Mustafa İsmet Ve Kızıllar

Aralık 12, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Mustafa İsmet Ve Kızıllar

Mustafa İsmet Ve Kızıllar

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığının Radyo’da birkaç kere okunan, gazetelere de geçen bildirisi, iki yıl önce intihar ettiği ileri sürülen “Dursun Önkuzu” adlı milliyetçi öğrencinin ölümündeki korkunç gerçeği aydınlığa çıkardı.

 

Sıkıyönetimin aralıksız olarak yakalamayı başardığı komünistlerden birisinin itirafına göre Dursun önce kaçırılarak feci şekilde dövülmüş, sonra bilek damarları kesilmiş ve daha ölmeden ağzına sokulan lâstik boruya pompa ile hava verilmek suretiyle, şüphesiz akciğerleri patlayarak, korkunç şekilde öldürülmüştür. Sonra da, ölüme intihar süsü vermek için okulun üçüncü katından aşağı atılmıştır.

 

Bu kadar alçakça bir cinayet, zannederim, artık Rusya’da bile işlenmemektedir. Bunu yapanlar vicdanı, beyni, gönlü satılmış, belki de Türk soyundan olmayan soysuz vatan hainleridir.

 

Bir fikir savaşını bu hâle getirmelerine bakarak bunlardaki fikrin ne olduğu artık pek kolayca anlaşılabilir.

. .

Yukarıda ifade edildiği gibi Atsız, Reha Oğuz’un hilâfına, İslâm kavramını pek ağzına almaz. Ama zaman içinde iyice partileşmiş olan Ülkücü – Turancı Bozkurt zümresi, oy kaygısıyla, geleneksel Şamanizm’i terk edip İslâm’a sarılmış, onu bir siyasî âlet olarak kullanma yoluna girmiştir. Bu hareketini mazur gösterip “bilimsel yolla” izah etme çabası ile “Türk – İslâm Sentezi” kavramını ortaya koymuştur. Bunun kuramcılarından ünlü tarihçi Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, işbu “sentez”in tamamen Turan’daki devlet geleneği ve inançlar sistemiyle İslâm’ın birbirlerine çok uygun düştükleri savını, “Türk-İslâm sentezi” adlı kitabında[1] ifade ediyor. Biz bundan ilgili bazı bölümleri aktarmakla yetiniyoruz.

 

“Devlet kuruculuk ve teşkilâtçılıkta kabiliyetli, bu itibarla da toleranslı, nizamperver, fütuhata yatkın fakat sömürücü değil, hakikatlere açık, gerçekçi bir millet olarak tanınan Türklerin bu özellikleri düşünce sistemlerinde temellenmektedir. Türk ne her şeyi, insana sağladığı fayda derecesinde değerlendiren maddeci eski Grek gibi, ne de kâinatı meçhuller âlemi sayıp çözemediği hâdiseleri hemen ‘mucize’ye bağlayan Samî[2] – İranlı – Hintli gibi düşünmektedir. Türk’ün mevcut düşünce tarzları arasındaki yeri, mutedil ölçüde akılcı – maneviyatçı olmaktadır. Bu hususiyet İslâm felsefî tefekküründe mühim rol oynamış, dolayısıyla Türk kültür çevresine mensup şahsiyetler müspet düşünce ve ilim sahasında büyük hizmetler ifa etmişlerdir”

 

“Bu ortamda, iradeyi ön safa alan, ilâhî emirleri akıl ve deliller ışığında kavrayan İslâmî düşünce tarzının (?) gelişmesi, zaman ve mekân şartlarını gözeten bir hukuk nizamı, eski Bozkır Türk siyasî teşekküllerinde görülen devlet anlayışı, vicdan hürriyeti ve askerî geleneklerin İslâm’la terkibi, siyasetten ilme, sanata kadar hayatın her safhasında Türk üslûplu bir İslâm anlayışını ve uygulamasını meydana getirmiştir” (Kitabın arka kapağındaki yazı).

 

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Süleyman Yalçın da, kitabın ‘takdim’ yazısında şunları söylüyor: “Aydınlar Ocağı mensupları bu düşünce ve duygularla Türk’ün İslâm’da, İslâm’ın Türk’te bütünleştiğini müşahede etmiş ve bu hali bizzat yaşamışlardır. Bundan dolayı son 10 senedir ‘Türk – İslâm Sentezi’ veya ‘Türk-İslâm Terkibi ’ ifadelerini sık olarak kullanırken Türk’ün varlık hikmetine de işaret etmiş oluyor”.

 

Kafesoğlu’nun yukarıdaki ‘mutedil ölçüde akılcı – maneviyatçı’ ifadesine dönerek günümüzdeki Ülkücü Bozkurtların, akıl ve maneviyat babında ne denli ‘itidal sahibi’ oldukları çok tartışılabilir. Yine bunların, kendileri gibi düşünmeyen, kendileriyle aynı fikirde olmayanlara karşı hiç de ‘toleranslı’ olmadıklarını, yıllar boyunca vaki olmuş olaylar göstermiştir. Keza, işbu ‘akılcı – maneviyatçılığın’, başlarına ekledikleri bir de muhafazakâr sıfatıyla mevcut sosyal statüyü korumak yolunda işleri nereye kadar götürdükleri herkesçe biliniyor.

 

Bu arada Kafesoğlu, bizim her zaman savunmuş olduğumuz bazı tezleri doğrular mahiyette ifadelerde de bulunmuş, ezcümle: 

 

Tarihî vakıalar yanında sosyoloji ve etnoloji araştırmaları da ortaya koymuştur ki ‘sınıf’ anlayışı ve imtiyazlı grupların teşekkülü, bu arada tabiatıyla serflik (toprak köleliği) ve genel olarak kölelik ve derebeylik (feodalite) doğrudan doğruya ‘toprağa’ bağlı topluluklarda baş veren ‘yerleşik’ kültür ürünüdür. Bunların bozkırlı cemiyetlerle ilgileri yoktur. Tanınmış etnologların (W. Eberhard, A. Hollantz) ifadesi ile ‘Bozkırlı hayat tarzında gerçek feodalite aramak beyhudedir …, zira imtiyazlı tabakaların zuhurunda başlıca üç durum rol oynamaktadır:

 

  1. a) Geniş araziye sahip olmak (iktisadî),
  2. b) Askerliği meslek edinmek (idarî – siyasî),
  3. c) Ruhanîliği temsil etmek (dinî).

 

“Bunların her üçü de aslî Türk kültüründe gelişme şansı bulamamıştır. Önce: Tarımın ekonomik faaliyet içinde cüzî bir yer tuttuğu bozkırlar sahasında büyük tarım arazisi (malikâne) meydana gelmesi imkân dışı idi; ikincisi: Türk devletinin, atın sürati ve demirin vurucu gücü dolayısıyla kazandığı askerî karakter icabı, kadın – erkek her Türk iyi savaş terbiyesi almış, daima cenge hazır durumda olduğundan askerlik özel meslek sayılmazdı… Üçüncüsü: Eski Türk din mensupları imtiyazlı değildiler, çünkü Türk sosyal üniteleri, daha ziyade siyasî vasıfta olup, dinî karakter taşımıyorlardı…”. (S.63)?

 

“Eski Türk inanç sisteminin ‘Şamanlık’ olduğu umumî kanaat halinde yerleşmiş ise de, bu görüş yanlıştır. Orta Asya’da yaşayan bir kısım Türklerin Şamanizm’e inandıkları gerçektir. Fakat bu hal, Şamanik telâkkilerin IX. – X. asırlarda Güney’den Budistik örtü ile karışık şekilde gelerek Türk zümreleri arasında yayılması hadisesidir. Şamanlığın aslî Türk dini ile ilgisi bulunmadığı, artık ispatlanmış durumdadır (M. Eliade, 1951). Gök-Türkler çağında dahi, dinden ziyade bir sihir sayılan şamanlıktaki ‘Ruh’un yedi kat gök ve yeraltı katlarında seyahat’ gibi düşünceler yer etmemişti, bunlara ilâveten, Türkçede din adamını ifade eden ‘kam’ sözü ile ‘şaman’ kelimesinin aynı olduğuna dair iddia da, ‘şaman’ tabirinin Hint – İran dilinde keşfedilmesi ile geçerliğini kaybetmiştir”(S.83)”.

 

“Türkler, bilindiği üzere, tarihleri boyunca zaman ve bulundukları mahallenin icapları dolayısıyla, eski aslî inançlarını korumakla birlikte, çeşitli dinlere de girmişlerdir… Fakat bu dinlerin hiç birinde tutunamadıkları bellidir, zira bir kısmında millî seciyelerini kaybederek ya Çinlileşmişler (Tabgaçlar gibi), ya da Hristiyanlaşmışlar (Tuna Bulgarları, Macarlar gibi) yahut uzunca bir müddet yabancı itikat içinde yaşamışlarsa da sonunda din değiştirmek ihtiyacını duymuşlardır (İç Asya Uygurları gibi). Ancak İslâmiyet’tir ki Türkleri candan tatmin edici bir iman sistemi olarak görünür, zira Türklerin İslâmiyet’teki kadar başka hiçbir dinde kendilerini mutlu hissetmediklerini, bu dine hayatları boyunca sıkı sıkıya sarılması ve hattâ bu dinin mübeşşirlerin hizmetlerinin çok üstünde bir enerji ile koruyuculuğunun ve yayıcılığını yapmaları göstermektedir. Acaba hangi sebeple Türk din tarihi böyle tecelli etmiştir? Bunun açıklanması son derece basittir: İslâmî itikatlarla eski Türk dinî inanç sisteminin esasları arasında şaşılacak ölçüde bir mutabakat mevcut bulunmaktadır (!): Musevîliğin Yahudilere has bir inanç vasfında olması, Hristiyanlığın ‘üçlü kişilik’ (Teslis = Trinity) düşüncesine dayanması, Manihaizm’deki ikilik (Tesniye = Dualism), Budhistlikte Tanrı kavramının bulunmayışı Türkleri tatmin etmemiş gibidir. Hâlbuki İslâmiyet’in ilân ettiği tek ve yaratıcı Allah, eski Türk inanç anlayışını tamamıyla kavramış durumda idi. Yani, Türkler adeta, yeni bir din değil, kendi kadim inançlarının çok daha sağlam, kitabî, inandırıcı bir sisteme girdikleri kanaatinde idiler”.

 

Bundan sonra Kafesoğlu, eski Türk Tanrı inancı ile İslâmî itikatlar arasındaki ortak noktaları, ‘ana hatlarıyla’ sıralıyor. Bu ayrıntılara girmedik (S.143-145).

 

Müslüman olan Türk siyasî kuruluşları (tarafımızdan belirtildi) artık, sosyal durum, iktisadî hayat, askerî ve idarî yönlerde olduğu gibi dil, edebiyat, sanat itibariyle de yeni kültür şartlarının gereklerine uymuşlar, farklı bir kültürün kadim Türk kültürüne aşılanması ile farklı bir hüviyete bürünmeye başlamışlardır. Dolayısıyla eski Bozkır Türk devletleri ile İslâmî – Türk kuruluşları birbirlerinden oldukça ayrıdır (Tarafımızdan belirtildi). Değişikliğin (‘farklılığın’ demek istiyor herhalde) başlıca sebeplerinden biri, İslâmiyet’in aynı zamanda dünya ile ilgili faaliyetleri de kadrolayan kitabî bir din olması, diğeri de yerli halkın, İslâmî akideleri ve müessesesi ile birlikte, eski İran (Sâsânî) geleneklerinden bir kısmını yaşatmakta devam etmesidir.

 

Türklerin İslâmî çevrede karşılaştıkları fakat esasa taallûk etmeyen (?) bu yeni kültür unsurlarının Türk kültürüne nüfuzunda bilhassa Horasan kıtasının başlıca rolü oynadığı sezilmektedir. Zira asıl ünlü sentezin başlama merkezi burasıdır.

 

Ancak, görünüşte, gittikçe gelişmek üzere, Horasan’da bir İslâm devleti kurulmakta gibi ise de, gerçekte öyle değildi. Terkibin bir kanadını teşkil eden Türk kültürü bütün zindeliği ile devam ediyordu. Hükümranlık anlayışı, devletin askerî karakteri, din hayatında tolerans, düşünce sistemindeki ayrılık, toprak rejiminin değişik oluşu, bazı sosyal haklar, farklılıkların başlıcalarıdır (S.145-147).

 

Ancak, İran toprakları ve halkı üzerinde Türkler tarafından bir İslâm devleti kurulmuşa benziyor idiyse de, gerçekte bu mekanizma tam bir İslâm devleti değildi. İslâmî sistemden ayrıldığı hususlar da dışa değil, fakat ana bünyeye, öze taallûk ediyordu… O halde Selçuklu – Türk devleti, İslâm kültür çevresinde teşekkül etmiş şekil ve geleneklerle, kadim Türk siyasî, içtimaî, hukukî – örfî değerlerin birbiri ile kaynaşmasından doğan orijinal karakterde bir kuruluştu (S.150).

 

…Aralarında Nizamiye medreseleri hocalarının da bulunduğu devrin sayılı din adamları aynı zamanda sufilik arasında çelişkiyi gidermek, yani medrese ile tekkeyi uzlaştırmak için çalışıyorlardı. Başarıya, Bâtınî – Râfızî akımları şiddetle suçlayan…, yalnız akla dayandıkları için filozoflara hücum eden…, dolayısıyla İslâmiyet’i selâmete çıkarmakta… büyük hizmeti bulunan Horasanlı Gazzalî (Ölm.111) ulaştı (S.171).

 

… Osmanlı İmparatorluğu, diğer Türk – İslâm devletleri gibi teokratik değildir (S.185)…[3].

 

.

. .

 

Buraya kadar ülkemizdeki ırkçı–Turancı, antikomünist ve anti-semitik hareketin aktörlerini irdeledik. Ama bütün bu ‘kuramcıların ağababası’, daha önce de çok kez adı geçmiş Zeki Velidî Togan’ı anmadan geçemeyiz. Nadir Özbek, ‘Irkçı – Turancı’ akımın içinde adı sık geçmiş bu bilim adamını o akımı oluşturan grup içinde yerine oturtuyor[4]. Okuyoruz onu.

 

Togan’ın düşüncesini izlediğimiz eksenlerden biri, II. Dünya Harbi yıllarında ırkçı, antikomünist ve Rusya Türklerine (‘dış Türkler’, ‘esir Türkler’) yönelik irredentist vurgularla ön plâna çıkan milliyetçi hareketi düşünce ortamını oluşturmaktadır. ‘1944 Irkçılık – Turancılık Davası’na dâhil olması, Togan’ın adını Türk milliyetçiliğindeki bu eğilim içinde anılmasına yol açmış. Ancak, aşağıda ayrıntılarıyla değinileceği gibi, Togan’ın milliyetçilik ve Türkçülük anlayışı, Türkiyeli Türkçülerden tamamen farklı bir tarihî çerçeve tarafından şekillendirilmiş olması nedeniyle Türkiye’ye özgü bu genel çerçeveden ayrıştırmayı gerektirecek nitelikler taşımaktadır.

 

  1. yy. bir proleter dünya devrimi yerine, milliyetler meselesi ve köylü toplumların kalması gibi sorunlara çözümlerin arandığı bir dönem olmuştu. Ne var ki, bu sürece ilk ivmeyi veren Bolşevik Devrimi, bir yandan sömürge ulusların kurtuluş ümidine kaynaklık ederken, öbür yandan Sovyet sisteminin sağlamlaştırılmasıyla eşgüdümlü olan Çarlığın sömürgesi durumundaki Müslüman – Türk halklarını, eski rejimi çağrıştıran bir şekilde merkeze bağlayarak derin bir paradoks yaratmıştır.

 

1917 – 1923 dönemi, Rusya’nın Müslüman halklarının Temsilcileri olarak politika sahnesine çıkan aydınların, komünizm ve milliyetçiliğin bağdaşırlığı düşüncesinin tohumlarını atmalarını sağlayarak, mirası Çin, Hindistan, Endonezya, Cezayir gibi Asya ve Afrika’nın çeşitli uluslarının II. Dünya Harbi sonrası deneyimlerine esin kaynağı oluşturacak bir genel yaklaşımın yeşermesine imkân sağlamıştır. 1917’ye gelindiğinde Rusya Müslümanları, kaynağını Tatar ticaret burjuvazisinin XIX. yy.daki serpilişinde bulan bir kültürel Rönesans’ın hayat verdiği Cedid aydınlar kuşağını yetiştirmiş bulunuyordu. Ancak süreç, 1905 Devrimi ertesinde gelişen Müslüman İttifak hareketinin Rus Anayasal Demokrat Partisi’nin (Kadet) liberal programı çerçevesinde ifadesini bulan kültürel taleplerinin, yani Cedidi liberalizminin, Rusya Müslümanlarının sorunlarını çözmekte yeterli olmayacağını açığa çıkarmış bulunuyordu.

 

1917 Devrimi ile siyasî geleceklerini tayin etme sorunu ile karşı karşıya kalan Rusya Müslümanlarının ortak bir siyasî irade oluşturmaktan hayli uzakta oldukları, Mayıs ayında toplanan Bütün Rusya Müslümanları Birinci Kongresi’nde açığa çıkmıştır. Togan’ın da önemli aktörlerinden olduğu kongrede, devrim sonrası Rusya’da siyasî yapının alması gereken şekil konusunda derin bir görüş ayrılığı ortaya çıkmıştır. Kazanlı liberal – Cedid aydınların girişimleriyle toplanan Kongre, ılımlı bir toplumsal program ile Müslümanların kültürel özelliklerinin tanındığı bir üniter Rus siyasî yapısının, Rusya Müslümanlarının hem birliğini sağlayacağı, hem de millî sorunlarını çözeceği iddiasını gündeme getirmiştir. ‘Topraksız muhtariyet’ veya ‘ünitarizm’ şeklinde ifade bulan bu görüş, Kazan Tatarları tarafından dile getirilmiş ve sözcülüğünü de büyük oranda Sadri Maksudî üstlenmiştir. ‘Ünitarist’ görüşün karşısında, Ruslarla eşit siyasî haklara sahip olunacak ve bir federasyon önerisiyle Kafkasyalılar, Türkistanlılar, Kırım Tatarları, Kazaklar ve Başkurdlar yer almıştır. Zeki Velidî, ‘topraksız muhtariyet’ veya ‘federalizm’ şeklinde ifade edilen bu görüşün şiddetli savunucularından biri olmuştur. Bu çalkantılı süreç, Orta Volga bölgesinde ‘ünitarist’ Tatarların 19 Kasım 1917 tarihinde İdil – Ural Devletinin (Trans – Bulak Cumhuriyeti) muhtariyetini ilân etmeleri ile hız kazanmıştır. Bunu mukabil Zeki Velidî tam bir ay sonra Başkurdistan’ın muhtariyetini ilân etmiştir (Küçük Başkurdistan). Ancak her iki siyasî yapı da kısa süreli olmuş, yerel Sovyet iktidarları ve Kızıl Ordu Orta Volga bölgesinde yeşeren her türlü millî siyasî organı 1918’in ilk aylarında tasfiye etmiştir. Ancak, iç savaşın ilk işaretlerinin belirlediği bu kritik günlerde Sovyet rejiminin geleceğinin Müslüman halkların tavrına bağlı olduğunun farkında olan Stalin, 23 Mart 1918 tarihinde Vahitov, İbrahimov gibi Sultangaliyev’in yakın arkadaşları olan Tatarların da katılımıyla Tatar – Başkır Sovyet Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ilân etmiştir.

 

Volga bölgesindeki bu yeni yapılanmada ipler artık liberal milliyetçilerden çok Sultangaliyev gibi Müslüman komünistlerin elinde bulunmaktadır. Togan aynı tarihlerde Başkurd ordusunun başında, Çek lejyonları, Ataman Dutov önderliğindeki Kosak birlikleri ve Kolçak komutasındaki Beyaz Ordu’dan oluşan karşıdevrimci güçler ve Kazak Alaş – Orda birliklerinin de yer aldığı Geçici Rus Hükümeti’nin (Konuç) kuruluşuna katılmıştır. Ancak Amiral Kolçak komutasındaki ordular geçici hükümeti devirmiş ve Başkır birliklerini dağıtmaya yeltenmiştir. Togan, bunun üzerine Kazak Alaş – Ordu önderleri ile birlikte, Sovyet temsilcileri ile görüşmeye başlamış ve 19 Şubat 1919 tarihinde Sovyet hükümeti ile Geçici Başkır Hükümeti’ni kuran ön anlaşmayı imzalamıştır. İç savaşın en kritik günlerine denk düşen bu saf değiştirme, Sovyet rejiminin kaderini tayin edici nitelikte olmuştur. 19 Şubat 1919 ve 27 Mayıs 1920 tarihleri arasındaki 15 aylık dönemde Zeki Velidî, Bolşeviklerle açık işbirliği halindedir. Togan bu dönemde Lenin ve Stalin gibi Bolşevik önderlerle yakın ilişki içinde, Başkurdların özerkliği meselesini sağlam temellere oturtmaya çalışmıştır. Başlangıçta iç savaşın yönünün henüz kesin olarak belirmediği evrede, güçlü bir Başkurd ordusunun komutanı olan Togan’ın Bolşevikler nezdindeki itibarı hayli yüksektir. Ancak, Orta Volga bölgesinde Beyaz tehlikenin bertaraf edilmesi, komutasındaki disiplinli bir Başkurd ordusu bulunan Togan’ı, Sovyet sisteminin merkezîleşme eğilimleri karşısında gerçek bir engel haline getirmiştir. Bu tarihten itibaren Başkurdistan’daki Bolşevik politika, Stalin’in önderliğinde türlü girişimlerle Togan’ın iktidarının altını boşaltmaya yönelir. Böylece Togan için Bolşeviklerle de köprüleri atmaktan başka bir seçenek kalmayacaktır. Togan, 1920 baharında Volga bölgesinde Sovyetlere karşı bir ayaklanma örgütlemenin imkânsız olduğu düşüncesiyle gizlice Türkistan’a geçer. Türkistan’da biri sosyalist olmayan ve dine müstenit ‘Cedidler Fırkası’, diğeri sosyalist ‘Erk Fırkası’, üçüncüsü Kazakların ‘Alaş Orda’sını yedi maddelik bir program etrafında bir araya getirerek Türkistan Millî Birliği (TMB) adlı teşkilâtı oluşturur. TMB’nin amacı, Hazar’ın Doğu’sundaki Türklerin ‘kavmiyeti de itibar nazarına alan ve iktisadî esaslara dayanan coğrafî mıntıkalara bölünen bir federasyon’ şeklinde siyasî birliğini sağlamaktır. Bu yeni proje, yani Togan’ın kendi ifadesiyle ‘Uluğ Türkistan Federasyonu’, ‘Cenubî Türkistan, Orta Türkistan, Şimalî Türkistan ve Batı Türkistan’ın birleşmesinden oluşacaktır. Togan’ın Türkistan’da Enver Paşa ile ilişkileri, onun hâlâ Sovyet sistemi içinde bir çözüme açık olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Enver Paşa’nın Togan’ın ısrarına karşı Afganistan’a geçmeyip Basmacıların başına geçme kararı, Togan’ı da aynı doğrultuda hareket etmeye zorlar. Fakat Bolşeviklerin Batı cephesinden büyük kuvvetleri Orta Asya’ya kaydırmaları ve Enver Paşa’nın bir çatışma sırasında hayatını kaybetmesinin ardından 18 Eylül 1922 tarihinde toplanan 7. Türkistan Millî Kongresi, Türkistan meselesinin artık Rusya’nın bir iç işi olmaktan çıkarılıp uluslararası bir dava haline getirilmesi gerektiği kararını almıştır. Bu toplantı, aynı zamanda Togan’ın İran, Afganistan ve Hindistan yoluyla Avrupa’ya gitmesini ve TMB merkezini dışarıda kurmasını karara bağlamıştır.

 

Burada tafsil etmediğimiz benzerliklere rağmen, Sultangaliev’in Marksizm’e gerçekten inanmış olması ve 1928 yılında tasfiye edilinceye kadar Komünist Fırkası içinde yer alması, onun yaklaşımlarının Togan’dan farklılıklar taşımasına yol açmıştır. Her ne kadar Sultangaliev’in genel sorunsalı milliyetçilik çerçevesinde değerlendirilmeyi gerektiriyorsa da o, her zaman bir dünya devrimi arayışı içinde olmuştur. Bu dünya devriminin, Batı ve Rus proletaryasının değil, Doğu toplumlarının önderliğinde gerçekleşeceğine inanmıştır. Sultangaliev için Doğu’nun köylü toplumları, metropol proletaryasından daha devrimci potansiyellere sahipti. O ise ki Togan, bir dünya devriminden çok, Türklüğün siyasî birliğinin sağlanması ve Bolşevizm rengini alan Rus emperyalizminin boyunduruğundan kurtarılması meselesi ile meşguldür. Her ikisi de, siyasî beklentilerinin Sovyet sistemi içinde gerçekleşeceğine bir süre olsun inanmışlardı. Togan’ın bu yanılsamadan daha erken kurtulmasının en önemli nedeni onun, askerî bir gücün, disiplinli Başkurd ordusunun başında bulunuyor olması ve halkının yüzyıllardır Rus sömürgeciliğinin boyunduruğu altında bulunmuş olmasıdır. O ise ki Sultangaliev, yine birkaç yüzyıldır Rus kapitalizmi ile işbirliği geleneğine sahip Kazan Tatarları ortamından gelmektedir.

 

Ekim Devrimi ardından gelişen süreç, milliyetçi mücadele içinde yer almış birçok Müslüman Türk aydınının, ülkelerini terk edip Mançurya, Laponya, Finlandiya, Polonya, Almanya ve Türkiye gibi ülkelere yerleşmelerine yol açmıştır. Yeni bir ulus – devletin inşa sürecinin henüz başlarında bulunan Cumhuriyet Türkiye’si için bu yetişmiş aydın kuşak, bulunmaz bir fırsat yaratmıştır. Bu ilk kuşak Sovyet Göçmenlerin önemli bir kısmı Türkiye’de kalmış ve yeni rejimin inşasına katkıda bulunmuşlardır. Abdülkadir İnan, Abdullah Battal Taymas, Ahmet Ağaoğlu, Ahmet Caferoğlu, Ahmet Temir, Akdes Nimet Kural, Ali Hüseyinzade, Fatih Emirhan, Muharrem Feyzi Togay, Reşit Rahmeti Arat, Saadet Çağatay, Yusuf Akçura, Zeki Velidî Togan bunlardan sadece adları en çok bilinenlerdir. Kuşkusuz bu aydınlardan Yusuf Akçura gibi bazıları daha erken dönemde Türkiye’ye gelmiş ve yine Ahmet Caferoğlu gibi bazıları da eğitimlerini belli ölçülerde Türkiye’de almışlardır. Ancak yine de bu kuşağı bir bütün olarak Sovyet göçmenler grubu içinde değerlendirmek mümkündür. Kemalist önderlik, tarih, Türkoloji, antropoloji, linguistik, hukuk gibi alanlarda çok iyi yetişmiş bu kadroları Türk Dil Tetkik Cemiyeti, Türk Tarih Tetkik Cemiyeti, Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, İktisat Enstitüsü, Maarif Nezareti, Matbuat ve Millet Meclisi gibi ideolojik ve siyasî kurumlarda istihdam etmiştir.

 

İki savaş arası dönemde Kemalist rejim bu Sovyet göçmen aydınlarına ya Türkiye’de kalıp yeni rejimin kuruluşuna hizmet etmek, ya da bir başka ülkeye yeniden göç etmek seçeneğini dayatmıştır. Siyasî görüşleri ve dünyaya bakışları büyük oranda Sovyet Türklerinin millî sorunları çerçevesinde şekillenen bu aydınlar için Türkiye’de kalmak, tek parti döneminin özellikle 1920’lerin sonlarından ve 1930’lardan itibaren son derece darlaşan ve iç ve dış politika önceliklerine tâbi olmak anlamına gelecektir. Yusuf Akçura, Sadri Maksudi gibi kişiler yeni rejimin siyasî hattıyla uzlaşıp ona tâbi olmakta zorluk çekmezlerken, Togan son derece aykırı bir profil sergileyecektir.

 

Daha önce de değinildiği gibi Togan, Türkistan’dan, millî mücadelenin Avrupa ülkelerinde sözcüsü olmak ve kendini ilmî çalışmalara adamak üzere ayrılmıştır. Ancak, 1925 yılında Berlin’de eski Maarif Vekili Dr. Rıza Nur’un ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Berlin sefiri Kemaleddin Sami Paşa’nın ısrarıyla Türkiye’ye gelmek konusunda ikna edilir. Henüz Türkiye’ye gelmeden Maarif Vekâleti Talim ve Terbiye Heyeti Azalığına atanması da Türkiye’ye gelmesi için bir emrivaki oluşturur. Togan, bir süre sonra bu bürokratik görevden ayrılıp Fuad Köprülü’nün daveti ile İstanbul Darülfünunu’nun Edebiyat Fakültesi’nde Türk Tarihi muallimi olarak çalışmaya başlar. Cumhuriyet rejiminin ulus – devlet inşası sürecindeki önemli ideolojik hamlelerinden birini oluşturan ve Birinci Türk Tarih Kongre’sinde gündeme getirilen ‘Türk Tarih Tezi’, Togan’ın Kemalist önderlikle açık çelişkiye düşmesine yol açar. Bilimsellikten uzak, tamamen yeni ulus – devlet inşasının ideolojik ihtiyaçlarına göre formüle edilen ve siyasî arka plânları itibariyle Türk milliyetçiliğinin kapsamını Orta Asya vurgusuna rağmen sadece Anadolu ile sınırlayan bu görüşe açıktan cephe alır. Bu ortam, Sadri Maksudi gibi daha 1917 yılında Birinci Müslüman Kongresi’nde farklı siyasî önerileriyle ayrı düşmüş siyasî rakipleri tarafından istismar edilir ve Togan aleyhine ciddî bir kara çalma kampanyası başlatılır. Rejimle uyuştuğu, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu gibi boyun eğdiği veya Sadri Maksudi gibi Kemalist rejimin ideolojik ve siyasî tercihlerinin şakşakçılığını yaptığı sürece Togan, Kemalist rejim için bir sorun oluşturmayacaktır. Ancak Uralların güneyi ve Kafkasya’nın kuzeyinin yarı göçebe kültürel ortamında yetişmiş, Başkurd ordusunun başında hem Beyazlarla, hem de Kızıllarla birlikte savaşmış, daha sonraları da Rusya Türklüğünün birliği uğruna Türkistan’da Basmacılarla birlikte Kızıl Ordu’ya karşı gerilla mücadelesine katılmış, Muhtar Başkurd Cumhuriyeti’nin Harp Komiseri ve Hükümet Reisi Togan’ın, böylesi bir konumu benimsemesinin imkânsızlığı açıktır.

 

Togan ile birlikte Türkistan’daki mücadele içinde yer alan Mustafa Çokaloğlu gibi birçok siyasî önder, başından itibaren Avrupa’da kalmışlar ve burada bir yandan Türkistan sorununu gündemde tutmaya çalışmışlar, diğer yandan da Sovyetler karşıtı genel antikomünist mücadelenin oluşmasına katkıda bulunmuşlardır.

 

Togan bu kesimden kısmen farklı olmuştur. 1932 sonrası Avusturya ve Almanya’da bulunduğu sırada kendini siyasî çalışmalardan çok akademik çalışmaya vermiştir 1939’da Türkiye’ye dönmesiyle birlikte, aşağıda göreceğimiz gibi, kendini tekrar siyaset içinde bulacaktır. Ancak, 1940’ların sonundan itibaren Togan, açık bir siyasî faaliyet içinde bulunmaktan çok, Türkistan’ın birliği fikrinin bir temsilcisi, bir sembolü olmanın verdiği manevî otoriteyle kendini partiler ve gruplar üstü tutmaya sarf etmiştir. Togan ne Avrupa’daki Sovyet göçmenleri gibi tam anlamıyla komünizm karşıtı açık politikaya yönelmiş, ne de Türkiye’deki Sovyet göçmenleri gibi Cumhuriyet rejimiyle bütünleşebilmiştir. O, daha açık, Türkiye’de Türk milliyetçiliği çerçevesinde ‘Büyük Türkistan’ idealinin taşıyıcısı ve sembolü olarak yer almıştır.

 

Mustafa Kemal’in ölümünün ardından İnönü’nün yumuşama politikası çerçevesinde 1939’da Türkiye’ye dönen Togan, bu ortamı Türkistan’ın ‘Sovyet emperyalizminden’ kurtarılması mücadelesine sağlayacağı imkân dolayısıyla büyük bir heyecanla karşılamıştır. 1941’de Almanya’ya gidip buradaki Türk savaş esirlerini örgütlemek talebiyle İstanbul Valisi Lûtfi Kırdar aracılığı ile hükümete başvurmuş, ancak bu başvuru olumlu karşılanmamış ve bu nedenle faaliyetlerini tamamıyla Türkiye içinde yürütmek durumunda kalmıştır. Mayıs 1944’de başlayan ‘ırkçılık – Turancılık’ davasının sanıkları arasında Togan da yer almış, Türkiye’nin Amerika ile ilişkilerini yeni bir çerçevede geliştirmesi sonucu, 1947 Mart’ındaki ikinci yargılama da, sanıklar lehine sonuçlanmıştır.

 

İddianamedeki suçlamaların düzmeliği bir yana bırakılırsa, bu tarihten itibaren Togan’ın adı, gittikçe pantürkist ve irredentist eğilimleri daha bariz bir görünüm alan Türk milliyetçileri çevresi içinde anılır olmuştur. II. Dünya Harbi yıllarının hemen sonrasının ırkçı – Turancı matbuatın büyük oranda Türkiyeli Türkçülerin eseri olduğu vurgulanmalıdır. 1930’lu ve 1940’lı yılların bu milliyetçi dergileri, özellikle Atsız Mecmua, Bozkurt, Ergenekon, Orhun, Gökbörü açık ırkçı renkler taşımaktadır. Örneğin Nihal Atsız tarafından çıkarılan Atsız Mecmua’nın 1934 tarihli son sayısında ‘Türk ırkı = Türk Milleti’ ibaresi yer almaktadır. Togan’ın manevî otoritesine karşı büyük saygısı olan Atsız, Türklüğün temel şartları olarak önce kanı, sonra dili, ondan sonra da dileği sıralamaktadır. Türk milliyetçiliğinin diğer önemli ismi Reha Oğuz Türkkan tarafından çıkarılan Bozkurt dergisinin kapağında ‘Her Irkın Üstünde Türk Irkı’ ibaresi yer almıştır.

 

Bu dergilerin birçoğunun yazı kadrosunda yer almakla birlikte Togan için Türklüğün tanımlanmasında tamamen farklı öncelikler belirmektedir. Togan’a göre Türk, “Türk dilini konuşan, hattâ bazen dilini unuttuğu halde millî şuurunu muhafaza eden insandır”. “İngiliz, Arap, Zenci ve Çerkezlerden Türk harsına tereddütsüz ve nihaî olarak iltihak edenleri milletimiz kendinden sayar. Keza, milliyetine açıkça sadık olan Musevî vatandaşları da vatandaş tanır”.

 

1940’lı yılların heyecanı dağıldıktan sonra Togan, 1951’de verdiği bir konferansta, Türk milliyetçiliğinin hiçbir ırk üstünlüğü davasına kapılmaması gerektiği uyarısını yapar. Yine Zeki Velidî’ye göre Türk milliyetçiliği ‘diğerlerine faikıyet iddiasında bulunan antropolojik race – ırk prensibini hiçbir zaman kendi millî teşekkülünde müessir bir faktör olarak almamıştır’.

 

Togan, ırkçılığa olduğu kadar Turancılığa da hem kavram olarak, hem de düşünce olarak karşıdır. Turancılık kelimesinin Türkçülük manasına kullanılamayacağını iddia eder. Anadolu’dan Çin ortalarına kadar uzanan Türklük koridorunun ‘Şimal’inde Slav, Cenubunda Farisî kültürü varlığı bir realitedir’. Bu nedenle ‘Türk milliyetçiliği hayalî bir Turan peşinde koşmak yerine bu koridorun temsil ettiği etnik hudutlarımızın birleştirilmesi ile uğraşmalıdır. Türk milliyetçiliği hiçbir emperyalizm davasına kapılmamalıdır’. Bununla birlikte ‘etnik hudutlarımızın siyasî hudutlarımızla sıkıştırılması cihetine de’ izin vermemelidir.

 

Togan’a göre Türk milliyetçiliği için en büyük tehlikeyi ‘Türkistan ve Azerbaycan’da olduğu gibi Türkiye’de milliyetçiliğin mahallî tezahürü sıfatıyla Anadoluculuk güdenler’ oluştururlar[5].

 

Stalin döneminde ‘tek ülkede Sosyalizm’ deneyimi, Togan’ın öngörülerini doğrular nitelikte olup eski Rus İmparatorluğu’nun sınırlarının tamamı üzerinde merkezî Sovyet iktidarını yeniden tesis etmiş ve Doğu toplumlarının kendi ‘Sosyalizmlerini’ kendilerinin kurmalarına fırsat tanımamıştır. Sovyet rejimi, Togan gibi açık milliyetçileri sistem dışına atmakla kalmamış, Sultangaliev gibi Müslüman komünistleri de kısa bir süre sonra tasfiye etmiştir. Sovyet sistemi içinde ‘millî demokratik bir sosyalizm’ olabileceğine gerçekten inanmaya hazır olan Togan, karşısında ‘emperyalist bir sosyalizm’ bulmuştur.

 

Gerek siyasî geçmişinin, gerekse akademik düzeyinin verdiği otorite ile Togan, Türk milliyetçiliğini oluşturan şahıslar, gruplar ve partiler üzerinde yer almaya özen göstermiş, Türk birliğini kendi kişiliğinde cisimleştirmeye çalışmıştır. II. Dünya Harbi yıllarında Türk milliyetçiliğinde ırkçı – Turancı motiflerin ön plâna çıktığı dönemlerde kendisini bu motiflerden uzak tutmasını bilmiş, ırk üstünlüğü yerine ‘soy birliği’ni ve bir tür ‘vatandaşlık fikrini’ ön plâna çıkarmıştır.

 

Togan, ne Avrupa’daki Sovyet göçmenleri gibi tam anlamıyla komünizm karşıtı açık politikaya yönelmiş, ne de Türkiye’deki Sovyet göçmenleri gibi Cumhuriyet rejimiyle bütünleşebilmiştir. Irkçı – Turancı eğilimlerden dikkatle kaçınmıştır.

 

 

.

. .

 

Ve nihayet, bütün bu büyük oyunun aktörleri arasında yer alan, Togan’la hiçbir zaman yıldızı barışmamış Sadri Maksudî Arsal’ı irdeliyoruz.

 

Turgut Akpınar, Zeki Velidî’nin daha Rusya’dan beri anlaşamadığı hocası Sadri Maksudî Arsal’ın, konumuzla ilgili yanlarını anlatıyor[6].

 

Daha sonra Sorbonne’da da dersler verecek olan Sadri’nin Paris’e tahsile gitmesi, Kırımlı meşhur gazeteci İsmail Gaspralı (Gasprinski)’nin telkin ve teşviki iledir. Gaspralı’nın Sadri Maksudî üzerinde büyük etkisi olmuştur. En önemlisi, ‘Türklerin Birliği Fikri’dir. Bu nedenle “Benim manevî babam İsmail Gaspralı’dır” sözünü hep tekrarlarmış.

 

1905 İhtilâli’nden sonra Rusya’da ilân edilen Meşrutiyet, Rus egemenliği altında yaşayan Türklerin biraz serbestî elde etmelerine yaramış ve ‘Türk’ kelimesinin daima devletçe kuşku ile karşılanması ve istenmemesi yüzünden ‘Müslüman’ sıfatını kullanan Türkler hemen faaliyete geçip önce 10 Nisan 1905’te Ufa’da dinî bir kongre, arkasından 15 Ağustos’ta Mekerce’de (Nijni – Novograd) I. Millî Kongre’yi toplarlar. Bu kongre, resmen izin alınmaması nedeniyle, kanuna hile yoluyla, bir gemide toplanmıştır. Başkanlığa İsmail Gaspralı seçilir. Kongre’nin en önemli kararı, ‘Müslümanlar İttifakı’ adıyla Rusya Türklerinin tek bir kuruluşta birleşmesi olmuştur. Bunu ikinci ve üçüncü kongreler takip eder.

 

Sadri Maksudî Rusya’ya döndüğü günlerde III. Kongre toplanıyordu. O, kongrenin toplandığı Mekerce’ye ancak toplantının ikinci günü yetişebildi. Fakat kendisini bir sürpriz bekliyordu. Türkler arasında büyük bir saygınlığı haiz İsmail Gaspralı, Sadri Maksudî, yolda olduğunu bildiğinden onu Merkez Komitesi üyeliğine seçtirmişti (17 Ağustos 1906). Bu Millî Kongre’den hemen sonra, lağvedilmiş ilk Duma (parlamento) yerine II. Duma için seçim kampanyası başlamıştı. Maksudî, millî menfaatler bakımından en uygun görülen ‘Meşrutiyetçi Demokrat’ bir parti olan ‘Kadet’ Partisi’ne girdi ve seçimlere katılarak 34 Türk arasında Duma’da milletvekili olarak yer aldı. Avrupa’da tahsil etmiş, medenî tavırlı, bilgili bir genç olarak Rusların da oyu ile Duma Başkanlık Divanı’na seçildi. Ancak bu Duma da Çar tarafından kısa süre sonra dağıtıldı. III. Duma’ya, yeni seçimle 10 Müslüman girebildi, bunlardan biri de Sadri Maksudî idi.

 

Bu kez Duma, tam seçim dönemini tamamlayarak 1907 – 1912 arasında faaliyetine kesintisiz devam edebildi. İşte bu III. Dönem, Sadri Maksudî’nin en aktif olduğu ve Rus Türklerinin ve Osmanlı Devleti lehinde sesini yükselttiği ve cesurane konuşmalar ve müdahaleler yaptığı dönem olmuştur. Bu konuşmalar ve Maksudî’nin her fırsatta gösterdiği milliyetçi tutum nedeniyle, ertesi seçimde partisi kendisini aday göstermesine rağmen seçilmemesi için yetkili, şoven Rusların çabaları sonuç vermiş ve Maksudî IV. Duma’ya girememişti. Esasen bu kez Meclis’e sadece altı Türk girebilmişti, bunlar da az tanınan, sivrilmemiş kişilerdi.

 

Maksudî IV. Duma’ya girememişti ama üyesi bulunduğu Kadet Partisi’nin merkez kongresine katılmak üzere Petrograd’da bulunduğu sıralarda ikinci Rus ihtilâli de (ilki 1905, öbürü 1917) yapılmış ve ihtilâlin ilk geçici hükümetini kurmak görevi Kadet Partisi’nin itibarlı liderlerinden Prens G. İlyov’a verilmişti. Maksudî, mensubu olduğu bu partinin liderlerinin çoğunu yakından tanıyordu. Eski valileri görevlerinden uzaklaştıran yeni hükümet, Türkistan’ın yönetimini dokuz kişilik bir ‘Türkistan Komitesi’ne vermişti. Beş Rus ile dört Müslüman (Türk)’den oluşan komitede Sadri Maksudî de yer almıştı. Heyet, Türkistan’a gidip göreve başladı ise de, ihtilâlci unsurların komitenin her işine karışmaları ve kudretlerinin gittikçe artması sonucunda görevini istediği gibi yapamayan Rus başkan, çareyi Türkistan’ı terk etmekte bulmuştu. S. Maksudî de, eğitim işlerini yüklenmişken, aynı nedenle kısa süre sonra o da Türkistan’ı terk edip gitmiştir. Bunda Türkistanlıların ilgisizliğinin de rol oynadığı söylenir.

 

İhtilâlin başında, Ruslar dışındaki kavimlere belli ölçüde tolerans gösterilmiş ve ihtilâlci Ruslar, kuvvetlenene kadar onların ağzına bir parmak bal çalarak, âdeta istiklâllerine kavuşacakları havasını estirmişlerdi. Bu arada, 22 Temmuz 1917’de, ‘İç Rusya ve Sibirya Türk Tatarlarının Millî Medenî Muhtariyeti’ (Türklerin kendi topraklarında) tasvip ve kabul edilerek bu tarih millî bayram olarak ilân edilmişti. Bu toplantıda, muhtariyetin başına bir komite getirilmiş, S. Maksudî de onun başkanı seçilmişti. Maksudî, kendi projesi olan ‘Topraksız Muhtariyet’in başkanı seçilmişti. Yeni kurulan veya kurulmakta olan komünist idarenin başındakilerin yalancı hoşgörüsünden yararlanarak kurulan Müslüman Türklerin Birliği şeklindeki müessese, bir devlet olmayıp bir cemaat teşkilâtı, dernek benzeri bir hükmî şahsiyet idiyse de, devlet olmamıştı, şöyle ki, toprağı, esasen topraksız bir muhtariyet idaresini bile kabul etmeyen, komünist olsalar da Rus milliyetçisi kalan Rus – Sovyet idarecileri, kısa zaman sonra, ‘İç Rusya ve Sibirya Türk – Tatarları’nın Muhtariyet İdaresi’ni ilga etmişlerdir.

 

Sadri Maksudî’nin idealist bir düşünce ve ahlâk adamı olarak en bariz vasfı milliyetçiliği ve Türkçülüğüdür. Kendisi de bir ilim mensubu olan kızı Doçent Âdile Ayda, babasının Irkçılığa yakın bir millî hisse sahip olduğunu açıkça yazmaktadır. Yakın dostu Abdullah Battal – Taymas, Maksudî’nin düşünce yapısı hakkında şunları söyler: “Merhum, şuurlu bir milliyetçi – Türkçü idi. Derslerinde, konferanslarında ve yazılarında ‘Millî Emeller’den bahsetmeyi çok severdi. Siyasî, iktisadî görüş hususunda ‘Liberalizm’ taraflısı olduğu anlaşılmaktadır. Sosyalizmi hoş görmezdi. Karl Marks’ı bir sosyolog – filozof vasfıyla takdir ediyor idiyse de, muayyen bir içtimaî sınıfın müdafii, mücadeleci sosyalist Marx, onu pek ilgilendirmezdi. Büyük hemşerimiz Yusuf Akçura’nın hilâfına olarak insan toplumlarının hayatında iktisadî faktörlere üstün bir önem vermez, fikirlere, emellere, ideallere ve büyük şahsiyetlere (kahramanlara) daha çok kıymet verirdi”.

 

“S. Maksudî, şüphesiz, demokrasi (budun beğliği) yandaşı idi, Ancak kendisi ruhça, hissiyatça ‘aristokrat’ olduğundan, demokratlığı daha çok nazarî – ilmî idi”.

 

Kısaca, S. Maksudî’nin en büyük ideali, Türk dünyasının Birliği, gelişmesi ve dünya tarihinde eskiden oynadığı şekilde roller oynaması idi. Dostoyevsky, bilindiği gibi, koyu bir Rus milliyetçisi idi. Ecinliler’de dediği gibi, “kendi milletinin her milletten daha üstün vasıfları olduğuna ve tarihte büyük rol oynayacağına inancı olmayan bir millet artık millet olmaktan çıkar, etnografyanın bir malzemesi haline gelir”. Sadri Maksudî de milletlerin ideolojileri olmadan yaşayamayacağı kanaatindedir. Millî Mücadele ve sonrası dönemde Atatürk’ün en büyük tarafını, böyle bir milliyetçilik idealini her alanda oluşturup geliştirmek hususundaki çabaları ve başarılarında bulur. Atatürk’ün ölümünü öğrendiğinde, radyo başında hıçkıra hıçkıra ağlaması biraz da veya tamamen, bu ‘milliyetçi’ dönemin sona ermesi olarak görmesindendi.

 

Kırk yıllık dostu Abdullah Battal – Taymas’ın vurguladığı gibi Sadri Maksudî sosyalizme karşıdır. Toplumların hayatında maddî şartların, daha açık deyimle, ekonomik etkenlerinden değil, ‘manevî faktörlerin’ birinci derecede rol oynadığına inanır. Bu nedenle de, milliyetçilik denilen ideolojinin önemini gerek Türk tarihi için, gerek genel tarih açısından daima ön plânda tutar.

 

.

. .

 

Bütün bu aktardıklarımızda esas konumuz bakımından dikkate değer husus, milliyetçilik ana konusuyla ilgili olarak bilim adamlarının, ezcümle Togan ve Maksudî’nin, daha önce kendilerinden söz ettiğimiz ırkçı – Turancı – milliyetçi kişilere hiç iltifat etmemiş olmalarıdır. Bunu vurgulamayı önemli görüyoruz. Aslında bu iki bilim adamını ‘yerli Hitler’ler’ başlığı altında mütalâa etmemizin bir hata olduğu bilincindeyiz. Bu yola, bazı bağlantıların etkisiyle girdik. Okuyucularımız bizi bu hususta bağışlayacaklardır.

 

 

[1] İst. 1996.

[2] Yani Arap – Yahudi … demek istiyor.

 

[3] Aklı ve dolayısıyla bilimsel düşünceyi kınayıp her şeyi vahye dayandıran tutucu Gazzalî yüzünden medreselerde ve daha sonra Osmanlı eğitim sisteminde de felsefe dışlanmıştı. Kafesoğlu tarafından bu kişinin bir nevi ululanması, Türk – İslâm Sentezi ailesinin genel düşünce sistemini açığa vurmuyor mu?…

[4] Nadir Özbek.  – Zeki Velidî Togan ve milliyetler sorunu. ‘Küçük Başkurdistan’dan Büyük Türkistan’a’, in Toplumsal Tarih 44, Ağustos 1997. 

[5] Togan’ın bu fikriyatı, mezkûr bütün öbür ‘milliyetçi – ırkçı – Turancı’larla kıyas edilemeyecek üstün bir bilim adamı olması keyfiyetini yansıtıyor.

[6] Turgut Akpınar.  – Yarım Yüzyıl önceki hocalarımız III. Sadri Maksudî Arsal, in Tarih ve Toplum 162, Haziran 1977.