“Peştamal” Yerine Diploma…

Aralık 13, 2017
Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > “Peştamal” Yerine Diploma…

“Peştamal” Yerine Diploma…

Cumhuriyet, 12.03.1985

 

Hep söylediğimiz gibi, laik, materyalist ve daima ileriye dönük Batı burjuvazisinin giyimi — kuşamıyla aynada yansıyan karikatürü olan beylerimiz, eskinin ateşiyle yanıp tutuşuyor. Ortaçağın “güzel ananelerimiz” arasında da, şimdi moda olmuş bir Ahîlik düzeninin özlemi yaşanıyor. Bununla sanayi ve ticaret ahlâkı yerleşecek, mühendis, teknisyen ve sair okulları yerine usta-kalfa-çırak ilişkileri içinde üretim yoluna girecek. (İki yıl sonrasına plânlamış olduğum “Türkiye halkının kültür kökenleri” serisinin 6. cildi olacak olan “Ulaştırma — iletişim ve mübadele teknikleri” kitabımda bu Ahîlik üzerinde çok geniş bilgi verilecek).

 

Ama bu duygusal özlemin gerisinde de beylerimizin ciddi bir sosyal özlemi de yatıyor: Tüm esnaf ve sanatkârı sıkı denetim altına alacak, Mussolini’nin “korporasyon”ları. Ülkenin beyinleri, hür olarak düşünemeyecek, hareket edemeyecek.

 

Geçenlerde TV’de Ahi özentisi bir “çıraklık-kalfalık-ustalık” oyunu sergilendi. Bu Ortaçağ özlemi “güzel ananelerimiz” olarak takdim edildi. Oysa artık dünyanın her yanında düzenli eğitim kurumları vardır. Bu kurumlar bir genci alıp, onun istediği, özgür olarak seçtiği dalda yetiştirir, “peştamal” yerine diploma verir.

 

Ülkemizin dışta çeşitli şekillerde tanıtılması için ABD’li danışman, firma ve kişilere 1,5 milyar lira ödenmiş. Adamların bu paraya karşılık hangi dala kuş kondurdukları belli değil. Öbür yandan, kanıtlarını içte ve dışta sergilediğimiz on bin yıllık Anadolu uygarlığının ürünü genç kuşaklarımızın oluşturdukları folklor ekipleri, dünyanın her yerinde girdikleri bütün yarışmalardan altın madalyalarla dönüyorlar, o yıl hangi yörenin ekibi gitmiş olursa olsun.

 

DIŞTA TANITILIRKEN

 

Biz bunu gençlerimizin sergiledikleri üstün performansa bağlıyor, Avrupa seyircisi de bunda, bu performansın dışında, ne olduğunu tam olarak kestiremediği “bir başka şey” sezinleyerek alkışlıyor, büyük beğeni ile. Ama oyun bittikten sonra da unutup gidiyor, bundan belleğinde hiçbir şey kalmıyor. Çünkü oyun Avrupalının sadece gözüne hitap etmiş, bilincine hiçbir kalıcı etki yapmamıştır.

 

Oysa her dans türümüzün, Anadolu potasında oluşmuş büyük uygarlık tarihi içinde, kökünü inançlar sistemine salmış bir öyküsü vardır. Kısaca biteklik (mümbitlik), insan ve hayvanın doğurganlığı, verim, bolluk için Anadolu adamının Ana Tanrıça’sına yakarma rituslarının bugün almış olduğu estetik – folklorik şekillerinden ibarettirler bunlar. İşte Avrupalıya bu performansla birlikte anlatılması gereken o “başka şey” de budur. Ancak böylece onun dikkat ve ilgisi çekilmiş ve bilincinde kalıcı bir etki sağlamış olur.

 

Bunun nasıl yapılacağı, nasıl Avrupa kültür kumrularıyla sıkı işbirliğine girileceği, ne gibi baskı malzemesinin hazırlanıp bunun ne şekilde dağıtılacağı ayrı bir teknik sorun olup, bu makale çerçevesini aşar. Ancak şu kadarını ekleyelim ki bunun nasıl yapılacağını saptayabilmek için önce kendimizin bunun bilincinde olmamız gerekir. Ama ne çare ki bu, varsa şaman, yoksa Arap diye tutturup Türk kültürü üzerinde Anadolu uygarlığının payını, kafasındaki kompütürden %5 gibi bir sayıya indirgeyen (!) Milli Folklor Araştırma Dairesi’nin yapacağı iş değildir. Zira orası, belli politik akımların doğrultusunda olarak, Arap uygarlığının Anadolu, Mısır, İran, Mezopotamya, Yunan… etkinlerinin bir alaşım ürünü olduğunu öğrenmeyi reddetmektedir.

 

Neden bu belli politik akımlar ve dolayısıyla kısır düşünce sistemleri bu dairelere egemen oluyor? Başka türlüsü olamaz da ondan!

 

Çünkü her iktidar, sosyal sınıfların sosyo-ekonomik yapısının damgasını taşır. Bugünkü görünümüyle bir toprak ağası-aşiret reisi-psödo (sözde) burjuva ittifakının iktidarı, yapısı itibariyle düşük üretim kapasiteli bir toplumun iktidarı olup yine bu yapısı gereğince bu kapasitenin arttırılması için hiçbir ciddi girişimde bulunmamaktadır. Bunun doğal sonucu olarak da kadrolarının bilim ve dünya görüşü düzeyi genellikle fazla yüksek olmayacaktır. Esasen feodal sosyo-ekonomik yapı, bütün tarih boyunca üretken gerçek burjuvazinin karşısına dikilmiş olup ülkemizde koltuğunun altına aldığı çerçi zümresini ancak sözde (psödo) burjuva olarak adlandırabiliriz.

 

Her ne kadar bugün bu sınıf iktidara talip olmuş gibi görünüyor ve bu iktidarın birkaç tabana birden dayandığı iddia ediliyorsa da aslında gerçek burjuvaya özgü liberal düşünce sistemi burada eşyanın tabiatına ters düşmektedir. İşçi ücretinden başlayarak yaşamın her aşamasına hükümetin müdahalesi bunun açık kanıtı olmaktadır. Geriye, kapatılmış iki siyasi partinin ideolojisi kalıyor ki bunun belirtilerine her köşe başında rastlamak mümkün oluyor.

 

Doğrusu aranırsa bunun başka türlü olması da olanak dışıdır: Burjuvazinin her bunalıma düşüşünde, bir absürt’e saplanışında faşist güçler ortaya çıkar, başka seçenekleri önlemek bahanesiyle. Hitler, Alman burjuvazisinin içinde bulunduğu savaş sonrası çelişkiler ağının bir yaratığı olmamış mı idi! Sözde burjuvazi demek ise zaten baştan itibaren çelişki demek değil midir?…