Geviş getiren büyükbaş evcil hayvanlar genellikte cer hayvanı olarak kullanılıp istisnaî olarak bunlara yük de yükleniyor.
Anadolu’da, çeşitli sebeplerden çok önemsenen hayvanlar arasında mandaya “camıs – camız” denir. Gerek bu sözcüğün etimonu, gerekse hayvanın genetik kökeni hakkında vereceğimiz kısa özet, ilginç olabilir.
“Camus” sözcüğü Arabî kökenli olup dişili câmûsa, çoğulu da câvâmıs’tır. Aristo, günümüz Belûcistan’da yabani halde bulunan boubaloz u zikrediyor. Câmûs tabiri İslâmî dönemin İranî adı gâv-i mîsh’ın muarrebi (Arapçalaştırılmışı) oluyor.
Tarihî çağda Hind mandasının ehlîleştirilmesi nispeten yeni zamanlarda vaki oluyor, şöyle ki Aristo bundan, yaban domuzunun ehlî domuza tekabül etmesi gibi bunun yabani cinsinin boğaya tekabül ettiği şeklinden söz ediyor.
Araplara gelince, bunlar mandayı ancak I/VIII. yy.dan sonra, İran ve Afganistan’ın istilâsıyla öğreniyorlar. İslâm fethi Hindistan’a varır varmaz, yani idareciler çarçabuk bu mandayı kullanır oluyorlar, şöyle ki onda bir takım özel nitelikler buluyorlar; o nitelikler ki, o güne kadar işlenemeyen geniş alçak ve sulak, bataklık alanları kullanılabilir hale getiriyor. Doğal mekânı bataklık olan bu hayvanın güçlü bir fizikî yapısı ve kuvvetli bir sürü içgüdüsü de eklenince onu, işbu girilemez alanların, bunları sarmış yırtıcı hayvanlardan, özellikle aslanlardan temizlenmesinde ideal bir âlet kılmış. Cahiz’in çok doğru olarak dediği gibi manda, fil ve gergedan (rinoseros), “et yiyici efendi”lerin karşısına çıkmaya ve onları bastırmaya cesaret edebilen üç “ot yiyici” hayvan oluyorlar.
Mandanın Yakın – Doğu’ya ilk ithali, Suriye’nin güçlü halifesi Muaviye B. Abû Sufyân’a atfediliyor. O, bir Arap kabilesi olan Zutt’larla bunların güttükleri büyük manda sürülerini topluca, Dicle’nin Doğu sınırından Antakya’nın Amik’ine sürüyor. Burası aslanların istilâsı altında bulunuyordu. İşbu Sind’in yarı – göçebe, herhangi bir baskıya şiddetle karşı koyan isyankâr Zutt’lar, bu zamanda esas itibarıyla manda yetiştiricileri idiler. Bunların Batı’ya doğru yayılmaları, işbu Hind mandasının Akdeniz havzası çevresine yayılmasında önemli bir etken olmuş. Suriye’nin Kuzey sınırı, İbn Fakih’e göre 4000 mandalık bir ikinci sürünün girişine sahne olmuş: Halife Velid I, aynı nedenle, yani aslanların varlığının yarattığı istikrarsızlık ve tehlikeyi bertaraf etmek istemiş. Daha sonra halife II. Yezit, aynı işlemi bu kez Kilikya’nın lehine tekrarlamış[1].
***
Binek ve yük hayvanı olarak sığırlar.
Ortaçağ Çin resimlerinde manda ve inek sırtında seyahat edenlere rastlamaktayız. Örneğin ressam LI – TI, 1089 –1161 (Resim 45) ve Wu-Chun 1175 – 1216 (Resim 46)[2] eserleri bu tür “süvari”nin, yani bu hayvanların sırtına yük vurulması keyfiyetinin o dönem ve diyarda olağan olduğuna delâlet ediyor.
Böyle bir ulaştırma vasıtasına Orta Asya, yani taşıma aracı olarak atı seçmiş toplumların tarihlerinde sadece Oğuz Kağan Destanı’nda rastladık: Çürçet Kağan’a yapmış olduğu seferde, Oğuz Kağan, maiyetine ve halkına öyle büyük bir ganimet düşüyor ki, yüklemek ve götürmek için at, katır ve öküz az geliyor. Oğuz’un askerleri arasında Barmaklığ Çosun Billig adlı, tecrübeli, gayet becerikli bir er vardı. “Bu becerikli usta bir araba yaptı. Arabaya cansız ganimetleri yükledi, arabanın ön tarafına canlı ganimetleri koydu, onlar çektiler, gittiler. Oğuz Kağan’ın maiyeti ve halkı, hepsi bunu gördü ve şaşırdı. Onlar da araba yaptılar. Bunlar arabayı çekerken “kanga! kanga!” diye bağırıyorlardı. Onun için onlara Kanga adını koydular. Oğuz Kağan arabaları gördü, güldü ve “kanga, kanga! ile cansızı canlı yürütsün; sizin adınız Kangaluk olsun ve bunu araba göstersin”[3]. Buradan da, arabanın icadına kadar öküzün de yük hayvanları arasında olduğu görülüyor.
Genellikle cer hayvanı olarak kullanılan öküzün doğruca beline yük vurulduğuna Ağrı civarında tanık olduk (Resim 47). Zavallı hayvanların genel sefalet çerçevesinde birer keçi boyutuna inmiş oldukları da görülüyor.
“Tokat’ta bulunduğum sene (1613), kilise ve manastırlarda mum yakılmaması, yalnız yağ kandili yakılması emredilmişti. Aksine hareket edenler tutulunca ağır cezalar verilirdi. Böyle tazyik ızdırablar yüzünden Anadolu halkı çok fakir düşmüştür… İstanbul mıntıkasında seyahat at ve katır ile, oradan Sivas ve Âmid’e (Diyarbakır) kadar da merkep ve deve ile yapılır; fakat, Sivaslının evinde merkep bile görünmeyip herkes öküz kullanır. Öküze hem tuz ve diğer eşya yüklenir, hem de binilir…”[4].
Kur’an’da daha da ileri gidiliyor, davarlara da yük vuruluyor!: “Sizin için davarlarda da ibret vardır. Onların karınlarındakinden size içiririz. Onlardan birçok istifadeler temin edersiniz, etlerini de yersiniz. Onların üzerine de, gemilere de yüklenirsiniz”[5]. Mandalar, yük taşımanın yanı sıra, nallanmışlar da. II. Bayezid’in Lapante (İnebahtı) seferi sırasında ordunun masraflarının kaydedilmiş olduğu sicillerde, iki nalbanda, mandaları nallamış olduklarından, her birine üçer yüz akçe verilmiş olduğu okunuyor[6].
[1] F. Viré. – Djâmûs, in EI.
[2] Werner Speiser. – Meisterwerke chinesischer Malerei, Berlin 1958.
[3] Mehmet Kaplan. – Oğuz Kağan Destanı ile Dede Korkut Kitabı’nda eşya ve âletler, in Coll. – Jean Deny Armağanı, s. 139 – 140.
[4] Hrand D. Andreasyon. – Polonyalı Simeon’un seyahatnâmesi, 1608 – 1619, İst. 1964, s. 91.
[5] Kur’an 23/22. Ömer Rıza Doğrul. – Tanrı Buyruğu, İst. 1947.
[6] M. Tayyip Gökbilgin.- Un registre de dépenses de Bâyazîd II. Durant la campagne de Lepante en 1499, in TURCICAV, s.82