle uğraşanlar, politikacılar dâhildi.
“Osmanlıların, Yahudi politikalarının esin kaynakları, tam olarak belirgin değildir ve bunda hangi etkenlerin rol oynadığını saptamakta yol gösterecek az kaynağa sahibiz. Yahudi cemaatleri, genişlemekte olan Osmanlı sınır devletinden çok daha büyük Anadolu Beyliklerinde olduğu gibi, Bizans Balkan’ları ve Slav ülkelerinde mevcuttu. Bizanslılarda, hiç değilse XII. yy.a kadar, Yahudi cemaatleri, hükümet tarafından her yerde cemaatlerinin başı olarak tanınmış Hahamlar tarafından yönetiliyordu. Osmanlıların, hiç değilse, büyük kentlerde, aynı yolu tutmuş oldukları sanılır”.
“Bursa Yahudileri günlük işlerde az çok özerkliği olan mahalleye sahiptiler ve Müslüman cemaatinin sağladığı sağlık ve sair hizmetlerden faydalanıyorlardı. Saray’ın büyük ölçüde Edirne’ye taşınmasıyla Osmanlı Yahudi politikasının bir ikinci taşı vaz edilmiş oluyordu. Muhtemelen, Yahudilerin Osmanlı yaşamında oynadıkları rolden hoşnut olmuş Osmanlı çevreleri, Bursa Yahudilerinin yeni başkent Edirne’ye intikallerine amil olmuştu. Buna ilâveten, Balkanlar’daki, henüz Osmanlı yönetimine geçmemiş ülkelerden, Osmanlı başkentinin entelektüel yaşam ve iktisadî olanaklarının cazibesi ile buraya göç etmişler ve daha önce mevcut Rabbini ve Karait cemaatleriyle yeni Bursa’dan gelenlerle burada buluşmuşlardı”[13]
“Batı Avrupa’da XIV. yy.ın sonundan beri Hristiyan devletlerinden az çok hepsinden zulüm görmüş Yahudiler, bir emin ülkenin hasretini çekip buraya varmaya çabalamaktaydılar, işbu arz-ı mevut, göç eden Yahudilere hoş geldin deyip onları baskıdan koruyan, onlara cemaat özerkliğini veren ve dinî uygulamalarına ses çıkarmayan Osmanlılar tarafından onlara sunulmuştu. Bir ölçüde de, hattâ, idarenin gözdeleri olmuşlardı. Öbür yandan, kent düzeyinde sınaatkâr ve meslek sahipleri, ezcümle tüccar ve banker, tabip ve vergi tahsildarından sıkıntı çeken Osmanlılar, Yahudilerin ekonomik faaliyetleri ve önceki ülkelerinden getirdikleri beceri ve tekniklerinden faydalanmışlardı. Bu görüşe göre Yahudiler, Osmanlılara karşı minnettarlıklarının ötesinde, daha XIV. yy. sonundan itibaren bu imparatorluğa ve onun hükümdarlarına destek olmuşlardı…”[14]
Bu arada garip bir olgu ile karşılaşılıyor: 1478 tahrir defterleri ile 1487 ilâ 1490 arasındaki cizye cetvellerinde Selanik Yahudileri görülmüyor.[15] O ise ki, Selanik’in 1430’da fethi sırasında bu kentte bir Yahudi cemaatinin varlığı kesin olarak saptanmıştır. Bu varlık, Sefarad ve Aşkinaz Yahudilerinin XVI. yy.da hicretleri sonucu tekrar saptanmışken, 1478 tahrir defterlerinde gözükmemeleri keyfiyeti, izahını bekliyor: Fatih, İstanbul’u yeniden iskân ettirmek için bunları başkente davet ediyor ve onlar da bu (cazip) davete, icabet ediyorlar.[16]
Müteakip dört yüz yılda, 1819 nüfus tahriri rakamlarında, Turkokratia Selanik’inde çok cüzî farklar görülecektir: mezkûr kentin halkının en az yarısı hep Yahudi olmuştu. Gerisi Müslüman ve Hristiyanlar arasında paylaşılmıştı.[17]
Osmanlı ülkesine yerleşmiş Yahudiler şöyle bir tasnife tabî tutulabilir: Safardî, Aşkinaz, Romaniot (Osmanlı ifadesiyle “Rûmî”…), Mustâ’rabî (Arap alanındaki Yahudi cemaatinin ahfadı).
“Rûmî’ler hakkında kısaca aşağıdaki bilgileri vermek uygun olacaktır. Bizans İmparatorluğu’nda refah ve bazı meslekler açısından mümtaz bir mevki tutmuş olan Yahudiler, ekonomik çevreden, meslekleri ve refah düzeylerinden ve kentlerdeki ikametgâhlarından tedricen dışlanacaklardır. Bunlardan birçoğu ülke dışı ve deniz ticaretine girişiyor. Erez İsrail ve Mısır gibi birçok yerde, hâlâ sağlam bir Yahudi köylü nüfusu bulunuyordu. VI. yy.da mensucat boyacılığı, Bizans İmparatorluğu’nun sonuna dek sürecek olan başlıca Yahudi sınaatı olarak kalmıştır.
İkona düşmanlığı (iconoclastic) dönemden (VIII. yy.dan itibaren) dördüncü Haçlılar seferine (1204) kadar Yahudiler, hâlâ Bizans egemenliğinde kalmış topraklardaki büyük kentlerde yaşıyorlardı. Balkanlar ve Küçük Asya’da ve Konstantinopolis’te XII. yy. ortasında birçok cemaatin varlığı mukayyettir. Burada çeşidi alanlarda faaliyet gösteriyorlardı.
İkona düşmanlığı hareketinin gerçek tabiatı, buna mensup olanlarda, muhtemel Yahudi etkileri şüphesini uyandırmıştı. Gerçekten, ikonaları dışlayan imparatorlar ve rahipler üzerindeki bahis konusu etki, hayli tartışmaya neden olmuştur. Biz bu, “Suret çizmeme” işini, daha önce irdelemiştik. Buna karşılık, ikona ibadeti taraftarları muhaliflerini, “Yahudi” olarak damgalıyorlardı, şöyle ki ikonaların “yerli yerine gelmeleri”nin (843) arkasından, yenilenmiş Yahudi aleyhtarı sert gösteriler gelmişti. Yahudi etkisine kesin olarak inanılmıştı ve Yahudiler hakkında her türlü “masal” uydurulmuştu. Birkaç imparator, bunları zorla Hristiyanlaştırma girişiminde bulunacaktı. Bu zulümden birçok Yahudi’nin Hazarlar ülkesine kaçtığı kaydediliyor. Bizans Yahudiliği XI. ve XII. yy.larda görünürde bir mutlak zillet altında yaşamışlardı ama buna rağmen de hayatları ve mülkleri emniyet altında idi.
Bu aynı dönemlerde Balkanlarda tarımla uğraşan Yahudiler olduğu gibi bunun yanı sıra ipek dokuma ve bütün Bizans ülkelerinde yaygın olan kumaş boyama işi ile meşgul oldukları görülüyor.
Karaitlerin ayrı bir cemaat ve reislik düzeni vardı. Bunlar XI. yy.ın ikinci yarısında, özellikle Konstantinopolis etrafında yuvalanmış zengin ve değişik kültürel yaşam sürdürüyorlardı. Bizans’ın mümtaz Karait bilginleri arasında Jakob b. Reuben, Juda Hadassi, ve Tabias bin Moses (Musa) zikrediliyor. 1096’da ilk Haçlı Seferi, Selanik’te bir Mesihî harekete yol açmıştı.
IV. Haçlı Seferi (1204) Bizans İmparatorluğu’nu dağıtmış ve Yahudi cemaatlerini Latinlerin tesis ettikleri çeşitli idareler altına sokmuştu. Konstantinopolis’te, Pera’da Yahudi mahallesi, kentin yağması sırasında yakılıp yıkılmıştı. 1261’de Latin idaresinin son bulmasını müteakip Yahudiler hem Pera, hem de bu alanın dışında, özellikle Venediklilere mahsusî hak ve ticarî imtiyazların verilmiş olduğu yerlerde yaşıyorlardı. Bunların birçoğu sepicilikle uğraşmakta olup çoğunluk görünürde müreffehti. Ne Bizans’ın yerli sülâlesi, ne de Latin idareciler, Yahudilerin statülerinde köklü bir değişiklik yapmadılar. Mamafih Yunanistan ve Balkanlarda Grek hükümdar ve “despot”lar olarak bilinen küçük krallıklar Judaism’in yasaklanması için zaman zaman harekete geçiyorlardı.
Gerek eski imparatorluk sınırları içinde olup da yabancı idare altına girmiş ülkelerde, gerekse geri kalan yerlerde Yahudiler, özel şekiller almış Romaniot (Rûmî) ritusları devam ettiriyorlardı. Buralarda da Karaitler geniş kültürel faaliyette bulunuyorlardı. 1453, Yahudiler için bir nevi, çok daha iyileşmiş koşullarda, yeni bir hayatın başlangıcı olacaktı.[18]
Bizanslı adam, hiç mi Yahudi’nin etkisinde kalmamıştı?…
Kalmıştı. Aşağıda anlatacaklarımız bunu gösteriyor.
Selanik Metropoliti Greguar Palamas, Tenedos’dan Konstantinopolis’e giderken 1354’de Gelibolu koyunda Türklerin eline düşüyor. Bunlar da onu sonunda Bursa civarında Orhan’ın yazlık ikametgâhına götürüyorlar. Burada, Sultan’ın emri üzerine, olayı kaydeden kaynaklardan üçünün “οί χιόναι” tesmiye ettikleri Sultan’ın yakınlarıyla bir theolojik tartışmaya giriyor. J. Meyendorff, ilk olarak bu adı, 1336’de Konstantinopolis’le Patrik Synode’una sevk edilen Yahudileşmiş bir Selaniklininki, “ό χιόνιος” ile yakınlaştırıyor.[19]
Gerçek kökenleri ne olursa olsun, chionai‘ler az veya çok Judaism’in çevresinde dönüyorlar.[20] Keyfiyet, münferit bir olay olarak değil, Judaism’in Bizans ve Müslüman hâkimiyetine geçmiş topraklardaki genel tarihi içinde mütalâa edilecektir.
Selanikli Chionios‘un dinî intisabı şüphe bırakmıyorsa da (Kilise kaydında Judaism’e meyyal ya da Judaism’e dönmüş bir Hristiyan olarak görünüyor) Bithynia Chionai‘lerininki, bilginleri birbirlerine düşürmüştür. Kimi bunları Yahudi, daha doğru olarak Yahudilikten kopmuş bir Karait, kimi de Müslüman olmuş Yahudi olarak görüyor. Bunlara karşılık J. Meyendorff bunlar, Müslümanlara yaklaşmak üzere Judaism’i kabul etmiş eski Hristiyan olarak gösterirken Anna Philippidis-Braat, “… İslâm’a ihtidalarının muhtemel görülebileceği…” Judaism’e eğilimli Hristiyanlar olduklarını sanıyor.[21] Speros Vryonis ise bunların ihtida etmiş Yahudiler olduklarını söylüyor.[22] Bu noktada bir saplantı yapmakta fayda mülâhaza ederiz. Rahmetli Niyazi Berkes Hoca, Vryonis’in mezkûr kitabını eleştirirken söyle diyor: “Anadolu Helenleşmemişti. Bizans zamanına kadar bile, yerli dilleri kaybolmamış, Grek dili tüm yayılmamıştı. Tüm Bizans döneminde Anadolu, Bizans Ortodoks Kilisesine uyamamış, ona karşı dinmeyen isyanlar ve heresi akımları, inançları içinde yüzmüştü. Öyle ki Anadolu, dünyanın belki en yoğun heresi ülkesi olmuştur. Osmanlı zamanında da Anadolu’da bir Bizans-Orthodoksluk-Grek dili bütün olan bir kültürü taşıyan bir ulus hiçbir zaman olmamıştır. Anadolu, Bizans sezaropapizminin ya da Bizans aristokrasisi ile bürokrasisinin sömürü alanı olan bir sömürge idi…”[23]
Evet, Chionai adının Hristiyan kökenli kişilere de uygulanabileceği varsayımı kenara itilemez. Palamas bu kişilere Müslüman olmuş Yahudiler derken çırağı Philotée “Hristiyanlığın kahpeleri, Hristiyanlarla ipi koparmışlar” olarak gösteriyor bunları.[24]
Bu patrik Yahudi kökenliydi; hal böyle olunca da, dinî husumete rağmen Bizans’ta Yahudilerle Hristiyanlar arasında yy.lar boyunca sürüp gelen bir birlikte yaşamanın temassız olamayacağını ve bu ilişkilerin, bazen Yahudi cemaatinden kişilerin Hristiyanlığı kabule götürdüğü gibi ters yönde, Hristiyanlar arasında da, Judaism’in cazibesine kapılanların bulunduğunu en iyi bilenlerden olmalıydı. O halde iş kalıyor bu iki kategori Chionai’nin, Yahudiler ve Hristiyanların ilişkilerinin tabiatının saptanmasına. Daha önce söylediğimiz gibi, her ikisinin Judaismle doğruca ilişkisi vardır: Orhan’ın sarayındaki Chionai‘ler eski Yahudiler, Selanik’teki Chionios, Judaism’e eğilimli ya da bu dini kabul etmiş bir Hristiyan’dı. Ancak Musa Yasası’na karşı davranışları bir nevi ters dönmüştü: Chionios, Byzans ortamında mevcut bütün riskleri (hapis, yargılama) göze alarak Judaik uygulamaları kabullenmişken Chionai‘ler, ilk dinlerini terk edip galiplerininkine gelmişlerdi. Bunda içtenlik olduğu kadar oportünizmin de payı vardı.
Buna rağmen kaynakların bunları aynı sözcükle ifade etmiş olmaları, çağdaşlarının gözünde aralarında yeterince sıkı bir bağlantının varlığına delâlet ediyor. Bu, mahsusî olarak bir Judaik kavram olmamalıydı şöyle ki Χιόναι– Χιόνιος sözcüğüne, 1250 ile 1330 arasında yaşamış, Bizans astronomisine yenilik getiren bir kişinin adında hafifçe değişik şekliyle rastlanıyor: Greguar χιοδιάδης. Bu bilgin İran’a gidip astronomi tahsil etmişti ve bu konuda bir uzman olarak geri dönmüştü. İşin bir uzmanına göre χιονιάδης sözcüğü Greguar’a İran’da verilmiş olup dönüşünde adı olarak kalmış bir unvan olmalıdır. Kaldı ki Greguar Chioniadis’in, bildiğimiz kadarıyla, Judaism ne de buna mütemayil kişilerle hiçbir ilişkisi olmamıştı.
Biz şimdi, bütün bu vesilelerle, kitabımızın ana konusuyla yakından ilişkili başka sonuçlara doğru gidiyoruz. Gerçekten Anna Philipidis-Braat’ın çok doğru olarak gördüğü gibi Chinios ile Chioniadis’i birleştirebilecek tek müşterek payda “… bu kişilerin yüksek kültürüdür. Chionios, hocaları ve tilmizlerinden söz etmeye davet ediliyor; bunun dışında Selanik Yahudi cemaatinde yüksek hukukî ve idarî işlevlerle yükümlü. Orhan, Chionai‘lerden “âlim ve uyanık” kişiler olarak söz ediyor; Palamas, bunların özellikle bilgilerine saldırıyor…” şeklinde ifade edilebilir.
Bu itibarla kelimenin manası bir bilim dalı yönünde aranacaktır. XIV. yy. astronomik araştırmalara ilginin geliştiği bir dönem oluyor. Doğu’dan gelmiş gökcisimlerinin ilmi çoğu kez “İranlıların ve Kaldelilerin ilmi” olarak tavsif edilir. Bu itibarla Bizanslı bilginler yüzlerini önce İran’a çevirmişlerdi: 1332’de meçhul bir kişi Şemseddin Buharî’nin bu konudaki kitabını Farsçadan Helenceye çeviriyordu. Konstantinopolis’te Greguar Chioniadis, bilgilerini genişletmek arzusuyla, bunu ancak İran’da gerçekleştirebileceğinin farkındaydı ve bu ülkeden, tercüme edeceği birçok astronomi kitabını, dönüşünde, beraberinde getirmişti. Bu kitaplardan, çok Bizanslı bilgin faydalanacaktı. Kaldelilere gelince, Ortaçağda genel olarak, kendi vârislerinin Yahudiler olduğu kanaati yaygındı. Gerçekten Bizans ve Batı Avrupa’sında olduğu gibi Müslüman ülkelerde Yahudilerin en çeşitli astronomik çalışmalarda, özellikle, Yahudi astronomik bilgisinin altın çağı sayılan XIV. yy.da, çok başarılı oldukları bir vakıadır. İranî ve Hint astronomik cetvellerinin biraraya getirilmeleri, takvim üzerinde tartışmalar, Arap eserlerinin (Aslında Arapça yazılmış İranlı ve Türk müelliflerininki) tercümesi, üniversitelerde okutulmaları ile Yahudilerin Mezopotamya’dan İspanya’ya kadar şöhretleri yaygındı. IX. yy.da bir piskopos, yeni ayın zuhuru üzerinde bir Yahudi bilgine başvuruyor; Kıbrıslı bir Yahudi’nin bu yöndeki şöhreti nedeniyle II. Basil onu, takvim üzerinde bir Ermeni-Grek tartışmasında hakemlik etmek üzere davet ediyor. I. Alexis zamanında Konstantinopolis’te Yahudi bilginler arasında astronomi ile ilgili tartışmalar yapılıyor…
Bu itibarla, İranlıların öğrencisi Chioniadis, Yahudi kökenli Chionai‘lerle Yahudi eğilimli Chinios muhtemelen yıldızların tetkikiyle birbirlerine bağlanacaklardır. Yıldızlar, daha genel olarak gök cisimlerinin ilmi, Doğu’dan gelmiş olup “İranlıların ve Kaldelilerin ilmi “olarak bilinir.[25]
Bütün bu hikâyede bizim için son derece önemli olan İran-Yahudi kültürel alışverişinin bu vesileyle de bir kez daha belirginleşmesidir. Bu arada bir tanesi daha var ki bunu da aşağıda zikredeceğiz.
Antikçağın arkasından Bizanslıların telâkki ettikleri gibi “İranlıların ve Kaldelilerin ilmi”, Metochite’nin astronomi tanımlamasına göre “… güneş, ay ve beş gezegenin eşit ve eşit olmayan hareketlerine…”inhisar etmiyordu; o, gizli bilgiler (ilm-i ledün), astroloji (ilm-i nücûm), kâhinlik, büyü, simyadan ayrılmazdı. Astronomi (ilm-i hey’et) de astroloji de, birer “ilim” olarak telâkki edilirlerdi.
Tüm Bizans tarihi boyunca, gizli bilimlere ilgi genel olmuştu: imparatorlar, vezirler, aydınlar, şairler, Kilise adamları kendilerini buna vermişlerdi, Kilise’nin arada bir şiddetli tepkisine rağmen.
Astronomi gibi astroloji ve bütün gizli bilimler takımının kökeninin Doğu’da olduğu sanılırdı: büyü İran’dan gelmişti. Anna Komnenna zamanında Konstantinopolis’te icra-i sanat eden en ünlü Suriyeli ve Mısırlı gizli bilim ustaları gibi bu işin erbabı çoğu kez Doğuluydu.
Doğulu olmak itibariyle Yahudilerin gizli bilimler alanında iyice yerleşmiş bir ünü vardı. Hristiyanlar da, Müslümanlar da Yahudilerin kehanet, sihirbazlık, cin ve şeytanları kovma, simya hususlarında yetenek sahibi olduklarına inanılır: daha VIII. ve IX. yy.lardan itibaren Yahudiler astrolojinin kabul edilmiş ustaları olarak biliniyorlar. Yakub (Jacob) İbn Tarık, Halife Mansur zamanında Hindistan’dan astroloji cetvelleri ithal ediyor. Rabban el-Tabarî (yakl.-820) ve İran Yahudi’si Andruzagar ün yapmışlardı. Doğulu Yahudi astrologların eserlerinin çoğu Latince ve İspanyolcaya çevrilmişti. Fransa’da Provence’ın ilk Kabbalacıları, İspanya âlimleri, astrolojinin ateşli yandaşlarıydılar. Güney İtalya’da ünlü tabip ve astrolog Sabbatay Donnolo (913-970), astrolojiyi “Babilonya”da öğrenmiş olmalıydı.
Bizans’ta, ikona düşmanlığı hareketinin doğmasına Yahudileri karıştıran gelenek, III. Leon’a tahta çıkacağını önceden haber veren bir Yahudi kâhinden söz eder.
Birçok halde gizli bilimlerde özel erk ve yetenek sahibi olmakla ruhbaniyet işlevi ilişki halinde görülür. O ise ki ruhbaniyet ile kehanet sanatının birleştirilmesi, özellikle Batı Samîlerde çok belirgin fevkalâde eski bir kavramdır. Gerçekten, bir yandan mabedin muhafazası ve kurban ve öbür yandan da kehanet rollerini üzerinde toplayan ruhbaniyet işlevi, krallık döneminde İsrailli rahibin ve İslâm öncesi Arap kâhininkiydi:
Bu, İbranî Kohen ile Arap kâhin oluyor ki bu sözcükler daha sonra Yahudilerde Harun’un ahfadını, Müslümanlarda da kâhinleri ifade etmeye devam etmişlerdir.
Arapçadan Farsça ve Türkçeye geçen kâhin (çoğulu kehene, kühhân) bu sonuncu dilde gaipten haber verme iddiasında bulunan kimse, falcı; eski Mısırlılarla Hintlilerin ruhanî reislerini ifade ediyor.
Kiyâhn-i telâffuz edilen Kâhn-i şekli altında kâhin ve bunun çoğulu kühhân, fonetik olarak χιόναι ve χιόνιος sözcüklerine çok yakın düşüyorlar.
Astroloji ve kehanet, tefe’ül alanlarında Yahudilerin Bizans ve Müslüman ülkelerde oynadıkları rol hakkında tarihî bilgiler hesaba katıldığında, Grek tabirin, kâhin ve astrologları ifade eden Arap-Türk sözcüğün bozulmuş bir şekli olduğu istidlal edilir.
O halde Bursa’nın Chionai‘leri, Orhan’ın resmî saray astrologları oluyorlar, tıpkı örneğin Yahudi Mashallah’ın 800’lerde Halife’lerin sarayında görevli astrolog olması gibi. Selanik’in Chionios‘una gelince bu zat, astroloji ve tefe’üle ilgisinin Yahudi ustaların safına ittiği aydın bir Bizanslı oluyor. Fikrî ilgileri, Yahudilerle teması, ona Chionios lakabının takılmasını intaç etmişti. Trabzonlu bilim adam Chioniadis, İran’da doğruca bilim tahsiliyle yetinmişken, Chionios çok daha ileri gitmişti şöyle ki “gerçek imanı inkâr edip Judaism’i benimsemek”le itham edilmişti.
Bu itham gerçekte neleri perdeliyordu? Yahudilerle açıkça ilişkide bulunan bir kişiye iftiradan mı ibareti, yoksa o gerçekten Judaism’i mi kabul etmişti? Bunun yanıtı ne olursa olsun, bir başka soru ortada kalıyor: Chionios münferit bir olay mı yoksa Yahudi cemaatlerinin Bizans intelligentsiası üzerinde bir gerçek bilimsel ve dinî cazibesini mi ifade ediyor?
Kilise’nin bu konuda çok hassas davrandığı ve hangi derecede olursa olsun, Yahudilerle herhangi bir yakınlığı ağır şekilde mahkûm etmekten geri kalmadığı bir vakıadır. XV. yy.da, Georges Scholarios, Plethon’un 1380’lerde vatanından kaçıp Edirne’de Osmanlı Sultanlarının “… sarayında en önemli kişiler arasında bulunan…” Yahudi Elisée’nin tilmizi olmuş olmasını şiddetle kınıyor; otuz yıl kadar önce de Yahudi müneccimler Orhan’ın sarayında etkin kişiler olmuşlardı.
Konuyu toparlayalım. Bizans kaynakları sık sık Yahudilerin Hristiyanlığa gelmelerini kaydediyorlarsa da Hristiyanların Judaism’i kabul etmelerini, her ne kadar daha nadir ise de, mümkün olduğu kadar meskût geçiyorlar. Buna rağmen çok sayıda vaka Ortaçağda, Batı’da ve Bizans’ta kayda geçmiştir. Bunların ayrıntılarına girmeyeceğiz.
Ancak Yahudi-Hristiyan birlikte yaşamasının çoktan beri iki dinî inanç cemaati arasında büyük bir fikir dolaşımını idame ettirdiği ve bu cemaatlerin, resmî belgelerin yazdıklarından çok daha az birbirlerinden ayrı oldukları bir vakıadır. Bizanslıların faal Hristiyanlığı yayma çabaları ve belgelerin Yahudiler için izhar ettikleri aşağılama, Hristiyanlığın, daha başından beri, bütün kendi ve Bizans tarihi boyunca hiçbir zaman tamamen boğamadığı bir Judaism eğilimini unutturmamalıdır. Gerçekten Judaism’e karşı Hristiyanlar çoğu kez küçümseme ile büyüklenme, eski yasanın toptan atılması ile bunun bazı kurallarının Hristiyanlık uygulamaları arasına ithali arasında gidip gelmişlerdir.
“En çeşitli heresy ve bağdaştırmacılığın (syncretisme) geleneksel potası olan Küçük Asya’nın XIV. yy.dan hayli önce, Judaism’e meyyal Hristiyanları da olmuştu…”[26]
Sözü buralara getirdikten sonra Samîlerde kehanet ve tefe’ülün genel hatlarından kısaca birkaç söz yerinde olacaktır.
Sümer-Babilonya dinî yaşamında rahipler halka bir kölece bağlılık ruhunu aşılamaktaydılar. Görünürde din, bir orta kişiyi, her an her şeyi yapabilecek cinlerden kurtarmada yardımcı olmuyordu. İnsanoğlu sürekli olarak kaderin pençesindeydi ve ne yiyeceği, evi, bedeni, ne de herhangi başka bir şeyi yoktu ki cinlerin gözü altında olmasın. Bu kötü ruhlardan kurtulmanın tek yolu ruhban sınıfına mutlak olarak dayanmaktı. Adalet, iyilik gibi vasıfları dolayısıyla bunları fiilen kurtarabilecek olan tanrılar da kendi aralarında bölünmüşlerdi; hiçbiri sınırsız güce sahip değildi; kurtarıcı bir iman, bir amentü de bilinmiyordu. Bu hususta görülebilecek olan, bazı kişilerin bir tanrının ilgi ve korumasından elde ettiği, rüyada ya da vecd halinde tezahür eden aralıklı deneyden ibaretti. Bir kardeş ulusun kutsal kitabı Ahd-i Atik, yasalar, kehanetler, tarihî anlatılar, bir kozmoloji (mebhas-ı kâinat), efsaneler, ilâhîler, dualar… içeriyor; bunlara belki bazı sihrî metinler de eklenebilir. Eğer Akadlıların kendini kabul ettirmiş bir resmî dinî eserler, divanı mevcut olsa idi bu, İbranîlerinkinden hiç farklı olmayacaktı, şu kadar ki bunu teşkil eden çeşitli unsurlar aynı oranda görünmeyeceklerdi veya sırasıyla aynı önemi haiz olmayacaklardı; zira, İsrail’inkinin aksine, Akad dini geçmişinden kurtulup sihrî mirasını reddetmeyi başaramamıştı.[27]
Eskiden kelimeler mistik güçler olarak telâkki edilirlerdi; keza, daha sonra bile birçok ulus, ezcümle Yahudiler ve Araplar, ayrıntılarıyla gördüğümüz gibi, rakamlara bir gizli anlam atfediyorlardı. Babilonyalıların da rakamların mistik gücüne dair bir kuramları olmuştu.
Kelime, ifade ettiği şeyin sureti oluyor. Peygamber İlya, Baal’in rahipleriyle alay ediyor: “Ve kendilerine verilen boğayı alıp hazırladılar ve sabahtan öğleye kadar: Ey Baal, bize cevap ver, diye Baal’in ismini çağırdılar. Fakat ses yoktu ve cevap veren yoktu… Ve vaki oldu ki, öğleyin İlya onlarla eğlenip dedi: Yüksek sesle çağırın; çünkü o bir ilâhtır; ya dalgındır yahut heladadır, ya yolculuk ediyor, belki de uykudadır da uyandırmak gerek” (I. Krallar XVIII/26-27).
İster istemez, arzuların yerine gelmesini sağlama gücünde olan kelimeler daha erken çağlardan itibaren, bir uğursuz, tehlikeli, korkunç veçheye bürünüyor: “kelime” anlamındaki Sümer ifadesi, aynı şekilde, “büyü yapma” manasında da kullanılıyordu. Sihirbazların esrarengiz güçlerinin uygulanması, bir “kelime”den ibaretti.
Bir ilâh, ancak sözcüsü rahip, aracılığı ile konuşabilirdi. Böylece de ruhban sınıfı korkunç bir güç iktisap etmişti. Kelime hiçbir zaman salt bir soyutlama olmayıp bir hayatî kuvvet oluyor. Böyle olunca da İbranî’lerin şu şiirini az çok harfi harfine yorumlayacağız: “Dünyaya sözünü gönderir; kelâmı çabuk seğirdir” (Mezmurlar CXLVII/15). Keza “erz ağaçlarını kıran Rabb (Yahve)nin sesi”, Yahve’nin, harekete geçtiği görülen bizzat kendisi oluyor; aynı İbranî kelime hem “ses”, hem de “gök gürültüsü”nü ifade ediyor.
Böylece de Sümerliler ve bunların Samî vârislerinde tanrısal kelâmın temel düşüncesi, bunun karşı konulmaz gücü oluyordu: kelâm, her şeyi tanzim ediyordu.
Güneş tanrısına bir Sümer duasında, derin bir dinî duygu ifade ediliyor ve koşuklamanın güzelliği İbranî Mezmurlarıyla rahatça kıyaslanabilir. Bir günah ödeyici ritüelin bir unsuru olarak bir rahibin kullanması için yazılmış bu duada sihre-büyüye bir telmih sadece sonda beliriyor. Böyle de eski Sümer âdeti bozulmuş oluyor. O halde sihre kapıyı açıp duanın dinî değerini düşünme sorumluluğu Sümerlilere mi ait oluyor; yoksa bunun için Babilonyalıları mı suçlayacağız? Konu tartışmaya açık olmakla birlikte mezkûr metne eklenmiş büyü sözleri, tamamen Samî olup Sümerli eşi bulunmamaktadır.[28]
Samîlerde, manevî âlemle uyuşma, kehanetin yetenek ve gücü ile belirginleşir. Yahudilerin, Hristiyan ve Müslümanların kutsal kitapları buna dair çok sayıda örnek içerirler. Şu halde Akadlıların da kehanet veya tefe’üle öbür manevî yeteneklerden daha fazla değer atfetmiş olmaları beklenir.
Manevî varlıklara inanç, beşer ruhuna hâkim olmak için büyü-sihirle rekabet haline girince, icra-i tababet eden kişinin durumunda önemli bir değişiklik vaki olmalıdır. Gerçekten bu kişide istidlal yoluyla ve bundan böyle bu işi meslek edinmiş bir kâhinin işlevleri, çoğu kez, sadece falcılıkla çalışan kâhininkiyle karışmış olmalıydı.
Evrensel olarak rahip, kâhini istihlâf etmeye gidiyor ve dinin biçimsel ritusları her geçen gün daha çok mana[29] yerini alıyor. Ritüeller sürekli olarak gelişiyor ve çapraşıklaşıyor. Hadsî kâhin basit bir kişi, çoğu kez çölde haykıran bir sesti; felâketi haber verdiğinde bazen hayatını tehlikeye koyardı zira kehanetlerinin sözlerini ağızdan çıkardığında, felâketi gerçekleştirecek olan esrarengiz gücü harekete geçirmiş oluyordu. Kehaneti bir büyü oluyordu. İşte bu nedenle İsrail kralları hep “tatlı” şeylerin vaki olacağını söyleşeceklerinden emin olunan kişileri etraflarına alırlardı ve Achab da yine bu yüzden felâket habercisi Eliya’dan kurtulmak için her şeye başvurmuştu.[30]
Günümüzde “şom ağızlılar”a hâlâ canımız sıkılmaz mı?…
Ahd-i Atik çok sayıda kehanet ve önceden haber verme örneği ile dolu ise de işbu kehanetin “mekanizması” hakkında hiçbir veri içermiyor. Peygamber-kâhinlerin sözleri çoğu kez “Böyle konuşuyor Yahve” diye başlıyor. İnsana Yahve’nin maddî olduğu kadar psişik olaylarla “konuştuğu” gibi geliyor. Önceden haber verme olayını izah etmek için mutat olarak “vecd-i hul-ekstasis”, ya da “bir başka rüyet” veya “işitme-istimâ”ya başvurulur. Ancak vecd sözcüğünün çok sayıda anlama geldiği de unutulmayacaktır.[31]
Bu vesile ile ilerde çok karşımıza çıkan vecd halini kısaca tanımlayalım.
Vecd (Grek ekstasis), kendinde olmamak, kendinden geçmek fiili olup Dionysos mysterionlarında, omophagie (bir hayvanı parçalayıp etini çiğ çiğ yemek) ritusları sonunda Bakhalara arız olan şaşkınlık ya da kendinden geçme halini ifade eder. Kelime daha sonra Nev-Eflâtunîyye’de, özellikle Plotinus’da, aklın kişinin dışına çıktığı, Bir-Vahit üzerinde temerküz ve toplandığı an için kullanılmış. Dinler tarihinde daha geniş anlamlar iktisap etmiş. Şamanlıkla vecdî trans haline giren şamanın ruhu, bedeninin dışına çıkıyor ve gökyüzüne ya da cehennemlerin dibine gidiyor. Mistik ile birlikte vecd tümden anlam ve önem kazanıyor: Tanrı’nın, Mutlak’ın, İsa’nın, Brahman’ın… anîden ortaya çıkması ve birdenbire müteal nesnesi üzerine tespit olup onunla birleşmiş halde olan ruhun hayran kalması, kendinden geçmesi.[32] Semada da olay böyle geçmiyor mu?… Elişa, musikî dinlerken vecd haline gelirdi: “Ve şimdi bana saz çalan bir adam getirin. Ve vaki oldu ki, saz çalan adam çalarken Rabb’in eli onun üzerine geldi” II. Krallar m/15).
“İbranî peygamberleri, Osiris, Attis, Adonis ve sair ilâhların âbidleri gibi Yahve ile ittihada varmayı ya da O’nunla ayniyet haline girmeyi düşünmezlerdi.. Tanrı’nın anthropomorphic kavramlarının ısrarla devamına rağmen Tanrı ile insan arasındaki uçurum İsrail’de her zaman baki kalmıştı”.[33] O ise Türk-İslâm tasavvufunda amaç, Tanrı ile birleşip O’nda yok olmaktır (fenâfillâh).
Filolojik ve tarihî nedenlerle İsrail’de bir peygamberin bir görev sahibi değil, doğruca bazı yetenek ve özel nitelikleri olan bir adam olduğundan şüphe yoktur. İbranî nâbî, peygamber, kelimesinin etimolojik anlamı uzun yıllar tartışılmıştır. Mâşiâ, kutsanmış (yağ sürülerek) kelimesi gibi bir edilgen (pasif) şekil alır; bu keyfiyet, peygamberin bir dış etkinin altında kaldığını ve bu etki ya da fiilin ona icbar ettiği tabiat ya da koşulu muhafaza ettiğini tazammun eder. Aşağıdaki iki metin bir nâbî (nebî)nin olabilecek işlevi hakkında neler anlaşıldığını gösterirler: “Ve o senin için kavma söyleyecek ve vaki olacak ki, o senin için ağız olacak ve sen onun için Allah gibi olacaksın” (Çıkış IV/16); “Ve Rabb Musa’ya dedi: Bak seni Firavuna Allah gibi yaptım ve kardeşin Harun senin peygamberin olacak” (Çıkış VII/1).
Evet, peygamber bir mesaj iletecekti. Nabba’a fiili, eski Arapçanın edilgen sesiyle “haber vermek, bildirmek”i ifade edebilir. Sözcüğün İbranîcede istiare edildiğinde şüphe yoktur.[34]
İsrail krallığının ilk zamanlarında ve hattâ daha da önce, kâhinler kalabalık gruplar halinde dolaşırlar, birbirlerini, raks ve musiki yardımıyla uyararak dolanırlardı, Müslüman[35] dervişleri gibi. Bunların ileri ölçüde kendilerine dönmüş olmaları, dümbeleklerin ahenkli vuruşlarıyla düzenli hareketleri, sürekli Tanrıya yakarmaları, başka kişileri de kendilerine katılmaya çağırıyordu ve bunlarda, saatler boyunca kendilerini çevreleyenleri unutturacak ölçüde bir uyarma ve vecd tevlit ediyorlardı.
Baal’ın rahipleri de “deliriyorlardı” ve bıçak ve kılıç darbeleriyle kendilerinde yaralar açıyorlardı.[36] Günümüzde Şiîler de, belli günlerde aynı şeyi yapmıyorlar mı?…
Ahd-i Atik’in kehanet ve vahiylerini ele almadan önce, ileriyi görmenin (tefe’ül) kesinlikle sağlam tek tanrılı amentü ile çelişkili olmadığını iddiasının haklılığını ifade etmek gerekir. Müslümanlarda, haberlerin genellikle Allah tarafından, müminlerini yönetmek için, gönderilmiş olduğu iddia edilir. Kuşların uçuşu ve başka hayvanların hareketlerinden sezilerek gelecek olayları keşfetme sanatı Arabistan’ın ve Müslüman dünyasının çeşitli yerlerinde yaygın olup bunun yanı sıra bunun kadar eski bir ritusa Sina yarımadasında rastlanır ve bu, Ahd-i Atik’in yazıldığı zamandan çok öncesine ait olup ikinci derecede bir kehanet uygulamasına bağlanır. Kaynar suya el batırma, kızgın demir tutturma gibi sınamalardan geçirerek bir kişinin suçlu olup olmadığını saptama (ordeal) uygulaması İbranîlerin kutsal yasasına dâhil ediliyor (Sayılar V/11-31). Bu İbranî ritüelinde suçlanan kişinin (kadının), uygulamanın esas amacı olmasına rağmen, hiçbir şey otomatik olarak ölümü ya da hastalığını intaç etmezdi. O ise ki Araplarda, bahis konusu kişi, ömrü boyu dilini kullanamama tehlikesini gayet ciddi olarak geçirirdi.[37]
İnsanlar, daha ilk günlerden itibaren sözlerin sihrine çok duyarlı olmuşlardır. İlk kez birisi ahenkli hece vurguları ve kafiyeli cümleler işittirdiğinde onun hemen sihir gücüne sahip bulunduğuna inanılmış. İlhamın ürünü şiir fikri, Antikçağların ulusları arasında evrensel olarak yaygındı.
Her ne kadar bütün kehanetleri manzum olarak tefhim etmemişler (veya böyle muhafaza edilmemişler) ise de bütün İbranî peygamber-kâhinleri şair olmuşlardı. Yahve adına konuştuğunu iddia eden hiçbir peygamber, şair olmasaydı, dinleyici kitlesi bulamaz olmalıydı. O ise ki Ahd-i Atik’in kendisinde dahi hiçbir şey, peygamberce-kâhince konuşmaların neden manzum olduğunu izah etmiyor. Bunun sebebi, Samî dünyasının içinde aranacaktır:
Araplarda şair, yani özellikle “bilici”, ona sihri gücünü vermiş olan ruhlar-cinler-periler tarafından bilgiyle donatılmış kişiydi; şiiri bir sanat değil, bir doğaüstü bilgiydi. Göçebelerin dolanmaları sırasında şair, hareket etme işaretini verir ve yeniden kabilenin duraklayacağı yeri gösterirdi: “Rabb’in emrine göre konarlar ve Rabb’in emrine göre göç ederlerdi; Musa vasıtasıyla olan Rabb’in emrine göre Rabb’in bekçiliğini tutarlardı” (Sayılar IX/23). Median’ın rahibi (kohen), Jethro’nun oğlu Hobab, Arap kâhin‘in görevinin bu önemli kısmında Musa’ya yardımcı olmuş gibidir; belki de, doğal olarak, bölgede doğmuş kişi sıfatıyla orada bulunuyordu ve çölü biliyordu. Her ne olursa olsun, sözün önü arkası şairane olup doğaüstü olguları hedef alıyor. Kutsal sandığın saklandığı çadır kalabalığın önünde taşınırdı ve her gidilen yerde ulus onu takip ederdi zira Yahve orada ikamet ediyordu; ama Musa’nın şiiri, hareket veya durmayı saptıyordu: “Ve vaki oldu ki, sandık göç ettiği zaman Musa derdi; Kalk, ya Rabb ve düşmanların dağılsınlar ve senden nefret edenler senin önünden kaçsınlar… !” (Sayılar X/35).
İslâm öncesi zamanlarda şairle önder aslında eşanlamlıydı. Şair ve kâhin’e ilham veren peri-cin-ruh sadece bu dizelerin yaratıcısı değil, aynı zamanda şair’in yetkesini kaçınılmaz kılan bilginin doğaüstü kaynağı oluyordu. Bu ilişki o denli yakındı ki şiirde “ben”, cini, “sen” de kâhin’i ifade ederdi.
Şair ile görülmezi gören arasındaki bağ, bir şiir söyleme[38] anlamını iktisap etmiş olan naşada fiili ile yerleşiyor. Nâşid, ya da manzume okuyan, eskiden kaybolmuş develerin nerede olduğunu görüp bildiren kişiydi; böylece, babasının dişi eşeklerinin peşine düşmüş olan Saul görülmezi gören Samuel’e danışmıştı. Samuel gibi, kâhin‘ler çoğu kez adalet dağıtırlar, rüyalar tabir ederler, kaybolmuş develeri bulurlar ve detektif işlevini görürlerdi ve hizmetlerine karşılık da bir tatlı (hulvân)[39] kabul etmeyi hor görmezlerdi.[40]
İbranî lügatçesi, tavsiye edilen veya izin verilen kâhinlik yöntemleriyle bunların gayri meşru olanları arasında tefrik yapıyor. Birincilerine başvurmak, kullanılan yöntem ne olursa olsun, basitçe “YHWH’den sual (Şâ’al) etmek”[41]tir. Bu yöntem her zaman kesin olarak açıklanmıyor: “Ve Davud, gidip bu Filistîleri vurayım mı diye Rabb’den sordu. Ve Rabb Davud’a dedi: git ve Filistîleri vurup Keila’yı kurtar” (I. Samuel XXIII/2). Gayri meşru kehanetin lügatçesi daha zengin gibi görünüyor: “Aranızda oğlunu ve kızını ateşten geçiren yahut falcı, yahut müneccim, yahut sihirbaz, yahut afsuncu, yahut büyücü yahut cinci, yahut bakıcı, yahut ölülere danışan bulunmayacak. Çünkü bu şeyleri yapan adam Rabb’e mekruhtur…”. (Tesniye XVIII/10-12)[42]
Çok tezatla karşılaşmış oluyoruz…
Helenlerde şairler, kâhinlerin ahfadı olarak görülür ve el sanatkârlarından, mimar ya da heykeltıraştan çok üstün tutulurdu.
Türklerde kehanet konusunu daha önce işlemiş bulunduğumuzdan[43] burada tekrarlamayacağız. Evet, kasaplar, üzerinde tefe’ül edilen koyunun kürek kemiğini parçalamadan bırakmazlar zira bununla büyü de yapılabilir…
Bu aynı şeyin Irak, Babilon’da da yapıldığını öğreniyoruz.[44]
***
Bahisler birbirlerini takip etti ve biz Türkiye Yahudilerinden kısa süre uzaklaştık. Dönelim onlara.
Münferit Yahudiler daha İkinci Mâbed’in tahribinden önce bile Edirne’ye (Hadrianopolis) gelmişlerdi ancak bir Yahudi yerleşmesine ait bazı bilgiler Bizans döneminin başında geliyor. O zaman Edirne Yahudileri dokuma, deri mamulleri ve şarap ticaretiyle iştigal ediyorlardı. Cemaat, Bizans İmparatorluğunda Birinci Haçlı Seferi sırasında (1096) mesihî heyecana muhalefete bağlı olarak zikredilmiş olup 1095’de yakılmış olan Greklerin (ya da Romaniotların) sinagogu olayı herhalde bu dönemde vaki olmuş olmalıydı. Osmanlı fethinden sonra Yahudi yerleşmesi, 1376’da Macaristan’daki tehcir hareketinden ve Fransa’dan da 1394’den sonra vaki olan girişlerle genişlemişti. Aşkenaz cemaatinin başı R. İshak Zarefati, Konstantinopolis’in zaptından sonra, bildiğimiz gibi, Batı Avrupa Yahudilerini Osmanlı ülkesine yerleşmeye davet eden bir mektup yazmıştı. Kendisi ve 1722’ye kadar bu mevkide kalan ahfadı, Bulgaristan, Rumeli ve Sırbistan’ın resmen tanınmış Aşkenaz Hahambaşısı olmuşlardır. 1453’den sonra Edirne’den İstanbul’a göç edenler oluyor. 1492 İspanya’dan sonra da Portekiz ve İtalya’dan birçok mülteci Edirne’ye geliyor. Bu yeni göçmenler, “Rûmî”lerinkilerden farklı âdetlere sahip olmakla, menşe memleketlerine göre kendi cemaatlerini kuruyorlar.
Kaba hatlarıyla mütalâa edildiğinde, Osmanlı imparatorluğu içinde Yahudilerin durumunun XVII. yy.ın sonunda ve XVIII. yy. boyunca gerilediği müşahede edilir. Bir azınlık grubu olarak Yahudilerin sosyal durumunun bu inhitatı veya değişmesi neye bağlanabilirdi? Bernard, Lewis’e göre (Jews in Islam, New Jersey 1984, s. 125-131) bunun birçok sebebi vardı. Osmanlı İmparatorluğu genel olarak askerî ve idarî gücünü yitirmeye başlamıştı ve halkları bundan muzdarip idiler; İmparatorluğa Yahudi göçü kesilmişti ve Avrupa ile temasın kaybolması, Yahudilerin pazarlayabilecekleri becerilerinde bir gerilemeyi intaç etmişti. Başka azınlıklar, özellikle Rum ve Ermeniler, bu becerileri iktisap edip daha etkin olmaya başlamışlardı. Avrupa ile artan temas, Avrupalıların Yahudilere göre tercih ettikleri Hristiyan azınlıklara yaramıştı.
XVIII. yy.da Yahudiler hakkında bilgi sağlayan iki arşiv kaynağını zikredeceğiz: veraset ve masraf kayıtları. Bunlardan ikincisi, Osmanlı üst tabakası evinin aylıktan birkaç yıla kadar yazılan ayrıntılı hesap defterleri olup bunlar her türlü alışverişi içeriyordu. Bunlar özellikle Osmanlı toplumunda Yahudi katkısının bazı veçheleri hakkında bilgi veriyorlar: sınaat sahibi, tabip ya da işçi veya sosyal durumlarını yeniden belirleme çabası içinde, mühtedi olarak vardı bu insanlar, Osmanlı toplumsal yaşamında. Örneğin H. 1201-2/1786-8 yıllarına ait darphane emini Yusuf Ağa’nın masraf kaydında, Yahudi Hayim’den alınmış kurdeleler, Sarı Yahudi’den (adı yazılmamış) alınmış çok ince bir yünlü kumaş kayıtlı. Bu Yahudilerin her ikisi de bedesten’de dükkân sahibi. 1191-3/1777-80 yıllarını kapsayan, bir vezire ait kayıtta, şamdanların temizlenmesi karşılığında Yahudi işçilere sekiz kuruş (gümüş) gündelik ödendiği yazılı. Sadrazam Seyyid Hasan Paşa’nın 1159-58/1744-5 tarihli kaydında da Yahudilere iki atıf bulunuyor: Yahudi tabip İshak ve oğluna, herhalde hizmetlerine karşılık, sekiz zira (dirsekten orta parmak ucuna kadar olan uzunluk ölçüsü – 75 ilâ 90 cm) ince yünlü kumaş, yirmi zira atlas verilmiş. Bu aynı kayıtla ayrıca “Yahudi’den nevmüslime verilen libas” var ki bu 15 kuruşluk bir dolama (ceket); 7,5 kuruşluk bir çakşır (pantolon); 7 kuruşluk bir entari; 5,5 kuruşluk cameşuy (çamaşır); 7 kuruşluk bir destar; 13 kuruşluk bir çuka biniş (uzun ince yün hırka) ve 2 kuruşluk bir Tunus kuşağından ibaret. İslam’a ihtida üzerine libas bağışı Osmanlı toplumunda anlamlı olup bu ülkede giysilerin malzeme ve rengi, kişinin statüsüne göre kademelendirilmişti; azınlıklar, giyim tarzları hususunda kesin kanunlara tabî idiler ve ihtidadan sonra artık bunlara uymak zorunda kalmıyorlardı.
Bunlara ek olarak, Yahudi olmayanların veraset kayıtlarında Yahudilerden, borçlu, alacaklı veya iş ortağı olarak sık söz edilmektedir. Bunlardan bir tanesini, “Galata’da mürd olan baş haham”ın 1770 tarihli veraset kaydını zikredeceğiz. 1836’ya kadar hahamlar, bunları “hahambaşı” olarak tanımlayacak “berat”a sahip olmadıklarından, Osmanlı belgesinde geçen “baş haham” muhtemelen Yahudi cemaatinin Galata’da başı oluyordu. Belgede hahamın adı belirtilmemişse de Yahudi kaynaklardan bunun 1769’da ölen Abraham Meyuhas olduğunu öğreniyoruz.
Böyle bir belgenin tanzim ediliş ve bunun Topkapı Sarayı arşivine girişinin sebeplerinden birinin verasette 216.119.5 kuruş veya 26.366.579 akçe (gümüş) gibi büyük bir servetin bahis konusu olmuş olması tahmin edilebilir. XVIII. yy.da, çoğu kez İmparatorlukta resmî görev sayesinde iktisap edilmiş büyük miraslar müsadere edilip hazineye devredilirdi. Bu durumlarda meblağların tasarruf şekillerinin ve çeşitli idarî görevler arasında nasıl taksim edildiğinin ayrıntılı hesabı, miras kayıtlarına geçirilirdi. Bunlardan genellikle nakit paranın darphaneye, atların orduya, mücevheratın hazineye gönderildiği anlaşılır. Ancak bu hahamın kaydında böyle bir dağıtıma dair herhangi bir şey görülmüyor. Bir başka ihtimal de, müsaderenin Yahudi cemaatinin çıkarlarının korunması için yapılmış olmasıdır. Bu büyük miras Yahudi cemaatinin en müreffeh azalarından toplanmış ve cemaate ait olup da faiz karşılığı ikraz edilen vergiyi içermiş olabilir.
Miras sicili, hahamın “adamı” Konorti’nin beyanına göre tanzim edilmiş. Ayrıntılarına girmediğimiz varlık türlerinden, servetin ticarî muamelelerden kaynaklandığı anlaşılıyor. Mezkûr haham, nakit para ile borç senetlerini bir demir sandık içinde bir kırmızı torbada tutarmış… İki mahzene de sahipmiş ve buralarda çoğunlukla inciden oluşan değerli mallarını saklarmış.
Haham’a 250 kuruş borçlu olanlar arasında bir de hancı Konorti’ye rastlıyoruz ki bu kişinin ayrıca bir “Yahudhane”, yani Yahudilerin kaldıkları bir pansiyon işlettiğini de darphane sarrafı Bedros’un 1199/1786 tarihli miras kaydından öğreniyoruz. Bedros, Konorti’nin hanında depo edilmiş zücaciye ve Saksonya stili sofra takımları ticareti ile meşgul olup Konorti’nin hanı 1100 akçe karşılığında kendisine terhin edilmişti. Bu alacağa karşılık, hanın kirasını o tahsil ediyordu. Anlaşıldığı kadarıyla Konorti ailesinin kötü günlerine rastlamış.
Haham’ın miras kaydındaki sair borçlular ya ikamet mahalleri, meslek ya da soyadlarıyla teşhis ediliyor. Yakoşar, Avram, Samuil, İlya gibi birçokları, haham gibi Galata’da mukim imişler. Mamafih Rafail Mahmutpaşa’da, Hazan’ın oğlu Yasef Hasköy’de, Pinhas da Balat’ta oturuyormuş. Bir başka Rafail balmumcu, Avram da hekim imiş. Şapçı Avram, münhasıran şap üzerine çalışan Karmona ailesine mensup olmalıydı.[45]
1873’de Edirne’de yaklaşık 12.000, 1903-11 arasında da 17.000 Yahudi bulunuyordu. I. Dünya savaşından önce bu sayı 28.000’e yükseliyor ama 1927’de, sadece 5.712 Yahudi kalıyor. Sonra da Selanik, Filistin ve Amerika’ya göç vaki oluyor. Rabbinî cemaatinin dışında Bizans döneminden kalma Karait cemaatini de görüyoruz; bu tarikata mensup olanlar arasında Karait tarihinde ün yapmış olan Başyazı ailesini görüyoruz. Bir zamanlar Edirne, Avrupa kıtasında önemli Karait merkezlerinden biri olmuştu. Ama XX. yy.ın başından sonra bunlardan eser kalmamış.
Edirne Yahudileri, kentin ekonomisinde önemli bir rol oynamışlardı. Başka ülkelerde Yahudi ve Hristiyan tacirlerle iş ilişkilerine, girmişlerdi ve bunu ya doğrudan doğruya, ya da bu kişilerin Edirne’deki acenteleri vasıtasıyla yürütüyorlardı, ithal vergileri ve mamul cam mültezimliğini ellerinde tutuyorlardı.
Edirne uzun süre bir bilim merkezi olmuştu.
Salamon ve Yusuf (Joseph). Javez kardeşler, 1554’de, Selanik’teki vebadan kaçarak Edirne’de bir İbranî matbaası kuruyorlar ama bir yıl sonra geri dönüyorlar. Bu bir yıl içinde önemli İbranî eserlerini basıyorlar.[46]
Konuyu kapatmadan önce Edirne ve Selanik’in, kültür tarihi açısından önemini bir kez daha vurgulamakta fayda var.
Buddha “Ey rahipler! Bu dünyayı terk edenlerin iki ifrattan kaçınmaları gerekir… İkincisi de riyazetlerle, rahibin kendine yedirdiği dertlerle asil olmayan faydasız bir hayata atılmaktır…”[47]
“Müslümanın ahmağı derviş olur”, ya da “aptal tekkede, hacı Mekke’de” halk deyimlerini Anadolu’nun adamı Buddha’dan mı almıştı? Yoksa Gemistus Plethon’un anısı mı devam ediyordu, beyinlerde? Gerçekten 1355’te Konstantinopolis’te doğup bir asır kadar yaşamış olan bu zat gençliğinde bir süre, o tarihlerde Osmanlıların başkenti olan Hadrianopolis’de bulunmuş, orada muhtemelen Yahudi kökenli olup da aslında polytheist olan Elisha adlı birinin müridi olmuştu; bu arada nev-Eflâtunîyye yazılardan Zerdüşt’ün öğretisine ulaşmıştı ve sonunda Kanunlar üzerine adlı eserinde Platonik-Pythagorascı-Zerdüştî karışımı olan dinî görüşlerini ileri sürmüştü. Eserin daha başında, tıpkı yukarda Buddha’nın söylediği gibi, dünyadan el etek çekmeyi ve yaşam zincirinin idamesi prensibine ters düşen mücerretliği (bekârlığı) yermişti.[48] İstanbul (eis ten polin “site”ye) patriği Gennadius’un sert tepkisine rağmen bu fikirler yayılmış olmalı, kentin düşmesine çok az kala; özellikle bunların Osmanlıların elinde bulunan yörelerde gelişmiş olması da, ayrıca dikkate değer: Selanik, XIV. yy.da büyük bir kültür merkeziydi.
Şimdi bu kent ve daha sonra da Edirne’nin, Yahudi yerleşme merkezleri olarak tarihlerine bir kez daha kısaca göz atalım.
XVI. yy.da Selanik’in gelişmesi, önemli bir Yahudi akımına bağlanıyor. Yahudi nüfusunun Küçük Asya kentlerinden Osmanlıların Avrupa mülklerine göçü hattâ Balkan yarımadasının nihaî fethinden önce vaki oluyor. XIV. yy.ın ikinci yarısında Ashkenazim, Macaristan ve Alman ülkelerinden tard edilmişti. Bunlar kendilerine Bulgaristan ve Romanya’nın Tuna kentlerinde sığınak bulmuşlardı. Ama XV. yy.ın son çeyreğinde başlıca İspanya ve Sicilya’dan Saphardim akımı, imparatorluğun en güçlü merkezlerinde yekvücut bir Yahudi nüfusu meydana getirmişti. XVI. yy.da, tard edilmiş ya da zulümden kaçmış bir Yahudi takviyesi geliyor. En güçlü dalga, 1568’de, Portekiz, İtalya ve güney Fransa’dan Engizisyonun acımasız zulmü tarafından çıkarılmış (tanassur etmiş Yahudi) marranos’larla gelip Selanik, Üsküp, Sofya, Belgrad ve Sarajevo’daki Yahudi kolonilerine katılıyor. Marranoslar, varlıklarını beraberlerinde getirmeyi başarıyorlar ve bunların gelişleri, yerleştikleri kentlerin ticaretini iyice güçlendiriyor.
XVI. ve XVII. yy.larda Yahudiler, Selanik’i, doğu Akdeniz’in en büyük ticarî kenti haline getiriyorlar (1518’de, 1374 Müslüman ve 1087 gayrimüslim hanenin bulunduğu Selanik’te 3143 Yahudi hanesinin varlığı saptanıyor). Müteakip on yıl içinde Selanik’te Yahudi hane sayısı, muhtemelen yerleşmiş Yahudi ve sair nüfusun başkent ve ülkenin içlerinde başka kentlere gönderilmiş olmaları nedeniyle, azalıyor.[49]
Şimdi de, Doğu’da Fransız konsolosların muhaberatından çıkarılan, Selanik’e ait bazı ayrıntıları verelim:
20.12.1716 tarihli mektupta: Doğu’da Fransız yünlü kumaş ticareti. Fransız tacirlere, Yahudi ve sair yabancılara adlarını kullanma izni verme yasağı.
10.03.1741 tarihli mektupta: Himaye edilen Yahudiler. Yünlü kumaşlar, yünler. İngiliz ve Venediklilerin rekabeti…
09.08.1741 tarihli mektupta: Ticaretin durumu. Yünlü kumaşlar. Yahudiler. Buğday (hasat, fiyat)…
24.12.1741 tarihli mektupta:… Millet[50] mümessillerinin seçimi. Yünlü kumaşlar. Yünler. Varil veya fıçı. Buğday. Balmumu…
17.03.1749 tarihli mektupta: Yahudiler Fransa’nın himayesinde.
Bu yazışmalarda “Millet” çok sık geçtiği gibi bunlardan Selanik’in çok faal ve çeşitli ulusların birbirleriyle kıyasıya rekabet ettikleri bir ticaret merkezi olduğu anlaşılıyor. Fransızların Yahudi “Millet”ini kendilerini bağlama çabaları belli oluyor.[51]
Bâb-ı Âlî’nin dış dünya ile ilişkilerinde tercüman kullandıkları biliniyor. Aynı şeyi Dersaadet ve taşradaki yabancı elçilik ve konsolosluklar da yapıyordu. Bu “resmî” tercümanlara berat verilirdi ve bunlar “beratlı tercüman” tesmiye edilirlerdi.
“Beratlı tercüman olan gayrimüslim Osmanlı tebaası reaya böylelikle, kapitülasyonların müste’min tüccar ve elçilik mensuplarına tanıdığı hak ve imtiyazlara sahip olacaktı. Bunlar her şeyden önce, haraç ve cizye vermekten muaf tutuldukları gibi, reayanın diğer yükümlülüklerinden de kurtulmuş oluyorlardı. Ayrıca bunlara has bir kıyafete sahip olmakla, diğer zımmîlerden farklı bir giyime kavuşmuş oluyorlardı ki, daha sonraları bundan da vazgeçerek, bazıları frenk gibi giyinmeye de başlayacaklardır…”.[52]
“İstanbul’daki elçilerin zımmî tüccarları himayeleri altına almaları, büyük paralar karşılığında cereyan etmeye başladı. Elçi, bu duruma girmek isteyen zımmîyi, elçilik veya konsoloslukların birinde tercüman veya ona yardımcı olarak tayin ediyordu. Berat, Babıâlî’ye müracaat edilerek alınıyordu. Beratlı tercüman diye görünen kişinin aslında, dil bilmesi gerekiyordu. Oysaki berat alan tüccar veya sarraf, dil bilmek bir yana, bir daha elçilik veya konsolosluğa dahi uğramıyor ve kendi ticarî işlerini yürütmekle meşgul oluyordu…”[53]
“Ticaret erbabı zımmîlerin elçilik himayesine alınmaları, sadece beratlı tercüman ve fermanlı şeklinde olmuyordu. Elçiler ‘patente’ tabir edilen bir çeşit kâğıt (diploma, senet) ile istedikleri kişileri kendi himayelerine alarak, vatandaşları şeklinde gösteriyorlardı. ‘Patente’nin Babıâli ile bir ilgisi yoktu. Bu, doğrudan doğruya elçinin yetkisinde idi…”[54]
Bu işlerin büyük ölçüde suiistimale uğraması üzerine Babıâli şiddetli tepki gösteriyor ve bütün patentleri iptal ederek bir liste halinde zımmîleri yeniden reaya statüsüne iade ediyordu (30 Temmuz 1812). Bunların arasında Yahudiler, Fransa (ve Avusturya) himayesinde olan zımmîler arasında çoğunluğu oluşturuyordu.[55]
İşte, Selanik Fransız konsoloslarının sözünü ettikleri “himayeye mazhar millet” bunlardı.
Edirne’ye gelince: 1529’da bu kentte 3.269 Müslüman, 472 gayrimüslim hane bulunuyor. Edirne’nin sekiz Yahudi mahallesinde 201 hane sayılmış; ayrıca altı bekâr evi de kaydedilmiş. Müteakip yarım yüzyılda Edirne hanelerine 619 adet daha ekleniyor.[56] 1831 sayımına göre Edirne’de 2128, Selanik’te 5915 erkek Yahudi bulunuyor.[57] 1617 civarında Edirne’nin Yahudi nüfusu büyük ölçüde azalıyor: mahalle sayısı 3’e, hane sayısı da 4’e düşüyor. Bu azalma, İstanbul’un politik alanda artık kesinlikle Edirne’nin yerini almış olması ve İstanbul ve Selanik’in Doğu Akdeniz’de ekonomik yaşamın merkezleri olarak ortaya çıkmalarına bağlanıyor. Büyük ihtimalle Edirne Yahudi nüfusunun bir bölümü bu kentlere göç ederek orada mevcut Yahudi nüfusunu artırmışlardır.[58]
Kırım’ın, Türkler için ne denli önemli olmuş olduğu, tarihî verilerden bilinir. Yahudiler önce bunun Güney-Doğu alanına yerleşiyorlar ve Milâdî ilk yy.ın sonlarında bir Yahudi Helenistik cemaati orada bulunuyor. Jerome’ın (ölm 420), Yahudilerden duyduğuna göre, Boğaz’a yerleşen Yahudiler Asur ye Babilonyalılar tarafından tehcir edilmiş ailelerin ahfadı imişler. Boğaz’a Yahudiler “Sefarad” adını vermişlermiş. Eski ve Ortaçağlarda Güney Kırım Taman Yarımadası’na, Kerç boğazı ile bağlıydı. Yedinci ilâ onuncu yy.larda Hazar fatihler orada mahallî merkezlerini kurmuşlardı ve buradan Kırım’ın büyük bölümünü idare ediyor ve günümüz Sevastopal’ın yakınında bulunan Bizans kıyı üssü Kerson’un karşısına dikilmişlerdi.
Yahudi ve Hazar mühtedilerinin mezar taşları Yahudi Helenistik bezemelerle süslenmişti. Benzer Yahudi şahideleri Kerç ve Yalla yakınında Partenit’te bulunmuştur. 969’da Hazar Denizi Hazarlarının sukutundan sonra 969-1016 arası dönemi, bundan böyle Yahudi olarak bilinecek mitolojik Kırım krallığı olarak görülüyor. Tarihçi Firkovich, Kırım’ın, Hazar krallığının Judaism’e dönmesini etkileyen kültürel merkez olduğunu ve Kırım Karaitlerinin eski İsrailli yerleşmişlerle Hazar mühtedilerinin ahfadı olduklarını ileri sürüyor. Onun rakibi tarihçi M. Sultanski (ölm. 1862), Kırım Karaitlerine değişik yerlerden hicret etmiş saf Ortaçağ Yahudiler olarak bakıyorken daha sonraki Karait yazarlar kendilerini esas itibariyle Hazar Türkleri telâkki ediyorlar.
Geç Antik Çağ ve erken ortaçağ döneminde, Kırım Yahudi geleneği ve kayıtları, Yahudi yerleşmelerinin aşağıdaki yerlerde olduğunu bildiriyor:
Cherson. Yahudiler hiç değilse burada IX. yy.dan XI. yy.a kadar yaşadılar. Kazılar, 988’de (?) vaki Rus tahribinden sonra bölgenin kendine gelememiş olduğunu gösteriyor. Son darbeyi ise Timurlenk’in akıncıları vuruyor 1395/6 (?)
“Gothia”. Bu adı, büyük göçten sonra orada kalmış olan bir Tötonik kabileden (Gotlar) almış olup Cherson’un Kuzey’inde yalçın dağları ifade ediyor. Partenit kenti, Gothia’nın kıyı ticaret merkezi oluyordu. 787 civarında Hazarlar askerî birliklerini Doros’ta tutuyorlar. Osmanlı-Tatar döneminde (1475-1783), her gün artan şekilde tam bir Yahudi, başlıca Karait kenti oluyor.
Çıfıt-Kale. Doğu Avrupa’nın Moğollar tarafından fethi (1236-40) sonucunda Kırım, trans-Asya kervanlarının Akdeniz ve Batı ticaretinin en öndeki bağlantısı haline geliyor. Kırım Yahudilerinin dış dünya ile temasları artıyor.[59]
Responsa-fetva
“Uzun bir ananeye malik olan İbranî tarihçiliği Ortaçağda inkıtaa uğramış, fakat XVI. asrın başında birdenbire parlak bir suretle canlanmıştır. Bu uyanış bilhassa İtalya’da, Girit adasında ve Türkiye’de oturan Yahudiler arasında vuku bulmuştur… İberya yarımadasında bu eski ve büyük Yahudi merkezinin böyle feci bir surette yıkılması, birçok Yahudi aydınlarının ruhunu sarsarak gönüllerinde derin bir manevî buhran yaratmıştır. Millî tarihlerinin mahiyetini ve manasını idrak etmeye çabalayan bu Yahudiler, kendi mukadderatının bağlı olduğu büyük devletlerin tarihini ve münasebetlerini anlamak ve dindaşlarına anlatmak istemişlerdir…”.
“İbranî tarihçiliğinin o devirde canlanmasının diğer bir sebebi de şüphe yok ki Rönesans devrinin tesiri idi… müsamahayı, emniyeti ve hürriyeti o devirde yalnız Osmanlı İmparatorluğu’nda bulmuşlardır. Bu sebepten XVI. asır İbranî tarihçilerinden çoğunun Türk devleti ve hükümdarlarından hayranlık, minnettarlık ve hatta sevgi ile bahsetmelerine hayret etmemelidir. Türklerin Hristiyan milletlerine galip gelmelerini, kendilerini ezen Hristiyanlara karşı ilâhî bir ceza telâkki etmişlerdir. 1453’te İstanbul’un fethi ile Peygamber Yirmiyahu (Jeremi)’nin sözlerinin yerine getirilmiş olduğunu yazanlar bile vardır. Birçok Avrupa Yahudi’si Türkiye’ye iltica ettikten ve Filistin ile Mısır da bu imparatorluğa ilhak edildikten sonra, yaygın vaziyette bulunan Yahudi milletinin gittikçe toplanacağını ve böylece Mesih’in geleceğini ümit etmişlerdir”.[60]
Bu Mesih bekleme ve bazı “sahte” Mesih’lerin (örneğin Sabbatay Sevi) ortaya çıkması ve bu olgunun Osmanlı-Türk düşüncesine bir açıdan yansıması keyfiyeti üzerinde ayrıca durulmayacaktır. Ünlü tarihçi Heyd bundan sonra bize bunların arasında 1490 Girit doğumlu ve İtalya’da mukim Eliyahu Kapsali’den söz ediyor ve bu kişinin 1523’de bitirdiği Osmanlı tarihi’nin içinde bir takım hayalî öykülerin de bulunduğunu kaydediyor. Bunlardan birinde “… Fatih, kendi müstakbel fetihlerine dair Yahudilerin Kitâb-ı Mukaddes’inde ve bilhassa Daniel kitabında mevcut kehanetleri bir hahamdan öğrenmek istemiştir…”[61]
Yine Fransa’da 1496’da doğmuş ve hayatını İtalya’da geçirmiş hekim Yosef hak-Kohen, gerçek bir vakanüvis olup “Kıbrıs adasının fethini müteakip Türk-Venedik sulh müzakerelerinde önemli bir rol oynayan ve 1574 senesinde Osmanlı Sultanı namına Venedik’e resmî bir ziyarette bulunan Ş’lomo Aşkenazî ismindeki Yahudi hekiminin faaliyetleri bu arada zikrediliyor. Aynı zamanda, Giacomo Soranzo adlı bir Venedik elçisinin İstanbul’dan Venedik’e dönerken, Türkiye’ye iltica etmiş İspanya Yahudilerinin top ve diğer harp sanayisinde Osmanlı devletine yaptıkları büyük hizmetleri Venedik hükümetine anlattığını bu kaynaktan öğreniyoruz”[62]
“XVI. asırda sarayda vazife gören başka meşhur bir Yahudi hekimin siyasî hayatta oynadığı rol hakkında hak-Kohen tarihi ve diğer İbranîce kaynaklardan birçok malûmat alınabilir. Kanunî Sultan Süleyman’ın hususî hekimlerinden Mose Hâmôn, bu kaynaklara göre Hurrem Sultan ve Rüstem Paşa ile işbirliğinde bulunarak hem Sadrazam Makbul İbrahim Paşa ve hem de şehzade Mustafa’ya karşı cephe almıştır. 1622-24 seneleri vekayiini, yani Genç Osman’a karşı yapılan isyanı, Sultan Mustafa’nın ikinci saltanatını ye IV. Murat devrinin başlangıcını anlatan mufassal bir İbranîce tarih, Oxford’da Bodleian kütüphanesinde muhafaza edilmektedir…”[63]
Bunların dışında, İbranî harfleriyle Türkçe yazılmış veya istinsah edilmiş tarihî kaynakların varlığına da işaret ediliyor.[64]
“Osmanlı tarihi için ikinci mühim bir kaynak grubunu da Yahudi ‘fetva’ mecmuaları teşkil eder. İslâm’da olduğu gibi, Yahudilikte de herkes, herhangi bir hukukî meselede dinî bir otoriteye müracaat ederek salâhiyetli bir cevap talep edebilir. Yalnız şu farkla ki İslâm’da bu vazifeyi ifa eden müfti umumiyetle mahkemede hüküm veren kadıdan ayrı bir şahsiyet olduğu halde, Yahudilerde Haham, her iki görevi üzerine alabilir. Hahamlar, müftiler gibi, cevap verdikleri zaman büyük seleflerinin aynı mesele üzerindeki fikirlerine çok ehemmiyet verirlerdi. Bu sebepten, meşhur Hahamların İbranîce ‘ş’elôt u-t’şuvot’, yani ‘sual-cevaplar’ denilen Responsa veya fetvaları toplanıp kalın ciltler halinde neşredilmiştir. XVI. asırdan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nda yetişen büyük Hahamların bu tipten birkaç mühim eseri vücuda gelmiş ve bazısı da o zaman Türkiye’de basılmıştır. Zikri geçen sual-cevaplar umumiyetle İbranîce yazılmış, fakat epeyce İspanyolca ve Türkçe terimler de kullanılmıştır…”.
“Sual-cevaplardaki malûmatın en zengin ve en mühim kısmı şüphe yok ki iktisadî sahaya aittir. Bu kaynaklar, Yahudilerin ticaret ve bahusus ithalât ve ihracat işlerinde işgal ettikleri önemli mevkii aksettirmektedir…”
“Birçok vesikalarda XVI. asırda Yahudilerin ve bilhassa ispanya ve Portekiz’den iltica etmiş olanların sanayide gösterdikleri büyük faaliyetler anlatılmaktadır. Selanik’te mensucat atölyelerinin imalâtı, teknik tafsilâtı da dâhil olmak üzere, çok defa kaydediliyor. O asrın ortalarına doğru, Selanik’teki Yahudi kumaşçılarıyla Osmanlı askerleri için kumaş satın alan hükümet memuru arasındaki muamelât hakkında bir Hahamın cevabında dikkate değer malûmat verilmiştir. Keza şaphaneler ve İbranîce metinde ‘kerhâne’[65] denilen maden çıkarma atölyelerine dair epey malûmat vardır, İtalya’dan İstanbul’a muhaceret ederek Osmanlı payitahtında İbranîce kitap basan bir aileye mensuplardan Haham Y’hôşu’a Sonsino’dan aşağıdaki sual sorulmuştur: ‘Bugüne kadar Edirne’de ne Yahudiler ne de Müslümanlar elinde bir cam fırını (atölyesi) vardır. Şimdi R’ûvên (İslâm fetvalarında Zeyd’in yerini tutan) gönlünün teşvikiyle faaliyete geçerek kendi avlusunda bir cam fırını inşa etmiş; (burada) çalışan işçiler Müslüman’dır. Hoca(mız) bize öğretsin ki (fetvalarda-beyan buyrula-manasına geliyor): acaba Cumartesi (ki Yahudilerin istirahat günüdür) işlemeye cevaz var mıdır? Zira işçiler (o günde) çalışmazlarsa… fırın soğur ve Pazar gününde de işletemezler…’ ve saire”[66]
Müslüman “fetva”sının Yahudi mukabili olan “responsa” üzerine yayılmayacağız.[67]
“Fetvâ-fatva, delikanlı, yiğit manasına fatâ‘dan müştak olup lügatte bir hadisenin hükmünü beyan eden veya hükmünü koyan, daha kısa bir tabir ile güçlükleri çözen kuvvetli cevaplar manasınadır. Fatyâ ise fatva‘nın müteradifi olup İslâmiyet’in ilk zamanlarında fatvâ yerine kullanılmış…”[68]
“Fetva”nın bu tanımlaması az çok “responsa”nınkine uymaktadır. Ancak bizi ilgilendirecek bir hususu da J.R. Walsh ekliyor[69]: “Futyâ müessesesi Roma jus respondendi müessesesine tekabül edip birçok bakımdan onunla kabil-i mukayesedir”.
Kim kimden ne aldı?…
Genel olarak İslâmî fetva müessesesinde, responsanın yaşamış olduğu sorunlara aynen rastlıyoruz; ezcümle, ortaya atılan sualin yarattığı sorunlara karşı Hahamın enfüsî (öznel) tutumu önemli oluyor. Birçok değişik etken onun yaşam ve düşünüş tarzına tesir ediyor:
Hahamın kökeni, eğitiminin mektebi, faaliyet yeri öbür Hahamlar ve cemaatinin üyeleriyle ilişkileri, bu etkenlerden oluyor. Bu itibarla, Hahamın kökeninin Aşkenaz, Sefardî, Rûmî (Romaniot) ya da Musta’rabi veya İtalyan olduğunu; Haham’ın nerede eğitilmiş olduğunu ve hangi halakha (Yahudi yasal geleneği) mektebi üzere talim gördüğünü bilmek önemlidir. Hattâ, meslektaşlarıyla ciddi kanaat farklarının bulunup bulunmadığı ve bunların nereden kaynaklanmış olabileceğinin saptanması gereklidir.[70]
Aynı şeyleri bir Hanefî, Şafiî, Hambelî, Maliki mezheplerine mensup bir müfti için söylemenin mümkün olmasının yanı sıra fetvayı verenin İslâm’ın hangi ülkesinde mutavattın olduğu da önemlidir: Arap alanı ile İran ve Asya Türkik alanlarındaki din adamlarının hep aynı düşünceyi (ve de felsefe) paylaştıklarını söylemek zordur.
Responsa Osmanlı İmparatorluğu’nun idare, ekonomi ve toplum ve şüphesiz İmparatorluk içinde Yahudilerin statüsü alanındaki tarihi için büyük önemde bir kaynak oluşturmaktadır,[71] imparatorluk içinde Yahudi Cemaati tarihçileri, Yahudilerin Osmanlı mülkünde, devletin kuruluşundan itibaren ufak topluluklar halinde, XIV. yy.ın başında, Kuzey-Batı Anadolu’da yaşamış olduklarını ileri sürüyorlar. Küçük Asya’da Yahudi cemaatlerinin o zamanlar varlığı hakkında kanıt hayli azdır ve bazı bilginler, mezkûr alanda az Yahudi’nin bulunduğu kanaatindedirler.[72]
Aşağıda bunun böyle olmadığım göreceğiz.
Selçuklu dönemi Anadolu’su hakkında Claude Cohen’in verdiği bilgiye göre kentler, Küçük Asya’nın çeşitli halklarının unsurları tarafından iskân edilmekteydi. Antalya’da Rumların, Yahudilerin ve Türklerin her birinin kendi mahalleleri bulunduğu mukayyettir. Ancak bu keyfiyetin kaydedilmiş bulunması, durumun her yerde aynı olmadığını gösterir; gerçekten Konya’da bir Ermeni meyhanesine bir atıf yapılmış olup başka topluluklardan söz edilmemektedir. Belki de Antalya’nın özel durumu onun bir uluslararası liman oluşuyla ve muhtemelen de ülkenin geri kalan yerlerinden çok sonra fethedilme koşullarıyla izah edilir. Orada Yahudilerin varlığı ayrıca, Küçük Asya ile kıyaslamada, istisnaî gibidir; o ise ki Konya’da bazı Yahudiler vardı. Mevlana döneminin Konya’sında bunların Hahamları ve şarabın bulunabildiği mahalleleri bulunuyordu.[73]
Ve İbni Batuta, eskiden Memleket-i Berkî tesmiye edilen Aydın iline varıyor ve anlatıyor: “Biz Sultan ile oturur iken, başında tılsanlı[74] imame bulunan bir pîr gelip Sultan’a selâm verdi. Kadı ile fakih kıyam etti.[75] Pîr-i mezbûr Sultan’ın pişgâhında[76] mastabaya oturarak, huffaz altında kaldı. (Bu pîr kimdir?) diye fakihe sordum. Tebessüm ile sükût etmesine mebni, suali tekrar eyledim. Cevaben (Yahudi bir tabiptir. Cümlemiz ona muhtaç bulunduğumuzdan, gördüğün veçhile, kendisine kıyam ettik) diyince…”[77] bizim Tancalı Arap’ın babası tutup Yahudi’ye ağır lâf etmesiyle Sultan’ı müşkül duruma sokmuş…
Bursa’da da Yahudi’ye rastlıyoruz, o dönemlerde; onların buraya Osmanlı fethinden önce yerleşmiş oldukları ve daha sonra da buraya göç etmeye devam ettikleri sanılır.[78]
Gerçekten Bursa, tarih boyunca bir “kara limanı” olmuş. Doğu yönünden gelen bütün kervanlar, mallarını burada indirip Bizans tüccarına devretmiş. Hâlâ mevcut “Acemler hanı”, “Araplar mahallesi”… bu kervancıların bize bırakmış oldukları birer hatıradır. Genç Osmanlı yönetiminin ilk önce burasını hedef alıp başkent yapmasının temelinde ciddi ekonomik sebep yatar. Daha aşağı derecede olmak üzere aynı şeyler İznik, İzmit ve Ankara için de söylenebilir. Bu kentler, doğal olarak, Osmanlı idaresi altında da idarî ve ticarî merkezler olarak gelişeceklerdi. Bu itibarla Yahudiler, ticaret erbabı olarak, Osmanlı fethinden önce burada yaşamış ve Osmanlı idaresinin sağladığı imkânlardan faydalanmış olmalılardı. XIV. yy.ın ikinci ve XV. yy.ın ilk yarısında Balkanlar’da Osmanlı fetihleriyle, çok daha fazla Yahudi, bu devletin topraklarına yerleşmiş olmalıydı. Bunların çoğu, Bizans imparatorluğunda yaşayan ve Rumca konuşan “Rûmî”ler olup bunlara XV. yy.da Orta Avrupa’dan gelen küçük gruplar iltihak edeceklerdi. Bunlar, Balkanlar’ın değişik kentlerinde (Edirne, Niyebolu, Selanik, Sofya, Plevne, Vidin… ve nihayet İstanbul) ayrı cemaatler kuracaklardı. Bunlar başlıca Almanca konuşan alanlardan gelip İmparatorluğun Aşkinaz cemaatini teşkil edeceklerdi. Bunların çoğu, daha önce mükerreren sözünü etmiş olduğumuz Rabbi Edirneli Zarfati’nin mektubu sonucu gelmişlerdi.
Yeni gelen Sefardî cemaatleriyle yerli cemaatler arasında epey gerilim olmuş. Baştakiler öbürlerine göre, kendilerini kültürel açıdan daha ileri gördüklerinden, üstün hissetmişler. Sefardîler İspanya ve Portekiz’de ve nihayet Osmanlı İmparatorluğu’nda başardıkları ekonomik ve kültürel sonuçlardan müftehirdiler. Osmanlı ekonomisi ve bir ölçüde de bu ülkenin bilim ve silâh endüstrisine katkıları onları gururlandırıyordu.
Ve nihayet, bunların övünme vesilelerinden biri de, Osmanlı sarayında vardıkları etkin mevkilerdi.[79] (Daha önce de başkalarını görmüştük).
Zikredelim bunlardan birini.
XIV ve XV. yy.ların vaat edici hareketinden sonra Osmanlı tıbbı ve tabiî ilimleri durağan hale gelmiş, Süleyman zamanında hattâ gerilemişti. Nispî olarak az Türk tıp bilgini ve uygulayıcısı bu “muhteşem” Sultan’ın hükümdarlığı sırasında kendini gösterebilmişti. Bu dönemin birçok sivrilmiş Müslüman tabipleri İranlı ya da Mısırlı idi. Rum tabipler seçkin olmayıp ve her halükârda, Osmanlı sarayında mevki alacak kadar güvenilir görülmüyorlardı.
Bu koşullar altında Yahudi tabipler, özellikle İspanya, Portekiz ve İtalya’dan sığınanlar, Osmanlı başkentinde, faaliyetleri için geniş alan bulmuşlardı. Bunlardan birçoğu Hristiyan Avrupa’nın ünlü üniversitelerinde, ezcümle Salamanca, Coimbra, Padua, Bolonya, Pisa vs.de öğrenim görmüşler ve beraberlerinde hem Batı, hem de Doğu’nun vasi tıbbî ilmini getirmişlerdi. Ortaçağlarda Müslüman ve Hristiyan ülkelerinde Yahudi tıbbî yöntemlerinin uzun geleneğine arkalarını dayayabilmişlerdi.
Bu noktada karşımıza şöyle bir sorun çıkıyor: Yahudi tabiplerin Osmanlı sarayında bu denli revaç bulması, hiç şüphesiz bunların Türk-Müslüman tabiplere üstünlüğü dolayısıyla idi. Bunlar, işbu “üstün” bilgiyi nereden edinmişlerdi, Avrupa dışında?
Aslında, o çağların tabipleri için iki tababet yolu vardı: biri, Kitâb’lara dayanan “geleneksel”, öbürü de Helenik (Hippokrat, Galen…) sağaltma doktrinleri.[80]
Hep söylediğimiz gibi, geleneksel adamın görüş açısı her şeyi kucaklıyor: lâdinî ile kutsal arasında perde yok. İşin doğrusu, lâdinînin gerçeği yok. Her şey kutsaldır ve her varlık, her nesne tek “Esasî Gerçek”in şu ya da bu veçhesini tezahür ettirmekten öteye gitmez.
Gelecek, zamanların başından beri intikal edendir. Yahudi-Hristiyan geleneğinde bu, eden ya da cennet durumudur. Gelenek, insanı işbu ilk Durum’a geri götürür. Bu arada, eski Grekçede Gelenek παραδοσις ile Cennet παραδεισος arasındaki müşabehete dikkati çekelim.
Geleneksel Hindistan, tıpkı Tekvin (I/3) gibi, tezahür, etmemişi tezahür ettiren Kelâm’ın kudretini iyice biliyor.
İş bu konuma gelince, devreye bir başka kavram giriyor: sırr. Gelenekle çok ince şeyin günümüze kadar bağlantısının gelmesi, bunun gizli tutulmuş olmasına borçludur.
Peki, neden sırr? Buna verilecek yanıtlardan başlıcası, belli bir bilginin, ancak bir saptanmış süluk yoluyla intikal ettirilebileceği olup bu bapta saliklerden özel nitelikler aranır, sülukun faydalılığı için.
Bütün geleneksel toplumlarda sabit bir ifade vardır: insanoğlunun bir Tanrısal ve müteal kökeni vardır. Mitoslar, semboller, başka bir şey demezler ve rituslarla yaşam tarzları, insanoğlunun ilk esaslarla yeniden bütünleşmesine eğilebilmek için kullandığı araçlardan ibarettir.
Şu halde, mantıkî bir düsturla intikal ettirilemeyen bir üst gerçeğin bilgisinin intikal araçları, sembol ve mitos oluyor.
O ise ki, Çin toplumu, Hindularda Vedanta, Hellenism ve Yahudi-Hristiyan gnosis‘inde olduğu gibi, diyalektik’e dayanan daha sapmasız bir yol kullanmış gibidirler. Ama metafiziğe vurulduğunda, diyalektik, bir yöntem niteliğini koruyor.
Şimdi, sembol ve mitoslar birer intikal araçları olduğuna göre bunların artık gerçekleştirme araçlarından söz etmemiz gerekir. Birinciler merkezkaç, ikinciler merkezcildir. “Ritus”un sadece bir basit “tören” olmadığını hemen ekleyelim. Bu sonuncusu özel, çoğu kez tarihî ve belli bir grubun farklı unsurlarının hissî bağlarla bağlı bulundukları olayların bir anılmasıdır. Onun amacı, grubun bağlantısını artıracak şekilde bu ağları pekiştirmektir. Sosyolojik olarak tutkal görevini yapar.
Ritusun niyeti aynı değildir. O, bir geleneksel toplumda, insanı Tanrı içinde yeniden bütünleştirme azmine cevap verir. Bu gerçekleştirme amacıyla, sembol ve mitoslar tarafından taşınan manevî enerjinin bilinçli ve yönlendirilmiş kullanımına dayanmaktadır[81]
Birkaç ritus çeşidi tefrik edilir; bunların bir kısmı, bir seçkinler zümresine mahsus ve bir süluku (sırra vukufu), dolayısıyla da bunun ayinini gerektiren bâtınî rituslar olup öbürleri, dini, sosyal ya da sağaltma vs. ritusları gibi zahirîdir.
Aslında sülukun, Greklerin Küçük Mysterion’lar ve Büyük Mysterion’lar dedikleri iki düzeyi olmalı; birinciler, çeşitli geleneklerin Esasî veya Gerçek İnsan’ın gerçekleştirilmesi tesmiye edebildikleri cennetlik hal veya yeryüzü Cennet’i olup içinde geleneksel bilimlerin geliştiği bir yatay düzlemde bulunan gerçekleştirme oluyor. Büyük Mysterion’lar ise, Evrensel veya Müteal İnsan’ın semavî Cennet’in gerçekleştirilmesine tekabül ediyor ki bu gerçekleştirme metafizik Bilgi’ye kapıyı açan bir dikey düzlemde bulunan gerçekleştirmedir.
Bu arada biraz şaşırtıcı olan Şaman sülukunu da zikredeceğiz, konumuz itibariyle: Şaman, ona mal edilen özgü ve anlaşılması güç düzeyde yadsınamaz kudretlere bağlı vasıfları arasında, tedavi edip sağaltmak kabiliyetini haizdir.[82]
Geleneksel toplumlarda tıp, çoğu kez, tekvin ve cihanın nizamı alanına doğruca bağlı görünmektedir. Şu halde, bir kozmolojiden geçip geçmediğine göre iki tip tıp tefrik edilebiliyor: Biri dolaysız ve idrakin değiştirilmesiyle iyileşmeyi sağlayan tıp. Bu, İsa ve Asklepios’unki oluyor. Öbürü, doğanın çeşitli etkileri arasındaki tekabüller sayesinde dünyanın ve onun insanla ilişkilerinin bilinmesine dayanarak iş görüyor. İşbu benzeşim yasası, Hippokrat, Paracelse ya da homeopatik[83] tıplarını niteliyor.
Aslında geleneksel düşünce, rastlantı ya da zorunluluk kavramlarının uzağında bulunuyor. Hastalık, “düzenin bozulması” olarak görüldüğünde, kozmolojik kavramlar devreye giriyor. Gerçekten, Grek dilinde kozmos, “nizam”dır. Dünyanın tezahürü, Esasî Vahdet’in bir kopmasını varsayıyor. Bu itibarla onu niteleyen en başta, İkilik oluyor. İşte bütün geleneklerin, Gök ve Yeryüzü’nde, küresel Gök’ten ve Yeryüzü’nden (kübik ya da kare?) söz ettiklerinde dikkate aldıkları bu ikiliktir. Keyfiyet, bazı dönem ve bazı uygarlıklarda mimarîde ve tıpta bilerek ve âlimane şekilde kullanılmıştır. Tıpta, küresel baş ve kare gövde, benzetiyle İnsan’ın Gök’ü ve Yeryüzü tesmiye edilmişlerdir.
Bu kozmolojiler aynı zamanda, Yaradılış’ın üçlü veçhesini vurgulayabilirler. Bu takdirde Çinlilerin Gök-İnsan-Yeryüzü veya Hristiyanlık ve Şamanlığın Gök-Yeryüzü-Cehennem’i oluyor.[84]
Bu üçlü, Yaradılış’ın bütün düzeylerinde ve hele insan vücudunda tezahür eder ki bu sonuncusunda, aşağıdaki tekabüller bulunur:
Gök: Baş
İnsan: Göğüs
Yeryüzü: Karın
ya da, sadece baş’tan söz edildiğinde
Gök: Alın
İnsan: Burun, gözler, kulaklar
Yeryüzü: Ağız, çene
Aynı şekilde, bir dörtlü veçhe nazarı itibara alınabilir. Böylece de “Çar anasır”, toprak, su, hava, ateş, fezanın dört yönü, dört mevsim ortaya çıkar. Bu veçhesiyle, toprak unsuruyla karıştırılmayacak Yeryüzü üzerine doğruca odaklanılmış oluyor.
Bu konuda, bütün geleneksel toplumların insan ve evrenin merkezi yaptıkları Dünya’ya bir imtiyazlı nitelik atfettikleri vurgulanacaktır. Bu tutum aslında kolayca anlaşılır şöyle ki İnsan da, içinde oturduğu Dünya da, Mutlak Kaynak’ın tezahürleridir ve İnsan, Lem Yezl’in kendini belirttiği mahal oluyor: “… Allah’ın melekûtu içinizdedir” (Luka XVII/21). Bu itibarla insanın başlıca işi kendi öz bahçesini iyi işlemek, kendini bilmektir ki bu, Helenlerin Τνωθι σεαυτον, “Kendi Kendini Bil!”i oluyor. Bundan sonra da ona fazladan verilecek olan gerisini bulacaktır: “Fakat önce onun melekûtunu ve salâhını arayın ve bütün bu şeyler size artırılacaktır” (Matta VI/33). Bu vaat, Luka’nın ağzından da duyuluyor (XII/31).
İşte bu nedenlerle astroloji (ilm-i nücûm) bize insan hakkında bilgi veriyor. Astrolojik gökyüzünün bilgisi, insanın gökyüzünün bilgisini verecektir şöyle ki bu iki “gökyüzü”, aynı bir semanın, “tek bir öz”ün ikiye bölünmüş veçhesinden başka bir şey değildir.
Kitâb-ı Tekvin’de ölümle hastalık insana ikiliğe geçtikten, elmayı yedikten sonra iyilik ve kötülüğün bilincini iktisap ettikten sonra arız oluyor. Tevrat’ta, Henoch, Elişa gibi ölmemiş olup da bedenleriyle birlikte yukarı çekilmiş bazı insanlardan söz ediliyor. Daha başka geleneklerde de mümasil olgulara rastlanıyor.
Böylece, ikiliğin yaratmış olduğu koşullarda hastalık ve dolayısıyla tıp, ortaya çıkıyor. Bu sonuncusu, hiç değilse başlarda, varlıkları, onların gerçekleştirilmelerine özgü koşullara iade etmeyi amaçlamış olup bu nedenle de önceleri bir rahiplik işlevi olmuş.
Bütün geleneklerde tıp, tanrının bir bağışıdır. Mısır’da Neith, Helenlerde Athena tıbbı insanlara öğretmiştir. Ve XVI. yy.da Paracelse şöyle yazacaktır: “Hangi bilim bize Tanrı’dan gelmiyor?… Tıp, tabipden değil, Tanrı’dan doğmuştur”.
İş böyle olunca da bedenin sağaltılması pratik olarak bir arınma ile ruhun sağaltılmasının sonucu olmaktadır. Nitekim İsa, felçli ve körlerin imanına seslendikten sonra onları iyi olmuş olarak gönderiyor: “imanın seni kurtardı, evine dön” veya “Huzur içinde git, günahların af oldu”[85]…
Bu mütalâaların ışığında gelelim Tevrat ve Talmud’daki hastalık kavramlarına. Bir Yahudi kültürel anthropoloji abidesini temsil eden bu Kitâb’ın Jerusalem rivayetinin Latin-Helenistik geleneğe daha yakın olup Babilonya Talmud’unun çevre kültüründen etkilenmiş olduğunu akılda tutalım Mutat olarak, bir ölçüde de yüzeysel şekilde, Tevrat’ta hastalığın Tanrı tarafından verilmiş bir ceza olarak telakki edildiği ileri sürülmektedir. Bir misal verelim: “Mülk edinmek için gitmekte olduğun diyar üzerinden seni bitirinceye kadar, Rabb sana vebayı bağlayacak. Rabb veremle ve sıtma ile ve iltihapla ve yakıcı sıcakla ve kuraklıkla ve sam yeli ile ve küfle seni vuracak… Rabb seni şifa bulamayacağın Mısır çıbanı ile ve urlarla ve uyuzla ve kaşıntı ile vuracak” (Tesniye XXVIII/21-22, 27). Ama Tora’ya uygun hareket eden İsrail oğulları bu gibi musibetlerden korunmuş olacak.
Ancak burada dikkat edilecek husus, Tanrı cezasının, hastalığın kendisinden çok, tedavi edilemeyen bir hastalık oluşudur. Öbür yandan, önleyici tıbbın ilkesi, Tevrat’ta açıkça gösterilmiş. Gerçi bir yerde “… Ben yaralarım ve ben sağaltırım…” (Tesniye XXXII/39) derken, doğru yolda olmanız halinde bu hastalıkların hiçbirine duçar olmayacaksınız deniyor. Yasa’ya uygun hareket, bir yaşam tarzı, belli psişik dengenin kopmasını önleyebilecek bireyin bir yapısal tanımlaması oluyor şöyle ki bu dengenin bozulması her türlü psiko-somatik illetlere götürür. Tevrat’ta hastalık, âdemoğlunun bütünlüğüne bir zarar olarak görülür ve hastayı, hatasından dönmeye (günah işlemişse) ya da bu dünyada, kozmos (=”fızik” içinde) ve metafizik içinde yerini kendi kendine sormaya sevk eder.
Filistin’de, Babilonya’da olduğu gibi, Talmud’un yazıldığı yedi asır (M.Ö. II. – M.S. V. yy.) boyunca cinlere halk inanışı daima canlı kalmış. Yahudi Yasa’sının mükerreren buna karşı çıkmış olması, bu inancın hiçbir zaman kaybolmadığının delili oluyor. Yukarda söylediğimiz gibi o tarihlerde Babilonya, cinciliğin uluslararası merkezi idi. Cinleri çağıran sihirbaz ashipu, tıp uygulayıcısı da asû[86] (Arâmî assia) tesmiye ediliyordu. Ve hastalıkların çoğunun özellikle psişik marazı cinler tevlit ediyordu. Arapça-Osmanlıcada “mecnun”, “cin”den müştak olup “cin tutmuş, çıldırmış, deli…”; “meczub” dahi “cezb” den, “bir tarafa (meselâ cine doğru) çekilmiş” anlamlarındadırlar. Tabiî, yine cinlerin aracı olduğu “nazar”ın meydana getirdiği türlü hastalıklar da var.[87] Jerusalem Talmud’unda (Tr. Shabbat, 14, 3) şunları okuyoruz: “Rabbi Hijja dedi: doksan dokuzu Nazar’dan, sadece biri Allah’ın (kararından) ölür”. Mezkûr Rabbi, (Rav) Samuel’in (tabip) çağdaşı olup Babilonya’nın Sûra Akademisi’nin başıydı.
Toparlayacak olursak yıldızlar, cinler ve nazar, muhtemel hastalık sebepleri olarak görülmekteydiler.[88]
Talmud’da zikredilmiş meyveler arasında en önemlileri hurma ile incirdir. Ama özellikle hurma, gerçek bir besin maddesi olarak telakki ediliyor. Birkaç yıl önce gazetelerin yazdığına göre birçok illetten mustarip 65 yaşında bir zat, uzun süren bir hurma istihlâkinden sonra tamamen iyileşmişmiş. İsrail öyle bir diyar ki Tanrı “buğday ve arpa ve asma ve incir ve nar, zeytinyağı ve bal diyarına…” seçmiş olduğu ulusu “götürüyor” (Tesniye VIII/8). Bu ayette “bal”, hurmanın yerini tutuyor.[89]
Şimdi bu bapta İslâmî koşutluklara bakalım.
“Maraz ki hastalıktır, vücudun tabiî mecrasından çıkmasıdır. Tedavi de vücudu tabiî mecrasına iadedir…”.
“İbn-i Abbâs (R.A): Şifa üç şeye münhasırdır: bal şerbeti içmek, hacamat âleti vurmak, ateşle dağlamak…”.
“Ebû Said Hudrî (R.A)’dan rivayete göre Nebî (S.A.V)’e bir kişi geldi: Yâ Resulullah, kardeşimin karnı ağrıyor (ishal oldu) demişti. Resul-i Ekrem: bal (şerbeti) için! buyurdu. Sonra bu adam ikinci bir daha… geldi (ve hastalığın geçmediğini söyledi). Resulullah yine bal şerbeti içir! buyurdu. Sonra üçüncü bir daha geldi. Resûl-i Ekrem yine bal şerbeti içiriniz! buyurdu. Sonra bu adam bir daha geldi. İçirdim (fakat ishali ve ağrısı geçmedi, arttı) dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem: Allah sözünde doğrudur. Fakat kardeşinin karnı yalancıdır. Haydi, yine bal şerbeti içir, buyurdu. Dördüncü defa içirdi ve hastalıktan kurtuldu”.[90]
Peygamber, “Allah sözünde doğrudur!” derken “Hurmaların meyvesiyle üzümlerden (hem) şarap yapar, (hem) güzel güzel, yiyerek beslenirsiniz… Tanrın bal arısına vahyetti ki: Dağlarda, ağaçlarda, çardak kurdukları yerlerde kovanlar yapın. Sonra bütün meyvelerden yiyin, sonra Tanrı’nın yolunda inkıyat ile yürüyün! Onların karınlarından türlü türlü renkli ve insanlar için şifalı şerbetler çıkar…” ayetlerine (XVI/67-69) değinmiş oluyor. Devam edelim.
“İbn-i Abbâs’dan (R.A.) şöyle dediği rivayet olunmuştur:… Cennet’e hesapsız girecek müminler efsun etmeyenler, teşe’üm eylemeyenler, şifanın (Allah’tan olduğuna inanıp) keyden (dağlama) olduğuna inanmayanlar ve her hususta Allah’a tevekkül edenlerdir buyurdu…”.
“Ebû Hüreyre’den (R.A.): Nebî (S.A.V)in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: (İslâm’da) hastalığın (bizatihi) sirayeti yoktur, teşe’üm de yoktur, öğey ve başkuş (ötmesinin tesiri) de yoktur, safer (ayının hayır ve şerle alâmeti) de yoktur. (Bunlar cahiliyet hurafeleridir) fakat (Ey mümin), cüzamlıdan aslandan kaçar gibi kaç!”.
“İzahı:… Cahiliyet devri sârî hastalıkların ilâhî bir tesire tâbi olmadan bizatihî sirayet ettiği sanılırdı. İslâm akidesine göre her şeyde hakiki müessir Allahu Teâlâ’dır. Hadîste bu hakikat Bulaşık hastalıklar bizatihi sirayet etmez, cümlesiyle ifade buyrulmuştur. Bununla beraber hadîsin son fıkrasındaki “cüzamlılardan kaçınınız!” emrinden… pek açık bir surette sirâyetin vücudu muhakkak olmakla beraber bu sirayetin ancak kaza ve takdir-i ilâhî ile vukua geldiği kabul olunur…”.
“Enes İbn-i Mâlik (R.A.)dan şöyle dediği rivayet olunmuştur: Resûlullah (S.A.S) Ensar’dan (Amr İbn-i Hazm) ailesine ağılı hayvanların zehirinden, kulak ağasından, (nazar değmesinden) (şifâ temennisi için Allah’a sığınarak) nefes etmelerine müsaade buyurdu…”.
“İzahı: Hadîs metnindeki (Rukye) İbn-i Esîr’in beyanına göre, hasta hakkında şifa dilemek için Kur’an ile esma ve sıfat-ı ilâhiye ile Allahu Teâlâ’ya dua ve iltica etmektir ki, nefes etmek tabiriyle hülâsa olunur.”[91]
Daha önce Peygamber’in göz değmesine (İsabet-i ayn) karşı okunmasını (Hz.) Aişe’ye emretmiş olduğunu zikretmiştik.
***
Batılı bilim adamları İslâmî tıbbın genellikle iki fârik ve ayrı gelenekten oluştuğunda müttefiktirler: İslâm öncesi Galenik tıp ile Kur’an ve Hadîs’lere dayalı Tıbb-ı Nebevî. Galenos tıbbı, Grek bilimsel metinlerinin Arapçaya çevrilmeye başlanmasından sonra (III/IX. yy.) İslâm dünyasına malûm olmuş. Galenik tıbbın esası kısa ve genel olarak sıvı patolojisi oluyor: dört sıvı, ezcümle kan, balgam, sarı safra ve kara safranın dengesi sıhhati sağlıyor, bu dengenin bozulması da hastalığı meydana getiriyor.
Araplar Grek tıbbını, bunun son gelişme aşamasında elde etmişler ve bu sistemin mükemmel ve nihaî olduğu kanısına varmışlar ve dolayısıyla da buna bir şeyler eklemek hususunda fazla bir çaba sarf etmemişler. Buna karşılık Grek esaslı tıbbî geleneğin karşısına tıbb-ı nebevî’yi çıkarmışlar. Bu arada İbn Haldun (ölm. 1406) bu sonuncu tıbbın eleştirisinde geleneği “kesinlikle tanrısal vahyin bir parçası olmayıp… Araplar arasında (İslâm’dan önce) mutat olarak uygulanan bir şey” olarak niteliyor.
İslâm İmparatorluğu’nun, kuruluşundan bir yüzyıl sonrasından itibaren bir Arap devleti olmaktan çıkması gibi bundan böyle “Arap bilimi”, “Arap tıbbı” ifadelerinin de dışlanması gerekiyor: gayrimüslimlerin bu baptaki faaliyetleri buna zorluyor. Örneğin Hunayn b. İsak, hocası Yûhannâ b. Mâsawayh gibi, bir Nasturî Hristiyandı. El-Mecûsî, bir İranlı Zerdüştî aileden geliyordu…
On iki imam Şia’sı Ali’nin İslâm cemaatini idare etmeye Allah tarafından memur edildiği ve Peygamber kadar da Allah’la temas halinde bulunduğu inancına dayanmış olup konumuzla ilgili olarak ortaya bir Şiî hadîslere göre tıbb kavramı çıkıyor.[92] Bu tıbbın esaslarının ayrıntıları bizi konumuzun çok uzağına götürür.
“… Osmanlı saltanatına geçen Selçuk Hakanlığının da mimarlığa ve ilme ilgileri vardı ve halen Amasya’da kalıntıları var olan hastanenin mevcudiyetinden anlaşılacağı üzere tıbbî bir uygarlığa da sahiptiler. Doğuya doğru güneyde henüz daha yeni Hint, İran ve Nastûrî tababetinin birleşimi ve Hippokrat ve Galenos’un eserlerinin incelenmesiyle yeni meydana gelen Arap tababeti… ilim dünyasını aydınlatıyordu. Keza, zamanın en güzel sağlık kuruluşlarına sahip olan İran, bu ülkelere komşu idi. Kuzeyde ise Osmanlı Türklerinin yavaş yavaş ele geçirmeye karar verdikleri Bizans imparatorluğu ve onun başkentinde gözler kamaştıran eserler bulunuyordu…”
“Esasen Türkler, bazı hususlarda İran’a bağımlı idiler… Tababet için de tabiî İran’dan az çok faydalanacaklardı. İran tababeti bu müracaata lâyık olup zamanının yüksek ilmi ile donanmıştı. Bütün eski milletlerle beraber Araplarla Acemler de tababeti vaktiyle Nasturîlerden almışlardı. Tıp ilmi, Babil kâhinleri olan Geldânîler tarafından temelleri atılan ilimlerden olup, hastalıklara ilâç bulmakla ilk uğraşanlar da Nasturîler idi. Sonraları İranlılar, Araplar, Yunanlılar birbirlerinden bilgi alışverişi yaparak tıp ilmini ilerletmişlerdi. Araplar da tababeti İranlıların yardımıyla ıslâh etmişlerdi”.
“… Türk hekimleri, ilâçların hassalarını, hasta tedavisini Araplardan, Acemlerden ve Yunanlılardan almışlardı. Özel tababet için de uzun seyahatler yapıyorlardı. Yeri ve iklimi nedeniyle halkı göz hastalıklarına çok yakalanan Mısır’da Fenn-i kehâlet (göz hekimliği), diğer ülkelere oranla pek ileri durumda olduğundan, göz hekimliği Mısır’dan alınıyordu”[93]
Buraya kadar kısaca serdettiğimiz özet mülâhazalar, Yahudi tıbbının beslendiği kaynaklara ışık tutuyor. İran-Yahudi kültürel osmosis’inden çok söz ettik. Bunun dışında yine tıbb “merkez”lerinden Mısır’dan Hint’e kadar uzanan diaspora, her ne kadar bir “ulusal felâket” olmuşsa da, bilim ve bu arada tıbb biliminin iktisabı ve sentezi açısından son derece olumlu sonuç vermiş olmalıydı ki saray tabiplerinin büyük çoğunlukla Yahudi olmalarını izah eder. Şiî hadîs de ona bir şeyler eklemiştir, Nasturî kilisesi de…
Osmanlı Sultanları Yahudi ve Marrano göçmenlere dinî vecibelerini açıkça yerine getirme müsaadesi vermekle yetinmeyip Avrupa’nın birçok hükümdarının aksine, bunların arasındaki tabiplere Yahudi olmayan hastaları da tedavi etme ruhsatı vermişlerdi. Bunun dışında Sultanlar, işbu kültürlü mültecilerin siyasî maharet ve uluslararası ilişkilerinden de faydalanmışlardı. XVIII. yy.ın sonlarına kadar Osmanlılar, Batı başkentlerinde daimî elçiler bulundurmamışlar ve Sultanların vezir ve sair yüksek memurlarının Batı dilleri ve Avrupa işleri hakkındaki bilgileri çok kıttı. Böylece de bu Yahudi mültecilerden bazıları, Osmanlı sarayında hem saygınlık kazanmış tabip, hem de yeni efendilerinin siyasî müşavirleri ve diplomatik elçileri olmuşlardı.
Yahudi kadınlar da, Osmanlı sarayında yakın kişisel münasebetler tesis etmişlerdi. Tıbbî bilgi ve beceriye sahip oldukları iddiasıyla Harem’e serbest girip çıkma olanağına kavuşmuşlardı. Saray kadınlarının, Süleyman’ın saltanatında, Osmanlı politikasında faal rol oynamaya başladıkları dönemde işbu Yahudi kadınlarının bazıları da, kamu işlerinde büyük etki sahibi olmuşlardı.
Osmanlı sarayında en ünlü Yahudi tabipler, XVI. yy.ın ilk yarısında, Hamon ailesi mensupları idiler. Granada doğumlu Joseph Hamon, 1493’de Türkiye’ye hicret etmiş olup II. Bayezid zamanında saray hekimi oluyor. Bazı İtalyan kaynaklar onu, Sultanın hallinden sonra halefi Yavuz’un tahriki ile Bayezit’i zehirlemiş olmakla suçlamışlardır.
Daha gerilere giderek Fatih’in hekimi Yakub’un da böyle bir töhmet altında kalmış olduğu rivayet edilir şöyle ki Nakşibendîlerin elinde bulunan geniş toprakları kamuya mal edip bunları timara tahvil eden Sultan ve bu işte başyardımcısı vezir Karamanî Mehmet Paşa, mezkûr tarikat ileri gelenlerin büyük husumetini üstlerine çekmişlerdi. Mehmet Paşa, daha Sultan’ın hayatında katledilmiş, az sonra da Padişah ölmüştü. Bazı tarihçiler bu ölümün normal bir ölüm olmayıp Nakşibendîler ve bunların ele aldıkları “çok dindar, veli” II. Bayezit’in Yakub’a Sultanı zehirletmiş olduklarını henüz kesin olarak ispat edememekle birlikte, ileri sürmektedirler. Nitekim Bayezid’in cülusunu müteakip ilk icraatı, bir fermanla babasının kamulaştırıp timara dönüştürdüğü toprakları, Nakşibendîlere iade etmek olmuştu.
Dönelim Hamon’lara.
Joseph’in oğlu Moses (Musa) da Osmanlı sarayının tabibi oluyor. Moses, daha başka saray tabipleriyle birlikte Süleyman’a 1534-35 İran seferinde ve yine 1548-49 ve 1553-54’de aynı ülkeye seferlerde refakat ediyorlar.
Hamonların çok ilginç yaşam öykülerinin ayrıntılarına girmeyeceğiz. Sadece konumuz açısından önemli bir iki hususu kaydetmekle yetineceğiz.
Moses Hamon ayrıca, o dönemin Yahudi cemaat ve kültürel yaşamında çok belirgin bir rol oynuyor. İran seferinden (1534-5), Pentateuch’ü (Tevrat’ın ilk beş Kitâb’ı) Farsçaya çeviren Rabbi Jacob b. Joseph Tavus adlı birini getiriyor. Hamon bunu, bir Arâmî ve Arâbî tercümeleriyle birlikle, kendi kesesinden 1546’da İstanbul’da bastırıyor. XVI. yy.ın kırklı yıllarında Selanik Yahudi cemaati arasında kavga çıktığında müdahale ediyor ve işi halletmek için resmî memur gönderilmesini sağlıyor. Bütün yaşamı boyunca, babası Joseph’in de yaptığı gibi, dindaşlarını düşmanca iddia ve zulümden korumak üzere, mevkiini kullanıyor. Örneğin Ocak 1554’de, müdahalesi sayesinde Sultan Süleyman’dan Yahudilerin ritüel katil eyleminde bulunduklarının kesin olarak reddeden bir ferman sadır oluyor. Bu ferman Fatih’in bu tür suçlamalara vali ya da kadıların bakmayıp Sultan’ın Divan’ına getirilmesine dair bir iradesini yinelemiş oluyor.
Moses Hamon’un çeşitli tıbbî eserleri arasında bir de dişçiliğe ait olanı vardır.[94]
Sertabip Ahi bin Kemaleddin-ül-Mütetabbib, nam-ı diğer “Ahi Çelebi’nin emriyle, Musa Calinus-ül-İsrailî adında bir Musevî hekim, ilâçların sıcaklık, soğukluk, kuruluk, nemlilik derecelerini ve kullanılacak miktarlarını gösterir bir küçük risale yazmıştır… Bu risalenin önsözünde “ulema-i İslâm ve Efrenç ve Yunan eserlerinden veyahut sözlerinden” faydalanıldığı söylenmekte… Burada ilâçlar dosta faydalı, düşmana zararlı diye ikiye bölünmekte ve bunun kenarına “Tabib Şifaî” imzasıyla konulan bir haşiyede “dost ve düşman ilâcı diye ayırmanın tıp kanunu dışında olduğu” şiddetli bir ifade ile söylenmekledir. Risalede dikkate değer bir taraf vardır ki, o da Osmanlı Türkiye’sinde, belki birinci defa olarak, Arnoldo di Villanova adlı bir Ortaçağ (1234-1310) Batı hekiminin adı, İshak İsrailî adında başka bir Yahudi hekimin ifadesine dayanılarak, verilmiş olmasıdır. Bazı yerlerde de sık sık İbn-i Rüşd’ün Külliyat‘ından sözler alınmıştır”[95]
Risaleyi tetkik etmiş olan U. Heyd, mezkûr makalesinde bir Yahudi yazarın eserinde tipik olduğu gibi Besmele’yi, ve-s-salât ala l-enbiya ecma’in ibaresinin takip ettiğini söylüyor.
Dönelim yine genel olarak Osmanlı Yahudilerine.
Yukarda zikrettiğimiz dört ayrı Yahudi cemaatinin dışında Safardî cemaati de, kendi içinde, menşe memleketi ve farklı gelenekleri itibariyle de bölünmüştü şöyle ki İmparatorluk içinde çok sayıda dinî birlik (congregation) birimi bulunuyordu: Toledo’nunkiler, Cordoba’nınkiler, Lisbon’unkiler, Aragon veya Andalusia… nınkiler… Her biri kendi cemaat yaşamını kendi öz sinagog ve önderleri, Hahamları, mahkeme ve okulları etrafında sürdürüyordu. İstanbul ya da Selanik gibi kentlerde, otuzdan fazla congregational birim bulunuyordu. Bazen bir kentte birimler birlikte kehilla (kent cemaati) tesmiye edilen daha geniş bir örgüt oluşturuyordu ki bu, devletle olan ilişkilerde çıkarların daha iyi korunmasını sağlıyordu. Bununla birlikte nifak ve geleneksel düşmanlıklar XVI. yy. boyunca sürüp gitmişti ve bu hal bazen, Osmanlı idaresinin müdahalesinin talep edildiği ya da onun taraflardan birince öbürü aleyhine kullanılması durumunda, trajik sonuçlara götürüyordu. Örneğin Şam’da, Musta’ribîlerle Safardîler arasında doğruca bir dinî konuda, Yahudi hamamında ritüel havuzun doğru derinliği hususunda çıkan tartışma sonunda taraflardan biri hükümete, öbürlerinin yasa dışı iş gördüklerini anlatıp tutuklanmalarını mucip olmuştu… Mamafih XVI. yy.ın sonlarına doğru Safardî grubu içindeki ayrılıklar bitmiş ve bunlar başka grupları da kendilerine katacak kadar güçlenmişlerdi.[96]
Osmanlı Devleti ve onun Sultanlarına karşı Yahudi görüş ve hissiyatı genelde çok olumlu olup imparatorluk, çok güçlü bir devlet, âlicenap ve Yahudi tebaasına karşı cömert olarak telâkki ediliyordu. Ama Osmanlıları takdir doruğa, XVI. yy.da varmıştı. Bu yy.ın başında bu denli çok Yahudi’nin İmparatorlukta toplanmış olması keyfiyeti ve aynı zamanda da Yavuz’un Filistin’i (Arz-ı Mev’ud) fethedip onu İmparatorluğa dâhil etmesi, Yahudi ulusunun kurtulması ve Zion’a geri dönmesinin çok yakın olduğu inancını doğurmuştu; bu inanç, özellikle Kabbalacılar[97] çevrelerinde iyice yaygınlaşmıştı. Hattâ bu işin Osmanlıların yardımıyla vaki olacağına da inanılmıştı; Kabbalacılarda Osmanlıların Tanrı’nın öfkeli sopası olup bunun dünyaya nizam iade edeceği kanaati vardı.
“Kurtuluş” vaki olmadı ama Yahudilerin Osmanlı Devleti’ne ve onun hükümdarlarına itibar ve saygıları azalmayacaktı.[98] Öbür yandan, responsada bu yüksek itibar ve saygının dışında, Sultanların yasa ve nizamlarına itaat isteniyordu.[99]
Yahudi dinî önderlerinin responsalarından, Osmanlı rejimini derinlemesine bildikleri, şer’î ve örfî kanun tefrikini müdrik oldukları anlaşılıyor.[100]
Başlardan beri gördüğümüz gibi Yahudiler çok eski ve köklü bir devlet ve örgüt geleneğine sahiptiler ve bu sayede de Osmanlı idaresi altına girdiklerinde bir özerk mevcudiyet sürdürebilmek için yeterli deneyimleri vardı. Osmanlı İmparatorluğu’nda her grubun (congregation) kendi öz mahkemesi (bet din) olup burada, genellikle mahallî Hahamdan oluşan en az bir ama mutat olarak üç yargıç bulunurdu. Halakha‘ya (Yahudi geleneksel yasalara) göre sivil vakalarda üç yargıçlı mahkeme, tanık dinlenmesi için zorunluydu. Mahkeme, ya mahallî yasal yetkelerden yardım talep ederek, ya da çok da mutat olarak, manevî ceza, ezcümle aforozu (herem veya nidduy) uygulayarak yasayı pekiştirebiliyordu. Aforoz, suçluyu, geçici bir zaman için ya da müebbeden günlük cemaat yaşamına, ritüel ibadet dâhil, iştirakten men ediyordu. Bir Yahudi için böyle bir ceza, başka bir dini kabul etmedikçe bir ölümdü. Mamafih devlet, bir önemli hususu kesinlikle icbar ediyordu: cemaat, mensuplarından birinin başka birini kadıya şikâyetten men edemezdi; bunu yapana büyük ceza verilirdi. Şer’i mahkemeler, hayatî ölçüde önemli bir Yahudi âdetine karşı tolerans gösteriyordu şöyle ki Yahudilerle Yahudi olmayanlar arasındaki davalar, Sabbat (Sebt)in uygulanması için talik ediyorlardı ve bir Yahudi’yi Sabbat günü mahkemeye gelmeye zorlamıyorlardı.[101]
[1] İsmail Hakkı Uzançarşılı. – Osmanlı tarihi I, Ank. 1961, s. 363.
[2] Paris Millî Kütüphanesi Türkçe yazmaları, eski 99, s. 66, in ibd.
[3] Avram Galante. – Histoire des Juifs de Turquie, 1, s. 84-85.
[4] Tarafımızdan belirtildi.
[5] Naim Güleryüz. – 500 yıllık göç, in Milliyet (Gaz.) 16 Eylül 1989.
[6] ibd, 17 Eylül-1989.
[7] Tarafımızdan belirtildi.
[8] Naim Güleryüz. – op. cit. 18 Eylül 1989.
[9] ibd.
[10] Avram Galante. – Histoire de Juifs de Turquie, C.I. İsis yay., t.y., s. 65-6.
[11] ibd. s. 73-87.
[12] Beki Bardavid. – Sefarad Yahudilerinin dili, in Cumhuriyet (gaz.) 14.08.86.
[13] Mark A. Epstein. – The leadership of the Ottoman Jews in the Fifteenth and Sixteenth centuries, in Christians and Jews in the Ottoman Empire, Vol. I., s. 101-2.
[14] Joseph R. Hacker. – Ottoman policy toward the Jews and Jewish attitudes towards the Ottomans during the Fifteenth century, in ibd., s. 117.
[15] ibd., s. 118 ve Heath W. Lowry. – “From lesser wars to the mightiest war”: The Ottoman conquest and transformation of Byzantine urban centers in the fifteenth century in Coll. – Continuity and change in late Byzantine and early Ottoman society, Birmingham 1986, s. 333 ve dev.
[16] Joseph R. Hacker. – op. cit., s. 118.
[17] Heath W. Lowry. – op. cit., s. 336.
[18] E J. – mad. “Byzantine Empire”, s. 1553-4.
[19] Michel Balivet – Byzantins judaïsants et juifs Islamisés. Des “Kühhân” (Kâhin) aux Χιόναι (χιόνιος) in BYZANTION, Revue Intern. des Etudes Byzantines, LII, 1982. (Bruxelles), s. 24.
[20] “Χιόν” “bozuk hava” anlamında olup (YTS) modern Yunancada “Χιόνι” “kan”; “χιοηία“, “karlı hava” demektir ki bu kişilerin “havayı bozdukları” anlaşılıyor…
[21] Michel Balivet – op. cit.,s. 26.
[22] Speros Vryonis, Jr. – The decline of Medieval Hellenism in Asia Minör and the Procees of Islamisation from the Eleventh through the Fifteenth Century, Berkeley 1971, s. 427.
[23] Niyazi Berkes. – Tarih ile masal, in Cumhuriyet (Gaz.), 28 Ekim 1976.
[24] Michel Balivet. – op. cit., s. 30-1.
[25] ibd., s. 33-6
[26] ibd., s. 37-49.
[27] Alfred Guillaume. – Prophétie et divination chez les Sémites, Paris 1950, s. 23-4.
[28] ibd., s. 33.6.
[29] Polinezya inançlarında doğa-üstü, gayri şahsî kuvvet.
[30] Alfred Guillauıne. – op. cit, s. 52-4.
[31] ibd., s. 134..
[32] Michel Delahoutre. – Extase, in Dictionnaire des Religions.
[33] Alfred Guillaume. – op. cit., s. 349.
[34] ibd., s. 139-40.
[35] Heterodox?
[36] Alfred Guillaume. – op.cit., s. 141-2.
[37] ibd, s, 159.
[38] Osmanlıca-Türkcede inşad etme. Naşid de (neşide’den), şiir söyleyendir.
[39] Osmanlıca hulv, “tatlı” olup “helva” bundan galattır.
[40] Alfred Guillaume.- op.cit., s., 292-4.
[41] Arapça-Osmanlıca “sua”in kökenini İbranîcede buluyoruz.
[42] André Caquot. – La divination dans l’ancien Israël, in Coll. – La divination. P.U.F. Paris 1968, Vol. I s. 85.
[43] Bkz. Burhan Oğuz. – Türkiye halkının kültür kökenleri, C. II/l, s. 161-185 ve passim. Ayrıca bkz. Coll. – La divination Vol. 2’de s. 279-330 (J. P. Roux et P.N. Boratav. – La divination ehez les Turcs),
[44] Vartan Melkomian. – Occult sciences and arts in Iraq, Basra 1936, s. 7.
[45] Fatma Müge Göçek. – Religious minorities in the Ottoman Empire: The 1770 inheritance register of the chief Rabbi of Galata 5 Mart 1991’de Amerikan Araştırma Enstitüsü’nde (ARIT) verdiği konferansın basılı metni.
[46] E J., mad. “Adrianople”.
[47] Annemarie Schimmel. – Dinler tarihine giriş, Ank. 1955.
[48] E. Barker. – Social and political thought in Byzantium, from Justinian to the last Paleologus, London 1961, s. 196-7, 217.
[49] Nikolai Todorov. – The Balkan city 1400-1900. Un. of Washington Press (USA) 1983. s. 66-67, 192.
[50] Yahudi Millet’i.
[51] N. G. Svoronos. – Inventaire des correspondances des consuls de France au Levant. Salonique et Cavalla (1686-1792), Paris 1951, passim.
[52] Ali İhsan Bağış. – Osmanlı ticaretinde gayrimüslimler.Ank. 1983, s. 26.
[53] ibd., s. 29.
[54] ibd., s. 30.
[55] ibd., s. 88-90.
[56] Nikolai Todorov. – op. cit., s. 68.
[57] ibd, s. 311.
[58] ibd., s. 505.
[59] EJ, mad. “Crimea”.
[60] Uriel Heyd. – Osmanlı tarihi içinde İbranîce kaynaklar, in VI. Türk Tarih Kongresi. Kongreye sunulan bildiriler, Ank. 1967, s. 295-6.
[61] ibd., s. 297.
[62] İbd. s. 298-9.
[63] ibd.
[64] ibd, s. 300.
[65] İran’da “kârhâne”, imalâthane, fabrika anlamında olup burada İran-Yahudi kültürel alışverişinden bir örnek görmüş oluyoruz.
[66] ibd., s. 300-2.
[67] Bkz. EJ, mad. “Responsa”.
[68] Ebûl’ulâ Mardin! – Fetvâ-Fatva, in İA.
[69] J.R. Walsh. – Fatwâ, in EI.
[70] Aryeh Schmuelevitz. – The Jews of the Ottoman Empire in the late fifteenth and the sixteenth centuries, Leiden 1984, s. 4-5.
[71] ibd. s. 9.
[72] ibd, s. 11.
[73] Claude Cahen. – Pre-Ottoman Turkey, N.Y. 1968, s. 190-1, 214.
[74] Zahidlerin sardıkları sarık ucu.
[75] Kalktı, ayakta durdu anlamına.
[76] Ön tarafında.
[77] Seyahatname-i İbn-i Batuta, s. 333.
[78] Aryeh Schmuelevitz. – op. cit. s. 11.
[79] ibd. s. 11-3.
[80] Biz bu konuyu “Türkiye halkının kültür kökenleri” serisinde ispençiyari teknikler” cildinde enine boyuna irdeleyeceğimizden burada ayrıntılara girmeyeceğiz.
[81] Ayrıntılar için bkz. Burhan Oğuz. op. cit. II/1 s- 40-57, 139-41
[82] Gilles Andrés. – Principes de la médecine selon la tradition, Paris 1988, s. 12-50.
[83] Bir hastada görülen hastalık belirtilerinin, aynı belirtileri sağlam bir insanda meydana getirebilecek ilaçları (benzerlik yasası) çok düşük miktarda vererek tedavi edilebileceğini öne süren öğreti.
[84] Gilles Andrés, op. cit., s. 57.
[85] ibd, s. 58-65.
[86] Bunun Sümerceden ( a=su, sû=bilen) geldiğini, Sümer’de tabibin “suyu bilen adam” (su ile tedavi) olduğunu söylemiştik.
[87] Bu konular bütün ayrıntılarıyla daha önce tarafımızdan incelenmişti. Bkz. Burhan Oğuz. – op. cit. II/l, s. 104-5,702-731 ve passim.
[88] Samuel J. Kottek. – Concepts of disease in the Talmud, in KOROTH IX/l-2. 1985 Special issue. Proceedings of The Second International Symposium on Medecine in Bible and Talmud, Jerusalem 1985, s. 7-15.
[89] Rabbi J. Ba-Gad-Dietetic and medical use of dates according to the Sages of the Talmud. in ibd., s. 84-5.
[90] Sahib-i Buharî Muhtasarı, C. XII, s. 74-6, 78.
[91] ibd., s. 82-8.
[92] Islamic medical wisdom. The Tıbb al-A’imma, editör Andrew S. Newman’ın önsözünden, s. VII-XV, London 1991.
[93] Osman Şevki (Uludağ). – Beşbuçuk asırlık Türk tababeti tarihi, Ank. 1991, s. 20-5.
[94] Uriel Heyd. – Moses Hamon, Chief Jewish physician to Sultan Süleyman the Magnificent, in ORIENS XVI, 1963.
[95] Abdülhak Adnan Adıvar. – Osmanlı Türklerinde ilim, İst., ty„ s. 61-2.
[96] Aryeh Shmuelevitz. – op. cit., s. 13-4.
[97] Yukarda üzerinde uzunca duruldu.
[98] A. Shmuelevitz. – op. cit., s. 30-1.
[99] ibd, s. 33.
[100] ibd., s. 34.
[101] ibd. s. 41-5