Türk Faşizmi – Bozkurtlar

Aralık 12, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Türk Faşizmi – Bozkurtlar

Türk Faşizmi – Bozkurtlar

Hitler Almanya’sının ideolojisini, ülkede ‘devlet içinde devlet’ olan SS teşkilâtını, bu teşkilâtın tüm marifetlerini, ezcümle ‘Uzun Bıçaklar Gecesi’nde ve bunu takip eden günlerde işlenen sayısız cinayetlerin öykülerini biliyoruz. Bunca yıl Almanya’nın etkisinde kalmış ülkemizde, ‘yerli Hitler’lerin ve bunların ‘yerli SS’ örgütlerinin ortaya çıkmış olması hiç de şaşırtıcı olmuyor. Gerçekten bu SS’lerin türdeşi Bozkurt’ların işledikleri cinayetlerini, bunların kurşunları altında can vermiş nice değerli bilim adamımızın acısını bugün dahi içimizde hissediyoruz.

 

Erbil Tuşalp, 1940’lardan günümüze Ülkücü Bozkurtların tarihini ve bugününü bir bütünsellik içinde ortaya koyuyor[1].

 

Tuşalp, son kitabında[2], hareketin oluşum ve gelişim süreçlerini belgeler ışığında ele alıyor. II. Dünya Harbi yıllarında Alman Dışişleri belgelerine ‘bize yakın Türkler’ olarak geçen bu grubun en önemli simalarından biri olan Türkeş’in, ileriki yıllarda ülkücü hareketin kurucu lideri olması bu saptamayı temellendirmektedir. Türkçü Turancı tutuklamalarında Sansaryan Han’da sorgulanan Türkeş’in ‘orduda etnik temizlik plânları’ da bu bağlamda anlam kazanmaktadır.

 

1960’larda Millî Türk Talebe Birliği’nde başlayıp 2000’lerde Hizbullah’a uzanan süreçte var olan ülkücüler kimlerdi? Hangi ideolojik ve siyasî gelişmeler bu süreci doğurdu? 1960’lar ve 1970’lerin sisli atmosferinde işlenen politik cinayetler, kitle kıyımları, hangi mekanizmanın ürünüydü? 1970’li yıllar boyunca inanılmaz bir devlet desteğine sahip olan Ülkücü Bozkurt’lar, hızla nasıl güçlendiler? Tüm bu sorunların yanıtı bu mekanizmada gizliydi. Bu mekanizma, Soğuk Savaş yıllarında tüm Nato ülkelerinde kurulan bir örgütlenmeydi[3]. Gayri nizami harp doktrininin çerçevesinde örgütlenen bu yapı, devlet güçleri ve sivil devlet yanlısı güçlerin ortak örgütlenmesine dayanıyordu. Ülke halkını bölen ve kamplaştıran bu yaklaşım, var olan hukukî prosedürleri de çiğneyen antidemokratik bir içeriğe sahipti. Ülkücü Bozkurtlar bu yapının sivil insan kaynağı olarak yerlerini aldılar.

 

‘Kendileri içerde, fikri iktidarda’ bu inanılmaz durum 12 Eylül Darbesi sonrası Ülkücü Bozkurtlar’ın kendi durumlarını açıklamak için kullandıkları bir ifadeydi[4]. İlginç olan, darbeden iki yıl önce M.H.P’nin askerleri darbeye davet etmesiydi. Demokratik düzen içinde örgütlenmiş hangi parti askerleri darbeye davet ederdi? Bu olgu, Ülkücü Bozkurtlar’ın ideolojisindeki militarist öğeyi açıkça ortaya koymaktaydı. Bugün demokrasi havarisi kimliğine bürünenlerin ideolojik arka plânının netleştirilmesi bu açıdan önem taşımaktadır. İktidar döneminde yapılan uygulamalar, iddia edilen ‘değişim’in boyutlarını göstermesi açısından önem taşıyordu. Türk tipi ineklerden, Türk tarihinde sembollerle isimlendirilmiş bitkilere uzanan katalog, kimilerine hoş espriler gibi gelse de temelde var olan bir ideolojik bakışın yansımalarıydı. Ya da Meclis Başkanlığı seçimlerinde gündeme gelen ‘töre’ uygulaması, ‘burası Türkiye, yok öyle’ vecizesinin en somut gerçekleşmesi olarak ortaya çıkıyordu.

 

.

. .

 

Geçiyoruz şimdi Erbil Tuşalp’ın bütün bunları tüm ayrıntılarıyla ve belgelerine dayanarak sergilediği kitabına, ‘Bozkurtlar – Töreden partiye’.

 

Yasakla, yalanla donatılmış bir örgünün, kimi ilmiklerinde ideolojisi olan bu siyasî hareketin – partinin tarihi okunuyor. Dokümanın geleneği, örgütü, bakanı, milletvekili, militanı ve de en önemlisi, kan döken, can alan eylemleri var (S.5 Önsözden).

 

Geçmişi sorgulamanın kaçınılmazlığı çok değil, iki yıl önce, sonbaharda anlaşılmıştı. Millî Güvenlik Kurulu ve Bakanlar Kurulu’nda benimsenen Millî Güvenlik Siyaset Belgesi’nde o güne dek hiç yer almayan bir uyarı vardı. Ödenen bunca bedelden, yaşanan bunca acıdan sonra ‘bir tehdit unsuru’ olarak ilk kez ‘Irkçı milliyetçiliğin ve Ülkücü mafyanın’ altı çiziliyordu.

 

‘Türk milliyetçiliği, bazı kesimlerce ırkçılığa dönüştürülmek isteniyordu. Ülkücü mafya bundan yararlanıyordu. Bu da bir iç tehdit unsuruydu’. Devleti yönetenler bölücülerin, irtica yanlılarının, aşırı solcuların yanına yıllar sonra ilk kez Ülkücü mafyayla organik bağı olan milliyetçileri de ekliyordu.

 

1997 sonbaharından 1999 ilkbaharına uzanan süreç, bu saptamayı kanıtlayan önemli gelişmelerle doluydu.

 

Siyasî yelpazenin sol yanı yoktu. Bundan böyle belki de hiç olmayacaktı. Sağ, çalarak, çırparak, güçlenerek büyüyordu. Şeriat misyonerlerinin çağdışı eylemlerine demokrasi – özgürlük – eşitlik yaftası vurmak için akıldışı bir çaba harcanıyordu…

 

Küçük adam onbaşı Hitler’in iktidara geçtiği Almanya’da, Franco’nun bir baykuş gibi üstüne tünediği İspanya’da, Mussolini’nin bir sırtlan gibi pençelediği İtalya’da hep aynı şey yaşanmadı mı? Geçtikleri her yerde, Salazar’ın Portekiz’inde, Pinochet’in Şili’sinde, Vidala’nın Arjantin’inde hep aynı şey olmadı mı? Son yılların en büyük kan ve gözyaşı üreticisi olan bu insanların çoğu seçimle iktidara gelmedi mi? Almanya’da, İtalya’da, Portekiz’de, Arjantin’de, Şili’de on binlerce yurtsever, oy veren ama görmeyen, oy veren ama duymayan, oy veren ama konuşmayan seçmenlerin kurbanı değil mi?

 

“Bir adamı yakalıyorsunuz. Dibini bucağını araştırıyorsunuz. Adama tabancayı vereni, karşısındakini saptıyorsunuz. Örgüte ulaşacağınızı sandığınız sırada adamın bir kamu kuruluşuyla ilgili olduğu ortaya çıkıyor. Sadece bununla kalsa iyi. Biraz daha araştırılınca aynı adamın adına her türlü kaçakçılık olayında rastlanıyor”.

 

Ülkenin iç güvenliğinden sorumlu hükümet üyesi bir bakan (İçişleri bakanı Hasan Fehmi Güneş), Ülkücü Bozkurtlardan kaynaklanan terörle mücadelede karşısındaki güçlükleri böyle anlatıyordu.

 

İktidar, Ülkücülerle ilgili belge toplama çalışmasını başlatıyordu.

 

Ülkücü Bozkurtların ülke içinde soygun yapmadıkları sanılıyordu. Oysa onların da paraya gereksinimi vardı. Son model silâhları olan Ülkücü Bozkurtlar yakalanıyordu. Silâh para, para uyuşturucu demekti.

 

“Bugün Türkiye Cumhuriyetini ve Türk milletini oluşturan insanlar yalnız Orta Asya’dan gelip Anadolu’ya yerleşmiş atalarımızın değil, aynı zamanda yüzyıllar öncesinden beri değişik ülke ve kökenlerden gelmiş ve yüzyıllar boyunca bu topraklarda kaynaşmış insanların torunlarıdır”.

 

“Ama baktık ki bir gün ‘bizler Asena adlı bir dişi kurtla bir Türk’ten üreyen Türkleriz; o nedenle son Türk devletini korumak bize düşer’ diyen kimseler ortaya çıktı. Bu iddiaya dayanan derneklerini, partilerini kurdular. Çocukları, gençleri örgütlediler, baskı altına aldılar, hattâ silâhlandırdılar. ‘Ya bizden olacaksın, ya canından’ dediler. Yıllarca sayısız can yaktılar, canlar aldılar. Üstelik kaba kuvveti siyasî örgütlenme için değil, maddî çıkar için kullananlara da kucak açtılar. Mafyalarla, çetelerle kaynaştılar… ‘Biz Asena adlı kurttan üredik. Orta Asya’dan buralara geldik. Bu ülkede egemenlik bizim hakkımızdır’ iddiasıyla üstelik kaba kuvvetle siyaset yapmaya kalkışanlar, ne demokratik anlamda parti sayılabilirler, ne de millî birliği güçlendirebilirler. Bir de buna din istismarını katarlarsa millî birliği, toplum huzurunu, laikliği ve demokrasiyi büsbütün zedelerler” (DSP Genel Başkan Yardımcısı Rahşan Ecevit’in açıklaması, Fikret Bila, Milliyet, 15 Mayıs 1999) (S.8-13).

 

Ülkücü Bozkurtlar yıllar önce, ikinci büyük harbin sonunda yitirdikleri umudu 60’ların sonunda yeniden yakalıyorlardı. Spartaküs’ten Zapata’ya, Bedrettin’den Nâzım’a, Paris komünarlarından Chicago grevcilerine uzanan süreçte biriktirdikleri öfkenin, günün birinde ülkenin sokaklarında kol gezen ölüme dönüşeceğini hiç kimse bilmiyordu.

 

Bu elverişli ortamda tarihî birikimleriyle Bozkurtlar, 1970’li yıllar boyunca akıl almaz bir hızla güçlendiler. 1970’li yılların sonunda ‘devlet güçlerine yardımcı güçler’ sıfatıyla örgütlü silâhlı güç oldular. İdeolojisini ırkçılık, etnik arındırma, asimilasyon, homojenleştirme, kan ve ırk birliği arayışı, militarizme övgü, Turancılık ve elbette anti – komünizm gibi öğeler üzerine temellendiren Bozkurt milliyetçiliği, süreç içinde millî devleti amaçlayan saldırgan bir faşizme dönüştü. Özgürlükten, bağımsızlıktan, hukuktan, eşitlikten, emekten yana demokratik çağdaş bir tepkiyi anlatan yurtseverliğin karşı tezini oluşturan otoriter ve totaliter bir siyaset biçimi oldu.

 

Ünlü bir Türkçü’nün (Nihal Atsız) ‘Türk tanımı’ndan hareketle belirlenen parti stratejisi Türkiye toplumuna çok ağır bir fatura ödetecekti. Ödenen bedelin büyüklüğü elbette 1940’lı yıllarda yapılan ‘Türk tanımı’ndan kaynaklanıyordu.

 

Türk tanımı yapmaktan vazgeçmeyeceklerdi. İnanması güç ama XXI. yy.ın başında VIII. Türk Kurultayı’nda dünyanın gözünün içine baka baka kafatası ölçülecekti… (21 Mart 2000, Samsun) (S. 16-18).

 

12 Eylül askerî yönetimi, yürürlüğe koymayı tasarladığı akıldışı politikalar için MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası sanıklarından bir kısmına gerek duyacaktı. ASALA terörü karşısında panikleyen yönetimin profesyonel adam öldürücülerine, uyuşturucu satıcılarına, kara para aklayıcılarına gereksinimi vardı.

 

Türkiye hukuk dışı bu politikalarla ‘siyaseten adam öldürme’ evresini aşıyor, ‘devlet adına adam öldürme’ dönemine adım atıyordu… Susurluk iş kazasından sonra kendi gerçekleriyle yüzleşen Ülkücü hareketin adı, mafya ile birlikte anılmaya başlıyordu. Onların karıştığı mafya, silâh ve sigara kaçıran eski mafya değildi. Süreç içinde örgütlü suçun uğraş alanları çok genişliyor ve uyuşturucu üretimi, ticareti, nükleer madde dahil her türlü silâh kaçakçılığı, talih oyunları, kumar, haraç, fuhuş, elektronik malzeme kaçakçılığı, resmî belge sahtekârlığı, ihale ticareti, metropol kent rantlarını ele geçirme ve kara para aklama gibi kirli işler mafyanın ilgi alanına giriyordu…

 

Ülkenin geleceğini karartan olaylarda imzası olan Ülkücü Bozkurtların büyük çoğunluğunun bir ya da birden fazla yabancı gizli servis adına çalıştığı ortaya çıktı. İnanması güç ama kimi CIA, kimi KGB denetimi altında siyaset yaptı. Aralarında Alman, İngiliz, Fransız, İtalyan haber alma örgütlerinin Ortadoğu ve Balkanlar’daki has adamları vardı.

 

Örneğin bir CIA ajanı olan Ruzi Nazar’ın Alpaslan Türkeş ve Enver Altaylı ile ilişkileri, MHP yargılama dosyalarında belgelendi. Altaylı – Bayrak ilişkisi yıllar sonra ortaya çıktı… MHP Genel İdare Kurulu üyesi Murat Bayrak’a 12 Eylül askerî yönetimi bile bir şey yapmadı, yapamadı[5]. 12 Eylül’den sonra bir süre ABD’de yaşayan Bayrak … 1990’lı yılların başlarında Almanya’da Cemalettin Kaplan’ı destekliyor, 1990’lı yılların ortalarında Ruzi Nazar’la birlikte Türkî Cumhuriyetleri’nde yaşayan Müslümanlar için milyonlarca dolar harcayan Suudi Arabistan kralı Fahd bin Abdülaziz’in danışmanı oluyor.

 

Murat Bayrak’ın dokunulmazlığı MİT hesabına çalıştığı dönemde topladığı belgelerden kaynaklanıyordu (S.22-23).

 

İnanması güç ama tam 36 yılı sıkıyönetim ve olağanüstü hal uygulamalarıyla geçen, üç askerî darbe yaşayan rejimin koruyucusu ve kollayıcısı, her nedense, hep Ülkücü Bozkurtlar’dı. Bu anlayışın kabul gördüğü, en yetkili ağızlardan doğrulanıyordu: “Güvenlik kuvvetlerinin tümüyle sola karşı seferber etme isteği, açık bir gerçektir. Silâhlı kuvvetler solun tehdidinden ürküyor. Bu nedenle MHP ile işbirliği yapıyor” diyordu, Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Amiral Sezai Orkunt.

 

Son darbenin Millî Güvenlik Konseyi’nde MHP’ye dava açılıp açılmaması konusunda yapılan oylamada Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin ile Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya[6] ret oyu kullanıyordu. Askerî darbeyi gerçekleştiren Kara ve Hava ordularının komutanları, MHP’nin yargılanmasına hayır diyorlardı (S.27).

 

… Ülkücü Bozkurtlar süreç içinde ırk, Turan ülkesi düşü ya da anti-komünizm gibi nedenlerle silâha sarılmak yerine, ‘Allah’a sığınarak’ adam öldürmenin yararına inanıyor, siyasî İslâm kolaycılığı ile şiddete yatay geçiş yapabiliyorlardı.

 

Yüzyılın sonunda yaşanan bu çağdışı gelişmenin kaynağını yüzyılın ortalarında aramak gerekiyordu. Belleklerini güncel gelişmelere kiralamayanlar, Alman istihbarat belgelerinde ‘Pan Türkist hareketin iyi tavırlı lideri’ olarak adı geçen Alpaslan Türkeş’in, 1940’ların başındaki serüvenlerini de, 1948’deki ABD’de aldığı askerî eğitimin içeriğini de anımsıyorlardı.

 

Bir Türk milliyetçisiydi, ama Amerikan rüyasından nasıl etkilendiğini ABD büyükelçisi James Spain, yıllar sonra “Bize sıkıntı yaratacak ölçüde Amerikan yanlısı” sözleriyle açıklayacaktı. Amerikan hayranlığı kuşaktan kuşağa yayılacak, ABD Dışişleri Bakanı M. Grossman Ankara’ya geldiğinde MHP Genel Başkan Yardımcısı Şevket Bülent Yahnici’nin evinde çalışacaktı (Aydınlık, 27 Ağustos 2000, Sayı 684).

 

(Almanya açısından) savaş şevk ve yönetiminin gelişimi, Türkiye’deki Pan – Türkist ve Alman dostu gruplarla ilişkilerin kurulması ve sürdürülmesi zorunluluğunu ortaya koymaktadır…

 

Türkiye, bize krom satan en önemli ülkedir. Türkiye hükümeti ünlü Amerikan notasına uyarak aynı zamanda İngiltere’ye de krom satma kararı alan ve yalnız 1943 yılında bu ülkeye 55 bin ton krom satana dek, Reich’ımız krom ihtiyacının yüzde 30’u Türkiye’den karşılanmaktaydı.

 

Şimdiye kadar iyi tavırlarından dolayı şu kişilerle ilişkiler kurulmuştur: 1- Alpaslan Türkeş; bir subay okulu mezunu ve Pan-Türkist hareketin lideri. 2- Tekin Arıburnu; İngiltere’de bir askerî akademiden mezun, Alman Reich’ında Hava Kuvvetleri ataşesi. 3- Sadi Koçaş; politik ve askerî faaliyetleri olan bir kişi.

 

Bu Türkler eskiden olduğu gibi bugün de dikkatimizi kazanmaktadır… Bu kişilerle doğru ilişkiler kurulduğunda Reich’ımızın askerî çıkarlarını da aşan tükenmez olanaklar var olacaktır.

 

MHP’nin değiştiğini söyleyenlerin “parti ideolojisinde aslında asla ırkçılık olmadığı” savı boşlukta kalıyordu. Boşlukta kalıyordu, çünkü Alpaslan Türkeş, Nihal Atsız’a, 1940’lı yıllarda orduda ‘etnik temizlik’ öneriyordu. “Memleketin dertlerini konuşmak ve bu dertlere çare düşünmek için size gelecektim. Evvelâ ordumuzun malzeme ve her şeyden evvel yüksek bir ırk seviyesine ihtiyacı vardır. Orduda subay, er ve çavuş olarak bir hayli Türk olmayan vardır. Bunların katiyen ordudan atılması ve silâh taşımak şerefinden mahrum edilmesi lâzımdır. Orduyu, subayları temizlemek icap etmektedir. Kan bakımından Türk subaylarından gayri diğer unsurların gözyaşına bakılmadan uzaklaştırılması lâzımdır”. Safkan Türk olmayan subayların ordudan temizlenmesini öneren Türkeş gibi düşünenler vardı. O yıllarda 14 genç subay tutuklanıyor, 250 Harp Okulu öğrencisi hakkında soruşturma açılıyordu.

 

1940’lı yılların başında Turancılık davası sanığı olan Türkeş, 1948’de eğitim için Amerikan Kara Harp Akademisi’ne gidiyordu. Yurda dönüşünde ‘Çankırı Gerilla Okulu’nda gerilla öğretmeniydi. Gerilla öğretiminde kontrgerilla yöntemleri de vardı. Bir gerillanın önce gerillaya karşı savaş yöntemleri konusunda eğitilmesi gerekiyordu. Türkeş’in, yıllar sonra, partisinin milliyetçi gençlerini, ülkenin solcu gençlerini yok etmek için özel kamplarda yetiştireceğini hiç kimse bilmiyordu.

 

Bir Sadi Koçaş yapımı olan “Balyoz Harekâtı”, 12 Mart baskılarının simgesi olacaktı.

 

Senato Başkanı Tekin Arıburnu, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e “vekâlet etme” olanağını yakaladığı an, hükümette üç bakanı bulunan MHP’nin tüm atama kararlarını onaylayacaktı… (S.85-88).

 

27 Mayıs’tan önce Millî Birlik Komitesi’nden Albay Dündar Seyhan’ın 12 Mart’tan önce Millî Güvenlik Kurulu’ndan Orgeneral Muhsin Batur’un, 12 Eylül’den önce Milli Güvenlik Konseyi’nden Orgeneral Tahsin Şahinkaya’nın Amerika’ya neden uğradıklarını bilmeyenlerin, Türkeş’ten Bahçeli ya da Çatlı’dan Çakıcı’ya uzanan süreci anlama – algılama şansı kalmıyordu.

 

Daily Telegraph’ın yayınladığı CIA’nın darbe örgütlediği ülkeler listesinde Türkiye de yer alıyordu.

 

İnanması güç ama yaşananlar, kanlı bir dönemin karanlık labirentlerinde kimlerin dolaştığını anlatıyordu: ABD Büyükelçisi Robert Commer’in arabasını yakan öğrenciler arasında bulunan gençlik liderlerinden Taylan Özgür’ü öldüren polisin üzerinde bu olaya katılan 26 devrimci gencin adı çıkıyordu. Devlet, bir CIA ajanı olan, ‘nam-ı diğer Vietnam kasabı’ Commer’e karşı çıkan çocuklarını örtülü operasyonlarla temizliyordu. Bu ve benzeri birçok eylemin ön safhasında yer alan liderlerinden Sinan Cemgil, Taylan Özgür, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Ulaş Bardakçı, tek tek öldürülüyordu. ‘Devlet destekli ve Allah rızalı’ gerici operasyonlarda, 12 Mart’a kadar 20 devrimci gencin daha yaşamına tek tek son veriliyordu.

 

CIA ajanı Philippe Agee yıllar sonra bu listenin nasıl hazırlandığını açıklayacaktı: “CIA, kendisinin en önemli düşmanları ve aleyhtarları hakkında geniş bir liste hazırlar. Bu liste, o kişilerin yaşam öykülerini, onların nasıl ve nerede bulunabileceklerine dair bilgiler içerir. Amaç, askerî darbe olduğu zaman bu bilgi arşivini o ülkenin istihbarat teşkilâtına verip bu kişilerin tutuklanmalarını sağlamaktı”.

 

Bu, büyük bir ayıptı ve bu ayıptan kurtulmak için susmak – konuşmamak gibi çağdışı bir yöntem yürürlükteydi. Tuhaftı ama Hakan Yurdakuler’in, Eşari Oran’ın, Burhan Barın’ın sıcak bedenleri toprakla kucaklaşırken ülkenin başbakanı Süleyman Demirel, “Meydan okuyarak söylüyorum. Kim kimi himaye etmiş, kim kimi korumuş söylesinler, açıkça delilleriyle söylesinler” diyebiliyordu.

 

Taylan Özgür’ün, Sami Ovalıoğlu’nun, Hıdır Altınay’ın, İlker Mansuroğlu’nun genç bedenleri toprağa düşerken ülkenin ana muhalefet lideri Bülent Ecevit, başbakanın bu çağrısına kulak tıkıyor, elindeki kanıtları açıklamıyordu. İşte Sami Bal, İşte İbrahim Doğan, işte Ali Gürbüz, işte Muharrem Şemşek demiyordu. Kiminin Ülkü Ocakları Başkanı olduğunu söyleyemiyordu (S.109-111).

 

… kendisini ‘iktidara mahkûm bir siyasetçi olarak tanımlayan 12 Eylül’ün devlet partisi lideri Turgut Sunalp’ın kurduğu MDP’nin genel merkezinin kirası mafya tarafından ödendi. Makam arabası, ünlü hayalî ihracatçı Ülkücü Bozkurt Kemal Horzum’un armağanıydı (S.114).

 

1 Mayıs 1977 kırımını anlatan 12 Mart’ın ünlü Başbakan Yardımcısı Sadi Koçaş, ‘kendilerine kontrgerilla diyenlere emir veren makamın MİT olduğunu’ söyleyecekti.

 

“1971’in son günlerinde kurulduğunu öğrendiğimiz kontrgerilla örgütü Genelkurmay Başkanlığı’nın emriyle İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı ve MİT tarafından müştereken kanun dışı kurulmuş, yönetilmiş ve kanun dışı çalışmış bir örgüttür. Kuruluşu yasaya aykırıdır. Her makam bana bağlanmış olmasına rağmen benim haberim yoktur. Genelkurmay Başkanı’nın emriyle kurulmuştur. Ve bir af ile yaptıklarının hesabını vermemiş, üstelik asıl suçlulara söz bile söylenmeyerek yapılan işler iki üç memurun üzerine atılıvermiştir. Böyle devlet olmaz, böyle devlet yönetilmez” (Hürriyet, 4 Şubat 1978).

 

Bu örgütün beyin takımı her dönemde MHP’liler ve Ülkücü Bozkurtlarla birlikte oldu. Onları yönetti, onlarla birlikte eylemlere katıldı.

 

Taksim Sular İdaresi’nin üstünden halka ateş edenler, yıllar sonra Susurluk sanıkları arasında yer aldı (S.116-117).

 

Türkiye’yi kan tutuyor, devrimci – ilerici öğrencileri, gençleri, işçileri, sendikacıları öldürme işi, Komünizmle Mücadele Derneği’nden alınıyor, MHP’li Ülkücü komandolara ihale ediliyordu.

 

‘Türkiye solunun da silâhlı olduğu’ görüşüyle cinayetlerini savunmaya kalkışanlara en güzel yanıt, Türkiye sağının önemli bir kaleminin ‘solcu genç, ne zaman silâha sarılmıştır? Kendisini savunma gereğini duyduğu zaman’ yaklaşımıyla çürütülüyordu.

 

“Büyük sermaye, sırtını iktidara dayamıştı. Zaten iktidar onlarındı. Demirel, yakınlarına yarar sağladığını inkâr ederken, bir yandan sefalet, öte yandan bir gecede binlerce liralık viski içen insanlar çoğalıyordu. Gençler buna dayanamadılar. Bir de Amerikan aleyhtarlığı işin tuzu biberi oldu. 6. Filo’nun İstanbul ziyaretinde çıkan olaylar utanç ve üzüntü vericiydi. Gençler, Amerikalıları denize attılar. Demirel’in polisi de gençleri kurşunladı. Her geçen gün devrimci kesim telefat veriyordu. Vurulan gençlerin anaları babaları, yakınma mercii bulamıyordu. Gençler sanki Marksist ihtilâl yapacaklardı ve devleti yöneteceklerdi. Hiç kimse gençleri tahrik edenlerin üzerinde durmuyordu” (S.154).

 

Karanlık işlerin başında elbette uyuşturucu ve silâh kaçakçılığı geliyordu. Başbakan, bakan, milletvekili, yargıç, savcı, polis ve yüksek bürokratların katıldığı bu tür karanlık işleri onlara yeni olanaklar sağlıyordu.

 

Örneğin, Alman yargıç Rolf Schwable, uyuşturucu kaçakçılarının Türk hükümet yetkililerince korunduğunu söyledi ve Tansu Çiller’in adını verdi. İngiltere’nin kaçakçılıktan sorumlu İçişleri Bakan Yardımcısı Tom Sackwill, ‘Türk polisinden bazı kişilerin, hattâ Türk hükümetinden bazı yetkililerin uyuşturucu işine karıştığı yönünde kaygı verici iddialar olduğunu’ söyledi.

 

Fransa Uyuşturucu Jeopolitiği Gözlemevi’nin 1997 raporundaki suçlama daha da boyutluydu:

 

“İslâmcılarla koalisyon yapan Çiller’in koruduğu Mehmet Ağar’ın istifası, polis ve hükümetten bazı kişilerin mafya ile bağlantısını ortaya koyuyor. Ağar, MİT raporunda, uyuşturucu kaçakçılığı, haraç, Almanya, Hollanda, Belçika ve Azerbaycan’dan adam kaçırma olaylarını gerçekleştirip, eylemler yapan aşırı sağcı bir mafya çetesini yönetmekle suçlanıyor”.

 

Mehmet Ağar, 1994 ilkbaharında, terör, uyuşturucu ve organize suçlar konusunda ABD’ne gidip bilgi ve görgüsünü artırmıştı.

 

Devlet eliyle eroin pazarlaması sorununa salt Eymür’ün değil, yıllar önce Hüseyin Baybaşin’in de değindiği biliniyordu. Baybaşin’e göre, 1982 yılında, dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı, kendisinden ‘uyuşturucu işlerini Avrupa’da yürütmesini’ istiyordu. Uyuşturucu kazancı, Avrupa’da yaşayan Türkler için kurulacak sosyal – kültürel derneklere aktarılacaktı. Baybaşin, 1984’te bir ihbar üzerine Londra’da tutuklanıncaya kadar işleri söylendiği gibi yürüttü. İngiltere’de, Necdet Yılmaz sahte ismiyle, cezaevindeyken devletle ilişkisi kesilmiyordu. Baybaşin, İngiltere’de cezaevinde yatarken, Türkiye’de bir askerî hastaneden çürük raporu alıp askerlik şubesine gönderebiliyordu.

 

Gündeme getirilmesi gereken işler elbette bu kadarla sınırlı değildi. Örneğin, uluslararası uyuşturucu kaçakçılarını, haber alma ve terör örgütlerini finanse eden BCCI Bankası’nın ortaklarıyla karanlık işler yapan Lübnan asıllı bir ‘Robert Tamraz’ olayı da vardı.

 

Tamraz, TYT Bank aracılığıyla 1990’larda Türkiye’ye bulaştı. Önce Erol User ve Ahmet Özal’la iş ilişkilerine girdi. Türkmenistan’da petrol aramak için Lapis Oil Capital Şirketi kuruldu ve TYT bu şirketle dolandırıldı. Tamraz, daha sonra, Alpaslan Türkeş ve oğlu Tuğrul Türkeş aracılığıyla Başbakan Tansu Çiller’le temas kurdu. ABD’de Beyaz Saray’a girmesi yasaklanan Tamraz, birdenbire Çiller’in yakın dostu oldu. Çiller – Tamraz dostluğu, Bakû – Ceyhan boru hattının imtiyazlarını Tamraz’a devretmeye kalkışacak ölçüde gelişti. Los Angeles Times’a açıklama yapan bir CIA ajanı, Tamraz’ın Özer Çiller’e rüşvet verdiğini savladı.

 

1978’lere gelindiğinde CHP’li İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’e bildiklerini anlatan MHP’nin Avrupa’daki örgütlenmesinden sorumlu olan Lokman Kundakçı, daha ilginç şeyler söyleyecekti: “Bu eroin meselesini biz düşündük. MHP Bakırköy İlçe Başkanı var. O bu işi yapar. Ben Federasyon başkanıyken bana şunu söyledi: ‘Berlin’de bir adam var esrar kaçırdı. Bu işi parti için yaptı, kendisine yardımcı olmamız lâzım’ dedi. Bu intikal etti bize. Yani eroinle ilgili bazı şeyler vardı. Bizim camiada, yaklaşan iç savaş için silâh temin etmek üzere para bulma arzusu her dönemde vardı. Parayı en kolay bulmanın yolu eroindi”.

 

Susurluk çetesinin kurşunlarına hedef olan uyuşturucu taciri Ömer Lütfi Topal’ın Ankara’daki işlerini organize eden Aliye Kara’nın söyledikleri ise bir gazete haberi olarak kalacaktı. Kara, polise “Merhum Türkeş’in adını kullanan bazı kişiler bizden 6 milyon dolar, yani yaklaşık 2 trilyon lira aldılar” diyordu (S.160 – 164).

 

1999 ilkbaharında TBMM’ne gelen MHP’li Ülkücülerden Mehmet Gül, sol görüşlü Cezmi Yılmaz ve Halit Pelitözü cinayetinin yanı sıra, bomba atmaktan adam kurşunlamaya, banka soymaya kadar birçok eylemle suçlanan, dönemin ünlü bir Bozkurt’uydu.

 

‘Çatışan gençler ne düşünüyor?’ sorusuna verdiği yanıtta, aslında o, yıllar önce iktidara yürüyüşlerinin öyküsünü anlatıyordu:

 

“Aksiyoner olan teşkilât, savunduğu fikrin iktidar olması için gerekeni yapmak zorundadır. İktidar olmak, ancak kadrolaşarak gerçekleşebilir. Ülkü ocakları da, tasarladığı düzeni getirmek için, kadrosunu kurmak durumundadır. Kadrolaşmanın bir basamağı da üniversitedir. Kadrolaşma sırasında ilk yapılacak iş, düşmanın metodunu kavrayarak bunu tersyüz etmek, tesirsiz hale getirmektir”.

 

M.H.P. İstanbul milletvekili Mehmet Gül, Elâzığ Hazer gölü kıyısında kurulan komando kampında yetiştirildi. İlk silâhlı eylemi Pertevniyal Lisesi önünde dört solcu genci yaralamak oldu. Sonra Osmanlı Bankası Fındıkzade Şubesi’ni soydu. Veznedar yaralandı. İzmir’de Bucak Yüksek Öğrenim Derneği’ni, Samsun’da Tuncay apartmanını, Bursa’da Tıp Fakültesi öğrenci yurdunu bombaladı. Gül bu suçlardan ya ‘kesin delil olmadığı’ için, ya da ‘dava zaman aşımına uğradığı’ için aklanıyordu. Oysa o kanlı dönemin bir yargılama belgesinde onun için yazılanların üstünü kimse örtemeyecekti.

 

Mehmet Gül ve arkadaşları, ‘aksiyoner bir teşkilâtın’ adamları olarak ‘savundukları fikri iktidara taşımak için düşmanın metodunu kavrayarak’ güven içinde iktidar olacaklardı.

 

Kimse ayırdında (farkında) değildi ama o günlerde Bülent Ecevit sanki Gül ve arkadaşları gibi düşünüyordu.

 

İnanması gerçekten güçtü. Ecevit’e göre, 1968’den beri süren dinci faşist saldırılara karşı direnen gençlik örgütü Dev-Genç, ‘heyecanlarını sömürerek arkasından sürdüğü, sürüklediği gençlere de, sözde kurtarmak istediği Türk halkına da ihanet içindeydi’.

 

Ecevit bunun ‘nasıl bir ihanet’ olduğunu anlatırken, MHP’li ülkücülerle günün birinde hükümet ortağı olacağını elbette bilmiyordu.

 

“Halka her şeyin serbestçe anlatılabildiği ve halkın oylarıyla iktidara gelme yolunun açık bulunduğu bir ülkede, demokrasiyi yozlaştırmak için bahaneler kollayıp Demirel’in işini kolaylaştırıyorlar. Tedhişçiliği solculuk sanıyorlar. Aslında bunlar, bizce faşistler” diyordu (S.174-175).

 

‘Kanımız aksa da zafer İslâm’ın’ sloganlarıyla 111 yurttaşın, akıl ve ahlâk dışı yöntemlerle hunharca öldürüldüğü Kahramanmaraş kırımı (19 Aralık 1978 günü Çiçek Sineması’ndaki patlamayla başlayan olaylar, 26 Aralık 1978’de sıkıyönetim ilânına kadar sürmüştü), Ülkücü Bozkurtların en vahşi eylemlerinden biri oldu. Türkiye sağ’ının, ‘milletin CHP’ye tepkisi olarak yorumladığı ve hattâ binicisini beğenmeyen asil bir kısrağın şahlanışı’ (Ahmet Kabaklı, Tercüman 26 Aralık 1978) sözleriyle süslediği soykırım için Batı’dan değişik değerlendirmeler yapıldı. Örneğin Radio France Internationale, ‘Kahramanmaraş olaylarında CIA rolüne’ değinirken, BBC, kısa bir süre sonra, yaşanacak korkunç gerçeğin altını çiziyordu. Maraş davası belgeleri arasına girmeyen İçişleri Bakanlığı’nın bir raporuna göre, MHP’li ülkücülerin ünlü ölüm makineleri, olaydan kısa bir süre önce kentteydiler. Bunlar, kırımdan hemen sonra kentten ayrılmışlardı. Sanki her şey kitaba uygun olarak yapılıyor, liderin buyrukları tek tek gerçekleştiriliyordu: “Milliyetçi anlayışa aykırı düşen davranışlar her Türk için menfurdur, ezilmesi lâzımdır. Size büyük bir prensibi işaret ediyorum. Biz Türk milliyetçileri olarak ancak Türk milletine yararlı olacak faaliyetler için Türkiye’de hürriyet tanırız. Bu aşkla, milliyetçilik aşkıyla, kendinizi unutmuş hale geleceksiniz, dokunduğunuz her Türkü tutuşturacaksınız, bu aşkla bir alev haline geleceksiniz ve böylece önünüzde her engel yıkılıp yollar size açılacaktır” (Alpaslan Türkeş, Gönül Seferberliği, Sayfa 100-103).

 

Maraş’ı kana bulayanların siyasî tercihi belliydi. Her anımsandığında utanılması gereken Abdi İpekçi’nin öldürülmesine adı karışanlar da, cinayetten 20 yıl sonra değiştikleri söylenen Ülkücü Bozkurtlardı.

 

Ağca, emniyette alınan ilk ifadesinde, MHP yandaşı olduğunu söylüyordu. Ama Ağca’nın ikinci ifadesine uzanan el, metinden bu satırları çıkarıyordu.

 

Dava, hiçbir gelişme göstermeden tam 20 yıldır sürüyordu, ama davanın sanıkları olan MHP’li ülkücülerin değişip dönüştükleri söyleniyordu. Onların değiştiğini söyleyenlerin başında Abdi İpekçi ile aynı gazetede çalışan, İpekçi’nin dostu ve arkadaşı Bülent Ecevit de vardı.

 

… Ağca’nın Maltepe cezaevinden kaçırılmasına adı karışanlar arasında elbette Çatlı ve Çelik vardı…

 

… Ağca’nın İran’a gönderilmesine yardımcı olan Timur Selçuk, DYP milletvekili adayı olacaktı. Ağca’yı kaçırmaktan mahkûm olan Selçuk, 1994’te DYP Iğdır il başkanıydı. Parti içi muhalif gruptan Yaşar Kısak’ı öldürdüğü savıyla yargıç karşısına çıktı.

 

Bir yandan devlet adına cinayet işlemenin keyfini çıkarırken, bir yandan da kendi siyasî karşıtlarına da yaşam hakkı tanımıyorlardı. Malatya’da sol görüşlü felsefe öğretmeni Nevzat Yıldırım’ın öldürülmesinde ünlü ülkücü Oral Çelik’in yanında Fahri Yüksel ve daha niceleri vardı. Oral Çelik, birlikte adam öldürdüğü Fahri Yüksel’i Malatya milletvekili olarak Meclis’e göndermek için elinden geleni yaptı. Çelik’in çabaları boşa çıkmadı.

 

Ülkücü Bozkurtlar için Malatya, her dönemde önemini koruyan bir il oldu. Siyasî ve toplumsal gerilimi tırmandıran olayların bir ucunda her zaman Malatya vardı. Ağca’dan Çelik’e, Mehmet Şener’den Yavuz Çaylan’a kadar birçok tetikçi Malatyalı idi…

 

Alpaslan Türkeş’in iç savaş stratejisi gereği şiddeti yedeğe almasının resmen ilânı anlamına gelen Büyük Yürüyüş eylemine Malatya’dan gerekçe hazırlanacaktı. Türkeş, tıpkı Mussolini gibi, ‘ülkede iktidarın olmadığını kanıtlamak ve asıl gücün kendi ellerinde olduğunu anlatmak için’, Ülkücü Bozkurtların 15 Nisan 1978’de Ankara’da başlayacak Büyük Yürüyüş’e çağırıyordu.

 

Kahramanmaraş ve özellikle Malatya’da provokasyonlar hazırlandı. Bunlar, zamanlama açısından Büyük Yürüyüş’ü ateşlemeye yetmeyecekse de, Malatya Belediye Başkanı, AP’li Hâmit Fendoğlu ve yakınlarının öldürülmesinden sonra Malatya’da yaşanan olaylar, bu eylemi düzenleyenlerin orta vadede başarılı olacaklarını gösteriyordu.

 

29 Nisan’da, Hamido’nun cenaze törenine bütün MC önderleri katıldı. Ancak toplanan kalabalık kitle sadece Türkeş için tezahürat yaptı.

 

Kahramanmaraş kıyımıyla doruğa ulaşan tırmanışın dış dinamiklerini görmek eğiliminde olunmasa da, ABD’nin Ankara Büyükelçiliğinde görevli Robert Alexander Peck’in 1978’li yıllardan başlayarak Alevî – Sünnî nüfusunun dengede olduğu Anadolu kentlerinde dolaştığını bilmeyen yoktu. MHP Genel Sekreteri emekli General Necati Gültekin’in yakın dostu olan Peck, rastlantı bu ya, soykırımdan birkaç gün önce Kahramanmaraş’taydı (S. 174-181).

 

Cavit Orhan Tütengil’in öldürülmesini o güne değin adı hiç duyulmayan ‘Antiterör Birliği’ örgütü üstlenecekti… Prof. Ümit Doğanay’ın katilleri de aynı siyaset yolunun yolcularıydı. Olayın failleri olarak adları açıklanan Türk İntikam Tugayı (TİT) Adana bölge sorumlularından Ali Bülent Orkan ve Erol Türkmen, aynı zamanda Ankara’daki Piyangotepe’de yaşanan katliamın da sanıklarıydı… (S. 185-186).

 

Türkiye’nin kirli tarihinin simgelerinden biri olan Çorum olayları, Başbakan Süleyman Demirel için de bir kilometre taşıydı. Demirel, “Çorum’u bırakın, Fatsa’ya bakın” diyerek Çorum’da yaşananların ‘komünist tahriki olduğunu’ söyleyecekti. MHP’li Ülkücülerin de görev aldığı ünlü Fatsa operasyonu, 12 Eylül’e giden yolun son durağı oldu. Ama öldürülme sırasının Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı Kemal Türkler’e geldiği kararı, parti liderinin katıldığı bir toplantıda alınacaktı… Başbuğ, ‘olur’ anlamında ellerini ot biçer gibi yapmıştı. Cinayetin onaylandığını kimse duymamıştı, ama cinayete evet dendiğini herkes görmüştü (S190-191).

 

Abdi İpekçi cinayetine gerek ‘Ülkücü’, gerekse ‘mafya’ patentiyle adı karışan Ülkücü Bozkurtlar, Papa 2. Jean – Paul’a uzanan bir tabancanın namlusuyla uluslararası alana adım atıyorlardı. M. Ali Ağca, Ömer Bağcı, Oral Çelik, Abdullah Çatlı… MHP’li ülkücülerdendi.

 

  1. Ali Ağca ve Yalçın Özbey’in, yeraltı dünyasının ünlülerinden Abuzer Uğurlu’yla ilişkileri vardı. Bu takımın büyük kısmı, suikasttan hemen sonra, Avrupa uyuşturucu trafiğine giriyordu. Örneğin, Şener, Çatlı ve Çelik Zurich’te ‘iş üzerinde’ yakalanıp, Basel’de yargılananlar yine onlardı. Yargılama dosyasında, ötekilerin yanında Yahya Demirel adı da vardı.

 

1985 yılında İstanbul’da toplanan ‘Türkiye’de teröristlerin Rehabilitasyonu’ konulu uluslararası sempozyum, kimin elinin kimin cebinde olduğunu anlamak için büyük bir fırsattı. Herkes oradaydı. İçlerinde CIA Türkiye eski istasyon şefi Paul Henze olmak üzere CIA’nın adamları tam kadro Türkiye’deydi. Bir yandan teröristlerin topluma kazandırılması, bir yandan İran’a silâh satışının konuşulduğu bir toplantıydı kısaca. Horzum olayı patlak verene kadar İran’a, Türkiye üzerinden silâh sevkiyatı yapıldığını dünya biliyordu, ama ülkede bilen yoktu.

 

1) Kemal Horzum, haber alma ve güvenlik örgütüne ve de Ülkücü Bozkurtlara yakınlığı ile tanınıyordu.

 

2) Horzum, Milliyetçi Demokrasi Partisi’ne bir genel merkez binası armağan eden Ankara mafyasının önde gelen isimlerinden Kürt Ahmet’in iş ortağı idi.

 

3) Horzum, Başbakan Turgut Özal’a suikast düzenleyen Afyon – Dazkırı Ülkücü Gençlik Derneği kurucularından Kartal Demirağ’a MHP’li Osman Atay aracılığıyla kol kanat geriyordu. (MHP’li itirafçılardan Muhsin Polat, Özal’a yapılan suikastın ‘MHP’den ayrılan eskilerin partiye dönmek ve Özal’ın ölümü halinde partiyi ele geçirerek ilk seçimde iktidar olmak’ gibi bir siyasî amaçla yapıldığını iddia etti).

 

Horzum, silâh sevkiyatı için bir hava şirketi kurdu. Şirketin Kurucuları arasında, biri MİT eski müsteşar yardımcısı olmak üzere üç emekli general ve üst düzey bürokratlar vardı. Üç generalden ikisinin Horzum’la yakın ilişkisinin nedenini açıklamak zordu. Mustafa Arda, MİT müsteşar yardımcısıydı. Orhan Süerdem, adı 12 Mart’ta duyulan değerli bir askerdi. İki emekli asker, iki emekli general olan Mustafa Arda ve Orhan Süerdem’in, Horzum’un Hortaş’ında büyük payları vardı.

 

Kemal Horzum’un da güvenlik güçleriyle yakın ilişkileri vardı. Yurtdışından gelişlerinde onu İstanbul’da Emniyet Müdürü Nihat Camadan, Ankara’da ise Merkez Malî Şube Müdürü Tahsin Gürdal karşılıyordu. Ankara adliyesiyle de iyi ilişkiler içindeydi Kemal Horzum. Yıllar sonra MHP’den aday olacak savcı Nusret Demiral, Kemal Horzum’un adının karıştığı davaları özellikle alarak, Horzum’un lehine sonuçlandırıyordu. Son vukuatıysa bir bankadan aldığı 85 milyon dolarlık hediyeyi ödememekti. Olsa öderdi. Parası olmasa da gönlü zengindi. Örneğin, ilk seçimlerde MDP’ye, ANAP’a ve HP’ye milyonlarca lira yardım yapmıştı.

 

Kemal Horzum’u, İsviçre’de yaşadığı kaçak günlerinde ziyaret eden ANAP’lı parlamenterlerin tümü (ezcümle Ahmet Karaevli, Mehmet Perçin, Mustafa Taşar, Mehmet Topaç), MHP kökenliydi. Ülkücü Bozkurtlar, böylece, mafyayla el ele, devlet güvencesi ve ABD ve CIA korumasıyla uluslararası silâh ticaretine başlıyordu.

 

Başbakan Turgut Özal, bu dünyanın adamlarıyla Zurich’te Dolder Oteli’nin bir odasında kara para aklama toplantıları yapıyordu. Toplantıda Ahmet Özal, Bülent Şemiler, Güneş Taner’den başka yeraltının ünlülerinden Yakup Kefeli, Suphi Aşçıoğlu ve diğerleri vardı.

 

Ülkücü hareketin iktidar yürüyüşünde Almanya’nın her zaman özel bir yeri olmuştu. Federal Alman Anayasayı Koruma Örgütü, 1975 ilkbaharında yaptığı bir değerlendirmede MHP Almanya örgütlenmesine dikkat çekiyordu. Alman Sendikalar Birliği (DGB), Federal İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği bir yazıda ‘Irkçı bir parti olan MHP’nin, örnek olarak Nasyonal Sosyalizmi aldığı’ vurgulanıyordu.

 

İlişkiler elbette yurtdışı örgütlenmeyle sınırlı değildi. Örneğin, 16 Mart 1978 katliamı sanıkları arasında yer alan Nasibullah Türker’in ilişkileri, katliamın arkasındaki desteği de anlatıyordu.

 

1) MHP’li Ülkücüleri yurtdışında örgütleyen Lokman Kundakçı’ya göre, Nasibullah Türker 1967’lerde CIA için çalışıyordu.

 

2) 16 Mart katliamı sanığı Nasibullah, biraz tuhaftı ama 1988’lerde yine bir CIA ajanı olan Ruzi Nazar’la birlikte Türkistan’a yönelik radyo yayınları yapıyordu.

 

3) Ruzi Nazar, 1960’lı yılların başlarında, Ankara’da CIA ajanı olan Joseph Danako’yla birlikteydi.

 

4) Ruzi Nazar’ın o yıllarda dostları arasında MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş vardı. Hindistan sürgünündeyken Türkeş’i Yeni Delhi’de ziyaret etti.

 

5) 1980’lerde ise elbette CIA Türkiye istasyon şefi Paul Henze’nin arkadaşıydı.

 

6) 1990’larda Almanya’da Cemaleddin Kaplan’la ittifak kuran MHP’li Murat Bayrak’ın yanındaydı ve Suudî Arabistan kralı Fahd’ın dağılan Sovyetler Birliği’ndeki Müslüman topluluklara yaptığı yatırımlar için çalışıyordu.

 

7) Birleşik Devletler Topluluğu’nda yaşayan Müslümanlar için milyonlarca dolar akıtan Fahd, Türkiye ile de ilgileniyor. Türkiye’den özel uçağı ile aldırdığı Fehmi Koru’yla, Mekke’deki sarayında bölge sorunlarını tartışıyordu (Tempo Dergisi, 18 Mayıs 1984).

 

8) Ruzi Nazar, Türk dili konuşan bu yeni cumhuriyetlere el uzatan Fettullahçıların eğitimi yatırımlarıyla ile de yakından ilgilenecekti.

 

MHP ana davası belgeleri arasında Amerika’daki bir faşist parti yöneticisi tarafından Türkeş adına gönderilen tam 15 çek vardı (MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası İddianamesi, Sayı 125). Amerikan ayağı söz konusu olunca, CIA başkanlarından William Casey’in, Komünizme karşı ‘İslâm kartının oynandığını’ açıklamasını anımsamamak elde değildi.

 

Casey, Afganistan’da Gutbettin Hikmetyar’ın…, CIA kontrolünde bulunduğunu açıklıyordu (L’Express, 20 Kasım 1993).

 

CIA organizasyonlarıyla Humeyni rejimine Türkiye üzerinden silâh sağlandığını göz ardı etmemek gerekiyor. Türkiye’de, İslâm faşizminin üzerine inşa edileceği yenidünya düzeninin, bu ilişkilerden etkilendiğini anımsamak kaçınılmazlaşıyordu (S.194-200).

 

MHP Hatay milletvekili Mehmet Şandır, 1977’de Gümrük ve Tekel Bakanlığı Kontrolörlüğüne atanıyordu. Tümpaş’tan ortağı Yılma Durak ile birlikte ‘Türk ve İslâm Araştırmaları Vakfı’nı kuruyordu. Vakfın kurucuları arasında Gün Sazak, A. Mahir Meriç, Güven Sazak ve Mehmet Doğan da yer alıyordu.

 

Şandır, MHP’nin para trafiğini ayarlıyordu. Kimi zaman Türkeş’in Akbank Ankara Kavaklıdere şubesindeki hesabına o para yatırıyordu. Kimi zaman Emlâk Kredi Bankası Samsun şubesindeki hesaba Ülkü Ocakları Genel Başkanı Sami Bal’ın yatırdığı parayı kullanıyordu (Sami Bal, sol görüşlü Nail Karaçam’ı 1974 yılında Ankara’da Fen Fakültesi önünde öldürmekten Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 1974 / 133 esas ve 1974 /557 sayılı hükmüyle 12 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştı). Paraların nereden sağlandığı, hangi amaç için harcandığı bilinmiyordu. Ama Şandır’ın bu işleri yaptığı yıllarda, Türkiye’nin kendi çocuklarının kanında boğulduğu biliniyordu.

 

Onlar, ister parti üyesi, ister parti militanı ya da ister sempatizanlar olsunlar, siyasî karşıtlarına yaşam hakkı tanımamak için tetiğe dokunmanın siyaset olduğuna inanıyordu. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a göre, ‘canım, onlar komünizme karşı mücadele eden gençlerdi’, ama mücadele yöntemlerinde kan ve gözyaşı vardı. Başbuğ, “Biz parti olarak Türkiye içinde komünizmi ve diğer fesat hareketlerini ezip fesatçılara yardakçılık eden hainleri de en ağır cezalara çarptıracağız” diyor. Bozkurtları gereğini yerine getiriyorlardı. Bu isimlerden biri şimdi MHP’nin Ankara milletvekili Şefkat Sefa Çetin’di.

 

Kanlı bir döneme dolaylı – dolaysız katılan, nice gözyaşına neden olan eylemlere imza atan daha onlarca Ülkücü Bozkurt, yüzyılın sonunda ulusal egemenliğin temsilcileri olarak TBMM’nin sıralarına oturacaktı (S. 203 – 205).

 

Kendi kökenlerinden kopuk, kendi anlamlarından uzak bir faşizm analizi, dağınık bir odayı toplamaya benziyor. Dünden bugüne uzanan Faşizmi anlamak için ille de bir sentez gerekiyor.

 

Değişim sözcüğünün arkasına sığınanlar arkasında elbette aday olup seçilemeyenler de vardı. Seçilselerdi onlar da ulusal iradenin siyasî nedenlerle eli kana bulaşan kısmının temsilcileri olarak pekâlâ yasama görevlerini yapacaklardı (S.207).

 

MHP’deki değişimin ne olduğunu anlamak, daha başka deyişle, değişen MHP’deki değişimin gizini çözmek için yakın tarihi köşe bucak didiklemek gerekiyor. DYP’nin MHP’lileşme öyküsünden yola çıkarak bir irdeleme, MHP’deki değişimin yönünü saptamayı kolaylaştırıyordu.

 

Hindistan’da yaşadığı sürgünden dönen Türkeş’in, DP yerine kurulan AP’nin başına getirilmesi planı suya düşünce, o ve arkadaşları önce CKMP’ye katılıyordu. Türkeş’i, AP’ne çağıranlar, DP/AP içine gizlenen ırkçılardı.

 

Dündar Taşer’li, Muzaffer Özdağlı’lı, Rifat Baykal’lı, Mustafa Kaplan’lı darbe deneyimli kadro, parti yönetimine çörekleniyor. Türkeş, bir olağanüstü kongre ile genel başkan koltuğuna oturuyordu. İlk iş olarak parti programı nasyonal sosyalist ilkeler doğrultusunda değiştirilecekti. Sonra da bu ilkelere uygun partiye bir ad bulunacaktı.

 

Sorun, söylendiği gibi yeni değil, tam tersine kendi tarihiyle yaşıt denecek kadar eskiydi. Tansu Çiller’in parti yönetimine gelmesinden sonra ‘MHP’lileşen DYP’ gerçeğine haklılık kazandıran gelişmeler, aslında Türkiye sağının uzun yıllardır karşı karşıya olduğu temel bir sorunu anlatıyordu. DP/AP çizgisinin MHP ile yakın temasının başladığı yılları somut olarak saptamak olanaklı değil. Tüm sağ partilerde temsil edilmeyi, sempatizan kadrolarını sağda herhangi parti bünyesinde toplamayı stratejisi haline getiren MHP’nin bu tavrı, 1960’lı yılların ortalarında MP’den (Millet Partisi), CKMP’ye (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi) uzanan sürece damgasını vuruyordu.

 

Örneğin, son yıllarda gözde siyaset adamları, önce DYP, sonra da ANAP Genel Başkan Yardımcısı olan İbrahim Yaşar Dedelek’in de, ANAP İçişleri Bakanı Murat Başesgioğlu’nun da, aklanmış olsalar da, cinayetle sonuçlanan terör eylemlerinde adlarının geçmesi Ülkücü Bozkurt kimliğinin önemini anlatıyordu. Bozkurtlar, salt MHP için değil, öteki sağ partiler için de geçerli akçe oluyordu.

 

DYP – MHP işbirliği sonuçlarından telaşa kapılan ANAP, MHP karşıtı BBP’ni çoktan yedeğe almıştı. 1995 seçimlerinde barajı aşamayan MHP lideri Alpaslan Türkeş, bu yenilgiyi partisinin kulvar değiştirmesi için bir fırsat olarak kullandı. MHP’den DYP’ne kayışı önlemek için hiçbir önlem almadı. Aksine sessiz kalarak kopmaları özendirdi.

 

Çok uzun zamandır yakındığı parti içinde yuvalanan – örgütlenen derin devlet yanlılarından kurtulmanın ilk adımlarını attı. Demirel karşısında zor durumda olduğunu çok iyi bildiği Çiller’in yeni DYP fikri, MHP’nin tortularından kurtulması için bulunmaz bir fırsat oldu. DYP, MHP’lileştikçe Ülkücü mafyanın Ülkücü mafyayla organik bağı olan ‘emniyetçi – mitçinin’ etkisi altına girdi, kısaca ‘derinleşti’. Bu anlamda asıl yenileşen parti, ‘derinleşmeye karşı direnç gösteren’, derin devletten kurtulma çabalarına giren MHP oldu…

 

1978 yılında Ülkü Ocakları başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’ydu. Çatlı ikinci başkandı. Yazıcıoğlu, eğitim teşkilât işlerine, Çatlı silâhlı mücadele, özel ekipler gibi konularla ilgiliydi. MHP Gençlik Kolları Başkanı ise Mustafa Mit’ti ve kendisi gibi Çerkez kökenli olan Şevkat Çetin’in, Ülkü Ocakları Genel Başkanı olması için kulis yapıyordu. Çatlı, buna karşı çıkınca parti genel merkezinde yumruklaşmaya varan kavga çıktı, Çatlı, bu olaydan sonra Ankara’yı terk edip İstanbul’a gitti. Nevşehir Yurdu’na yerleşti… Çatlı İstanbul’a giderken yanına bazı ünlü tetikçiler katılmıştı. Bu, Türkeş’in vitrini temizleme operasyonuydu. Başbuğ daha o yıllarda Çatlı riskinin büyüklüğünü anlamıştı.

 

Kaldı ki mafyanın ayakçılığını, emniyetçinin tetikçiliğini, haber alma örgütlerinin kulakçılığını yapan eli kanlılarla Türkeş’in arasında çok uzun bir süreden beri çatışma sürüyordu… Türkeş için önemli olan, önce Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarından, sonra da Çatlı ve arkadaşlarından kurtulmaktı.

 

İşte tam bu noktada, MHP’deki değişimi saptamak için, Türkiye’de ‘ırkçı, ülkücü, milliyetçi’ temalarını vurgulayarak siyaset yapanların ‘darbe fırsatı kollama’ özelliğini irdelemek gerekiyordu. 27 Mayıs’ın planlama sürecinde Türkeş, Turancı dostu – tabutluk arkadaşı DP Isparta milletvekili Sait Bilgiç’e, darbe yapılacağını duyuruyordu. Bu, kimine göre bir uyarı, kimine göre bir ihbardı. DP, darbeyi önleyecek önlemler alabilseydi, Türkeş, darbeyi önleyen milliyetçi bir asker olarak tarihteki yerini alacaktı.

 

Türkeş ve arkadaşları, 27 Mayıs darbesini gereği gibi kullanamayacaktı. Askerî yönetimin bir kanadı tarafından 14 arkadaşıyla birlikte yurtdışına sürülecekti. Bu, bir iç darbeydi. İç darbeye giden yolun önünü Türkeş ve arkadaşlarının ürünü olan bir yasa tasarısı açmıştı. Türkeş ve arkadaşlarının büyük emek ve önem verdiği tasarı, darbeden beş ay sonra ‘Ülkü ve Kültür Birliği Genel Başkanlığı Kanunu’ adıyla siyasî yaşamın ortasına bir bomba gibi düşecekti. Tasarıya göre Millî Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Basın Yayın Genel Müdürlüğü, Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü bu ‘Başkanlığa’ bağlanacaktı. Bakanlıklar, Üniversiteler ve özel kurumlar, Ülkü ve Kültür Birliği ile birlikte çalışacaktı. Kaçırılan fırsatın en önemli yanı, Ülkü ve Kültür Birliği Başkanlığı müsteşarlık koltuğunda ırkçılıktan sabıkalı Alpaslan Türkeş’in oturduğu Başbakanlığa bağlı olacaktı. Böyle bir olanağı ele geçiren Türkeş, erken gelen heyecanının kurbanı oluyordu.  Ülkü ve Kültür Birliği umutlarını gerçekleştirmek başka darbelere erteleniyordu. İsmet İnönü’nün bir parti meclisi toplantısında söylediği gibi, ‘1961’den 1964 başlarına kadar 14 darbe girişimi’ yaşandı. Türkeş, her darbe girişiminde, iktidarı paylaşmak için yeni fırsat kolluyordu. Kulağı kirişte darbe bekliyordu. Kimi zaman darbecilerin yanında pazarlık yaparken, kimi zaman darbecileri ihbar ederken görülüyordu.

 

Anımsanan ilk ihbarının Albay Talât Aydemir’in 21 Mayıs 1963’teki darbe girişimini dönemin Başbakan İsmet İnönü’ye duyurması olduğu biliniyor. Türkeş’in Aydemir’in darbe girişimini Devlet Bakanı Hasan Dinçer’e bildirdiği mahkemede kanıtlanıyordu. O zaman pişmanlık yasası yoktu, ama bu hizmetler nedeniyle tutuklu sanıklar arasında bulunan Alpaslan Türkeş’le yol arkadaşları Fazıl Akkoyunlu ve Muzaffer Özdağ aklanıyordu.

 

Darbeye destek vermelerine karşın, askerî yönetim Ülkü Ocakları’nı kapattı. Bir darbeyi doğuran koşulların yaşama geçirilmesi için yapılan işbirliği buraya kadardı. 12 Mart, MHP’li Bozkurtlara dokunmuyordu, ama MHP’li Bozkurtlar 12 Mart’tan beklediklerini bulamıyorlardı. Dündar Taşer, darbenin ‘devleti demokrasiden önemli gören yumruğunu vurmak için gözünü kırpmayan bir iktidar yaratamadığından’ yakınıyordu.

 

Sadi Somuncuoğlu’nun ‘12 Mart’ta Ülkücü Gençliğin nöbeti Mehmetçiğe devrettiğini’ vurgulaması, ‘devlet güçlerine yardımcı olma’ mantığının altında yatan iktidardan yana olma eğilimini ortaya çıkaran bir kanıt oluyordu.

 

27 Mayıs’ın rövanşı olarak ülkenin üstüne çöken 12 Mart müdahalesinden başlayarak yapılacak irdeleme, ırkçılığın – milliyetçiliğin, Türk siyasî yaşamının ayrılmaz bir parçası olduğu kolayca gözlemlenebiliyordu. Birinci ve İkinci Milliyetçi Cephe (M.C.) hükümetleri dönemindeki koalisyon ortaklarıyla iktidara ortak edilen MHP, sağın lideri konumundaki Süleyman Demirel’in insiyatifiyle küçük ortak olmasına karşın güçlü konuma getirildi. İnanması güçtü ama TBMM’de üç sandalyeye sahip MHP’nin I. MC hükümetinde iki bakanı vardı. II. MC hükümetinde de bu oran değişmedi. 16 milletvekilli MHP, hükümette beş bakanla temsil edildi.

 

  1. ve II. MC hükümetlerinin başı Başbakan Demirel, MHP’li Ülkücülerin kanlı eylemlerine destek verdiğini söyleyenlere öfkeleniyordu; “Ülkücü gençlik, milletimizin teminatıdır. Ülkücüleri suçlayanların devleti yıkmak isteyenler olduğu bellidir”.

 

Ecevit, bir basın toplantısında gazetecilere önce kendi eliyle hazırladığı ‘Ecevit zorbalığa karşı’ adlı broşürü dağıtıyordu. Gazetecilere günün mana ve ehemmiyetine uygun düşen bölümleri okuyordu: “Solculuk ve devrimcilik görüntüsü altında, zorbalık yapan, aslında solculukla da, devrimcilikle de ilişkileri çok şüpheli olan dikta özlemcilerinin karşısındayız. Dev-Genç’in kanlı eylemlerini yönetenler heyecanları sömürerek arkalarından sürükledikleri bir kısım gençlere de, sözde kurtarmak istedikleri Türk halkına da ihanet içindedirler. Gerekirse, silâhlarının üstüne silâhla gideceğiz. Fakat hiçbir zaman silâhlı tedhişçiliği solculuk sanan sahte devrimcilerin kanlı ellerine ellerimizi vermeyeceğiz”(S.210-218).

 

12 Eylül sabahına, taşlarını MHP’nin döşediği, yapımını II. MC iktidarının üstlendiği kanlı yollardan yürünerek gidildi. Darbenin gizlenen nedenleri arasında, darbecilerin milliyetçiliğe getirdikleri yorumun ayrıntıları olacaktı.

 

6 Kasım 1983 seçimlerinden sonra Turgut Özal’ın dört eğilimi birleştirme girişimi çerçevesinde MHP’lilerin ilk adresi ANAP oldu. Yaşar Okuyan, Namık Kemal Zeybek, Agâh Oktay Güner, Halil Sevgin, Alpaslan Pehlivanlı, Mustafa Taşar… Erkan Mumcu gibi eski Bozkurtlar için siyasette izlenecek yeni kulvar ANAP’tı. Oral Çelik’in “Bu Yaşar Okuyan onu çok iyi tanır, Agâh Oktay Güner çok çok iyi tanır” tümcesinin öznesi Abdullah Çatlı idi.

 

‘Ülkücü Bozkurt’ söylemi terk edilmiyordu, ama her fırsatta ANAP’lı kimlik, MHP’li kimliğin önünde geliyordu. Yapılan iş, sonuçta, koşullarını serbest piyasa ahlâkının belirlediği bir alışveriş oluyordu. ANAP’ın MHP’ye ödediği diyetin boyutu, antiterör yasası altında çıkarılan af yasasının sonuçlarında görülecekti (S. 219-220).

 

ANAP’ın başarılı isimlerinden Kastamonu milletvekili Murat Başesgioğlu da, adı cinayete karışan eski bir ülkücüydü. Murat Başesgioğlu 1976’da Vatan Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi’nin solcu öğrencilerinin üzerine ateş açan saldırgan grupta yer almıştı. 1976 yılında Kastamonu MHP İl Gençlik Kolları Yönetim Kurulu üyeliğine seçilmişti.

 

Siyasî kimliklerin başka partilerde sürdürülmesine ara rejim dönemleri neden oluyordu. Örneğin, kurulduktan kısa bir süre sonra ANAP içinde baş gösteren Kutsal İttifak dayanışması, son tahlilde, 1980 öncesinin ırk ve din sentezli bir MHP – MSP birlikteliğiydi. MHP mirasını yadsımayan Ülkücüler, siyasî yasakların kalktığı 1987 seçimlerine RP listelerinden katılıyordu. İlk etapta adları MHP ve Ülkücülükle özdeşleşen çok sayıda insan parlamentoya ayak basıyor, siyaset kaldığı yerden başlıyordu. RP’siyle varılan anlaşma doğrultusunda, bir süre sonra MHP, RP’nin sırtından inecek, Türkeş’in liderliğinde MÇP adıyla siyasî yaşamda yerini alacaktı. 12 Eylül sonrası milliyetçi – ırkçı cephede yaşanan dağınıklık, MHP – BBP ayrışmasıyla noktalanacak, dağınıklık, başta ANAP olmak üzere HP, MDP, BTP, DYP, RP, FP ve hattâ DSP’ye yansıyan MHP serpintisiyle son bulacaktı. MHP, safra atıyordu.

 

1990’ların başına gelindiğinde anılan bu partilerin tümünde rahatlıkla MHP yanlısı bir veya birkaç milletvekili bulmak artık hiç zor değildi. Örneğin DSP Balıkesir Milletvekili Tamer Kamber, Ülkü Ocakları’nda görev yapan eski bir MHP’liydi. Yine Kars milletvekili Çetin Bilgin’in MHP eğilimli bir siyaset adamı olduğu biliniyor. MHP Tunceli İl Başkanlığına atanan DSP eski İl Başkanı Mehmet Hedef’in ‘iki parti arasında ideolojik açıdan fazla fark olmadığı’ yaklaşımı hiç kimseyi şaşırtmayacaktı.

 

Siyasî yasakların kaldırılmasından sonra MHP’lilerin ikinci adresi, doğal liderinin ‘sağcıların suç işlemediğini’ söyleyen DYP oldu. Namık Kemal Zeybek, Ayvaz Gökdemir, İsmet Köşe, Mehmet Ağar’a … DYP içinde MHP temsilcileri olarak bakıldı. Özellikle elinde polis gücü bulunduran çiçeği burnunda siyasetçi Ağar’ın parti içindeki MHP’li ekibinden söz edilir oldu. Ağar’ın ‘pırıl pırıl arkadaşlar’ olarak takdim ettiği MHP’li ekibinden, Tansu Çiller çok etkilendi. Bu, bir anlamda Süleyman Demirel’in vesayetinden kurtularak siyasette kendine yeni yol arayan Çiller için büyük bir fırsattı. Demirel’den kurtulmak için her yola başvurdu. Ya ona yakınlığı ile tanınan Vefa Tanır, Ekrem Ceyhun, Coşkun Kırca, Selâhattin Kılıç, Münif İslamoğlu gibi isimleri tek tek partiden uzaklaştırdı. Ya da DYP’nin yeni kimliğiyle aslâ uyuşamayacak isimlere partisinin kapılarını açtı… Türk – İslâm Sentezi formülüne dayandırılan yeni arayışlar siyasî yaşamın sağ yanını ufak ufak tutsak alıyordu.

 

Özer Çiller, bir gün MİT görevlisi Mehmet Eymür’ü arayacak ve BBP’li Muhsin Yazıcıoğlu’nun küçük bir ricasını iletecekti. Yazıcıoğlu, Abdullah Çatlı’nın üzerine fazla gidilmesinden yakınıyordu. Özer Çiller, “bizimkiler onlarla işbirliğine gitti” diyerek durumu açıklayacaktı.

 

O yıllarda MSP Genel Başkanı Erbakan, MHP’yi acımasızca suçluyordu. Erbakan, Türkeş’e uyarı mektubu yazdı. MSP’li İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk ve Adalet Bakanı İsmail Müftüoğlu’nun MHP terörüyle ilgili hazırladıkları raporlar Bakanlar Kurulu’nda büyük tartışmalara neden oldu.

 

Asiltürk bir adım daha atıp “Olayları Türkeş tahrik ediyor” dedi. MSP Genel Başkan Yardımcısı Fehmi Cumalıoğlu, ‘MHP gençlik kollarının ve MHP’nin yan kuruluşu olan Ülkü Ocakları’nın en az solcular kadar anarşist olduğunu’ söyleyecekti.

 

MSP’nin MHP’yi suçlamasında perde arkasında MHP yönetiminde Şamanistlerin ağırlıkta olmasının büyük etkisi vardı. Ama sonuçta, anarşistlikle suçlananlar, MHP’li Ülkücülerdi.

 

Benzer durum, 1990’lı yılların sonunda da yaşandı. Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP’nin Bülent Ecevit’in DSP’siyle hükümet ortaklığı, yıllar sonra ‘şamanist tehlike’den söz edilmesine neden oldu. Siyasî İslâmcı kanattan yöneltilen bu eleştiri bir anlamda ‘MHP’deki değişimin yönünü’ anlatıyordu.

 

“Ürkeklere değil, erkeklere oy verin” diyerek iktidar koltuğuna oturan Bahçeli ve arkadaşları, çok kısa bir sürede siyasî İslâmcılarla zıtlaşmaya giriyordu. Kur’an kurslarına yaş sınırı getirilmesi konusundaki eleştirilerini, hükümetin öteki ortağı ANAP’tan daha çok MHP göğüslüyordu. Bu durumda iki soru yanıt bekliyordu: MHP neyin bedeli olarak bu sınırlamaya evet diyordu? Sınırlamaları kabul edenler mi, sınırlamaya evet diyenler mi gerçek Ülkücüydü?

 

“Bir taraftan Kur’an uğruna, bayrak uğruna canını bile vermekten çekinmeyen Ülkücü hareket, bir taraftan ise alnı secdeye değmemiş, Kur’an kurslarına yaş sınırlaması getiren gerçek Anadolu insanının gönül verdiği Ülkücü hareketle taban tabana zıt, Şamanizm partizanı farklı bir grup”.

 

MHP, asıl şimdi bir yol ayrımındaydı. MHP yönetimi, ‘gerçek ülkücülük hangisi?’ sorusuna yanıt verebildiği ölçüde geçirdiği değişimi anlatabilirdi. MHP yönetimindeki küçük, ancak etkili bir grup, yıllar sonra yeniden Şamanizm’i etkin kılmaya ve böylece kendi tabanına değişimin niteliğini anlatmaya kararlı görünüyordu.

 

Tartışmanın kökleri eskiye dayanıyordu. Nihal Atsız ve İsmail Tümtürk gibi ‘soy Türkçü akım’, Seyyit Ahmet Arsavî’nin partiye katılmasıyla MHP’lileri ‘Türk – İslâm ülküsü’ serüvenine sürüklüyor, Şamanistleri etkisizleştiriyordu.

 

Osman Yüksel Serdengeçti, Nurettin Topçu, Erol Güngör ve Necip Fazıl Kısakürek gibi etkili isimlerin çabalarıyla Şamanistler 1970’lerin ortalarında partiden temizleniyordu. Parti yönetimindeki ‘Şamanistler’e karşı, parti içinden yükselen itiraz, MHP’de gözden kaçırılan değişim olduğunu anlatıyordu.

 

İktidardaki MHP’nin yeni yönetimi, ‘kanımız aksa da zafer İslâm’ın’ sloganlarıyla insan avına çıkılan günlerin acılarını – acımasızlıklarını unutturmak istiyordu. Sarımsak yenmiyor, beyaz çorap giyilmiyor, tespih çekilmiyordu. Karşıt görüşlülerle davadan vazgeçenler artık ‘Hizbullah’ yöntemleriyle öldürülüyordu. Daha da önemlisi, dinî motifleri parti parti politikalarından arındırarak 28 Şubat sürecine uyum sağlıyor, ordunun gözüne girmek için çaba harcıyordu. Devlet Bahçeli’nin dayattığı değişimi irdeleyen The Economist’te ilginç bir saptama yer alacaktı. Başbuğ Türkeş’ten sonra MHP için ‘generallerin bir zamanlar aşağılık bir rakip olarak gördüğü partiyi, son dönemlerde potansiyel bir müttefik olarak değerlendirdiği’ yorumu vardı. Bütün bunlar MHP’deki asıl değişimi anlatıyordu (S.219-228).

 

Daha sonra Tuşalp, Ağar ile Cavit Çağlar’ın, İçişleri Bakanı Meral Akşener’in ve daha nicelerinin ‘marifetlerini’ uzun uzun anlatıyor. Bu ayrıntılara girmiyoruz.

 

Her şey öylesine hızlı ve beklenmeyen biçimde gelişiyordu ki, anlamak ve kavramak için çok zaman gerekiyordu: Çatlı bitiyor, Çakıcı başlıyor. Ağar susuyor, Meral konuşuyor. Nejat Daş, Kürşat Yılmaz, Hüseyin Baybaşin’in, Alâattin Çakıcı yakalanmasına yakalanıyordu ama kimi İspanya’da, kimi Hollanda’da, kimi Fransa’da tutuluyordu. Sedat Peker, kendi isteğiyle Türkiye’ye gelip kaldığı yerden Ülkücü babalığına devam ediyordu. Polis, İstanbul’da son iki yılda 150 çeteyi çökertiyor, mafyanın iki binden fazla adamını yargı karşısına çıkarıyordu. Ama yeraltı dünyasının ünlülerinin cezaevinden yürüttükleri çalışmaları önleyemiyordu.

 

Sonunda Ülkücü Bozkurtların değiştiğini söyleyenler yanılıyordu.

 

Başbakanlık koltuğuna sırasıyla oturan Mesut Yılmaz ile yol arkadaşı Bülent Ecevit, akıllara şifa açıklamalar yapıyordu. Yılmaz, ‘Çakıcı’nın hiçbir devlet hizmetinde kullanılmadığını, ama Çakıcı’yı devlet adına kullanmak isteyenlerin bulunduğunu, ancak Çakıcı’nın bu kişileri kullandığını’ söyleyerek devlet kavramını altüst ediyordu.

 

Bülent Ecevit’in ‘ah nerede o eski özel harpçiler’ demediği kalıyordu. Onların hiçbir zaman ‘bu dönemdeki kadar yozlaşmadıklarını, çeteleşmediklerini, mafyalaşmadıklarını’ vurguluyordu. ‘Bunların devletin verdiği doğru ya da yanlış bazı görevler yapmış olabileceklerini kabul edip ama onun ötesinde çok karanlık işlere bulaşmış ve devleti kendi karanlık işlerine âlet etmişlerdir’ diyerek düşündeki ulusal güvenlik devletini tanımlıyordu.

 

Ele geçirilenler konuşursa ‘kimin canının yanacağına’ ilişkin listeler yapılıyordu. Türkiye’nin yarısı yüreği elinde dolaşmaya başlıyor. Yüreği elinde dolaşanların en başında kim bilir belki de Süleyman Demirel’den, Bülent Ecevit’e, Alpaslan Türkeş’ten Necmettin Erbakan’a, Türkiye’nin son otuz yılına damgasını vuran, Kenan Evren’li, Bülent Ulusu’lu, Turgut Özal’lı devleti yönetenler kadrosu yer alıyordu. ‘Onlar değişti’ diyenler aslında onların aslâ değişmeyeceklerini biliyorlardı (S. 259 – 260).

 

ANAP’lı İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, mafya – siyaset ilişkilerini anlattığı partisinin grup toplantısında kendisini dinleyen milletvekillerine boş yere ‘önlerinde ceketlerinizi iliklediğiniz bu kişiler’ demiyordu. Belleğini karartmayan Tantan, örneğin Uğur Süzer kontenjanından Adana milletvekili olan Mehmet Perçin’in 1985’te Zurich’te ‘ceketini ilikleyip’ Yaşar Öztürk, Emin Görpe, Suphi Aşçıoğlu gibi ünlü kaçakçılarla ‘cezalarının affedilmesi karşılığında yurda döviz getirme’ pazarlığı yaptığını biliyordu. Tantan, kendisine Ülkücü Bozkurtlarca teslim edilen Abuzer Uğurlu’ya gözaltında iyi davranılmasını isteyenlerin adlarını da unutmuyordu (S.263).

 

.

. .

 

Erbil Tuşalp, son derece gerçekçi bir gözle son yarım yüzyılda ülkenin içinde bulunduğu dehşet verici koşulları, gözünü kırpmadan ayrıntılarıyla sergiledi. Vermiş olduğu son derece değerli bilgilere teşekkürlerimizle kendisinden ayrılıyoruz.

 

Anlattığına göre Mesut Yılmaz’ın Tantan’ı harcaması için ‘çok sebep’ vardı. Yurttaş olarak Tantan’dan da bildiklerini kâğıda dökmesini istemek hakkımızdı.

 

Konuyu, yukarda zikrettiğimiz The Economist’in yorumuna dönerek kapatacağız. O yoruma göre ‘generaller MHP’yi bir potansiyel müttefik olarak’ görüyorlardı. Bunda bir gerçek payının bulunduğu bir gerçek; MHP üyesi nice emekli generalin adını okumadık mı? 12 Eylül döneminde de generaller yine Bozkurtlara ‘insaflı’ davranmışlardı, bunca cinayete rağmen…

 

Bundan önceki seçimde MHP, DSP’nin hemen yanı başında iktidara ortak olmuştu (ANAP da sonradan o takımın kuyruğuna yapışmıştı). Bu durum birçokları için son derece endişe verici idi. Neyse ki son seçimde dincilerin (AKP) öne geçmesi, MHP’nin yolunu tıkadı. Dincilerden yana olmayanlar bile bununla biraz ferahladı, çünkü diyorlardı, asker MHP’yi ‘potansiyel müttefik’ olarak görürken dincilere çok mesafeli duruyor…

 

[1] Erbil Tuşalp.  – ‘Belgeler denizine açılıyorum’, in Radikal KİTAP, 03.08.2001.

[2] Erbil Tuşalp.  – Bozkurtlar, Töreden partiden, İst. 2001.

[3] Amerika’nın ‘sponsorluğu’ altında kurulan bu örgütlerin amacı Nato ülkelerine komünizmin sıçramasını önlemeye yönelikti. Zaten daha 1945’ten itibaren ‘Nazilikten temizleme’ hareketinin bir lâftan ibaret olduğunu defalarca ifade etmiştik. Bu bağlamda Reha Oğuz’un Amerika’dan gördüğü destek, izahını buluyor.

[4] Hamzaköy’de tutuklu Türkeş’in Evren’e mektup yazarak ‘Milliyetçilere dokunulmaması’ ricasında bulunduğu gazetelerde yayınlanmıştı.

[5] 27 Mayıs hareketinden Amerika’nın daha önce haberi olduğu ve bunun Türkeş’ten sızdırıldığı rivayeti o günlerde yaygındı. 1974 Kıbrıs Çıkartması’nın ertesinde Türkeş tepkisini, “Amerika’ya soruldu mu?” şeklinde göstermişti. Son ‘Sancak Tül’ fabrikasının sahibi Murat Bayrak, Çanakkale’de ülkücü eğitim kamplarını finanse ediyordu ve buralara kimse giremiyordu. Onun Almanya’nın adamı olduğu biliniyordu.

[6] 12 Eylül’cüler, darbe tarihini, Tahsin Şahinkaya’nın Amerika’dan dönmesini, yani ABD’den ‘icazet almasını’ bekleyerek saptamışlardı. Şahinkaya’nın ise dünya hava kuvvetleri komutanları arasında en zengini olduğunu gazeteler yazmıştı.