Memleketimizin temel davasının Millî Eğitim meselesi olduğu ve onun hallinin diğerlerini çok basitleştireceği şüphesizdir. Bu meselenin büyük ciddiyetle ele alındığını şükranla öğreniyoruz. Asırların ihmali neticesinde cemiyet olarak her sahada çok geri kaldığımızı itiraf etmek mecburiyetindeyiz. Bu büyük handikabın basit birkaç tedbirle kapanabileceğine inanmak safdillik olacağından meselenin birçok cepheden ele alınması ve işe, hali hazır durumu her zaviyeden tam olarak tespit etmekle başlanması gerekir. Hali hazır durumun tablosu çok ağır olabilir. Ancak, muvaffakiyetin birinci sırrı gerçeğe karşıdan dik bakabilmektedir. Ondan korkup kaçmak veya onu tahrif etmek kendimizi aldatmaktan başka bir işe yaramayacağı gibi alacağımız yarım tedbirleri daha baştan muvaffakiyetsizliğe mahkûm edecektir. Gerçeğin bizleri bedbinliğe değil, bilâkis zinde kuvvetlerimizi seferber ederek gerektiği şekilde cezrî tedbirler almaya sevk etmesi lâzımdır. Halli gayri mümkün hiçbir mesele yoktur. Elverir ki halletmeye niyetli olalım. Yazımızın konusu, içinde bulunduğumuz şartlar altında ele alınmış maarif davasında muvaffakiyet derecesinin münakaşasıdır.
Bu davada hareket noktamız, yani işlemeyi tasarladığımız iptidaî maddenin gerçek durumu nedir? Bu vaziyeti ile işlenebilir mi? Yoksa daha evvel bazı muamelelere tabi tutulması mı lâzımdır? Eğitimi bahis mevzuu olan kütlenin içinde bulunduğu şartları gözden geçirdikten sonra yukarıdaki suallere cevap vermeye çalışacağız.
1 – Harici tesirler: Muayyen ve mahdut bir zümrenin mutlak nüfuzu altında ve her türlü tasavvurun fevkinde düşük bir hayat standardına sahip olan bu insanlar büyük bir tevekkül içindedirler. Hâkim zümre, bu insanların kendi sefalet sebeplerini idrak etmelerine mani olacak her türlü maddî ve manevî tedbiri almışlardır. Din adamları ile bu hususta sıkı bir işbirliği halinde olup tenevvüre imkân verecek mektep, sair sinaî ve içtimaî faaliyete mutlak surette mümânaat etmektedirler. Tâbilerine, insandan aşağı mahlûklar oldukları kanaatini aşıladıkları gibi bu istikamete tevcih edilen sistemli propaganda sayesinde birçok münevver geçinen zatın ağzında “bu millet adam olmaz, burada bir şey olmaz, bizde sanayi olmaz…” gibi sloganlar devamlı şekilde dolaşmaktadır. Koyu taassup her devirde yukardan teşvik edilmiş ve halk kütleleri de, manevî halâs çaresi olarak, ona dört elle sarılmış durumdadırlar.
İşte eğitimi bahis mevzuu olan kütle, bu maddî ve manevî şartlar altında yaşayan kütledir. O sık sık tembellik ile itham edilmektedir. Hâlbuki o tembel değildir. Bilâkis tarih boyunca dünyanın en cevval insanları olduklarını ispat etmiş topluluklardan müteşekkil bir halita olup şartların islâhı halinde diğer milletlerden çok daha büyük bir ilerleme tacili iktisap edilecek genetik kudrettedir. Ancak, hali hazır durumu ile yukarıda gördüğümüz veçhile, gıdasız, hasta ve sefildir. Her hangi bir şey öğrenmeye maddî ve manevî takati kifayetsizdir.
Askerlik vazifemin ifası sırasında yeni celp edilmiş erata okuyup yazma bilip bilmediği soruluyordu. İçlerinden biri “biliyordum ama unuttum” dedi. “Ne için unuttun?” sualini de “nidecem?…” diye cevaplandırdı. Kendisi çobanmış.
Gerçekten bu insan okuyup yazmayı “nidecek”ti? Pratik netice olarak ona bu işi öğretmek için cemiyetçe sarf edilen enerji tamamen israf edilmiş demektir. Eğitimden beklenen gaye bir vatandaşa bir defaya mahsus olmak üzere, bir mükellefiyet şeklinde, okuma-yazmayı öğretmek, hattâ daha ileri giderek, mükemmel programlı ilk ve hattâ orta mektep tahsilini yaptırmak değildir.
Şu halde eğitimden beklenen gaye nedir? Bu gaye, her ferdi geniş manası ile müstahsil duruma getirmek, yani cemiyetin büyük potası içinde herkesin fıtrî kabiliyetlerini azamiye çıkartıp sosyal bakımdan faideli bir faaliyette bulunmasının temin etmektir. Disiplinli bir tahsilin insana zekâ ve kabiliyet hiyerarşisinde sınıf atlattığı malûmdur. Bu itibarla ideal gaye birinci merhale olarak ferdi zatî genetik imkân azamisine çıkartmak ve nihaî hedef olarak da onu, eriştiği plafon’dan cemiyeti azami derecede müstefit eden bir unsur haline getirmektir. Bu arada, kökleşmiş bazı yanlış ve hattâ muzir telâkki ve tariflerden de kurtulunmasına yardım etmek yine bu eğitimin hedeflerinden biri olmalıdır: “Hayatta muvaffak olmak”, altına bir lüks otomobili çekebilmek demek değildir… Eğitim sahasında bazı resmî raporlarda dahi[3] vatandaşlara ticaret bilgisinin verilmesinden bahsedilmektedir. Ayni mevzuda, erlerin gece derslerinde de “ticaret yapmanın, para kazanmanın, parayı bankaya yatırmanın faideleri…” şeklinde bir bahsin mevcudiyetini müşahede etmiştim. Ciddî hiçbir istihsali olmayan bir memlekette ticaret mefhumunun yerleşmesinin, çalışma, istihsal, kazanma ve ahlâk telâkkilerini tağyir ettiği bir vakıadır.
İptidaî şartlar ve gayemiz böylece tebellür ettiğine göre bu iptidaî şartların dondurulmuş hali ile her hangi bir eğitim seferberliğinin, sarf edilecek enerjiye nazaran, çok düşük bir randıman vermeye mahkûm olacağı aşikâr olmaktadır. Yakın tarihimizde vaki bu kabil teşebbüslerin neticelerinden bu bakımdan ders almamız gerekir. Yani:
1- Asrımız tekniğinin yarattığı iktisadî ve içtimaî şart ve kaidelere uygun olarak 44.000 köye dağıtılmış nüfus, asgarî medenî şartların tahakkukuna imkân verecek topluluklar haline getirilmedikçe,
Dünya milletlerinin iktisap etmiş bulundukları müthiş ilerleme tacili karşısında bu milletlerin asırlar boyunca geçirdikleri tedricî tekâmülü bizim de aynı şekilde geçirmemize zaman ve dünya şartları bakımından imkân olmadığına göre bir sıçrama (mutasyon) ile onlara ayak uydurmaya çalışmamız gerektir. Bu sıçrama ise ancak mezkûr inkılâpların kısa zamanda başarılması ile mümkündür.
Bu arada vakit kaybı asla caiz olmadığına göre, Millî Plân çerçevesi içinde eğitim programı yapılıncaya kadar bu programın tatbikini teshil edecek tedbirler alınmalıdır. Ezcümle:
Her mevzuun ancak umumî Millî Plân dairesi içinde mütalaasının icap ettiği ve her şeyden önce bu Plân’ın hazırlanmasının gerektiği ve bu yapılıncaya kadar yarım ve koordinasyonsuz tedbirlerle mahdut olan imkânlarımızın israf edilmemesi hakkındaki tezimizin şümulü içinde ziraat ve sanayi problemlerimizin münakaşasını bir başka yazımızda yapacağız.
[1] İstatistik yıllığı, Cilt 20, 1952, sah. 103
[2] Bu nispete tarımda çalışan kadınlar da dahildir. Ev ekonomisi ile meşgul olanlar ayrı bir bölümde zikredilmiştir.
[3] Eğitim Millî Komisyonu Raporu, sah. 65
[4] Hayat Bilgisi – Türkçe 2, sah. 57
[5] Prof. J. Barzun, The House of Intellect, London 1959