İktâ’ının etüdüne girişmeden önce Selçukluyu işbu toprak rejimine götürecek olan koşul ve olayları kısaca gözden geçirelim.
Alpaslan ve oğlu Melikşah (1072-1092) ile İslâm tarihinde yeni bir çığır açılmış ve ilk kez bir Türk halkı Güneydoğu Asya’nın büyük çoğunluğuna hükmedip hilâfet üzerinde ciddî şekilde söz sahibi oluyordu. Aynı zamanda, Selçukluların sadık Sünnî olup hep böyle kalmaları Abbasîler için bulunmaz bir nimet olmuştu: Türkmen halifelerle sıkı işbirliğine girecekti ama bütün “iman”ına rağmen de işin aslan payını kendine ayıracaktı… Buna varmanın yolu da bir demir elle İsmailî hareketini bastırmaktı ki bunda kusur etmemişti. Ama iş bununla bitmeyecekti. O da, kendinden önce Gazneliler gibi İran kültürünün cazibesinden kurtulamayacak, dilini resmî ve özel yaşamda kabullenecekti.
Ama devam etmeden önce bu konudaki ihtirazî kaydımızı bir kez daha[1] vurgulamak isteriz: Bir göçebe üretim tarzı ve devlet nizamı ile Sasanî-Bizans (Roma) tipinde yerleşik bir sisteme geçiş bahis konusuydu. Yeni şekil inceden inceye düşünülüp tesis edilmiş çapraşık bir devlet bürokratik kadrosunu, vergi sistemini ve sair yapısal örgenleri gerektiriyordu. Bir de bütün bunları çekip çevirecek bir dil’e, Divanü Lügati’t-Türk’te bulunmayan bir terminolojiye ihtiyaç vardı ki bunun elde edilmesi için gerekli zaman elde yoktu: Kendini dahi şaşırtan bir hızla Hazer’den Akdeniz’e uzanan bir imparatorluğun sahibi olmuştu Selçuklu. Bu itibarla önünde duran tek seçeneğe ister istemez itibar edecekti ki bu da, Farsçayı devlet dili olarak kabullenmekti (Karaman Bey’in Türkçesi onun küçük dünyası için yeterli olacaktı). Döneceğiz konuya ve Osmanlının bu yoldaki tutumuna.
Bu arada bir de çarpıcı olay daha vardı; o da, Farsçayı, onu İran yaylasının çok ötesine taşıracak itibarı Acemlerin değil de Selçukluların sağlamış olmasıydı. Böylece de bu dil, Türk kültürüne, günümüze kadar sürmüş olan özgün bir damga vurmuş oluyordu. Bu yolda Selçuklunun en büyük desteği, devrin Sultan’ı Melikşah’a kendi kişiliğini işlemiş olan Nizamülmülk olmuştu.
Selçuklu İmp.nun Yakın-Doğu’da kuvvetli bir kültürel, askeri ve örgütsel güç haline gelmesinde büyük emeği geçen bu vezir de, aynen efendisi gibi, İsmailîlere göz açtırmama kararındaydı ve onlara karşı amansız bir mücadeleye önayak olmuştu. Onlar da buna karşılık, Hasan-ı Sabbah (ölm. 1124) etrafında toplanarak, karşı harekete geçeceklerdi. Şia, kolayca teslim olmaya hazır değildi.
Bütün çabalara rağmen, Fatımî koluyla bazı dogmatik sebeplerden araları açık bulunan İsmailîlerin bir bölümünün, Tahran’ın Kuzeybatı’sında, Kazvin’e yakın vahşî dağlık Alamut bölgesine yerleşmeleri önlenememişti. Alamut’ta üstlenen bu cemaat, meşru İmam’lar olarak Fatımî prensi Nizâr ve haleflerini tanıyordu ve XI. yy.ın sonlarından itibaren Müslümanlar arasına dehşet salacaktı. Fedaî’leri gözlerini kırpmadan, Alamut’tan aldıkları emri yerine getirecekler, dinî muhaliflerini öldürmekten çekinmeyeceklerdi. Öçlerinin ilk kurbanı da Nizamülmülk’ün kendisi olacaktı (bunda Melikşâh’ın da parmağının olup olmadığı hususu şüpheli kalmıştır).
Devam etmeden önce, bundan sonra değineceğimiz konular dolayısıyla önemli olan bu hareket üzerinde kısaca duracağız. Nizâr ve oğlu Mısır’da hapishanede katledilmişlerdi ama bu Fedaî geleneğine göre bir küçük torun İran’a kaçırılmıştı ve burada Hasan-i Sabbah tarafından yeni bir Nizârî İmamlar sülâlesi kurmak üzere büyütülmüştü. Hasan’la İran İsmailîlerinin büyük ağalığında iki halefi, sadece İmam’ların mümessili olduklarını iddia etmişlerdi. Ancak bunlardan sonra gelen dördüncü büyük ağa, Hasan âlâ Zikrihi es-Selâm (1162-66) kendini Mısır’dan kaçırılan çocuğun oğlu ve açık İmam’ların yeni bir kolunun ilk ağası ilân edecekti (bu kolun bugünkü mümessili Ağa Han’dır.) Artık Fedaî’ler için tarikatlarının düşmanlarını katletmek, bir kutsal dinî vecibe olmuştu.
XI.yy.ın sonunda “Dağın İhtiyar Adamı”, yani Hasan-i Sabbah, tüm İran ve Irak içine yayılmış bir müstahkem mevki şebekesine, bir sadık terörist birliğine ve düşmanın kent ve kampları içine yerleştirilmiş çok sayıda casusa hükmeder olmuştu. Halifelerin birçok kumandan ve devlet adamı, hattâ birkaç halifenin kendileri de bu Fedaî’lerin kurbanı olacaklardı.
XII. yy.ın başında İranlı Fedaî’ler, faaliyetlerini Suriye’ye de yaymışlardı; Selçuklu idaresinin bu ülkeyi ele alması ve sonra da Haçlıların gelişi, burada müsait bir zemin yaratmıştı. Kaldı ki Suriye ahalisi arasında, büyük ağa’nın propagandacı dâî’lerini hoş karşılayacak önemli aşırı Şiî azınlığı çoktan beri mevcuttu.
Bunların hakkından Hülâgû ile Moğolların can düşmanı Memlûk Sultanı Baybars gelecekti. İki hasım bir noktada birleşiyordu.
Bu Fedaî’ler Batı’da “Assassin”ler, yani “katil’ler olarak bilinirler. Bu ad, haşhasîn, yani haşhaş çekiciler (esrarkeşler) tabirinden galattır. Gerçekten Fedaî, haşhaşı çekince “kafayı buluyor”, yani cenneti görür oluyordu…[2]
* *
Türk devletlerinin değişmez bir niteliği, idarî işleri çok sıkı tutmaları ve yabancıları kendi öz sistemlerine amansız şekilde ithal etmeleriydi. Gerçi bu yabancılardan kültürel konularda çok şey de öğreniliyor ve bunların fikrî üstünlükleri teslim ediliyordu. Türklerin idarî başarıları, geniş ölçüde ordularının kusursuz disiplinine borçluydu ve Selçuklular bu disiplini idamede son derecede dikkatliydiler.[3]
Ahlâf beyninde Tuğrul ile Alparslan büyük asker olarak yaşayacaklarsa, Melikşah, veziri Nizamülmülk’le birlikle, örgütleyici olarak anılacaktı. Mezkûr vezirin ünlü Siyasetnâme’sinde “…sanki bütün Türk devletleri için geçerliymiş gibi ve sanki özgül olarak Türk’müş gibi özellikle bir Türk rejimi şeklinin kuramı görülmek istenmiştir. O ise ki, Horasan’ın Sâmânî geleneğinde Gaznevî memuru olarak yetişmiş Nizamülmülk, aslında Horasan’ın idarî uygulamasını, bunu daha önceden bilmeyen Selçuklu topraklarına teşmil ederek devam ettirmiştir. Bittabi Türk fethi onu yeni gerçeklerle karşı karşıya getirecekti. Bu itibarla yapmamızın gerektiği şey, her türlü önyargıdan azade olarak, rejim içinde Türklerin getirdikleriyle İran geleneğinin payını görmeye çalışmaktır…”
“…Bu ordu, her şeye rağmen, kaynaklara ihtiyaç gösteriyordu ve bunun sonucu olarak iktâ dizgesi imparatorluğun tümüne yayılmıştı ki bunun bir bölümünde, bundan önceki rejimler altında bu dizge nadiren uygulanıyordu. Ancak Ortaçağ sonlarının Arap tarihçilerinin ileri sürdükleri, Türklerin yeni alanına özgül olarak Türk geleneklerini intibak ettiren Nizamülmülk tarafından bir “feodal sistem”in kurulmuş olduğu görüşü varit değildir; onun uyguladığı iktâ, Buveyhîlerinkine müşabihtir…”[4]
Evet, Selçuklu toprak rejimi, devlet yapısının sair temelleri gibi, mukaddem bir İslâmî rejimin uzantısı mı, Bizans sisteminin devamı mı, yoksa tümden ona özgü bir şey miydi? Bu noktada, konunun büyük uzmanlarından Cahen’in yukarda zikrettiğimiz önemli bir mülâhazasını tekrarlamakta büyük yarar görürüz: “Mümkün olan Türk, Müslüman ya da Bizans mukayese alanlarının göz önünde bulundurulmaları ne denli faydalıysa da, birinden öbürüne bilinenlerle sonuca gidilmemelidir; örneğin Küçük Asya için tahkik etmeden ‘Siyasetnâme’yi kullanmak tehlikeli olabilir. Öbür taraftan… özellikle Moğol istilâsının sonrasına ait bilgilerin doğruca Selçuklu dönemine uluorta tatbik edilmemesi, bunların göreceli önemi ne kadar çekici olursa olsun, gerekir. Ve evleviyetle ilk Osmanlı sistemini a priori ne mutlaka Selçuklu-Mogol sisteminden müştak, ne de ondan farklı olarak mütalâa etmemek lâzımdır. Ve nihayet, unutulmaması gereken bir husus da, nereden olurlarsa olsunlar ve herkesten çok Müslüman hukukçuların, yeni ve aslî menşeli olabilen gerçeklere bir yasal şekil ve bir geleneksel lügatçe bağlama itiyadında olduklarıdır…”[5]
Bu önlemleri akılda tutarak konumuzun arkasını almaya çalışalım. Her ne kadar lügatçe doğruca iktâyı, yani küçük ölçüde, özel mahiyette olmak üzere lehtara gelirin tam intikalini öngören şekille bir ilin idaresini birbirine karıştırmak eğiliminde olmuşsa da, bunları tefrik etmenin mutlak gereği aşikâr olmaktadır. Nitekim ilin idaresinde vergi, Devlet’in mümessili sıfatıyla valiye ödenir, ancak bu kişi bunu kendi kesesine indirmeyip bununla kamu harcamalarını karşılar. Genel olarak bir ilde, valiye şahsen tahsis edilip eski iktâ gibi maaş karşılığında olan ve hass tabir edilen mülkler vardı ve arazinin geri kalanı, çok daha geniş olup daha şümullü olarak çoğu kez “iktâ” tesmiye edilirdi. Yani ortada bir kavram kargaşası vardı ve dolayısıyla yukarıdaki tefrik yapılıp çok kez içine düşülen hatadan kaçınılmalıydı.
Bizans Küçük Asya’sında gelişme, genel yönlenmesi itibariyle, ayrıntılarıyla göreceğimiz gibi bundan farklı olmamıştı. Her ne kadar büyük mülkiyetin menşei ülkeye daha az yabancı, menşe gücü daha az olan askerî kökene münhasır idiyse de, yine Devlet’in zaman zaman mukavemetine rağmen, büyük malikler lehine küçük mülk sahiplerinin ellerindekinin gittiğini, bunların fiilen senyör iktidarını haiz ağaların toprağa bağlı kolonları (paroikoi) haline geldiklerini biliyoruz.
Konuyu bir kez daha toparlayacak olursak, Bizans-İslâm sınırının her iki tarafında üç çeşit insanın varlığını zikredebiliriz: Özellikle askerî ve ülkenin düzlüklerinin az çok münhasır hâkimi bir yüksek aristokrasi; kentlerin günlük ihtiyaç tedarik siası içinde küçük ve orta boy mülk sahibi bir burjuvazi; hukuken değilse bile fiilen elindekiler tümden alınmış ve bu ilk iki kategori, özellikle ilki hesabına çalışan bir köylü kitlesi. Kırsal kesim ekonomisinde köle kullanımı istisnaî durumlara inhisar ediyordu. Kuramsal olarak İslâm hukuku toprağa bağlılığı bilmiyordu; o ise ki Roma-Bizans hukukunda bu, kolon’un (paroikos) başlıca alâmetiydi.
* *
Sebketmiş bütün bu toprak nizam, yasa, kurallarını gözden geçirmenin yararı yadsınamaz. Bunların her zaman gereği kadar açıklık ve sıhhatle mütalâa edilmedikleri de bir vakıadır. İran ve Mezopotamya’da bunlar Selçuklu örgütlenmesinin tabanını oluşturmuşlarsa da aynı şeyin Küçük Asya’daki Selçuklu düzeni için de söylenebileceği hususu kesin değildir. Gerçi Rûm Selçuklu Devleti gelişip İslâmlaştıkça ve İranlılaştıkça, hukukçular onu bu yöne eğmek ve her halükârda onu böyle bir çerçeve içinde ve aynı lâfzî libas altında gösterme temayülünde bulunmuş olmalıdırlar. Ama bu keyfiyet, çok daha başka varsayımların varlığını da inkâra herhalde götürmeyecektir şöyle ki en başta özgül olarak Türk göçebe geleneği bütün inadıyla ortadaydı ve Küçük Asya’da geleneksel Müslüman çatısının bulunmayışı ve Bizans’ınkinin de yıkılmış bulunması bu Türk-göçebe geleneğine burada, İran, Irak ve Suriye’dekinden çok daha fazla depreşme serbestîsi sağlamış olmalıydı.
Ama burada da, özellikle psikolojik nedenle abartılmaya çok müsait olan bir konuya büyük dikkatle yaklaşma gereği aşikârdır zira çok görüldüğü gibi somut kanıtlara dayanmayan bir takım kolay genel ifadeler kitap sahifelerinde boy göstermektedir. Burada toprak rejimiyle meşgul olmaktayız ve Orta Asya Türk geleneklerinin doğruca etki olanağının çok dikkatle mülâhaza edilmesinin gereği ayan olmaktadır. Gördüğümüz gibi Orta Asya’da Türkmen kabileleri kesinlikle sınırlanmış kişisel mülk kavramına alışkın olmayıp buna karşılık bunların, az çok müphem tarifli müşterek dolanma alanlarıyla ünsiyeti vardı. Bununla birlikte bu kabileler çoğu kez yarı-tarımsal, yarı-göçebe muhtelit toplumlu Devletlerle bütünleşmişlerdi ve orada hükümetten sınırları belirli bölge imtiyazı elde etmişlerdi. Ama imtiyaz sahibi kabile değil, hükümete karşı doğruca sorumlu olan kabile reisiydi. Daha eski Müslüman devletlerinin, iktâ çerçevesi içinde bedevî ya da yarı göçebe Kürt şeyhleri lehine bu tür imtiyazlar tesis etmiş olduklarını hatırlayalım.
Öbür yandan Türk “İmparatorluk”ları monarşik olmaktan çok ailevî karakterli olmuştu. Bunun somut sonucu, arazi büyüdükçe, tüm “hanedan”a “apanage”lar itasi ve ister istemez de, İmp.’un parçalanması oluyordu. Buveyhîler, Deylemîler… bu tür “apanage”lardan doğmamışlar mıydı, eski İslâm topraklarında, Hilâfet’in tek ve bölünmezliğine rağmen?… Böyle bir telâkkinin izleri, Büyük Selçuklularda kolaylıkla görülebilirse de bunların rejimi, selefleri Buveyhîlerinkine kıyasla, bunların rejimine bir tepki düzeyinde kaldığı anlaşılır ve ancak bu rejimin, Türk kökenlerinden kopmuş bir çerçeve içinde, dağılmasından sonra apanage ve askeri fief’ler mürekkep sistemi bütün vüsatıyla gelişecektir.
Türk boylarının beraberlerinde kendilerine özgü gelenekleri taşıyıp aralarına yerleştikleri halkarınkilerle karşılaşmadıklarını düşünmek saflık olur. Gerçekten Asya geleneklerinden kendilerini bu konuda devam ettirenler, öbürlerine somut olarak takarrüp edebilenler olacaklardı ve böylece de nihaî sistem içinde köken farklarının temyizi zorlaşacaktı: Yeni mekânda, bunun teessüs koşulları içinde, ancak bununla imtizaç edebilecek eski gelenekler muhafaza edilecekti. Dolayısıyla Selçuklu Küçük Asya’sı için dikkat nazara alınması gereken bu koşullar esas olmaktadır.
Küçük Asya’da son derece değişken durumlar birbirlerine zam olmuş olmalıydı. Bazen Türkmen, kendini “Rumî” görerek eski müesseseleri ipka etmiş, ya da bunları yavaş yavaş kendiliklerinden yok olmaya terk etmişti; bunda tek koşul, gelirlerin yeni efendilere akmasıydı. Bazen de kendini gâzî olarak takdim edip ülkeyi savaş yasasına tâbi tutmuştu. Ve nihayet bazı şefler belki de beraberlerinde baştan beri İranlı hukukçular taşımış olabilirlerdi[6] ki bu sonuncular duruma geleneksel İslâm hukuku açısından bakmış olmalıydılar. Ama somut olarak bu farklar daha başka türlü yerleşmiş oluyordu. Kâh bir grup Türkmen, önünde, çeşitli nedenlerle boş kalmış bir toprak bulmuş ve eski kırsal yapının bütün izleri müşterek otlak bölgesi kavramı lehine kaybolmuştu. Ancak bu hale dönüştürülmüş yine eskiden boş ya da otlak olan veya tarıma açılmış arazilerin oranı hakkında bir şey söylemek mümkün olamamaktadır. Bu arada Türkmenlerin de, gerek baştan beri, gerekse daha sonra, yerleşik hale geçtiklerini de hatırda tutmak gerekir. Kâh da aksine, tarımsal yaşam korunmuş; bunda da eski sahibi, özellikle bir kilise ya da manastır, bazen baki kalmış (Malatya’nın Güney’inde büyük Mar Barsauma manastırı gibi), bazen de eski sahip yok olmuş ama üzerindeki köylü, hizmetlerini (yükümlülüklerini) mücavir Türkmen grubunun başkanına aktarmış; Türkmen’in telâkkileri, o tarihlerde, işbu hizmetlerin mutasarrıfların sırtındaki özel mükellefiyetler mi, yoksa mülk sahiplerinin kamu vergileri mi olduğunu tartışmaya henüz müsait değildi.
Ama yavaş yavaş Rûm Selçuklu Devleti örgütlenecekti. Müslüman hukuk danışmanları ona Asya’nın klasik Müslüman düstur ve geleneksel tabirlerini tanıtacaklardı. Bütün mesele, teessüs edenin bir klasik Müslüman toprak rejimi mi, yoksa başka bir şey mi olduğunun saptanmasındadır. Yolun hayli dikenli olduğu bir gerçektir. Ama bazı büyük olgular da artık önümüze serilmiş haldedir.
Bunlardan biri, Devlet mülklerinin gayri tabii şekilde genişlemesi olmalıydı. Bunun muahhar Osmanlı İmp.’nda, mîrî topraklar şeklinde, aynı olduğu bilinir. Ancak birinin öbürünün sadece bir devamı olduğu da kesin değildir şöyle ki Osmanlı idaresi muhakkak olarak, ara rejimler sırasında özel mülkiyete bırakılmış veya bu hale düşmüş toprakları yeni baştan Devlet’e mal etmişti. Tek tük büyük özel mülk, bir devletleştirilmiş çevrede sadece adacıklar teşkil etmiş olmalıydı.
Osman Turan’a göre Rûm Selçuklu Devleti’nde bu mirî toprakların ciddi yekûnu, ancak iktâ sisteminin ihdasına götürebilirdi ki bu tabir, eski bir Türk uygulamasına klasik Müslüman hukukunun sağladığı bir ifadeydi. Ama kuramsal olarak bu durumda, yani toprakların büyük çoğunluğunun Devlet’in elinde bulunması halinde, iktâ sisteminden başka idarî şekiller de mümkün olabilirdi. Meselâ Devlet bu toprakları bizzat, muzâraa yoluyla işletemez miydi? Hangi çözüme meyletmişti, Rûm Selçuklu Devleti? Bunun tartışmasına girişmeden önce aynı iktâ sözlüğünü kaplayan çeşitli gerçekleri iyice tefrik etmek elzemdir. Bu ad altında tanımlanan dizgeleri ise görmüştük. “Kanımca Küçük Asya’nın Selçuklu Devleti’nin bir ‘feodal’ Devlet olduğunu, karışıklığa yol açmadan, iddia etmek mümkün değildir; bana göre aynı hata, daha önce de işaret ettiğim gibi, Büyük Selçuklularda da işlenmiştir; o ise ki sadece bunların halefleri, özgül olarak hiç Türk yanı bulunmayan süreç sonucunda feodalleşmeye boyun eğme durumunda olmuşlardı.”
“Gerçekten, görünüşe göre Küçük Asya’nın Selçuklu rejimi, onu çevreleyenlerle kıyaslandığında, bunun aksine, Moğol istilâsına takaddüm eden kendi öz dönemi içinde irdelenmek kaydıyla, feodalleşme eğilimlerine mukavemetiyle simgelenir. Sınırlarda Türkmen gruplarının davranışlarına belli bir serbesti tanınmış olduğu muhakkaktır: Ama bir toprak gerçekten işgal edildiğinde burada Türkmen dışı bir idare kurulurdu. Yine bu idarenin… özel özerk yetkilerle donatılmış “uç” beyi’nin sorumluluğu altına verilmiş olabildiği de bir gerçekti: Ancak, örgütlenmiş kısa Selçuklu rejimi döneminde bu beylerin… irsî ne de ömür boyu süren ‘senyörlükler’ teşkil etmiş oldukları görünmüyor… Evleviyetle Selçuklu toprağının düzgülü iç illeri için de feodalleşmeden söz edilemez. Selçuklu tevhidine takaddüm eden dönemin özerk prenslikleri, geçiş döneminin ‘hanedan’ı lehine tesis edilen apanage’ları, XII. yy.ın sonundan itibaren ancak istisnaî ve geçici koşullar altında ikta’lar olan il idareleri istihlâf etmiştir; bu iktâlar her halükârda Selçuklu monarşisinin mutlak denetimi altındaydı.”
“İktâ’ın Selçuklu Küçük Asya’sında daha mutat bir uygulaması olan öbür şekli, bir hizmetin basitçe tediyesi olup bir ya da iki köy mertebesinde sınırlı mülklere taallûk eder. Ama İslâm hukukunun iktâ-ı temlik ile iktâ-ı istiglâl tefriki burada manasız olmaktadır, ilke olarak. Devlet esas sahip olduğuna göre, iktâ’lar bu devlet mülkü topraklar üzerinden, dolayısıyla iktâ-ı temlik olarak dağıtılacaktır; tatbikatta bunun hiçbir imtiyaz sürekliliği olmadan sadece bir vergiye haktan ibaret, yani bir iktâ-ı istiglâl olduğu sanılır. Doğruyu söylemek gerekirse mirî toprak kavramı meşkûk karakterinden soyutlanamayacaktı. İslâmî müessesenin yeni gelişmesiyle pekişen Türk geleneği, hakanın hukuku içinde Devlet başkanı yetkisi ile bir mülk sahibinin özel imtiyazlarını iyice temyiz etmeye engel olacaktı… Yöntemin amelî önemi daha çok münhasır bir büyük özel mülkün gelişmesine mukavemet etme olanağında yatıyordu. Hattâ bana Rûm Selçuklularında vergi ile tediye iktâ’ı dahi İran ve Mezopotamyalı emmioğullarındaki kadar geniş ve münhasır olmadı gibi geliyor. Selçuklu ordusunun bir hayli büyük bölümü, Bizans’ta olduğu gibi, paralı askerlerden oluşuyordu ve hiç değilse bunların tediyesi, belki de yine başkalarınınki gibi, adi maaş şeklinde oluyordu. Devlet’in mülkten yana zenginliği, bana göre, toprak imtiyazlarını çoğaltma yerine, aksine, bunun uygulamalarını çok etkili şekilde sınırlama olanağını sağlamıştır. İktâ için söylediklerimiz vakıf’lar için de geçerli olup bu sonuncular arasında bazılarının çok önemli olabilmelerine rağmen bunların, modern zamanlar öncesinde Küçük Asya toprağının büyük bir oranını kapsamadıkları sanılır.”
“Bu itibarla böylece uygulanan iktâ, Devlet açısından kabaca, büyük vilâyet ayrılmalarından önceki İslâm iktâ’ına, Eyyûbîler ve Memlûkler Mısır’ında olana tekabül eder. Genel yönlenme olarak da ilerde Osmanlı timar’ının olacağını da karşılar. Bu sonuncusunun atası mıdır? Ya da adı İranî olmakla birlikle, Bizans pronoia’sı gibi manası “şefkat” olan timar, bu sonuncusundan mı müştaktı? Ya da örneksiz veya herhangi bir doğruca bağlantısı bulunmayan bir icat mıdır?… Ne olursa olsun, timar’la Rûm Selçuklu iktâ’ının müşterek niteliği, lehtarların, arada bir büyük ‘fief sahibi’ bulunmadan doğruca Devlet’e bağlı bulunmalarıydı…”[7]
Selçuklu dönemi Anadolu’su hakkında oluşmuş yanlış fikirler, dönemlerin karıştırılması sonucu, Moğol istilâsı sonrası çöküntüsünün mütalâasından kaynaklanmaktadır. Gerçekten bu sonuncu dönemde iktâlar, iki mütebait kader yolunu tutmuştu. Bunlardan bir kısmı, merkezî yetkenin zevali, iç çekişmeler ve Moğol taleplerini karşılamak üzere Devlet’çe geri gelmişti: Moğollar bir yandan Selçuklu ordusunun tensiğini isterken öbür yandan da, kendi işgal kuvvetlerinin iaşelerinin Anadolu kaynaklarından sağlanmasını talep ediyorlardı. Gerçi gelir tahsisleri topyekûn olarak bir orduya yapıldığından hiçbir Moğol şefi kişisel olarak bundan ne bir çıkar sağlayabilirdi, ne de bundan eline herhangi munzam iktidar geçerdi; dolayısıyla bundan, hiç değilse başlarda, Devlet’in bir zayıflaması doğmazdı; ancak zamanla Selçuklu Devleti yetkeleri “mandater” İlhanlı Devleti’ne intikal edecekti. Böyle olunca da gerçek büyük fief’ler teşekkül etmişti. Buna karşılık, ordusunun levazımı ve mülklerinin değerlendirilmesi babında İranlı selefleriyle aynı zorlukları göğüslemek durumunda olan Gazan Han’ın, 1300’lere doğru Selçuklu iktâına oldukça yakın bir sistem kurduğu hatırlanır: İranlı idarî memurları bunun geleneğini henüz unutmamışlardı. Ancak, böyle bir reformun Anadolu’ya da uygulandığına dair elimizde kesin kanıt bulunmuyor. Moğol “himaye”si altında büyük fief lehtarlarının mahallî büyük senyörler, daha önceden var olan feodalleştirilmiş büyük askerî şefler olmayıp daha çok sivil memurlardan olması dikkate değer; bunlara bir devlet memuriyetinin tediyesi olarak bir vilâyet tahsis ediliyordu. Bu keyfiyet, Moğol öncesi Selçuklu Devleti’nin feodalleşmediği kanısını pekiştiriyor.
Kabaca Osmanlı, bu topraklarda birçok büyük özel mülk sahibiyle karşılaşacak, bu mülkleri Devlet hazinesine mal edip sahiplerini de timarcı düzeyine indirecekti.
Buraya kadar söylediklerimizin hepsi üst tabakalara müteallikti. Sahip Devlet olmuş, özel kişi ya da bir topluluk olmuş, keyfiyet eski kırsal kesim yapısında bir alt üst oluşa, köylü yaşamında bir kesikliğe götürmezdi. Ancak, kesinlikle ifade edilebilecek husus, Bizans büyük özel mülkiyetinin yıkılmasının, küçük köylü mülkiyetine dönüşümü intaç etmediğidir. Bunun da malî hukuk açısından manası, köylünün ödediklerinin ortakçılık yükümlülüklerine değil, mülk sahibinin klasik haraç’ına tekabül ettiğidir. Ama uygulamada bunun hiç de önemi yoktur. Esas sorun, üst tabaka değişmesinin altında, Türk fethine takaddüm eden zamanlarda mevcut olan kırsal kesim yapısının devam etmiş olup olmadığıdır. Neyleyelim ki belgeler; bu konuda da hasis davranıyorlar. Elimizde kabaca Küçük Asya’nın bir yandan Bizans, öbür yandan da Osmanlı dönemlerinde kırsal kesim yapısı hakkında bilgiler bulunuyor. Bu iki yapı arasında bir izafî müşabehet tahmin edilebiliyorsa Selçuklu rejimi aracılığıyla bir devamlılığa ve dolayısıyla Türk fütuhatının felâketli bir karakter taşımamış olduğuna hükmedilebilir; eğer bu müşabehette karar kılınmazsa, değişmelerin ne zaman ve nasıl vaki olduğunun araştırılması gerekir ki bu da bizi, oldukça müphem bilgilere sahip bulunduğumuz İlhanlı dönemine sürükler.
Ama ne olursa olsun, Selçuklu Devleti her şeyden önce bir Türk-Müslüman devletiydi.[8]
Konunun büyük uzmanı Prof. Cahen’in bu talan ettiğimiz önemli makalesini yine onun daha sonraki eserinde[9] yazdıklarıyla tamamlayalım.
“Türkler Orta Asya ve İran’da toprak tasarrufunun bu çeşitli yöntemleriyle ünsiyet peyda etmişlerdi. Bununla birlikte, kabile geleneklerine göre yaşam sürdürenler için, özellikle tarımda kullanılmak üzere ve arazi ve idari şekil olarak açıkça tefrik edilmiş şahsî toprak mülkiyeti fikri, zor anlaşılır ve kabul edilir bir kavram olarak kalacaktı ve bu kişiler bütün toprakları müşterek kullanıma ait veya hiç değilse gruplar arasında mahallen dağıtılmış olarak telâkki etme eğiliminde olacaklardı. Küçük Asya’ya girişlerinde hukukçular tarafından bu tutumu unutacak kadar geleneksel İslâmî yönde etkilenmiş olduklarını düşünmek zordur. Tek sorun, daha önce hizmetine girmiş oldukları Orta Asya Devletleri’nce bunlara yapıldığı gibi, geleneksel idari örgütlenmesini muhafaza etmiş bölgelerden müşterek arazi tahsislerinin mi vaki olduğu, yoksa bunların, her ne kadar işlerine gelen yerlerde mahallen kendi eski yapılarını koruyan münferit tâbi toprak işçisi gruplarının devamına izin vermişlerse de, kendilerini tüm arazinin sahipleri olarak mı gördüklerinin saptanmasındadır. Fetih olgusu karşısında, ikinci çözümün daha kolay kabul edilebileceği anlaşılmakla birlikte, erişmiş oldukları örgütlenme ve fikir gelişmesi düzeyinde her iki çözüm şekli arasındaki farkın belki belirgin olmadığının kaydedilmesi gerekir. Öbür taraftan bu fark, fethedilmiş topraklar üzerinde yavaş yavaş bir örgütlenmiş devlet tesis edip klasik İslâm yasa ve terminolojisi hususunda belli bir eğitim görmüş memurlara sonradan aşikâr olmuş olmalıydı. Ahlat’ın ilhakı sırasında yapılmış olanlar buna emsal teşkil etmişti şöyle ki XIII. yy.ın ilk üçte birinde vergilendirme amacıyla Rûm arazisinin genel ölçümü yaptırılmıştı…”[10]
“…Rûm’da iktâ’ın, komşu Müslüman Devletleri’nde olduğu kadar askerî önem taşımadığı görüşünü ileri süreceğiz. Ne olursa olsun Rûm’daki iktâ, Devlet arazisinin tefevvuku dolayısıyla özel mülkler üzerindeki vergi haklarına değil, bu arazinin bir parçası olan mülklere uygulanması itibariyle, öbür devletlerinkinden fark ediyordu. Yine de Selçuklu Devleti’ni örgütleyenler, komşularında kullanılan iktâ şeklinden, bunun mülkiyetinin devredilmediğinden ve sadece bunun gelirleri anlamında olduğundan habersiz değillerdi. Böylece Rûm’daki iktâ’lar… mülkiyetin değil, sadece gelirin tevcihi şeklinde tasarlanmış olup gelir de, burada, yarı icar, yarı vergiler gibi müphem bir tabiata sahipti…”[11]
[1] Bkz. Cilt I, s. 286.
[2] Bernard Lewis.- Assassin, in EB ve aynı yazar.- Les Assassins. Terrorisme et politique dans l’Islam médiéval. Trad. A. Pélissier, 1982.
[3] B. Spuler.- op. cit., s. 150-4.
[4] Cl. Cahen.- L’Islam, des origines au début de l’Empire Ottoman. Histoire Universelle 14, Bordas 1970, s. 214-5.
[5] Cl. Cahen.- Le régime de la terre et l’occupation turque en Anatolie, in CHM II/3, 1955, s. 567.
[6] İlerde Osman Bey’in, metbuu son Selçuklu sultanıyla vaki Farsça muhaberatına önemle değineceğiz.
[7] Cl. Cahen.- op. cit., s. 570-4.
[8] ibd.,s. 575-6.
[9] Cl. Cahen.-.Pre-Ottoman Turkey, N. Y., 1968.
[10] op. cit., s. 174-5.
[11] ibd.. s. 181.