TÜRK – YAHUDİ İLİŞKİLERİ
Türkiye, daha II. Wilhelm’in tahta geçişinden itibaren Alman siyasetinin içinde oldu. II. Dünya Harbi sırasında, bıçak sırtında bir siyaset takip etmek zorunda kalmıştı. Kâh Almanlara şirin görünmek için solculara tavır koymuş ve bir tür Yahudi aleyhtarlığı gütmüştü. Kâh, işler ters dönünce, Rusların ve müttefiklerin hoşuna gidecek, bunun tersi bir yol tutmuştu. Bu ikilem içinde kalmış Türkiye’de Türk – Yahudi ilişkileri de, olayların akışına göre şekil değiştirmişti.
Rıfat Bali, modern Türkiye’de Türklerle Yahudiler arasındaki ilişkileri enine boyuna irdelemiş[2]. Okuyacağız onu.
Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu’nun kırıntıları üzerinde teşekkül etmişti. Bu itibarla İmparatorluğun tarihî ve sosyal kalıtımı, aynı zamanda gayrimüslim azınlıklar sorununu tevarüs etmişti. Her ne kadar Cumhuriyetçi rejimi, bütün yurttaşların ırk ve din farkı gözetmeksizin eşitliğini kabul eden bir lâik rejim olarak kendini tarif ediyorsa da, uygulamada, işler bu denli basit olmamıştı.
Türk halk yazınında Yahudi’nin temsili üzerine makalelerin açıkladıkları gibi, Türk toplumu Yahudi’yi, Müslümanların sırtından geçinen ve Türk toplumunun dışında yaşayan bir gayrimüslim, kısaca bir zimmî olarak telâkki ediyordu. Antisemitizme yakın düşen böyle bir algı, az çok Türk elit zümresinde ve siyasî iktidarın temsilcilerinde görülüyor.
Bir lâik Cumhuriyet’in savunucuları olan Türk elit zümrelerinin gözünde Gayrimüslim yurttaşlar, her şeyden önce, İslâm inancında olmayan yurttaşlar değil, Gayrimüslimlerdi; bu keyfiyet, Osmanlı İmparatorluğu’ndan tevarüs edilen ve güncelliğini muhafaza eden bir zimmî statüsü ve de millet sisteminin mantıkî sonucu oluyordu. Kaçınılmaz olarak yurttaşlığı kabul edilmiş işbu Gayrimüslimler arasında Yahudi’ye, Türklerin sırtından zenginleşen bir tüccar olarak bakılıyordu. Otuz ve kırklı yılların karikatürlerinde geçer akçe olan bu Yahudi görünümü, Meclis’in 11 Kasım 1942’de kabul ettiği Varlık Vergisi kanununun uygulanma gerekçelerinden biri olmuştu.
1923’ten 1945’e kadar, siyasîyet de azimle Türk toplumunu lâikleştirmeye konulmuştu. Bu nedenle de İslâmcı yayınlar bu dönemde yok gibiydi. İslâmî hareketin yeniden doğması ve yüzyılın başında ortaya çıkmış olup tek parti döneminde kapatılmış olan Sebilürreşat gibi İslâmcı dergilerin yayımlanmaya başlamaları için II. Dünya Harbi’nin sonunu ve 1946’da çok partili bir rejime geçişin beklenmesi gerekti. 1948 İsrail Devleti’nin kuruluşu, bir yandan Türkiye’nin komşu ülkelerle ilişkilerini etkileyerek, öbür yandan da milliyetçi ve İslâmcı ortamlarına derinlemesine tesir edip çok partili dönemde antisemitizmin yenilenmesinin başlıca amillerinden birini teşkil ederek Türklerle Yahudiler arasındaki münasebetler üzerine ağır basacaktı.
İslâmî eğilimli ilk siyasî parti 1947’de, bir ikincisi 1951’de, her ikisi de büyük Yahudi düşmanı gazeteci Cevat Rıfat Atilhan (Resim 76) tarafından kurulmuş, ama bunlar kısa ömürlü olmuşlardı. Siyasî sahneye bir İslâmcı siyasî partinin, Erbakan’ın önderliğinde Millî Nizam Partisi’nin yeniden çıkması için 1970 yılı beklenecektir.
Boş yere, Cumhuriyet’in prensiplerine tümden ters düşen bir İslâmî rejim yerleştirmeye yeltenen MNP ve bunun arkasından gelenlerin hepsi, gayrimüslimleri zimmî olarak telâkki etme yolunda olup bunda şaşılacak bir şey yoktu, şöyle ki, İmparatorluk döneminde çeşitli millet’leri idare etmiş olan rejimi tesis etmeye yelteniyorlardı. İslâmcılar, azınlıklar ve özellikle Yahudilere karşı serdedilen eleştiriler babında Cumhuriyetçiler ve Kemalistlerden ayrılıyorlar. Bu sonuncular her zaman için azınlıkları, âdetlerini ve cemaat yapılarını muhafaza etmiş olmalarından, böylece de bütün yurttaşların ve özellikle Gayrimüslimlerin gerçek Türkler olmasını isteyen Cumhuriyet’in prensiplerine aykırı davranmalarından kınıyorlardı. Asimilasyonun, Cumhuriyetçi elitlerin diledikleri gibi hızla olmaması sonucu bunlar, Yahudileri gerçek Türk olmamak ve özdeşleşmedikleri bir Türkiye’nin sırtından zenginleşmekle itham etme yoluna girmişlerdi. İslâmcılara gelince bunlar, Eski Osmanlı İmparatorluğu üzerine biçilmiş, kendilerine özgü bir kimliği haiz azınlıkların bir daha ortaya çıkmalarını hayal ettikleri bir toplum olduğundan, artık Yahudileri asimile olmamış olmakla kınayamazlardı (S. 10-11).
Türkiye’de yazılmış şiir ve romanlarda görüldüğü şekliyle Yahudi imgesini sergileyen, ayrıntılarına girmediğimiz çeşitli yapıtlar arasında Cahit İnceler’in ‘Salomon’a Bomba’sı (İzmir, Gümüşayak Matbaası, 1949), İsrail Devleti’nin kuruluşundan az sonra yayınlanmıştır. İsrail Devleti’nin yaratılmasına varacak olan Yahudi – Arap çatışmalarının patlak vermesi, özellikle Türkiye’de cemaatin genç kuşakları nezdinde kuvvetli bir milliyetçiliği uyandırmış, o günlerde Filistin’de kurulmasına çalışılan bağımsız İsrail Devleti’ne doğru göçün başlamasının yolunu açmıştı.
İsrail Devleti’nin kurulmasıyla kitlesel hale gelen bu göç, İsrail’e Türkiye Yahudilerinin göç dalgalarının en önemlisini oluşturmuştu. Bu göç dalgaları sırasında Türk kamuoyu kayıtsız kalmamıştı: Bunun yansıması olan dönemin basını, bu göçe karşı bir tepkiyi bol bol açıklayıp işbu gidişlerin durmayan akımının nedenlerini, aynı zamanda Yahudilerin Türkiye’ye sadakatlerini sorguluyordu (S. 15-16).
Müslüman Türklerin Yahudiler hakkındaki bilgileri, onlarla aynı sosyal çevrede görüşen Yahudilerle sınırlıdır. Yüksek sosyeteye gelince, bu son derece kapalı çevre, sokaktaki adamın Yahudiler hakkında ne düşündükleriyle ilgilenmemektedir. Halkla hayatlarını paylaşan orta sınıfların Yahudileri, önyargılardan en çok ıstırap çekenler oluyorlar, zira bunlar Türklerin gözünde fıkraların yürüttükleri Yahudi tipini belirtiyorlar. Nadir istisnalar dışında, işletme üst düzey kadroları ya da şeflerinin işbu fıkra derlemelerini okuduklarını sanmak safdillik olur. Bunları, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan lise ve kolejliler, küçük tüccarlar, zanaatçılar ve işçiler, memurlar, mizahî öykü amatörleri bu tür derlemeleri okuyorlar (S.33).
Türkiye’de özellikle milliyetçi ve İslâmcı ideolojilerde keskin bir antisemitizme rastlanıyor. Aşağıda Hitler’in Mein Kampf ‘ı ile yine antisemitizmin klasik yapıtlarından olan Protocoles des Sages de Sion (Siyon Önderlerinin protokolleri)nin Türkçe çevirileri ve de Yahudi soykırımının inkârına dair yeni yayınlara dayanarak bu konuya gireceğiz. Milliyetçi ve İslâmcı akımlar, Protokol’leri bir gerçek belge ve yok etme kamplarının inkârını da bir tarihî vakıa olarak telâkki ediyorlar. Muhafazakâr entelektüel Beşir Ayvazoğlu, “1960 yıllarından beri sağın karakteristiklerinden biri sadece antikomünist olmayıp, aynı zamanda antisemit olmaktır” diye yazıyor. Yine Ferruh Sezgin, günlük milliyetçi Orta Doğu gazetesindeki bir makalesinde “Türk politikasında merkezî bir yer işgal eden Türk milliyetçiliği, bir antisemit yapı ile tanımlanır” diyor. Bu iki yazarın görüşleri Türk sağının işbu karakteristiği üzerinde birbirlerine yaklaşıyorlar.
Birçok sebep, Türkiye’de antisemitizmin doğması, gelişme ve kökleşmesinde rol oynamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ve çok daha az bir yüzölçümüne sahip bir Cumhuriyet’in kurulmuş olması, Türk entelektüeli üzerinde menfi etkiler bırakmışlardı. Bu sonuncusu, orta vatandaş gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmış olmasını hiç bir zaman kabul edememiş ve bundan Türkiye’de yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıklarını sorumlu tutmuştu.
Milliyetçi, İslâmcı ve muhafazakâr düşüncede Abdülhamid’in halli, Osmanlı İmparatorluğu’nun sukut sürecinin başlangıcını simgeliyordu. İslâmcı ve milliyetçilerin gözünde sultanın tahttan indirilişi ‘siyonist Yahudiler, masonlar ve Dönme’lerin bir komplosu’nun sonucuydu. Abdülhamid’in halli, çoğunlukla Yahudi ve Dönme’den oluşmuş bir nüfusu barındıran Selanik’te doğmuş bir siyasî hareket olan İttihat ve Terakki Komitesi’nin işi idi; sonra, bu Komite, gizli toplantılarını yüksek oranda Yahudi ve Dönme barındıran Selanik mason localarında akdediyordu. Abdülhamid’e halledildiğini tebliğ eden delegasyonda Yahudi mebus Emanuel Carasso’nun bulunması da bir ‘Yahudi komplosu’na inancı pekiştirmiş olup bu inanç İslâmcı ve milliyetçilerin düşüncesinde sökülmez şekilde kökleşmişti. Bu sonuncuların gözünde, işbu ‘Yahudi komplosu’ yüzyılın başında, 17 Mayıs 1901’de Theodor Herzl’in Sultan Hamid’i ziyaretiyle başlayan bir sürecin arasına giriyor. Bu ziyaret sırasında Herzl, Sultan’a Osmanlı borçlarının Avrupalı Yahudi bankerlerce tasfiyesini, buna karşılık da Filistin’de bir millî Yahudi odağının kurulmasına izin verilmesini teklif ediyor, Sultan ise bu teklifi reddediyor.
Bunun ötesinde 1940’lı yıllarda meydana çıkan Türkçü hareket de, dönemin Nazi ideolojisinden etkilenmişti. Hareketin mensupları, Nihal Atsız, Cevat Rifat Atilhan gibi yazarlarla bir kıyarcasına antisemit propagandaya girişmişlerdi. Bu sonuncusu, 1967’de ölümüne kadar yüzlerce makale ve yetmiş üç kitap yayınlamıştı.
İslâmcı ve milliyetçiler, azınlıkları çok hızlı bir Türkleştirme ve asimilasyon akımını teşvik eden CHP’nin 1923 – 1945 dönemindeki mirasını sırtlanmışlardı. Milliyetçilere gelince bunlar, İslâmcılarla aynı kaynaklardan besleniyorlardı. İslâmî akımda bir başat yer işgal eden Yahudi mitosu da milliyetçi düşüncede aynı rolü oynuyordu. Bununla birlikte, milliyetçi düşüncesinde, İslâmcılarda rastlanmayan iki özel çizgi tefrik edilebiliyor. İlkin, birçok kez Türkçeye çevrilip yayımlanmış Hitler’in Mein Kampf’ı ile Türk düşüncesinde rastlanan ırkçı mürekkep (birleştiren) (S. 39-43). II. Dünya Harbi sırasında Nazi yanlısı ve pantürkist akımların başat oldukları bir bağlamda, antisemitizm, Nihal Atsız, kardeşi Necdet Sancar, Reha Oğuz Türkkan ve daha başkaları gibilerinin kalemlerinde ifadesini bulmuştu. Bu akımda, Türk ırkı ve kan safiyeti düşüncesini öne süren Nazizm’in izleri vardı. Pantürkistler, Başbakan Şükrü Saracoğlu’nun şahsında güçlü bir müttefik bulmuşlardı.
İlk İsrail – Arap çatışması, Arapların yenilgisi ve buna koşut olarak da Yahudilere karşı İslâmcı Türklerin hıncının yeniden artmasıyla sonuçlanmıştı. İslâmcılar nezdinde işbu fikir hareketinin idamesine Cevat Rifat Atilhan geniş ölçüde iştirak etmiştir. Bu toplumsal durumda Protokol’ler, 1948 ile 1960 arasında dokuz kez yayımlanmışlardır (S. 44 – 45).
1892 İstanbul Vefa doğumlu Cevat Rifat, hayata asker olarak başlıyor. Trablusgarp’ta dövüşüyor. Balkan Harbi’nde Edirne Müdafaası’nda bulunuyor ve daha sonra da Bulgarlara karşı koyuyor ve yaralanıyor. Esir olarak Sofya’ya götürülüyor, burada Bulgarlar, göstermiş olduğu kahramanlığı övüyorlar ve ona çok iyi muamele ediyorlar. I. Dünya Harbi’nde Cemal Paşa’nın kumandası altında Kanal, birinci ve ikinci Gazze muharebelerine iştirak ediyor ve buralarda büyük yararlıklar gösteriyor. Bir kez daha yaralanıyor, Kuzey Arabistan, Filistin, Suriye ve Lübnan’da önemli görevlerde bulunuyor. 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışından sonra, o da gizlice Zonguldak’a çıkıyor. İstiklâl Harbi boyunca çeşitli yararlıklar gösteriyor ve Cumhuriyet’in kuruluşunu müteakip emekliye ayrılıyor.
Atilhan, önce Türkçülüğe geliyor ve Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’nın sahibi bulunduğu İstanbul Sütlüce silâh ve mühimmat fabrikasına sık sık geliyor[3]. Sonra da çok başarılı ticarî ve sınaî girişimlerde bulunuyor. Ancak, işleri iyice yolunda giderken, kendi anlatımına göre ‘farmasonların komplosu’ ile Eskişehir’de yaptığı taahhüt işlerinde ortaya çıkan alacaklarını tahsil edemez duruma düşüyor. Atilhan, durumunu dönemin Nafia Vekili Recep Peker’e şikâyet ediyorsa da bir sonuç alamıyor.
Bu zorluklardan sonra Atilhan 28 Ekim 1928 günü Şişli’deki mağazasının kepenklerinin mühürlenmiş olduğunu görüyor. Bu, mağazanın sahibi Albert Saltiel’in işi idi. Cevat Rifat’a göre kendisinin Albert Saltiel’le yaptığı bir telefon görüşmesinde Saltiel’in bu konuşmada Atilhan’a “Siyonizm’in ne olduğunu öğrendiniz mi beyefendi? Yahudilerin intikamı böyle olur işte” sözlerinden bu tahliye işinin Saltiel’in bir tertibi olduğu kesin kanaatine varıyor. Yıllar sonra Atilhan bu telefon konuşmasında Saltiel’in “İşte Filistin’de kurşuna dizilen Yahudilerin intikamı” dediğini de belirtti.
.
. .
Alman Nasyonal Sosyalist Partisi’nin önde gelen antisemit yazarı ve Der Stuermer’in yayımcısı Julius Steicher, Atilhan’ı 1933’te Munich’e davet etti. Daveti kabul edip Almanya’ya giden Atilhan’a Julius Steicher ve çevresi saygı gösterip ona ‘Herr Major’ diye hitap ettiler. Atilhan daha sonra İstanbul’a beraberinde antisemit malzeme, Der Stuermer’de yayımlanan antisemit karikatürlerin klişeleri ve Almanlardan sağladığı para ile döndü. Amerikan Jewish Committee’ye Cevat Rifat hakkında yollanmış olan ve İstanbul Yahudi cemaati mensubu Max Bilen’e ait olduğu sanılan bu raporda, Cevat Rifat’ın Almanya’ya gittiğini, Hitler tarafından kabul edildiğini ve İğneli Fıçı’nın Almancaya çevrilip yayımlanması için 80.000 Reich Mark telif ücreti aldığı belirtildi. Atilhan Almanya’da bulunduğu sırada 5 Aralık 1933 tarihinde Alman Nazi Devlet Bakanı Alfred Rosenberg’ten (Resim 20) davet aldığını ve bu davete evinde misafir kaldığı Dr. Yük. Müh. Harun İlkmen ile beraber gittiğini yazdı. Bu görüşmede Atilhan, Rosenberg’e Yahudi milletiyle bir mücadeleye girildiğinde ‘bir kişinin burnunu kanatmakla topyekûn imha arasında fark olmadığı’nı söyledi. Daha sonra Atilhan Rosenberg’le birlikte Oranienburg toplama kampını ziyaret etti. Atilhan toplama kampını ‘pırıl pırıl temiz, havadar, konforlu ve mükemmel bir otel’e benzetti ve ‘disiplini, konfor ve bol bol gıdayı gördükten sonra’ kamp komutanına “bu kadar konfor bir sanatoryumda zor bulunduğundan acaba on beş gün burada kalabilir miyim?” diye sordu.
Atilhan’ın dış ülkelerdeki antisemitlerle sıkı bir ilişkide ve dayanışmada olduğu kuşkusuzdur. Atilhan’ın Filistin Cephesinde Yahudi Casuslar, Suriye’nin Matahari’si Simi Simon kitabı, U. Bodung Verlag – Erfurt tarafından Die schöne Simi Simon adı altında çevrilip yayımlandı. Aynı kitap İngilizce, Fransızca, Fince ve Macarca dillerine de çevrildi. U. Bodung yayınevi şiddetli antisemit Theodor Fritsch’in müridi olan emekli Albay Ulrich Fleischhaner tarafından kurulmuş bir antisemit propaganda merkezi idi. Daha sonra Fleischhaner, Weltdienst adlı bir örgütü yönetmeye başladı. Bu örgüt Hitler’e ‘teknik yardım bürosu’ gibi hizmet verdi ve antisemit içerikli uluslararası konferanslar düzenledi. Tüm bu faaliyetlerin amacı ‘Siyon Önderlerinin Protokolleri’ ve ‘Yahudilerin Cihan Hâkimiyeti’ mitoslarını savunan ve yaygınlaştıran bir fanatik antisemit taraftar kitlesi yaratmak ve geliştirmekti. Atilhan da kitaplarında bu uluslararası konferanslardan söz etti. İlk kongrenin 4 Mart 1934 tarihinde Munich Königshof Oteli’nde, ikincisi ise 1935’te Erfurt’ta düzenlendiğini belirtti. Atilhan 1934’te ilk kez Munich’te toplanan Siyonist, Komünist ve Farmason Düşmanları Kongresi’ne katıldı. Bu kongreye katılanların tam listesini verdi. Alman, Fransız ve İngiliz katılımcılarının Müslümanlara karşı olumsuz peşin yargılarına rağmen kongrenin başkanlığına seçildi ve kongrenin üçüncü günü farmasonluk üzerine bir konuşma yaptı.
Der Stuermer’de Atilhan’la ilgili yazılar ve sayfa boyu fotoğrafları yayımlandı. Atilhan 1933 / 1934 yıllarında Julius Steicher’in tüm Bavyera’da yürüttüğü Yahudilere karşı boykot kampanyasının yapılış tarzını, yıldırma usullerini, şiddetle sokağa hâkim olma yollarını para – militer grupların, gençlik derneklerinin, kültür yurtlarının kötü niyetlere nasıl âlet olabileceklerini gördü ve öğrendi. Yukarda bahsedildiği gibi Türkiye’de bir Nazi partisi kurma tasarısı, bol para ve propaganda malzemesi ve antisemit malzeme ile geri döndü.
Cevat Rifat İstanbul’da Nazi partisi kurma amacıyla çalışmaya başladı. İstanbul Üniversitesi’nin kapısında öğrencilere gamalı haçlı rozetler ve pazubentleri dağıttı. İstanbul’un bazı kamu binalarına, körfez vapurlarına ay – yıldızlar arasına, Türk kültür ve gelenekleriyle hiç ilgisi olmayan gamalı haçlar boyadı, ancak yandaş bulamadı. Nazi partisi kurma tasarısından vazgeçip gayretlerin antisemitizm propagandası yapmaya odakladı ve Millî İnkılâp’ı yayımlamaya başladı. Dergi, 1934 Trakya Olayları’nın meydana gelmesinde etkin rol oynadı (S.75-81) (Ayrıca Rifat N. Bali. – Yaşam öyküsü, yayımları ve düşünce dünyası ile Cevat Rifat Atilhan, I. in Tarih ve Toplum 175, Temmuz 1998).
Atilhan’ın en göze çarpan yayını Millî İnkılâp dergisi olup yayın hayatına 1933 Nisan’ında İzmir’de başlamıştı. Cevat Rifat bu adlı bir dergi yayınlayacağını açıklayınca, her yönden CHP’ni destekleyen Anadolu gazetesi bir tebrik yazısı yayınlıyor. İlk sayısının kapağında Atatürk’ün bir fotoğrafı yer alıyor. Dergide edebiyat ağırlıklı yazılara yer veriliyor. Ancak, ileriki sayılarında geçireceği değişimi gösteren ipuçları da bulunuyor.
Derginin 1 Mayıs 1934 tarihli nüshası artık İstanbul’da yayımlanmaya başlıyor. Dergide yer alan imzasız ya da ‘Yalçın’ müstear adıyla çıkan yazılar Abidin Nesimi’ye, ‘Çetin’ müstear adıyla çıkanlar da Tevfik İleri’ye aitti[4].
Derginin 15 Mayıs 1934 tarihli nüshasında İsveç’te yayımlanan Nationen dergisinin 1 Mayıs 1934 tarihli sayısında Cevat Rifat Atilhan’la ilgili yazının bir haberi yer almış. Nationen dergisi Nazi yanlısı olup şiddetli antisemit söylemi ile tanınmıştı. Çıkan haber, Atilhan’ın fotoğrafıyla birlikte ‘Türk dünyasının uyanışı’ başlığını taşıyordu.
Millî İnkılâp’ın antisemit yayınlarına karşı İzmir’de yayımlanan Işık gazetesinin sahibi Rusçuklu Fahri şiddetli tepki gösteriyor ve Atilhan’ı her yönüyle ağır şekilde eleştiriyordu.
Millî İnkılâp’ın 1 Temmuz 1934 tarihli nüshasında yer alan Uzunköprü’den Osmanoğlu Rasih imzalı yazıda ise, Yahudilere karşı en ağır dilde hücum edilmeye ve toplum Yahudilere karşı tahrik edilmeye devam edildi. Bu yazıda ‘Edirne kan ağlıyor… Edirne’nin şanlı cumaları cumartesi oldu artık… Niçin onları başımızın üstünde taşıyoruz? Kanımızı emdikleri için mi? … Tanrı’nın sevmediğini peygamber sopa ile kovalarmış. Peygamber’in sopa ile kovaladığına biz ne yapsak iyidir!…’ denilen yazıda halkın Yahudilere karşı ayaklanmasına davetiye çıkarıldı. Aynı günlerde de tüm Trakya’da Yahudilerin Trakya kentlerinden kovulmaları, evlerinin ve işyerlerinin yağmalanmaları ile sonuçlanan Trakya Olayları meydana geldi. Nihayet İcra Vekilleri Heyeti ‘neşriyatıyla memleket içinde ve dışında fena bir cereyan husule getirmek ve millî vahdeti bozmak gayesini takip ettiği anlaşılan’ derginin kapatılmasına karar verdi. Bu karara Rusçuklu Fahri sevincini gizleyemedi.
Bir kaynakta Cevat Rifat’ın Nazizm’in yükselişi yıllarında Türkiye’deki Alman Büyükelçiliğinden para yardımıyla Millî İnkılâp dergisini yayımladığı iddia edildi.
Atilhan 1956 yılında The Islamic United Nations adlı aylık Yahudi ve İsrail karşıtı bir dergi yayımlamaya başlamıştı. Derginin Pakistan’da yerleşik Pan-Islamic League tarafından finanse edildiği ve editörünün İsrail’in kurtuluş savaşı sırasında Arap ülkeleri safında savaşacak Türk gönüllülerden oluşan bir birlik kurmaya çalışan, başarısız olan R. Ettemhein adlı bir Alman olduğu belirtildi. 1934 yılında Yahudi cemaatinin Cismanî Meclisi toplanıp Millî İnkılâp dergisinin bir örneğini bir dilekçeye ekleyerek dönemin başvekili İsmet İnönü’ye şikâyet etti ise de bir sonuç çıkmadı ve Trakya olayları meydana geldi.
Yahudi Cemaati’nin Atilhan’a karşı yazılı tepkilerine o, Sebilürreşad dergisinde ‘Yahudi küstahlığı’ başlıklı cevaplar yazdı. Cevat Rifat’ın Yahudi düşmanlığının nedenlerinin ayrıntılarına girmiyoruz.
Daha sonraları Türkçülük akımının içinde gözüken Cevat Rifat, Türkçülük akımının Nazizm’den etkilenmiş ırkçı ve Yahudi karşıtı düşüncelerin de etkisinde kalmıştır. Bu konuda Ahmet Emin Yalman daha da ileri gidip Atilhan’ın Nazi ajanı olduğunu iddia etti. Falih Rıfkı Atay da, isim belirtmeksizin, Atilhan’ın Alman ve hattâ İsrail gizli servislerinde çalıştığını iddia etti (Rifat N. Bali. – Yaşam öyküsü, yayımları ve düşünce dünyası ile Cevat Rifat Atilhan II, in Tarih ve Toplum 176, Ağustos 1998).
Trakya Olayları’nın ayrıntılarına girişmeden önce Atilhan’ın yaşamı ve konumuz bakımından önemli bazı hususlarla ilgili olgulara yer vereceğiz.
Haziran 1940 sonunda Atilhan askere alınıyor ve Rami kışlasında görevlendiriliyor. 12 Ağustos 1940 akşamı, tutuklanıp sekiz ay hapiste kalıyor. Cumhurbaşkanı’na hakaret etmek, Türkiye’den kaçmaya yeltenmek, Türkiye’de başkanı olacağı bir Nazi partisi kurmak ve bir askerî ihtilâli hazırlamakla itham ediliyor. Eserlerinin birinde Atilhan, onun aynı zamanda Hitler’den aldığı para ile bir ordu kurmayı, hükümeti devirmeyi ve bir Nazi yanlısı hükümet kurmayı istemiş olmakla suçlanmış olduğunu, ama bütün bunların ‘Yahudilerin ve dönme’lerin iftiraları’ndan ibaret olduğunu ifade ediyor. Mareşal Fevzi Çakmak’ın emri üzerine askerî hâkim Şevki Mutlugil daha sonra bu işle görevlendiriliyor. 11 Nisan 1941’de mahkeme, kovuşturmaya gerek olmadığına, bütün bu ithamların bir Alman Yahudi’si olan Arnold Lenç’in iftiraları olduğuna karar veriyor. Beraat kararının bir sureti Fevzi Paşa’ya sunulduğunda, Paşa’nın gözyaşlarını tutamayarak “üstüne gittiğimiz kişinin kim olduğunu düşünebiliyor musunuz!” deyip Atilhan’a tazminat olarak iki bin lira gönderdiği söyleniyor (S. 83).
Atilhan, Kudüs Müftüsü Hacı Emin el Hüseynî ile Arap Birliği genel sekreteri Azzam Paşa’ya bir mektup yazarak Arapların yanında mücadele edecek gönüllüler toplamayı teklif ediyor. Azzam Paşa, ona bir teşekkür mektubu gönderiyor. Kudüs Müftüsü, bir gönüllü birliğine dâhil olmayı isteyecek bütün emekli subayları kabul edeceği cevabını veriyor. Bunun üzerine Atilhan, bu birliğin Kudüs’e gönderilmesi için Arap Birliği’nden ödenek talep ediyor. Türk hükümetinin müdahalesi üzerine Atilhan bu projeden vazgeçiyor, ama Kudüs Müftüsünün gönderdiği parayı da cebine indiriyor (S.85).
4 Şubat 1967’de ölen Atilhan’ın cenazesi Kadıköy Osmanağa camiinden kaldırılmış, gençler tabutu Karacaahmet’e kadar omuzlarında taşmışlardı. Övgü söylevinde Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu[5] Atilhan’ın büyük bir mücahit olduğunu, yaptıklarının hepsini anlatmanın mümkün olmadığını söyleyip konuşmasını şöyle bitiriyor: “Yeni bir nesil bekliyordu. Bu nesil sizlersiniz, gençler…”. Daha önceleri sözünü etmiş olduğumuz Fedai, Atilhan’ın ölümünü Ali Fuad Başgil ile İsmail Hami Danişmend’inkilerine[6] bağlıyor ve “Üç ayda üç lider kaybettik” diyor.
Ölümünün birinci yıldönümünde Millî Türk Talebe Birliği bir anma günü tertip ediyor, buna Tahsin Demiray, Sebilürreşad dergisinin sahibi Eşref Edip, Nizamettin Nazif Tepedelenoğlu, Raif Ogan, avukat Fazlı Akkaya ve antisemit Yahudileri tanıyalım ve İsrail zindanlarında iki yıl adlı kitapların sahibi M. Şahap Tan iştirak ediyorlar(S.87).
.
. .
Türkiye’de his ve düşünce derinliklerinde gizli kalmış antisemitizmin ilk tezahürü, 17 Ağustos 1927’de patlak veren Elza Niego olayı olmuştu. Genç ve okumuş bir Yahudi kızı olan Elza’ya, yaşlı başlı, evli, çocuk ve hattâ torun sahibi bir adam, nasıl olmuşsa, âşık olmuş, sonunda kızın birisiyle nişanlandığını duyunca kızı ve yanında giden kız kardeşini bıçaklayarak öldürmüştü. Ölenler Yahudi, katil Müslüman’dı.
Cinayetin ertesi günü Elza’nın cenazesi kaldırılıyor ve buna çok kişi katılıyor. Cenazenin kaldırılışının ertesi günü yayınlanan ve aralarında Cumhuriyet, Milliyet, Son Saat, Vakit ve Akşam’ın da yer aldığı gazetelerde sayfaların büyük bölümünün tüm Yahudi toplumuna hakaret ve saldırılara ayrıldığı görülüyor. Özellikle baş sayfalarda, fotoğraflarla süslü büyük manşetlerde Yahudilere ‘küstah’ ve ‘nankör’ diye hitap ediliyor. Güya Yahudiler cenazeyi Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı bir gösteriye vesile etmişler. Türklüğe hakaret edilmiş, düzen ihlâl edilmiş, trafik engellenmiş, polise karşı gelinmiş ve gelip geçenlere saldırılmıştı. Gazetelere göre her şey küstah ve nankör Yahudilerce önceden hazırlanmıştı. Gazetelerde cenazenin ardından bir Yahudi karşıtı kampanya açıldıktan sonra polis harekete geçip arka arkaya birkaç Yahudi’yi tutuklamış. Le Journal d’Orient gazetesi, 21 Ağustos tarihli nüshasında, savcılığın trafiği rahatsız eden birkaç kişiye karşı soruşturma açtığını bildirirken, Türk gazeteleri azgın, küstah Yahudilerin tevkif edildiğini yazdılar. Aynı gün dokuz kişi mahkemeye verildi.
18 Eylül’de Jak Pardo adında, Harp Okulu’nda öğretmenlikten emekli 70 yaşlarında bir kişi daha tutuklandı. Başvekil İsmet Paşa da onun eski öğrencilerindendi. Jak Pardo, İsmet Paşa’ya özel bir mektup yazıp ufak bir olayın basın tarafından şişirilip tüm Yahudilere karşı haftalar boyu süren bir kampanyaya çevrilmesinden şikâyet etmişti. Bu özel mektup İsmet Paşa yerine yardımcılarının eline geçmiş, onlar da mektubu savcılığa göndermişlerdi. Savcılık mektupta basına ve adliyeye karşı hakaret unsurları bulunca Jak Pardo da tutuklandı. Sorgusu sırasında gerek savcı, gerek yargıç, Pardo’ya karşı çok sert davrandılar.
Savcı son sözlerinde, belli bir suçtan belli kimseleri değil de tüm Yahudileri itham ediyordu.
Mahkeme, yukarda anlatılan şekilde devam ederken, buna paralel olarak basında ve kamuoyunda gelişmeler sürüyordu. Gazetelerde yer alan Yahudilere saldırılar arasında özellikle Milliyet’te Esat Mahmut Karakurt ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu aşırılıklarıyla göze battılar. Son Saat, Yahudileri ‘kanunsuz vatandaşlar’ diye adlandırarak onları defolup Filistin’e gitmeye davet etti.
Öbür yandan Dâhiliye Vekâleti ve Emniyet Genel Müdürlüğü Yahudilerin seyahat haklarını sınırladılar. Artık her yolculuk için önceden polise başvurup seyahatin yol, süre ve amacını bildirmek ve özel izin almak gerekecekti.
Türk Ocağı Derneği Bornova Şubesi ‘bu alçak Yahudilerin cezalandırılmasını’ isteyen bir bildiri yayınladı. Gazetelerde bugün dahi okuyucuyu güldürecek ‘fantastik’ ithamlara rastlanıyordu (Avner Levi – Elza Niyego olayı ve Türk – Yahudi ilişkilerine yeni bir bakış, in Toplumsal Tarih 25, Ocak 1996).
.
. .
Türkiye’de milliyetçi veya İslâmcı çevrelerin antisemitizmi, Türkiye’ye özgü bağlamda kökleşmiş olup sadece Hristiyan antisemitizminin bir uyarlaması olmamaktadır. Türk İslâmî düşüncesi için Yahudiler ve özellikle 1923 ile 1970 arasında (Dönme gazeteciler Ahmet Emin Yalman ve Sabiha Sertel) Selanikli Dönme ya da ‘gizli Yahudiler’, Osmanlı İmparatorluğu’nun sukutunu intaç etmiş olup Türkiye’yi İslâmî yaşam tarzına ters düşen kozmopolitlik ve Batıcılığa sürüklemişlerdir. İmparatorluk içindeki azınlıkları himaye etmek için Hristiyan Batılı ülkelerin icbar ettikleri Tanzimat, işbu sukutu hızlandırmıştır. Theodor Herzl’in bir Yahudi devleti kurmak amacıyla Filistin’de toprak talebini Abdülhamid’in reddetmesi, sonra da bu sonuncusunun tahttan indirilmesi de keza Yahudiler, Dönme ve Siyonistler tarafından Selanik’ten itibaren ayarlanmış bir komplo olarak telâkki edilmektedir. Emmanuél Karasu’nun, Herzl’in talebini reddetmiş olan padişaha tahttan indirildiğini tebliğ eden heyette yer almış olması, bunun doğruca intikam almak için yapıldığının delili gibi gösterilmektedir. Bu intikam, 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasında doruk noktasına varmış oluyordu. Sultan’ın hallinden sonra başlamış olan Osmanlı İmparatorluğu’nun yavaş yavaş sukutu, bir dereceye kadar Yahudilerin bunda başlıca rol oynadıkları inancını pekiştirmiş olup işbu inanç, Türkiye Müslümanlarının bilincinde silinmez şekilde yer almış ve Filistin’de I. Dünya Harbi sırasında Osmanlı ordusuna karşı, dövüşen Yahudi ajanların varlığı işbu inancı takviye etmiştir. İslâmcılar için Siyonizm, amacına Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle varmış olan bir ayrılıkçı hareket olarak telâkki edilmiştir. Keza, bu ayrılıkçı hareketin, Ahd-i Atik’in ‘Dicle’den Fırat’a uzanan Arz-ı mev’ud (vaat edilmiş toprak)’ parçasının desteklediği bir yayılımcı idealin beslendiğine kani olunmuştur. İsrail – Arap savaşlarının sonu, İsrail’in zaferi ve toprakların işgali ile birlikte, İsrail’in yayılımcı iddiasını teyit etmiştir. Bu inanç, o zamandan beri Türk Müslümanlarının umumunun ve Erbakan’ın söylevlerini beslemekten geri kalmamıştır. İsrail’in Türkiye’ye kadar uzanan bir yayılmacı ülküsüne sahip olduğu inancı, o denli bir yaygınlık kazanmıştı ki bir İslâmcı basın, İsrail’in GAP projesi örtüsü altında işgal etme niyeti olduğunu yazmakta tereddüt etmemişti. Hâlâ çözülememiş bir İsrail – Filistinlilerin duçar oldukları ıstıraplar, Türkiye Müslümanları bilincinde yeşerip büyümüş antisemit duyguları beslemeye devam ediyor.
Bununla birlikte başka, tali sebepleri de saymak münasip olur. İdeolog Tekinalp[7] tarafından sürdürülen Yahudilerin Türkleştirilmeleri politikasının takibi ve de onun, ‘Kahrolsun şeriat’ gibi ateşli Kemalist beyanları ve Hahambaşı Nahum’un Lausanne Konferansı’nda Türk heyetine, Türkiye’de İslâmî harekete köstek vurmak amacıyla dâhil olmuş olması iddiası, antisemitizmi ateşlemişti; şöyle ki Türkiye Yahudilerinin lâik ve faal Kemalist oldukları, dolayısıyla da hepsinin dindar Müslümanlara karşı oldukları varsayılıyordu (Rifat N. Bali. – Les relations, S.112-113).
.
. .
Yeni Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun idarî ve siyasî yapısını sadece reddetmekle kalmayıp onu değiştirme ereğinde karar kılmıştı. Azınlıklar sorunu, Osmanlı İmparatorluğu’nun Cumhuriyet’e miras bıraktıklarına dâhildi. Lausanne antlaşması tartışmaları sırasında en hararetli olanları, azınlıkların haklarını güvence altına alacak maddeler üzerinde olmuştu. Bu maddeler, azınlıkları yeni Cumhuriyet’te geleceklerinin binasına çalışmaya itmişti.
Lausanne antlaşmasının 37 ilâ 45. Maddeleri gereğince azınlıklar, asırlar boyunca kendilerine kültürel kimliklerini, cemaat yapılarını ve dillerini muhafaza etmek olanağını sağlayan millet statüsünün idamesini ümit ediyorlardı. Ama kısa sürede bunun böyle olmayacağının farkına vardılar. Bir Ulus – Devlet kurma ereğini tespit etmiş olan Cumhuriyet, tüm etnik unsurları, tek dil, tek kültür ideali namına Türk millî kimliği potasında eritmeye kararlıydı ve dolayısıyla da, azınlıklara, her cemaatin dinî özgüllüğünü göz önünde bulundurarak bir özel hukuk uygulamasına müsaade eden Lausanne antlaşmasının 42. Maddesine karşın artık bundan böyle bunlara millet statüsünü tanıyamazdı. 17 Şubat 1926’da Medenî Kanun’un kabulünden sonra Cumhuriyet için bu denli istisnalara razı olmak bahis konusu olamazdı. Görünüşlerin aksine, kendi öz istekleriyle değil, ancak siyasî yetkeler ve basının tavsiyeleriyle Yahudi cemaati, sonra da Ermeni ve Rum cemaatleri, 42. maddeden vazgeçmişlerdi.
Bu değişiklikle siyasî yetke her şeyden önce azınlıkları, kültürel ve ekonomik alanda Türkleştirmeyi amaç edinmiştir. Kültürel alanda Türkleştirme bir üçlü ereğin uygulanmasından ibaret olmuştur: ‘Tek dil, tek kültür, tek ideal’, yani azınlıklar Türkçe yazıp konuşacaklar, Türk kültürüne intibak edecekler ve kendi öz dinî ve etnik kimlik zararına Türk kimliğini benimseyecekler. Siyasî iktidar ve kamuoyu Rumca ve Ermeniceyi, işbu azınlıkların millî dilleri olarak kabul etmişken Yahudi cemaati Türkleştirmenin başlıca hedefi olmuştu; bunun sebebi, cemaatin İspanya’dan 1492’deki göçünden beri kullandıkları ve onun millî dili gibi olmuş olan Judeo – İspanyol’du. Ekonomik alanda Türkleştirme, yabancı sermayeli girişimlerde azınlık cemaatlerine mensup müstahdem sayısını sınırlamaktan ibaret olmuştu. 1923’e kadar, bu girişimlerin kadrolarının % 90’ı Gayrimüslimdi. 1923’te bütün bu işyerlerine % 50 Müslüman personel kullanma icbar edilmiş ve buna uymayanların kapatılacakları tebliğ edilmişti. Hükümet, müttefik güçlerin yüksek komiserlerinin, bu uygulamanın Lausanne Antlaşması’nın 39. Maddesine ters düştüğüne dair itirazlarını reddetmişti.
Ekonomik alanda Türkleştirme, millî bağımsızlık savaşını takip eden ‘ekonomik bağımsızlık savaşı’ndan başka bir şey değildi. Bir ulusal ekonomiyi yerleştirmeyi amaç edinerek ticarî ve endüstriyel sektörde (Müslüman) Türkleri Gayrimüslimlerin yerine ikame etmeyi hedef almıştı.
Yüzyıllara dayanan bu durumu değiştirmeyi amaçlamış olan bu uygulamalar, Cumhuriyet’in ilk yılları boyunca azınlıklar üzerinde büyük bir baskı icra etmişti; nitekim 1930 Belediye seçimlerinde bu sonuncular kitlesel olarak CHP’ye karşı Serbest Cumhuriyet Fırkası’na oy vermişlerdi.
1924 Anayasası’nın öngörmüş olduğu eşitlik ilkesi uygulanmamışsa bu, azınlıkların umulan hızla Türkleşmediklerinden değil, ama bunların müttefik kuvvetlerce Anadolu’nun işgali sırasındaki davranışlarından ötürü idi; bu keyfiyet Türklerin beyninde silinmez şekilde yerleşmişti. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu son döneminde Ermeni cemaatinin bir kısmının milliyetçi ve ayrılıkçı niyetleri ve bunun trajik sonuçları, İzmir’in işgali sırasında İzmir Rumlarının Yunan işgal kuvvetlerine gösterdikleri sempati, günümüze kadar (Müslüman) Türk bilincini damgalamıştı (ibd., S. 141 – 143).
Bu aynı bağlamda olmak üzere yine aynı dönemde vaki bir başka olayı zikredeceğiz.
İsmet Paşa’nın düşünce yapısını açığa çıkaran bu olayın daha fazla ayrıntılarına girmiyoruz (Bkz. Rifat N. Bali. – II. Dünya Savaşı yıllarında azınlıklar – I. ‘Yirmi Kur’a İhtiyatlar Olayı’, in Tarih ve Toplum 179, Kasım 1998).
Yukarda mezkûr sebeplerden dolayı azınlıklar kamuoyu ve siyasî yetke tarafından geçmişi karanlık Gayrimüslimler olarak telâkki edilmişler, Anayasa’nın bahşetmiş olduğu haklardan öbür vatandaşlarla aynı düzeyde faydalanamazlardı. Müslümanlarla Gayrimüslimler arasındaki tefrik, özellikle Gayrimüslimleri işe almayan kamu sektöründe tezahür etmiş olup ekalliyetlerin Türkleşmemiş olmaları keyfiyeti bunların ‘daha az sadık kişiler’ olduklarına dair düşünceyi ancak pekiştirmiştir. Basitçe ‘Türk vatandaşı’ ile eşanlamlı olması gereken ‘Türk’ deyimi, fiilen günlük yaşamda Müslüman Türkü ifade eder olmuştu.
Bu duygunun sadece kamuoyunca değil, aynı zamanda siyasî yetkece de paylaşılmış olması da, Yahudi aleyhtarı 1934 Trakya olayları, 1941’de yirmi sınıf ihtiyatların celbi ve 11 Kasım 1942’de yürürlüğe giren Varlık Vergisi ile kanıtlanmıştır. 1942’de Cumhuriyet’in başlarında yerine oturtulmuş ekonomik Türkleştirmenin henüz amacına varamamış olması, ticarî ve sınaî sektörünün Müslüman Türk burjuvazisinin eline geçmemiş olması dolayısıyla, sürecin cebrî şekilde servet vergisine başvurarak hızlandırılması, Türk Müslüman burjuvazisini ekalliyetlerinkinin yerine kalbettirmek cihetine gidilmişti.
1930 Belediye seçimleri azınlıkların CHP’ne karşı husumetlerini gün ışığına çıkarmıştı. Bu muhalefet 1950 seçimlerinde teyit edilmiş, azınlıkların kitlesel oyu DP’ye gidip onun zaferine iştirak etmişti. Bundan böyle tek parti döneminin azınlıklara karşı ayırıcı politikası artık bahis konusu değildi. DP iktidara geldikten sonra onunla azınlıklar bir balayı yaşamışlardı. Ancak 6 – 7 Eylül 1955’te Rum mağaza ve kiliselerinin tahrip ve talanı, işi soğutmuş, sadece Rum azınlıkların değil, Ermeni ve Yahudi cemaatlerinin belleklerinde de derin izler bırakmıştı (Rifat N. Bali. – Les relations, S. 143 – 145).
Bu meşum olayların ayrıntılarına girmiyoruz. Bunlardan daha önce ‘Anı’larımızda bahsetmiştik. Şimdilik sadece bu yeni kitabımızın konusunu ilgilendiren bazı hususları zikretmekle yetiniyoruz.
Olup bitenleri mazur göstermek için, aslan ağzına atılacak bir ‘suçlu’ bulunmuştu: Bu; ‘komünist’ günah keçisi idi. Yassıada Mahkemesi’nde sanık sandalyesinde oturan DP’nin eski dışişleri bakanı Prof. Fuad Köprülü, buradaki ifadesinde “Milli Emniyet Başkanı General Behçet Türkmen, buna o sırada İstanbul’da bulunan Amerikan İstihbarat Şefi (CIA Başkanı Allen Dulles), eski Hariciye Nazırının (John Foster Dulles) gördüğü vaziyet, tahrikât şekillerinin tamamıyla komünist tekniği ve usullerine uygun olduğunu ifade etmiştir” diyordu.
Esas hakkındaki mütalâasında Başsavcı Altay Ömer Egesel’e göre, “o zaman Başvekil Yardımcısı Fuad Köprülü’nün Vilâyet’e çağırdığı İstanbul Emniyet Müdürü’ne ve (Millî) Emniyet Başmüfettişine fişe merbut komünistlerle Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti’nin listeleri tanzim edilerek derhal tevkiflerini ve nezarette bulunan DP organı İstanbul Express’in sahibi gazeteci Mithat Perin’in de serbest bırakılmasını emreylediği anlaşılmıştır”.
Yani okka altına yine ‘komünistler’ gitmişler, DP idarecilerinin bu işte hiç bir günahı yokmuş!…
Avukat Burhan Apaydın’ın, savunmasındaki taktiği, Başsavcının eleme yöntemleriyle dört örgütün birini suçlama mantığını çürütmeyle çalışmak olmuştu. “Acaba iddia makamı, huzurunuzdaki sanıkları, komünistlerden daha az mı vatanperver saymak hatasına düşmüştür?” diyen Apaydın, her şeye karşın, komünistlerin de, CHP’nin de, Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti’nin de, olayları düzenlemiş olabileceklerini ileri sürmektedir. Bu arada, CHP için şöyle diyor: “Halk Partisi ekalliyete karşı küskündür. Çünkü seçimlerde ekalliyet kendisine rey vermemiştir ve DP’yi desteklemiştir. Ayrıca Halk Partisi, iktidarı zamanında ekalliyetin malî gücü ve iktisadî konulardaki yaygın hâkimiyeti karşısında, kendilerine eşit haklara sahip bir vatandaş gözü ile bakmamış, Varlık Vergisi ve Aşkale faciası ile devlet idaresi zihniyetini ortaya koymuştur”… (Coll. – Kıbrıs sorununun gelişmesi bağlamında 6 – 7 Eylül olayları, in Tarih ve Toplum 33, Eylül 1986).
.
. .
Konumuzu asıl ilgilendirecek ‘Trakya Olayları’na geçmeden önce, yukardan beri çok kez bahis konusu olmuş olan mahut Varlık Vergisi hikâyesini, yine Rifat Bali’nin kaleminden okuyacağız[9].
Tek parti döneminin Gayrimüslim azınlık karşıtı siyasetinin en tartışılmaz örneği olan Varlık Vergisi, Türkiye siyasî tarihinde daima rahatsız edici bir konu olarak kalmış ve Türkiye’nin azınlıklarla ilgili davranışları incelendiğinde daima Cumhuriyet tarihinin yumuşak karnı ve en duyarlı noktası olmuştur.
Türkiye’nin çok partili demokrasiye geçmesi 1946 yılını Ocak ayında Demokrat Parti (DP)nin kurulmasıyla oldu. Varlık Vergisinin tasfiyesinden sonra konunun ilk kez gelmesi, bundan üç yıl sonra, yani 1946’da oldu. Seçimlerden önce Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in bir konuşma sırasında köylere okul yapabilmek için dört yüz milyon lira gerektiğini, normal bütçe ile bunun yapılması istenirse elli yıl beklenmesinin gerektiğini ve bu parayı bulabilmek için köylüyü mükellef yapmaktan başka çare olmadığını söylemesi üzerine dinleyicilerden birinin: “Bu gayet basit bir iştir. Yeni bir Varlık Vergisi çıkararak 400 milyon lirayı bir günde toplarsınız” demesi üzerine basında kısa süren bir tartışma başladı. Vâ-Nû bu konuda yazdığı bir yazıda Varlık Vergisi konusunda “arabayla lâf söylenebileceğini” belirttikten sonra verginin ruhunun savaş sırasında zenginleşenlere karşı yapıldığını, sosyal adaletsizliği önlemeye yönelik olduğunu ve Varlık Vergisinin umacı olarak gösterilerek başka vergi usullerine mani olunmamasını istedi. Kendisine yöneltilen eleştirilere cevaben de kendisinin ırk, mezhep farkı gözetmeksizin sosyal sınıflar arasındaki farkları “yontucu” bir vergiyi savunduğunu yazdı ve “Mehmetçik yırtık gömleği ile rençper” gibi yaşarken ‘Bay veya Mösyö filanca’nın kolay kazanılan milyonların sahibi kılınmamasını istedi.
Varlık Vergisi ile tahsil edilmiş meblâğların iadesi ve uğranılmış zararların tazmini babında çok sayıda yazı yazılmış, teşebbüste ve temennilerde bulunulmuş, şikâyetler yinelenmiş, büyük bir polemik başlatılmıştır. Özellikle Varlık Vergisi zamanında İstanbul Defterdarı bulunan Faik Ökte’nin 1951’de yayımladığı Varlık Vergisi Faciası adlı kitabı bu polemiği körüklemiş ve çeşitli, Marksist ve ırkçı – milliyetçi görüşler lehte ve aleyhte mürekkep akıtmışlardı. Örneğin Mehmet Faruk Gürtunca, yazdığı bir başyazıda bu verginin mimarı Başbakan Şükrü Saracoğlu’yu savunarak Varlık Vergisi’nin anlamı, milletin ülke savunmasına toptan katılımı idi. “Yıllardan beri ‘orduya girmeyerek, vergi vermeyerek, refahın, aile topluluğu zevkinin en yüksek mertebesine çıkanlar’, yüzyıllardır ‘canını malını veren öz millerlerle bir hizaya gelince feryadı bastılar’” diyerek mezkûr kitabın yayımlanmasıyla daha feryadı sürdürmek istediklerini ekledi. Şükrü Saracoğlu da, ikinci demecinde, “Varlık Vergisi benim beğendiğim işlerimden biridir. O zaman içinde bulunduğumuz şartlar, yani seferber edilen ordunun masraflarını karşılamak, darlık içine düşen hazineyi takviye etmek icap ediyordu. Bunun için iki yol vardı. Birisi fakir köylünün boş ambarına yeniden el uzatmak, aşar vergisini yeniden diriltmek, diğeri de bu vatanın nimetlerinden istifade etmiş olan zenginlerimizin varlıklarına müracaat etmek idi… Bu kanun kendisine bağlanan ümitleri tahakkuk ettirdi ve Hazine’ye bugünkü kıymetten 600 – 700 milyon lira temin etti ve içinde bulunduğumuz para darlığını da bertaraf etti… Yalnız tatbikat esnasında bazı soysuzların birtakım suistimaller yapmış olması, bu kanunun kıymetini düşürmez…” dedi. Bu tartışmalara, beklenebileceği gibi Cevat Rifat Atilhan da katılmış, İslâmcı Hüradam gazetesinde bu olayı “Yahudi mülkümüzün temeline saldırmıştır” başlığı ile manşetten haber yapmıştı.
İsrail’e yerleşmiş Türkiyeli “Yahudilere göre Varlık Vergisi, başta Yahudiler olmak üzere Türkiye’de yaşayan azınlıklara Avrupa’ya hâkim olacağı sanılan Nazi Almanya’sı doğrultusunda indirilen feci bir darbe…dir.” Dr. Çetin Yetkin de “Varlık Vergisi ırkçı bir olaydır…” diyordu.
Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı’nın 11 Mart 1994 tarihinde düzenlediği ‘Varlık Vergisi’ panelinde Türkiye Yahudilerini temsilen katılan 500. Yıl Vakfı üyesi Yılmaz Benardete, “küçük bir zümrenin yapmış olduğu hata üzerinde durmaktansa altı milyon Yahudi Avrupa’da yakılırken, Türkiye Yahudilerinden fazladan vergi alınmış, ama buna karşılık (Türkiye Yahudileri) canlarını kurtarmışlarsa, bunun çok iyi vurgulanmasının gerektiğini” belirtmişti. Ona göre Varlık Vergisi “ırkçı” olay değildi ve verilen bu vergiden sonra aynı Yahudilerin tekrar müreffeh bir duruma geldiklerini ve “bir hata işlenmişse bunların muhasebesini yapmanın” doğru olmadığını vurgulamıştı.
[1] Emanuel Karasu (ölm. 1934) Musevi asıllı Osmanlı siyaset adamı. Selanik’te avukatlık yaparken İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi. Üstad-ı âzam olduğu ‘Makedonia Risorta’ Mason locasıyla İttihat ve Terakki arasında ilişki kurdu ve locadan malî yardım alınmasını sağladı. II. Meşrutiyet’in ilânından (1908) sonra Selanik mebusu olarak Meclis-i Mebusan’a girdi. 31 Mart Olayı’nın (1909) ardından II. Abdülhamid’e tahttan indirildiğini bildiren kurulda yer aldı. 1912’de yeniden Selanik’ten, 1914’te ise İstanbul’dan mebus seçildi. Aynı dönemde İttihat ve Terakki içinde etkin görevler aldı. Bu nedenle II. Meşrutiyet’in ilânı ve İttihat ve Terakki iktidarlarındaki rolüne ilişkin İngiliz haber alma kaynaklarınca yapılan değerlendirmeler oldukça abartılıdır. I. Dünya Harbi (1914 – 1918) sırasında iaşe müfettişliğine getirilen Karasu’nun bu görevi sırasında büyük çaplı yolsuzluklar yaptığı ve servetini de bu yolla edindiği ileri sürüldü. Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) sonrasında İttihat ve Terakki’nin önde gelenleri savaş suçlusu olarak kovuşturmaya uğrayınca, gizlice İtalya’ya kaçtı. Trieste’de yerleşerek İtalyan uyruğuna geçti ve yaşamının sonuna değin de orada kaldı (AB).
[2] Rifat N. Bali. – Les relations entre Turcs et Juif dans la Turquie moderne, İSİS Yay. İst. 2001.
[3] Biz Cevat Rifat’a orada sık sık rastlamıştık (1942-1943). Amacı Paşa’dan para sızdırmaktı. Ama Paşa ona fazla yüz vermedi çünkü o ırkçı değildi, “Her Türküm diyen Türk’tür” derdi. Üstelik de eli son derece sıkı idi. Sonunda Cevat Rifat’ın ayağı kesildi.
[4] Solcu olarak bilinen Abidin Nesimi’nin, bir Tevfik İleri ile Millî İnkılâp gibi bir dergide yazı yazmış olması bize tuhaf göründü. Keyfiyeti kitabın yazarı Rifat Bali’den sorduk. O da bize bu bilgiyi doğruca, bibliyografyasında vermiş olduğu Abidin Nesimi’nin anılarından aldığını söyledi.
Acaba Nesimi, zaman içinde fikir değişikliklerine mi uğramıştı?…
[5] Çok yakından tanımış olduğumuz bu kişi işe solculukla başlamış, sonra da dönüp bir Atilhan’ı övecek derecede mukabil kutba geçmişti.
[6] Bu kişilerin her ikisi de tutuculuklarıyla nam vermişlerdi.
[7] Bu kişi ve ideolojisi hakkında ilerde bilgi verilecektir.
[8] Bu uygulama, sadece Gayrimüslimler için değil, solcu olduklarından sadece şüphe edilen (Müslüman) Türk gençlerini de kapsadı. Bu kitabın yazarı, çok başarılı bir tâbiye sınavı vermiş olmasına rağmen bu dersten bırakılmış, askerlik hizmetini alayda çavuş olarak ifa etmişti (1949 – 1950).
[9] Rifat N. Bali. – Çok partili demokrasi döneminde Varlık Vergisi üzerine tartışmalar, in Tarih ve Toplum 165, Eylül 1997.