Alman hükümeti, ticaret anlaşması konusunda ilk temasları yapmak üzere, uzmanlığı ve değeriyle tanınmış İktisat ve Ticaret Dairesi Başkanı sefir rütbesindeki Claudius’u Ankara’ya göndermişti. Ben de bu görüşmelerde bulunmak üzere nasılsa Ankara’ya çağırıldığımdan, hareketimden önce usulen Genel Sekreteri ziyaret etmiştim. Genel Sekreter, Von Papen ve Claudius’tan aldığı telgrafta, “Numan Rıfat Beyin İngilizlerle mevcut taahhütten dolayı Almanya’ya krom verilemeyeceğini” bildirdiğini, ayrıca Menemencioğlu’nun da bu konuda İngiltere sefiri ile görüşeceğini ilâveten söylediğini anlatmıştı. Genel Sekreter: “Dolayısıyla müzakerelerin bugün ölüm noktasında bulunduğunu, Almanya’nın kroma ihtiyacı olduğunu, dostluk anlaşması yaptıkları Türkiye ile bu ticarî müzakerenin sonuçsuz kalmasının siyasî havayı olumsuz etkileyeceğini, ticaret anlaşmasından esasen başlıca amaçlarının krom almak olduğunu, ancak bu garantiye alınmak şartı ile Türkiye’ye ticaret alanında her türlü kolaylığı göstermeye hazır bulunduklarını” söylemişti. Bunları, acele ve önemli olduğu için hemen Ankara’ya şifrelemiştim.
Ticaret sergilerine dair bundan önceki bölümlerde verdiğim bilgilerde Berlin’de, sefirlerimizin fahrî başkanı oldukları “Almanya için Türk Ticaret Odası” adlı bir kuruluş bulunduğunu bildirmiştim. 1928de oluşan ve üyelerinin çoğu Alman olan bu odanın kuruluşu, benim Sofya sefirliğim yıllarına (1926-1930) rastlamıştı. Sınıf ve silâh arkadaşım merhum Kemalettin Sami Paşa’nın o tarihlerde Berlin Büyükelçisi olması, bu odanın kurulmasında ve gelişmesinde başlıca etken olmuştu. Buna Şubat 1932’de Tahrandan Moskova üzerinde Varşova ve Berlin yolu ile İstanbul’a yaptığım bir seyahatte şahit olmuş ve gerçekten gurur duymuştum. Kendisinden sonra tam anlamı ile ihmale uğrayan bu müesseseyi ve kulübümüzü Berlin’e ayak basar basmaz eski haline getirmeyi başlıca işlerimin arasına koymuştum. Toplantılara görevimin icabı başkanlık ettiğim bu ticaret odasının çalışmaları hakkında kısaca bilgi vermek isterim:
Türkiye’deki Ticaret ve Sanayi Odalarının üyeleri bu odanın da üyesi sayıldığından aralarında sıkı ilişkiler kurulmuştu.
Odanın gerek savaştan önce ve gerekse savaş yıllan içinde sergiler açmak suretiyle gösterdiği faaliyet, her iki ülkenin ticaret ve sanayi alanındaki ilişkilerine olumlu etki yapmıştı. İlk sergi 1931’de Breslau’da açılmış. 1935’ten itibaren her yıl düzenli olarak Königsberg’de ve 1936’dan sonra da Breslau. Leipzig ve Viyana’da gittikçe gelişen sergiler açılmıştı. Zamanında görevim icabı ilgilendiğim ve katıldığım bu sergiler gerçekten ülkemiz için birer gurur örneği idi. Bu sergilerde, ülkemizden getirttiğimiz tarım ürünleri, madenler, ham pamuk, yün, tütün, sigara, kuru üzüm, incir, fındık, ceviz, buğday, pirinç, yumurta, zeytin, zeytinyağı, tekel içkileri, tunç, maden kömürü, krom (Almanların savaşta başlıca ihtiyacı bu madenden 1940 yılında ve sekiz ay içinde 170 bin ton çıkarılmış, bunun 160 bin tonu ihraç edilmişti), bakır, manganez, çinko, antimuan, cıva, kurşun, kuru ve taze balık (İstanbul’da balık tutmak ve ambalaj etmek için Alman hükümetinin teklif ettiği mükemmel teşkilâtı, hükümetimize nedense kabul ettirememiştim. Eğer başarılsaydı denizlerimizden hem en teknik şekilde balık tutulmasını öğrenecek, hem de bununla ilgili araç ve malzemeye sahip olacaktık. Gariptir, Japonya’daki sefirliğim sırasında da aynı hayal kırıklığına uğramıştım. Uzakdoğu’da çok gelişmiş ve örnek alınmaya değer bir ülke olan Japonya ile ilgili hatırlarımda yazdığım gibi açık denizlerde balık tutmak, bunlardan konserve yapmak ve ambalaj etmek üzere inşa edilmiş mükemmel ve donatılmış balıkçı gemilerini Japonlar mürettebatı ile birlikte emrimize vereceklerdi. Belki o zamanlar Sovyet Rusya’nın Japonlardan kuşkulanmakta olmasından çekinilmiş olacak ki, bu çok yararlı teklifim de suya düşmüştü), afyon, sünger, arı balmumu, bağırsak, meyve gibi ülkemizin başlıca ihraç maddelerini teşhir ediyorduk.
Hitler’in soya fasulyesinin Romanya, Bulgaristan ve Türkiye’de yetiştirilmesini teklif etmesi üzerine Ağustos 1941’de, Ankara’da Ziraat Enstitüsü Rektörü olan değerli ziraatçılarımızdan merhum Süreyya Gençağa dostuma, bu konuda beni kısaca aydınlatmasını bildirmiştim. Süreyya Bey’in bu değerli ürünü Türkiye’de tutulmamasının sebeplerini açıklayan 28 Ağustos tarihli yazının bir tercümesini, Führer’in önem verdiğini de söyleyerek ve özel kaydıyla Genel Sekretere vermiştim.
Goebbels, kadınların politikaya karışmamaları, genel hayat içinde görevlerini yapmaları gerektiğine inanırdı. Ona göre, politika ve askerlikle erkekler uğraşacağından, erkekleri kadınlaştırmanın, kadınları da erkekleştirmenin anlamı yoktur.
Nazizm ve idarecileri konusunda yaptığım açıklamalardan anlaşılacağı gibi, bu rejim, kendi kendini idare etmek kabiliyetine sahip olmayan bir halkı sevk ve idare etmek şeklidir. Gerçekten de, Weimar cumhuriyetinin acı tecrübeleri, zihinlerde uyanmaya başlamış olan gerçek millî hâkimiyet ve saltanat ülküsünü öldürmüş, ayrıca Versay anlaşmasının ağır şartları, açlık, yoksulluk ve idaresizlik Almanya’da komünist propagandasına çok elverişli bir ortam hazırlamıştı. Böyle bir ortamda Nazizm’in seçkin mücadeleci şeflerden oluşan idarecileri, Hitler’in kumandası ile hareket ederek, halkı canla başla kendilerine çekmeye çalışmışlardır. Naziler, bu teşekkül ve çalışmayı “Führertum und Gefolgschaft: Rehber Kılavuz ve Maiyeti” şeklinde izah etmekte idiler.
Türk dostu İtalya Dışişleri Bakanı Kont Sforza, “Synthèse de l’Europe” adlı ünlü eserinde, Nazi Almanya’sının Bolşevik düşmanlığını, aryan ırkını göklere çıkaran övgüsünü, şiddetli Musevî aleyhtarlığının sebebini; tabiî sınırları olmayan bu milletin, kuşatılmaya karşı olan korkusuna atfetmekte ve aynı zamanda bunu bir “Complexe d’inferiorite” haleti ruhiyesi, yani “Aşağılık duygusu” olarak kabul etmektedir. Kitabında, Hitler, Goebbels ve Göring’in dillerinden düşürmedikleri halkı, gerçekte aşağıladıklarını ifade etmektedir.
Savaşın başlamasına kadar Berlin’de yıllarca Fransa’nın büyükelçiliğini yapmış, Almancayı çok iyi bilen, filoloji doktoru ve tanınmış diplomatlardan Andre François-Poncet’nin zekâsı, sosyal yeri, girginliği ve ünlü davetlerini Berlin’de bulunduğum zaman duymuş, sefaretinin Estonyalı usta metrdotelini de bizim sefarete alarak, devrin önde gelen şahsiyetlerinin mizacını da öğrenmek fırsatını elde etmiştim.
Andréw François-Poncet’nin “Berlin’de bir büyükelçinin hatıraları Eylül 1931 ile Ekim 1938” adıyla 1946’da yayınladığı değerli eserinde. Dışişleri Bakanı Ribbentrop’u anlatması ile Nazizm ve Hitler’in kişiliği hakkındaki bölümlerden en önemlilerini aşağıya alıyorum:
Ribbentrop -sonradan ‘Von’ yapılmış- ‘Henkel’ köpüklü şarap tüccarının damadı olan, haris, kendini beğenmiş bir adam. Hitler’e vaktiyle sokulmuş, Dahlem’deki güzel villasında, Führer’i Alman ve yabancı yüksek zevatla görüştürmüş, Führer’e tapınmakta, karşısında adeta cezbeye gelmekte! Onun meddahı. Fikirlerini aynen kabul eden, zaman zaman bunları kendi görüşü gibi anlatan, Hitler’e aslâ itiraz etmeyen, aksine teşvik eden ve cesaretlendiren bir tip. İngilizceyi iyi konuşması, Fransızcayı bilmesi, Führer’in ilgisini çekmiş. Orta öğrenimli, işine hazırlanmamış, siyasî konularda cahil. O kadar habersiz ki, Versailles anlaşmasını bile okumamış, Almanya’nın 1919’dan beri yaptığı taahhütlerden de haberi yok. Londra sefirliği tamamen başarısızlıkla geçmiş, İngilizlere güvenmesi, İngiltere’nin maddî ve manevî gücü konusunda yanlış düşüncelere saplanmasına sebep olmuş. Yabancı sefirlerle ilişkilerinde kaba, küstah, sesini hemen yükselterek Almanya’nın askerî gücünü över. Bu tehditkâr adamla bir konuşma yapmak çok güç. Hitler’in taklitçisi olarak sürekli konuşur, muhatabının ortaya attığı sebep ve görüşleri kavrayamaz, yalnız kendi düşündüğünü söyler. Hitler, bu kafası kof adamı, Bismarck’tan daha üstün (!) saymakta olduğu için, şahsı üzerinde en zararlı etkiyi yapmakta. (Gariptir, Ribbentrop benimle bir görüşmesinde, kendisine “Hitler’in uğursuz müşaviri” dediklerini söylemişti).
1934 yasası ile Bavyeralık, Prusyalılık kaldırılıyor, ‘Reichs-deutsche’ oluyor. Yani Bismarck Almanya’sı ortadan kalkıyor. Almanya 32 Gau’ya, bir çeşit vilâyetlere, regionslara, bunlar da Kreis ve Ortlara ayrılıyor. Bunlar da Zellerler ve Blocklara bölünüyor.
“Gauleiter” ve “Müfettişlik”lerin üstünde genelkurmay bulunmakta, bu da Merkez Siyasî Komisyon Şefi, S.A. Şefi, S.S. Şefi, adliye, dış siyaset propaganda ve gençlik şeflerinden teşekkül etmekte. Bunlar Führer’in vekili Rudolf Hess’in idaresinde.
1933 Temmuz’unda “Sterilisation”, yani ırkın tasfiyesi yasası çıkıyor. Sağlıklı olanların evlenmelerine yardımcı olunuyor, mal sahibi olmaları kolaylaştırılıyor ve borçları oldukça hafifletiliyor.
“Çalışma Kanunu” ile ünlü mühendis Todt, ilk olarak 200 bin işçi ile “Autobahn: Oto yollar”ı dört viyadük bir programda yapmaya başlıyor. 1933’de işçilerin “Kraft durch Freude” neşe, zevk ile kuvvet adlı teşkilâtı, dörder yıllık programlar halinde işçilerin seyahat, spor ve eğlencelerini düzenlemekte.
Alman ordusu (Reichswehr) Nazilere karşı, gençliğe askerlik sevgisi ve millî duygu aşıladığı için, herkesin iyiliğine davrandıkları için bunlara yardım etmiş, silâh vermişti. Hitler, başlangıçta onun yarattığı bir insan sayılabilirse de, din aleyhtarlığı, Yahudi düşmanlığı, bağımsızlık hareketi iddiaları, çevresindekilerin aşağılık ve bayağılılığı Reichswehr’i gücendirmiş, endişeye düşürmüştü. Fakat ilişkileri kesmemiş, S.S. ve S.A.’ların askerlik taklitçiliklerinden nefret etmiş, özellikle ayrı bir ordu kurmak istemelerine tahammül edememekle birlikte, bunları bir güç olarak gördüğü için yardım etmiş ve kendi nüfuzu altına almaya çalışmış, işçi sınıfı ile ordu arasında düşmanlık olmamasına önem vermişti.
François Poncet, Hitler’in şahsiyeti, siyaseti ve rejimi konusunda şöyle demektedir:
“Adi yüzlü, opak yanı nüfuz edilemeyen sönük gözlü, alnı gülünç bir kâkülle kapalı bu adama, Hindenburg ile hafif kafalılar, farkında olmadan Almanya’nın kaderini teslim etmişlerdir. Bu adamın gerek duygu, gerekse hırs ve ahlâkı hakkında çok geçmeden hayal kırıklığına uğradılar.”
“Hitler’in kanaatine göre, ‘Metis’ yani kanları karışık melez ırkların bayağı oldukları şeklindeydi. Canlı yaratıklar, tabiat kanunlarına tâbi olduklarından, en iyi kan taşıyan ırklar galip çıkacaktı. İnsanların merhametlisi ve barışseveri, ‘Dejenere’ yani soysuz olanlarıydı. Hitler’e göre savaş bir milletin mihenk taşıydı. Gelişmesi için savaş şarttı. Ancak savaşla yüksek ırklar diğerlerine hâkim olabilirlerdi. Bu sebeple ırk ıslah edilmeli, Yahudi ve zencilerle evlenmek men edilmeli, ‘Tare’ yani karışık ve bozuk olanlar hadım edilerek çocuk sahibi olmaları engellenmeliydi. Spor yaygınlaştırılmalı, ‘Aryan’ ırkı en yüksek ırk olarak tanınmalıydı. Bu ırkın özelliklerini en iyi koruyanlar Kuzey ve Germen ırkı, Hitler’e göre uzun boylu, ‘Dolichocéphale’ başlı, kumral ve mavi gözlüdür.
Yahudilik ve Farmasonluğun şiddetle karşısında olan Hitler, bunların, Demokrasi, Parlamentarizm, Marksizm, Pasifizm ve beynelmilelciliğin mucidi olduklarını ifade ediyor ve Yahudiliğin sadece Almanya’da değil dünyanın her tarafında yok edilmesi gerektiğini söylüyordu. Ferdiyetçiliğin aleyhindeydi. Ona göre, fert, cemiyet için vardı. Totaliter rejimlerde önemli meseleler plebisit ile halkoyuna sunulurdu. Hükümetin emirlerini alacak bir “Reichstag” meclisi olmalıydı. Anayasaya gerek yoktu. “La fin justifie les moyens” yani “Sonuç, her vasıtayı haklı kılar”dı. Hattâ millî menfaatler gerektirirse hile, yalan, yolsuzluk, ifsat, tahrik bile vazife olurdu!
III. Reich, Führer’in prensipleriyle yönetilecekti. Führer, yalnız vicdanına karşı sorumluydu. Çocuk, ancak ilk yaşlara kadar ailesine tâbi olacak, ondan sonra toplumun ‘Jungvolk’ ve ‘Hitlerjugend’ teşkilatına girecek, iyi bir Nazi, iyi bir asker olarak yetişecekti. Devletin tek bir gençliği olacaktı. Sanata ve tarıma yer verilecek, okullarda dersler kısaltılacak, tarih, milliyeti tarif edecek şekle sokulacak, üniversite sayısı azaltılacak, herkes altı ay kazma ve kürekle çalışacak, büyük sanayi devletleştirilecek, eski muhariplere arazi dağıtılacaktı.
Din konusunda Hitler, halkın karşısında tedbirli davranmış, inanan ve ibadet edenlerden olmadığı halde, “Kadir-i mutlak” sözünü dilinden düşürmemişti. Himaye gördükçe Tanrı’nın varlığını kabul etmekte, kilisenin gençliği terbiye etmesini istememekte, papazların siyasete karışmalarına karşı çıkmakta, Roma’nın (Vatikan) ve etkili olduğu Katolikliğe hiddetlenmekte. Dine karışmıyor, fakat Kara Gömleklilerle S.S.’lerde ‘Neopaganizm’i açıkça uygulamakta. Konuşmalarında Hristiyanlığın genellikle Yahudilikten alınmış halkı tembelliğe sevk eden, dejenere yani soysuzlaşmış bir din olduğunu iddia etmekte. Fiyat artışlarına şiddetle engel olmak, ‘Speculation’ ve aracıları ortadan kaldırmaktan yana. Başlıca amaçları arasında, Doğuda bir hayat sahası kazanmak suretiyle ihtiyacı sağlamak, Alman halkını yerleştirmek ve Ukrayna üzerinden Karadeniz’de bir mahreç sahibi olmak. Almanya büyüdükten sonra, sömürge Fransa’nın zayıflamasından kendisi gibi çıkarı olan İtalya ve İngiltere ile anlaşmak, Fransa’nın işini bitirdikten sonra Rusya’nın üzerine yürümek, Avrupa’da bir ‘Saint-Empire-Romain-Germanique’ kurmak ve kıtayı tanzim ederek Alman barışına teslim etmek de var…”
Poncet, Hitler’i “Deli” olarak nitelemekte, inatçı, sınırsız cüretkâr, ani karar verme özelliğine sahip, uzak görüşlü, tehlikeleri sezen bir duyguya sahip olduğunu anlatmaktadır. Bunların birkaç suikasttan kurtulmasını sağladığını belirtmekte ve Hitler’in, halkın duygu ve isteklerine adeta bir antenle bağlı olduğunu iddia etmektedir. Falcılara inanan Hitler’in 20 Temmuz 1944 suikastını zalimane ve vahşiyane cezalandırması üzerine generallerin savaşların son bölümünü sabote ettiklerini yazmaktadır.
Führer, Habsburg hanedanını, Avusturya-Macaristan’da yaşayan Almanların aleyhine İslav himayeciliği yapmakla suçlamaktadır. Avusturya üniformasını giymemek için Bavyera’ya kaçmış olmasını Münich’liler mazur görmüşlerdi. Hitler, 1914 Ağustos’unda “List” adı verilen Bavyera ihtiyat alayına gönüllü olarak girmiştir. Ypres cephesine gönderilmiş, onbaşılıktan daha yukarı çıkamamıştır. Topçu ateşiyle bacağından yaralanmış, İngiliz topçusunun gaz mermisi etkisiyle bir süre gözleri görmemiştir. 1919’da Münich’e dönmüştür. Eisner katledilmiş, askerî diktatörlük cereyanı başlamıştı. Hitler, isyan tahkikat komisyonuna üye yapılmıştır.
Hitler, kıta içinde cesur bir askerdi. Kutsal asker ocağında benliğine ve ruhî sükûnete kavuşmuştu. Ünlü şair ve morfinman, sarhoş Dietrich Eckart, Hitler’e. “Politikacılık yapan ve yeni bir hareketin führeri olmak isteyen adam, iyi bir hatip olmalıdır. Ne kibar ve nazik bir adam, ne de eski bir subay bile olmamalıdır. Halktan gelmeli ve yoksul olmalı, fakat bunlardan daha önemlisi bekâr kalmalıdır” diye sürekli telkinde bulunmuştur.
Bu satırları yazarken, Büyük Atatürk’ün yakınları olan bizlere, “Millî Mücadele arkadaşlarım evlenmemelidir” dediği hatırıma geldi. Gerçekten de, tarihimizin bu ölüm-kalım devrine bakarsak, ilk safta çoğunlukla bekârları görürüz. İstanbul’u işgal eden ve son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ını basan İngilizlerin, milliyetçileri tevkif ederek Malta’ya sürmeleri, itilâf partisinin düşmana dayanarak İttihad ve Terakki mensuplarını tevkif etmesi karşısında Anadolu’ya geçenler arasında evliler de vardı. Bu hamiyetli ve fedakâr insanlar Millî Mücadele’ye canla başla katılmış. Birinci Büyük Millet Meclisi’nde değerli kişilikleriyle davamıza çok faydaları olmuştur. Meselâ, İstanbul Meclis’i basılmadan Heyeti temsiliyede Atatürk’ün maiyetinde benim yerime gitmiş olan Recep Peker, basıldıktan sonra Halide Edip Adıvar ve Dr. Adnan Adıvar, Hamdullah Suphi, Yakup Kadri, İnönü, Kâzım Orbay, Saide Hanım, Saffet Arıkan gibi vatanseverler…
Hitler, siyasî bir toplantıdan çıkarken, eline “Benim Politika Uyanışım” (Mein Politisches Envachen) adlı bir broşür sıkıştırılmıştı.
Bunun, Anton Drexler’in kurduğu ilk Alman işçi partisinin tüzüğü olduğu anlaşılıyordu. Hitler, bu partinin toplantılarına gitmeye başlamıştı. Sonradan bu parti Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi (N.S.D.A.P.) şekline sokulmuştu. Hitler, bu partide önce en faal bir eleman ve en çekici bir hatip olmuş, hâkimiyet ve güç konusunda propaganda yapmış. Şubat 1920’de 25 maddelik programı ilân etmişti. Dostu olan şairin aracılığıyla zengin ailelerden yardım görüyordu. Partinin önce Bavyera’da, sonra da bütün Almanya’da ilgi görmesini, genel ekonomik duruma borçluydu.
Mussolini’nin “Roma’ya doğru hareket”i Hitler’i çok etkilemiştir. 1923 yılında Berlin üzerine bu şekilde bir harekete hazırlanmışsa da, General Lossow’un ikaz ve ihtarı ile bundan vazgeçmişti. Fakat Bavyera hükümetine karşı tecrübeye kalkıştığı “Puç hareketi” 16 ölü ve birçok yaralı ile kendisinin de beş yıl kalebentlik cezasıyla suya düşmüştü. Hitler’le birlikte Landsberg hapishanesine tıkılanlar arasında Dr. F. Weber, eski subaylardan Hermann Kriebel ve Rudolf Hess de vardı. Nazi partisinin silahlı S.A. teşkilatı, bu on yıl süren mücadelelerde 224 üyesini kaybetmişti. Bunların şefi Röhm, Führer’in iktidara çıkmasına adeta merdivenlik etmiş, Hitler’in yakın arkadaşı olmanın verdiği cüret ve hırsla Millî Savunma Bakanı olmak ve S.A. şeflerini ordu generalleri yerine geçirmek istemişti. Fakat Hitler, Nazi teşkilatının kendi yerini tehlikeye sokacak derecede gelişmesini istemediğinden, buna razı olmamıştı. Röhm’ü, Emniyet Bakanı yapmış, o da S.A.’ları komünizme karşı muavin polis haline sokmuştur. Hitler, Röhm’ün kendi aleyhinde bir hükümet darbesi hazırladığını duyunca, sabahın saat 06.00’sında Weissee’de yattığı pansiyona girerek, Silizya S.A. şefi ile şoförünü öldürtmüş, Röhm’ü esir almış, Münich’e trenle gelen S.A. şeflerini de birer birer yakalatmış ve hepsini, Bavyera eski Devlet Başkanı General Ritter von Kahr’ı da idam ettirmişti. Bu sırada arkadaşları Göring ve Himmler de Berlin’de aynı temizliği yapmışlar, cinayetler işlemişlerdi. General Kurt von Schleicher’in evini bastırarak general ve eşi ile diğer kabine arkadaşları olan Dr. Jung, Dr. Klausner ve von Bose’yi de katlettirmişlerdi. Von Papen’in bu katliamdan kurtulması, Göring’in evinde hapsedilmiş bulunması sayesinde olmuştu. Bu korkunç cinayetlerin mahiyetini kavrayamayacak derecede bunamış olan ihtiyar Mareşal Hindenburg önce telgrafla, sonra da ölümünden üç gün önce kendisini hasta yatağında ziyaret eden Hitler’e bizzat, “Alman milletini kurtardınız diye tebrik etmişti.
Daha önce “Dostluk Anlaşması” bölümünde anlattığım gibi, Hitler’in 19 Haziran 1941 günü beni törenle kabul ettiği tarihte yaptığı açıklamada kullandığı ve kendi icadı olan “Hayat sahası” deyiminin, (Lebensraum) sırf Almanya’ya ilhak edilmesi gereken -Rusya Ukrayna’sı gibi- bölgelere matuf olmadığını yine Hitler’in kendisi açıklamıştı. Hitler, Kuzey Afrika, Balkanlar, Yakındoğu ve Türkiye gibi hammadde, maden ve iaşe ürünü bol olan ülkeleri, sanayisi gelişmiş, hattâ Sırbistan’ı işgal etmek zorunda kalışını, bana “İnsan süt aldığı ahırındaki inekleri keser mi? Ben Sırbistan’dan iaşe maddesi alıyor, karşılığında sanayi ürünü veriyorum” şeklinde izah etmişti.
Alman gazetesine verdiğim beyanattaki amaç, bu sözleri teyiden her iki ülkenin karşılıklı birer mübadele sahası olduğuna işaret etmekti.
Merhum Münir Bey (Ertegün), Babıâli’nin yetiştirdiği Osmanlı devrinin değerli hukuk danışmanlarındandı. O devirde anlaşma müzakerelerinde ve konferanslarda, uzmanı olduğu hukuk alanında kendisinden yararlanılmış, fakat elçilik mesleğine geçirilmemişti. Cumhuriyet hükümeti de Lozan Konferansı’nda bu uzmanlığından istifade etmişti. Kendisini ilk kez, aynı görevle Ankara’ya gelen Ahmet İzzet Paşa heyetinde iken tanımıştım. Dışişleri Bakanı değerli diplomat Bekir Sami Beyin heyetinde delege olarak Londra’ya gittiğimde de, Münir Bey’i orada yakından tanımak imkânını bulmuş ve seciyeli, iyi ahlâklı ve çalışkan bu değerli insanla dost olmuştuk. Münir Bey, Özbek tarikatına mensup, dindar ve ibadetini aksatmayan saygıdeğer bir insandı. Sefirlikleri sırasında masa başında çalışmak dışında toplumun önde gelenleriyle kordiplomatikle, hattâ mahallî siyasî kişilerle temastan pek de hoşlanmadığını duymuştum.
Türkçe “Tan” gazetesinin Nisan 1943 tarihli sayısında, “Washington sefaretimiz günün ihtiyaçlarına cevap vermiyor” başlıklı ve Zekeriya Sertel imzalı yazıdan -aslında bu gibi yazınlara, siyasî sakıncaları sebebiyle zamanında izin verilmiş olmasını aslâ doğru bulmadığımı kaydederek- sırf tarihî geçmiş bir yazı olması ve yukarıdaki kişisel bilgimi doğrulayarak kuvvetlendirdiği için bazı bölümleri aynen aşağıya almayı konunun aydınlanması bakımından yararlı görüyorum:
1) Washington’da klasik diplomasi usulleri içinde şahsiyetini kaybeden meslekten yetişmiş bir kişiye değil Amerika’nın özelliklerini kavrayarak kendisini sevdirmesini bilen, hareketli, canlı ve faal bir sefire ihtiyacı vardır.
İngiltere’nin Washington sefiri, eski Dışişleri Bakanı Lord Halifax’dır. Sovyet Rusya’yı da eski Dışişleri Bakanı Litvinof temsil etmektedir. Böyle olduğu halde zaman zaman bütün İngiliz bakanları Washington’a giderek orada şahsî temas ve müzakerelere ihtiyaç duymaktadırlar.
2) Dünyanın bu en güçlü siyaset merkezinde, Türkiye Büyükelçiliği bu yükün altından kalkacak kudrette değildir. Münir Ertegün, hukuk bilgisi kuvvetli, insanî meziyetleri sayısız, mütevazı, bilgili, temiz, efendi bir adamdır. Fakat Amerikan şartlarına tamamen yabancı ve Washington’un bugün kazandığı önemle taban tabana zıt bir kişidir.
Sefir, marazî denilecek kadar çekingen ve insanlardan kaçan bir kişidir. Dışarı ile temastan âdeta korkar.
Washington’da olup bitenler onu o kadar ilgilendirmez. Sefirin kayıtsızlığı sefaret mensuplarına da yansımıştır.
Amerika’da yaşayan vatandaşlarımız ve Türk öğrencileri için sefarethanenin kapıları kapalıdır.
3) Amerika Dışişleri Bakanlığından bugün yüksek bir mevkii olan eski bir dostum bana, Washington’da günün önem ve gereklerine uygun bir sefirimizin bulunmamasından şikâyet ederek demişti ki:
“Dünyanın kaderi burada kararlaştırılıyor. Savaştan sonra Avrupa’ya ve Yakın Doğuya verilecek şekil burada tespit edilecektir. Burada sefir olarak bulunacak kişinin girgin, saygı telkin etmesini bilen, sevimli ve bilgili olması gereklidir. Sizin sefirinizde de bu meziyetlerin bir kısmı vardır. Fakat sekiz yıldan beri Washington’da bulunduğu halde, yüzünü gören pek azdır. Washington’u neden bu kadar ihmal ediyorsunuz?”
Bugünkü diplomaside şahsî temasların büyük rolü ve önemi vardır. Londra sefirimiz Rauf Orbay’ın Londra’da şahsî temaslar sayesinde uyandırdığı sempati de bunun canlı bir örneğidir. Hâlbuki Washington sefirimiz, kabuğu içine çekilmiştir (S. 248 – 370).
Türkiye’ye her gelişimde Alman meslektaşım Von Papen’i ziyaret etmeyi, hem görevim hem de dostluğun gereği olarak ihmal etmezdim. O da, Almanya’ya gelişlerinde, eğer Berlin’e uğramışsa, beni mutlaka arardı. İki taraflı bu temaslardan çok faydalandığımı belirtmek isterim. Bu defa da kendisiyle 4 Nisan 1940 günü uzun uzun sohbet ettim. Ve bu sohbetle ilgili görüşlerimi hükümete bildirdim. Önemli yerlerini burada özetlemek istiyorum:
İngiltere, Türkiye’den alacağı az miktarda krom ve bakır gibi madenlerle Almanya’nın savaş gücünü etkileyeceğini sanıyorsa, aldanıyordu. Almanya, Rusya’dan bol miktarda maden ve hammadde almaktaydı. Bunlardan bir bölümünü Türkiye’den alması, Türkiye’nin bloğa katılmadığını ve savaşın dışında olduğunu göstermek ve güven uyandırmak içindi.
(S.55).
Ribbentrop, I. Dünya Harbi’nden önce Kanada’da ticaret ve bankacılık yapmıştı. Gençliğinde lisan öğrenimi için Londra’ya gönderilmiş, müziğe meraklı ve iyi keman çalarmış… I. Dünya Harbi başlayınca Almanya’ya dönmüş, yedek subay olarak cephelerde bulunmuştu. Ribbentrop 25. yaşında genç bir subayken İstanbul’daki Alman ordusu mümesilliğine tayin edilmiş ve 1918 Nisan’ında Türkiye’ye gelmişti. Türkiye’ye gönderilmeden önce, durumu anlatmak için gönderildiği Berlin’de savunma bakanı Von Stein’a Bulgaristan ve Türkiye’nin savaştan çıkacaklarını anlatamamıştı. Kasım ayında yenilgi kesinleşince, İstanbul Haydarpaşa’da diğer arkadaşlarıyla enterne edilmiş (yani tutuklanmış), ihtilâl sebebiyle Rusya üzerinden gidemediği için İtalya yoluyla ülkesine dönmüştü. Ribbentrop, benim andığım yıllarda Almanya’nın ünlü içki fabrikatörlerinden Henkel’in çok zengin kızı ile evliydi. Bu serveti ile Nazi ihtilâlinde Führer’e büyük yardımlarda bulunduğunu duymuştum (S. 69-70).
1946’da milletvekili ve Sayın İnönü’nün de dostu olan, sözüne güvenilir muhterem meslektaşımın, Missouri zırhlısının İstanbul’u ziyareti sırasında “savaşa girmemiş olmamızdan dolayı milletimizin yüksek şahıslarına minnet duymakta olduğundan” söz etmesi üzerine, İnönü’nün “girmediğimize çok pişmanım, keşke girebilseydik. İngilizler bizi hiç tutmuyor, Amerikalılar şimdi biraz yüzümüze gülüyor” cevabını verdiğini anlatmıştı. Doğrusu ben bu sözleri, olsa olsa Almanların her taraftan saldırıya uğradıkları ve savunma durumuna girdikleri dönemde böyle bir teşebbüsün belki aklından geçmiş olabileceği, fakat ordumuzun silâh ve teçhizat eksikliğini, hava savunması bakımından noksanlarını düşünerek, aziz vatanımızın harap olmasından çekinmiş olduğuna atfetmekteyim (S.147).
Von Papen’in hatıralarından:
Kendisinin bulundurulmadığı Molotof görüşmelerinden iki gün önce (10 Kasım 1940), Ribbentrop’un, gelecek için büyük çıkar alanlarını Ruslarla görüşerek halletmek gereğinden söz ettiğini ve onlara, sıcak denizlere kaymak gereğinden dem vurduğunu anlatarak, Papen’e Türkiye ve Boğazlar meselesi için ne düşündüğünü sorduğunu yazmaktadır. O da cevaben, “Türkiye’nin Boğazlar üzerinde egemenlik hakkının korunmasının bu ülke için bir ölüm kalım meselesi olduğunu, Montreux anlaşmasının Rusların savaş gemilerini bazı şartlarla geçirebilmelerine izin verecek şekilde tadilinin düşünülebileceğini, anlaşmayı zorla yapmaya kalkışmanın Türkiye’yi kesinlikle savaşa götüreceğini” söylemiştir.
Führer de, Von Papen’e, Rusları kazanmak için onlara İran petrollerini teklif etmekle Romanya’ya göz dikmelerinin önüne geçilebileceği görüşünü bildirmiş, Ribbentrop gibi Boğazlar için ne yapılabileceğini sormuştur. Papen de, Osmanlı tarihinden kısaca söz ederek, Boğazlar’ın altı asırdan beri Türklerin elinde bulunduğunu, Boğazlar’ın Rusların eline geçmesi halinde, Karadeniz ve Akdeniz’e hâkim olmalarına ve sonuçta Bursa – İzmit ve Ankara ulaşımına hükmetmelerine yol açacağını, aksine Türkiye’nin bugünkü tarafsız durumu sayesinde Karadeniz’e savaş gemilerinin girememesinin tamamen Rusların yararına olduğuna işaret ederek, Führer’e, bu konuda Molotof’u ikna etmesini tavsiye etmiştir (S. 157).
Von Papen, hareketinden önce Hitler’in kendisini kabul etmesinden yararlanarak, Türkiye hakkındaki görüşmelerin nasıl geçtiğini sormuş, Hitler de memnun olmadığını açıklamış. Rusların savaş sonrası için büyük plânları olmadığı, aksine Baltık’ta ve Finlandiya’da ufak tefek kazançlar sağlamaya çalıştıkları izlenimini edindiğini, Rusya ile Almanya işbirliği yaptıkları takdirde dünyada kimsenin kendilerine karşı koyamayacağını söylediğini açıklamıştır. Bunun üzerine Von Papen de “Sovyetlerle dünyanın taksim edilmesi halinde, Bulgaristan’ın ve Boğazlar’ın tamamen Bolşeviklerin eline geçmesi ve Baltık’taki gibi onlar tarafından yutulması sonucunu doğuracağını” söylemiş ve Romanya’ya kefalet verilmiş, Bulgaristan’la sıkı dost olunmuş ve Macaristan’ın Almanya’nın yanında yer almış bulunması ile Slav istilâsına karşı tarihî bir set oluşturulduğuna göre, “Bunları nasıl feda edersiniz? Hem Türkler Boğazlar için sonuna kadar savaşacaklardır. Almanya bu cephede, Rusya’da Akdeniz’de savaşa mecbur olacaktır. 30 Ocak 1933’de birleşmemizin amacı Bolşevizm’i Avrupa’ya sokmamak için değil mi idi?” demiştir(S.158).
Kudüs Müftüsü Emmü’l Hüseyinî’nin Kasım ayları başlarında Berlin’e geldiğini duymuştum. Hitler’in genel sekreteri Meissner’den (Resim 68) de Ribbentrop’un genel karargâhta müftüyü kabul edeceğini, Roma’nın müftünün İtalya’da oturmasını istediğini, müftüye ülkemizden geçerken gösterilen kolaylık ve dostluktan kendisinin minnetle söz ettiğini öğrenmiştim.
Dışişlerimize bildirdiğim bu bilgiye karşılık aldığım cevapta, müftünün ülkemizden geçtiği haberinin doğru olmadığını, İran’dan gelen istek üzerine Güney sahillerimizde iskân edilebileceğinin bildirildiğini de öğrenmiştim. Bir süre sonra, Meissner’le bir görüşmemde, ona müftüyü sormuş, sakin, zeki, fakat çok genç gördüğü bu adamın memleketinde nüfuzunun derecesini bilmediklerini, Arabistan’la ilgilerinin sırf bu bölgenin İngiliz boyunduruğundan kurtarılması amacına yönelik olduğunu, müftünün kısmen İtalya, kısmen de Almanya’da konuk edilebileceğini sandığını ve İtalyanların müftü’ye daha çok ilgi göstermelerini tabiî karşıladığını söylemişti. Müftünün verdiği bir çay davetinde de, müftü ile birlikte Bağdat’tan kaçarak gelen Abdülkadir Geylanî ile tanışmıştım. Müftü, kendi taraftarlarından birkaç arkadaşının Türkiye’ye iltica ettiğini, idam edilmeleri muhakkak olduğu için Beyrut’a iade edilmeyerek ülkemizde siyasî mülteci olarak alıkonulmalarını rica etmiş. Ankara da bu isteği yerine getirmişti (S.277-278).
Bundan sonra Gerede, Nazizm’in doğuşuna ait bazı ayrıntıları veriyor, bu arada, daha önce sözünü etmiş olduğumuz “Uzun Bıçaklar Gecesi” işlenen cinayetleri anlatıyor ve devam ediyor:
Kişisel politik ihtirasların ne korkunç ve feci cinayetlere yol açtığını gösteren bu kanlı olayda General Schleicher ve Bredow gibi iki değerli üyesinin hesabının Reichswehr tarafından sorulmaması, Alman ordusunun Hitler’e karşı ilk meydan savaşını kaybetmiş olması demekti. Ordunun cesaretsizliği karşısında bu cinayetlerin seçimlerde Naziler aleyhine beklenen etkiyi yapmamasının ve partinin 107 milletvekilliği kazanmasının sebebi, bankaların arka arkaya kapanması, daha 1931’de dört milyona çıkan işsiz sayısının ve hoşnutsuzluğun gittikçe artması ve yoksulluğun bütün halkı sarmış olmasıdır.
Hitler, 1932 yılının Ocak ayında kalabalık maiyeti ile birlikte Berlin’e gelerek, eskiden kalmakta olduğu Postdamer Caddesi civarındaki Sansouci Oteli yerine, hükümet merkezine 100 metre yakınında, gösterilerin yasak olduğu lüks Kaiserhof Oteli’ne inerek karargâhını kurmakla siyasî bir gösteri yapmıştı. Eylül 1919 başında Berlin’e sefir olarak gelişimde bu oteli tercih edişim, 24 Ağustos 1922’de düğünümüzün bu otelde yapılmış olmasındandı. Bu hareketimiz Nazilerce şahsî sempati ve siyasî jest olarak kabul edilmesi, hizmet bakımından hayırlı bir etki yapmıştı.
Hindenburg, 1933’de Hitler’i Hükümet Başkanı yapmıştır. Von Papen hatıralarında “Schröder’in kendisine telefon ettiğini, Hitler’le görüşmek isteyip istemediğini sorduğunu ve kabul ederek gittiğini, kapıda muhtemelen polis olan bir kişinin fotoğrafını çekmesine hayret ettiğini, Führer’le görüşmesine hiçbir önem vermediğini” yazmaktadır. Goebbels de, “Kaiserhoftan Reichskanzlei’a” (Von Kaiserhof zur Reichskanzlei) adlı kitabında, “Schleicher’in hükümetin başından uzaklaştırması konusunda Papen ile Führer görüşmesi gizliliğini koruyamadı. Önce hükümetin sona ermesi konuşuldu. Bu muvaffak olursa, biz artık iktidara yaklaşmış olacağız” demektedir.
Hitler, 30 Ocak 1933’te Başbakan (Reichskanzler) oldu. Halk tarafından alkışlanıyordu. Vaktiyle Führer’in mücadele arkadaşlığını yapmış olan değerli General Ludendorff, Mareşal Hindenburg’a yazdığı bir mektupta aynen şöyle diyordu:
“Size açıkça söyleyeyim ki, bu uğursuz adam devletimizi uçuruma sürükleyecektir. Milletimize tasavvur edilemeyecek bir sefalet getirecektir. Gelecek nesil bunu yaptığınız için sizi mezarınızda lânetleyecektir.”
Von Papen ise, Herren Kulübü’ndeki arkadaşlarının izahat istemeleri üzerine, zaferinden emin bir insan edasıyla gülerek, “Eğer Hitler’in iktidarı ele aldığını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Biz onu angaje ettik. Hindenburg, içte savaşa engel olmak için parlamenter durumda başka çare olmadığı için yaptı” demişti. Hitler de, ilk kabine toplantısında, buna adeta cevap verir şekilde, bakanlara, “Dünyada hiçbir güç beni, sağ oldukça buradan atamaz” demiş ve “Anti Krist değilim. Fakat herhalde anti-Leninist’im. Hindenburg’a sadakatle hizmet edeceğim. Almanya’nın tesellisiz durumunu bilmeyenler şimdi savaş olacağından söz ediyorlar. Biz şimdi maaşları nasıl verebileceğimizi düşünelim” diye sözlerini bitirmişti.
Hitler’in ilk işi 6 Şubat 1933’te muhalefeti ve basını susturacak bir kararname yayınlamak olmuştu. 21 gün sonra çıkan Reichstag yangınının Hitler’in ekmeğine yağ sürdüğü malûmdur. Hitler, yangın yerinde hiddetinden titreyerek, “Bu Tanrı’dan gelen bir işarettir. Kimse komünistleri ezmemize artık engel olamayacaktır. Yolumuzun üzerinde duranları öldüreceğiz” diye haykırmıştır. Politikadaki ustalığına bir örnek olarak, Büyük Frederik’in mezarının bulunduğu Potsdam garnizon kilisesinde 21 Mart’ta yeni Reichstag’ın açılış töreninin yaptırmış, Mareşal Hindenburg Mackensen, veliaht ve davetlilerin huzurunda, mükemmel hazırlanmış nutku ile devletin şeref ve adaletinden, Avrupa barışına taraftar oluşundan, Hindenburg’u millî kalkınmanın hamisi ilân ettiğinden söz etmiştir. Bu konuşmanın etkisiyle diktatoryal kanunu meclisten çıkararak, anayasaya aykırı ve istediğini yapabilme yetkisini kazanmıştır. Reichstag da, zamansız tatile girerek kendi idam kararını imzalamıştır. (S. 309-311).
1939’dan 1942’ye kadar Berlin büyükelçimiz olarak Almanya’da kalkan Gerede’yi Almanlar kendilerine yakın hissetmiş olacaklardı ki Hitler’den başlamak üzere birçok Nazi büyüğü ona büyük itibar gösterip fotoğraflarını imzalamışlardı (bkz. Resim 69). Daha önce de söylemiş olduğumuz gibi o, Alman zaferinden emindi. Yine aynı kafada bulunan General Ali Fuad Erden ile emekli General Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet’in Alman cephelerini ziyaretlerine dair resimleri de Gerede anılarına eklemişti (Resim 70 ve 71).