Kültür Eserleri > THKK 1 - Giriş, Beslenme Teknikleri > Anadolu Vakıası

Anadolu Vakıası

Bizans telaffuzu ile Άνατολἠ, Asya kıtasının Güney kısmından başlayarak Avrupa’ya uzanan ve antik devirlerde Küçük Asya (Μιxϱά Ασία) adıyla bilinen dağlık yarımadayı ifade edip Άνατολἠ (Güneşin “doğuşu”)[1] adı ilk defa ve en evvel Bizanslılar tarafından “Doğu” manasında olmak üze­re Constantinopolis’in şarkında bulunan bütün ülkeleri, bilhassa Küçük Asya ve Mısır’ı anlatan bir coğrafî tabir olarak kullanılmıştır. Mamafih idarenin Diocletian ve Constantin tarafından yeniden tanzimi sırasında İmparatorluğun dört ana kısmından biri olarak bir “per Orientem” (ἒπαϱχο ςτ Άνατολῆς) eyaleti olarak tezahür ediyor. Bu eyalet Aegyptus, Oriens (tam manasıyla Άνατολἠ), Pontus, Asiana ve Thracia yani Orta Doğu, Trakya, Mısır ve Libya’dan ibaretti. VII. yüzyılın başında Άνατολἠ idarî tabiri eyaletin thema’lara bölünmesiyle ortadan kalkıyor; Άνατολιxὀν veya ϑέμα τῶν Ανατολιxῶν adı artık Amorium[2] ve Iconium[3] civarındaki thema’ya (idarî bölge) uygulanıyor. Bu hayli küçülmüş yönetim birimi al-Natolus veya buna benzer şekilde al-Natolik tesmiye edilmiş. Anatolikon themasının adı Türk fütuhatı ile yine kayboluyor. Bununla beraber Anatoli umumi coğrafya tabiri yeniden ortaya çıkıp Türklerle beraber tedricen Anadolu şekline dönüşüyor. Bu dahi başlangıçta sadece Batı Anadolu’yu ifade etmiştir.[4]

Zaman içinde iskânın geçirdiği istihaleler hususunda hayli faraziye ileri sürülmüştür. Hangi nispette bir yeni müstevli eski şagilin yerine ikame olmuş veya onunla kaynaşmış ve bu sonuncu halde de fatihlerle yerliler arasında müşterek yaşantı nasıl tanzim edilmiş? Yer adlarının etüt edilmesi bu suallerin cevaplandırılmasına geniş ölçüde katkıda bulunur. Elde maalesef bugünkü toponimlerin eski şekillerini bildiren belge hayli nadirdir.

Buna karşılık konuşulan Türkçe, fonetik bakımdan Ortaçağdan beri az değişmiştir. Bu itibarla toponiminin etüdü iskânın gelişmesi hususunda hayli kıymetli belgeyi tarihçinin emrine verebilir.

Anadolu’da kent, nehir, dağ ve sair yerlerin bugünkü adlarının büyük kısmı burada Türkçe konuşulmaya başlanmasından evvelki devirlere aittir (bundan köy adları çoğunlukla istisna teşkil eder). Ancak isim kökenleri de mutlaka Grek veya Roma-Bizans toponimisine ait değildir. Çoğunu onlar da kendilerinden evvelkilerden almışlardır. İsimlerin tümünü say­mak ve bunların eskilik derecesini tayin etmek konu ve ihtisasımızın dı­şına çıkar. Bu itibarla bazı örnekler vermekle yetineceğiz.

“Ankara”yı geriye doğru Hitit’lere götürebiliyoruz. Sanıldığı gibi adını Ankuva değil, Ankuruva, Ankuru-wa’dan aldığı ispatlanıyor[5] (wa’nın bir ek olduğunu aşağıda da göreceğiz). Bundan sonra kentin adı AnkyraἌγxυϱαἌγγυϱαEngüriyeEngürüAnkara istihalelerini geçiriyor.[6]

“Seha nehri memleketinden” bir mektup yollanıyor. Bundaki “Milavata valisi Piyamaradu ile…” metnindeki Milavata, sonraki Miletus’tur.[7]

Karia’da rastlanan Μογωλα toponimi ancak Bizans devrinde ortaya çıkıyor ve bundan şimdiki Muğla meydana geliyor. Kitabelerin bildirdiği antik ad ise Μοβολλα. Ayrıca işbu Mobôlla-Mogôla-Muğla’nın, Calymna’lı erlerin garnizon kurdukları Μωγλα olduğu da ileri sürülüyor.[8]

Eski Adana kenti Hitit dilinde Ataniya, “Adana kentinin insanları” (Hititçe Adanawanai, Finikeliler dilinde dnnym), Ramses III zamanında Kizzuwatna Luvî’lerinden çoğunu Amanus (Kızıl Dağ)’dan Suriye’ye sevk eden hicretten geri kalanlar olmalıdır.[9] Bu konuya ilerde döneceğiz.

Luvi dilin wa (kent) takısına rastlanıyor: Arzawa, Tuwanuva, Adanawa (Adana kenti). Keza Adana ovasında Misis’in (Massisa) Kuzey’inde bulu­nan Anazarba, tarihe Anazarbus olarak geçmiş olan Anazarwa’dır. Bu ko­nudan olmak üzere Wattarwa, “su şehri”ni (Water-town) zikredelim.[10]

Tarsus şehri de Hitit metinlerinde Tar-Sa diye geçiyor.[11]

Klasik devirlerin Melytene’si Malatya tarihe ilk defa Milid, Maraş da Mar­kasi olarak geçiyor.[12]

Yine Strabo’nun memleketi Amasea (Amasya) hakkında da “Hayk’lardan Amasiay (Amasia)… bir aslî hamasia’ya dayanır. Bu dahi Amazon’ların Ephesus tanrıçası hamazuni’ye yakın olan Kamase, Kamene”den başka bir şey değildir… Efsanevî naip Amasia, mübarek Masis (Ararat) dağı kül­tüne sıkıca bağlıdır” deniliyor.[13]

Konya şehrinin eski klasik çağlarda adının, “tasvir” manasına gelen “ikon” (εἷχον)’dan Ἰxόνιον (Ikonion) olduğunu, Romalıların bunu Iconium yap­tıklarını biliyoruz. Ancak kentin bir yol taşı üzerinde Konion şeklinde rastlanan bu adın Frikya dilinde Kawania kelimesinden iştikak ettiği ve bunun Grekçe karşılığının Καοάνια olduğu da ileri sürülüyor.[14]

Hitit’lerin Kovanova dedikleri kayıtlı olan Kumuha da oluyor Kemah.[15]

Hurri krallığının merkezi olarak Greklerin Orrhoe’si, Suriyelilerin Urhôi’si, yani şimdiki Urfa görülüyor.[16] M.Ö. 1400’lerde Kizuwadua’nın baş­lıca şehirleri arasında Adana-Adania’dan başka Tarsa, yani Tarsus da görülüyor.[17]

Büyük Zab (suyu) Asurlularca Zabu elu, “Yukarı Zab”, olarak bilinir. Greklerin ona Lykos demelerine karşılık Bizanslılar onu ὁ μέγας Ζάβας (Büyük Zab) adıyla anmışlar. Süryanîce Zabha, Ermenice Zaw diye adlandırılmış. Aşağı veya Küçük Zab da Asurca Zabu Shupalu (Aşağı Zab), Grekçe Kapros, Bizans dilinde ὁ μιxϱός Ζάβας (Küçük Zab) şeklinde anılmış. “Zabb”, Arapça suyun akışıdır.

Σεβαστὸς şevketli, azametli, ulu demek olup Sivas’ın Σεβαστεία (Sebasteia) adı, kentin azametine binaen verilmiş. Birçok il ve ilçenin eski adı yine eski efsanelere dayanır. Örneğin Amasra’nın eski adı Amastris’in uzun hikâyesi vardır[18], birçoklarınınkinin olduğu gibi.

Halep’in Hitit adı Ha-al-pa,[19] Halpa olup Halpumma “Halep’li” karşılığındadır. Keza Lübnan, kadim Lebnan Samî vokabl yapısını muhafaza etmiştir. Finike dilinde, İbranîce ve Süryanîcede Libnan; Asur dilinde Labanu; Mısırlılarınkinde Ramnen; Hitit transkripsiyonlarında Lablani, Lablana, Niblani şeklinde geçen bu ülke, adını “beyaz” manasına gelen bir Samî kökten alır.[20]

Birkaç şehir ve kasabanın eski adlarını verelim: Edirne = Hadrianopolis; eski eserlerde Edirnos, Edrone, Edirnaboli şekillerinde de rastlanan Edir­ne’nin bu son adı Murat I zamanına aittir.[21]

Herodotus’un memleketi Halikarnassus’un bugünkü Bodrum adı, XIV. yy.da Rodos Sen Jan Şövalyelerinin orada inşa ettikleri kaleye verdikleri Petronium’dan (“Aziz Petro’nun kalesi”) gelmektedir.[22]

Herhangi bir sıra gözetmeden birkaç tane daha zikredeceğiz: Antalya -Attaleia; Manavgat, Manava (Bizans piskoposluğu) ile Ermeni gat takısı;[23] Kastamonu-Kastamon (başka iddiaya göre de Castra Comneni, yani Komnen’ler kalesi); Esop’un memleketi Kütahya-Cotyaeum; Trabzon-Trapezus (Bu sözcüğün bankacılıkla ilgili kökenini “Mübadele Teknikleri” bahsinde ayrıntılarıyla göreceğiz); Rize-Rhizaeum: eski adı Rizos olup Arrianos’un Rize ırmağını İrizios adı ile zikredişi, eskiden burada pirinç yetiştirildiğinden ileri gelmiş olsa gerek.[24] Grek ὂϱυζα ve Latin orysa pirinç karşılığıdırlar. Of da, dolambaçlı yollarından dolayı “yılan” anla­mına gelen Ofis’ten gelmedir (Arrianos’a göre).[25] Sürmene-Susurmena; İnebolu-Ionopolis; Şile-Khili (Grekçe “dudak” manasında)[26] Kerpe-Karfi (Grekçe “filiz”)[27]; Kefken-Kafganos (Grekçe “taşlık”)[28]; Ereğli-Heraklea (Karadeniz Ereğlisi – Herakleas Ponto); Sinop-Sinopi (Diojen’in memleketi. Hikâyesini yine “Mübadele Tekniklerinde göreceğiz); Gerze-Karuza (Arrianos’a göre)[29]; Terme-Termedon; Ünye-İneo; Giresun-Kerasus (kiraz); Tirebolu-Tripoli; Görele-Gorala (Arrianos’a göre)[30]; Hemşin-Hamşen-Hamamaşen; Bartın – Partheni – Bartenos (bu sonuncu ad “bakire” manasında olup orada bir tanrıça Dianna tapınağının bulunması nedeniy­le verilmiştir)[31]; Gerze-Karuza; Fatsa-Vatasa; Polathane-Platana (Platana çınar ağacı demek olup eskiden bura halkı bu ağaca taparlarmış. Bununla birlikte bu adı “demir fabrikası” şeklinde tefsir edenler de var)[32]; Mardin’in esas adı, Süryanîce “kaleler” (civarda birçok kale bulunması hasebiyle) anlamına gelen Merdin idi. Mamafih bazı kitaplarda Merdö, Merdi, Mirdo şeklinde geçer. Hepsinin anlamı aynıdır. Siirt Episkoposu Addeyişir, yazdığı Keldo ve Asur Tarihi’nde Ardobe adını zikredip “Ardobe, şimdiki Mardin’dir” diye ekliyor. Mardin’i ilk kuranlar, Perslerin bu yöreye yerleştirdiği Marde adında bir kavimdi. Bu kavim, kente Marde adını verdi. Bizanslılar, Marde’yi Mardia olarak değiştirdiler, Mardia da Türklere geçtikten sonra Mardin oldu da denilmektedir. Mamafih Mar­din’in en eski adının Ardobe olduğu söylenebilir.[33]

Theophanes Simokatta’da Μάϱδιος φϱουϱύ, Procopius’da Σμάϱγδις (Σμάϱδις) Georgius Cyprius’da da Μάϱδης Λόϱνης şeklinde geçer.[34]

Kayseri-Caesarea-Kayseriya (Kayser şehri); Foça-Phokaia; Edremit-Adramythium; Zara-Zara; İzmir-Smyrna; Malatya-Melitene; Anamur-Anamorium; Silifke-Seleukia; Eğridir-Akrotiri (Grekçe “sarp dağ”); Isparta-Saporta[35]; Gönen-Conana; Ağlasun-Sagalassos; Istanoz-Stenon (Grekçe “geçit”); Barla-Parlais; Findos-Bindos; Kadıköy-Chalchedon; Üsküdar-Scutarii (Konstantin’in muhafız kıtası muhtemelen Üsküdar’da üslenirdi — Scutarius, kalkan imalatçısı karşılığıdır).

Birkaç da nehir adı: Menderes-Meandros; Sakarya-Sangarios; (Bu konuda başka bir rivayet de “Sakarya”nın kökeninin Grekçe “saldırı” manasında Zakharikon olduğudur)[36]; Kızılırmak’ın eski adı hakkında Strabon bize şunları anlatıyor: “… halai denen tuzlalar vardır ki nehrin buna izafeten Halys ismini aldığı zannedilmektedir” (Grekçe hals, tuz demektir.)[37]

Fırat-Euphrates; Samantı-Tsamandos.

Dağların da hatırı kalmasın: Toros’ları sonraya bırakarak Erciyeş-Argaios[38]; Ilgaz dağı — Olgassys’i[39] saymakla yetinelim. Marmara adaları ve kıyılarında mermer ve sair inşaat taşı’nın (granit) bolca bulunması bu denizin adı ile “mermerci” demek olan μαϱμαϱᾶς arasında bir ilişki bulunabilir mi?

Gerek Moğollardan, gerekse önlerinden kaçırdıkları sair Asyalı gruplardan da hatıra kalan ilçe ve köyler var. Talaş (Kayseri), Yalvaç (Isparta), Esenboğa (Esen-Buka, Ankara) bunlardandır. D’Ohson, Moğol tarihinin bir yerinde:[40] “Cengiz ise, küçücük oğlu Tüli ile Buhara yolunu tutmuştu. Takarrübünde, Buhara civarındaki Ziguk-Zigog kasabası ahalisi kalelerine sığındılar” diye anlatıyor. Halen Muş civarında Büyük Rahva’da bir Zigag köyü vardır. Mamafih bu konuda çok daha gerilere de gitmek mümkün: Adapazarı ile Düzce arasında bulunan Balballı köyü bizi Göktürk’lere götürüyor. Bilindiği gibi balbal, bunlarda, ölen kişinin mezarının başına, bu kişinin hayatta öldürdüğü düşman adedi kadar dikilen taş sütun veya kümbettir.

Arap ismi taşıyan köyler de eksik değil. Örneğin bunlardan biri “ashab-ı kayf”[41]dan birinin adını haizdir: Kayseri’ye bağlı Yemliha köyü.

Türkçe köy isimlerine gelince, bunlar genellikle belli bir mana ifade ederler. Bu mana ya bir özelliği veya bir fikri yansıtır ve isimler, aralarında, bir düzen arz ederler.[42] “Bugüne kadar gelmiş olan isimler çeşitli zaman dilimleri arasından sıyrılıp da çeşitli kültür tabakalarından süzülerek bugüne kadar yaşaya-kalmışlarsa o zaman bu isimlerin bugüne kadar yaşamalarını sağlayan bir özelliğin bunlarda bulunması gerekmektedir… Köy isimlerinin meydana getirdikleri çeşitli düzenler ile başka bilgi dallarındaki düzenler arasında bağlılıklar görmek mümkün olabilecektir…”[43]

Ö. Başkan’ın etüdüne göre köy isimleri iki büyük grupta toplanmaktadır: tabiata ve fiziksel şartlara ait olanlarla insanlara ve topluluklara ait olanlar. Bu iki temel grupta, ilki çevreye, bitkilere ve hayvanlara ait isimler; diğeri, kişilerin fiziksel yaşayışı, kişilerin duygusal yaşayışı ve kişilerin kendi varlıkları ile ilgili isimler olmak üzere üçer kısma ayrılabilmektedir. Bu altı kısım da kendi aralarında, cem’an 31 öbek teşkil edecek şekilde ayrılmışlardır. Bunların dışında da herhangi bir mana taşımayan veya Ermenice veya Grekçe köklü isimler de vardır. Tabiatın tasvirinden gelen isimler, yeni gelenlerin tabiata karşı tutumlarını ifade etmesi itibariyle toprağın işgal tarihçesi bakımından faydalı bir kaynak teşkil edebilir. M. Eröz de köy ve şehir adlarını şöyle bir tasnife tabi tutuyor:

1 — Türk ismini veya Türk şubelerini, boyları, aşiretleri, oymaklardan birinin adını köy adı olarak alma;

2 — Türkistan, Horasan veya Azerbaycan’daki bir yer adını köy adı olarak alma;

3 — Köye, arazi şekline ve coğrafi vaziyete göre isim verme;

4— Yerleşme anındaki bir hadiseye uygun köy adı alma;

5 — Bir kahramanın, bir büyük kumandanın veya vaktiyle totem olan yahut saygılı tutulan bir hayvanın adını, köy adı olarak kabul etme.[44]

Grek köklü adlardan birkaçını görmüştük. Bu kere bazı Ermeni kökenli yer adlarından misaller vereceğiz:

Kars bölgesine Vanand, kentine Kars, Çıldır gölü Kuzeydoğu’sundaki göl ile kasabaya Karsak, Tortum’da bir köye Kars ve Çoruh solundaki sıra dağlara Bulgar-Barkar adını vermiş olan Vanad Bulgarları/Karsak boyları ve oymakları, Kralları Gagik-Abbas’la birlikte Orta Toros’lara yerleşip (1029-1064) buranın en yüksek dağına Bulgar Dağı (şimdiki adı ile Bolkar Dağı) adını verdiler ve Karaman ilinde birçok yere Varsak ve Karsak adı­nı hatıra bıraktılar.

Danişmendname, Canik (Samsun) civarında bir Bulgar Dağı’ndan birkaç defa söz ediyor. Yani Selçuklu devrinde Pont silsilelerinde bu isimde bir zirvenin bulunduğu anlaşılıyor.[45] Trabzon’un fethine giden Fatih’in Bulgar Dağı’nı yaya aşışını Âşıkpaşazade şöyle anlatıyor: “Bulgar Dağı’na kim çıktılar, Durabuzon tarafına iner oldular. Pâdişâh, bu dağın ekserin yayak yörüdü”. Neşri de aynı şeyi teyit ediyor. Burasının şimdiki Kemer Dağı olduğu anlaşılıyor. Bunun da menşei BarkarBalkarBerkhalParkhal adıyla gelen işbu Bulgar’lar oluyor. Halen de Yusufeli’nin Batı’sında Barkhal bucağı mevcuttur.[46]

Bulgar Dağı’nın üzerinde bulunduğu Toros’ların da adının aynı etnik gruba bağlanması mümkün görünmektedir. Bir ilk asianik Thorox’un Grekleşmiş bir küçültülmesinden doğduğu sanılan Thoros-Toross, ilk Hristiyan Herkülü (Aziz Jorj’dan evvel), önceleri Kapadokya Pont’unda taziz edil­miş Aziz Theodoros Tiro (Terôn)’un kısaltılmış adı olup işbu Thorox, Er­meni Destanı’nda “Kahraman Thorkh” olarak geçer.[47]

Karslılar arasında bilinen bir Ermeni halk iştikakına göre Kars Şehri’ni, Ani’de oturan Nuşiravan (Anoşak-Revan)[48] çok sevdiği gelinine yaylak olarak vermiş. Buraya Ermenice “gelin” manasına Harsın/Harsun dedik­lerinden adı Harsın Yaylası-Karsın-Kars olarak gelişmiş.[49]

Van, Ermenice “iskân mahalli” demek olup Tatvan dahi “Van’ın ayağı” manasınadır. Harput, Kar=taş ile pert=kale’nin birleşiminden ortaya çıkmış olup Kemah, iskelet manasına gelen gımah’tan galattır (Hristiyan öncesi kralları buraya gömülürlermiş). Gert, “inşa” demek olup Malazgert (Manazgert), Alaşgert, Manaz ve Alaş(özel isim)ın “inşa ettikleri mahal”lerdir. Çemişgezek’in geriye doğru kökenine şöyle iniyoruz: Cımış’ın doğduğu-güneşi gördüğü yer. Çapakçur = “berrak su”, Keban-Caban-Çaban = “düğüm”, Fırat’ın orada çizdiği bir kavistir. Muş da yine bu dilde “duman” anlamına gelmektedir.[50]

Halk muhayyile ve inançları da toponimiye yansımıştır: Kevser, cennetle ilgili bir ad olup Doğan Baba veya Kuş Baba adları da, faunadan çok ba’sü bâd-el-mevt (ölümden sonra dirilme) ve ruhun bu kuşlara geçmesi (réincarnation) fikrini ifade eder. Ayrıca, köylerde hâlâ bütün canlılığı ile yaşayan hikâye ve destanlar da bazı isimlerin kökenini teşkil eder.[51]

İç Asya’da kahramanların hayvana dönüşmesi motifi çok yaygındır: kuş, bilhassa doğan ve güvercin, hikâye ve destanların hayvan kahramanlarıdır.[52]

Bu konulara ilerde ayrıntılarıyla döneceğiz. Ancak, Anadolu’nun tarihi coğrafya bahsini[53] şimdilik kapatmadan önce birçok köy ve kasabada Oğuz boylarının adına rastlandığını önemle belirtelim: Iğdır, Çepni, Bayat, Bayındır, Kınık… Yine, yukarıdaki tasnife dâhil olmakla beraber, Asya’daki yerleşme mahallerinin adını taşıyanların da mevcut olduğuna işaret edelim: Taşkent (Konya).

Toponimi ister istemez dil’e götürüyor. Tarihî hadiseyi önde görmek isteyenler bağışlasınlar.

Nece konuştu bu Anadolu?

Çömlekler söyleyecek bize bunu: çoğu kez “Misena Kültürü” de denilen Geç Helladik kültüre Orta Helladik (M.Ö. takr. 2000) devrinin takaddüm etmiş olduğu bilinip bu devrin üç buçuk asır kadar sürdüğü tahmin edilir. Bu Orta Helladik kültürünü Yunanistan’a getirenler kimlerdi? Arkeologlar bu kültürün Küçük Asya’nın Kuzeybatı’sı ile müzdeviç olduğu fikrinde müttefiktirler. Devrin karakteristik çömlek tipi olan “gri minyan”ın Menderes vadisine kadar Güney’e yayıldığını son buluşlar gösteriyor. Bir “ihracat” bahis konusu değilse bunun amilleri Grek olamazlardı: o tarihlerde buralarda Grek dilinin revaçta olduğuna dair en küçük delil yok. Buna karşılık Küçük Asya’da, II. binlerde, başka Hint-Avrupa diller ailesinin varlığı şüphe götürmüyor. Bunlar Anadolu dilleri olup aralarında en iyi bilineni de Hititçedir. Güney ve Batı’da da buna çok yakın Luvi dili var. Greklerin seleflerinin Batı Anadolu Luvi’lerinin olabileceği fikrine dilci ve arkeologlar iltifat etmektedirler.

Yazı çözümünden evvel Grek öncesi insanlar hakkında en önemli linguistik delil yer adlarıdır. Bunlar arasında hiçbiri Parnassos kadar mütebariz değildir şöyle ki böyle bir isim Luvi topraklarında çok yaygındır. Ayrıca Parnassos tamamen vazıh bir kelime olarak tebarüz ediyor: “parna’ya ait” anlamına geliyor. Parna ise Luvi dilinde “ev” ve özellikle “Allah’ın evi = mabet” manasındadır. Böylece Grek dünyasında ilham perilerinin barınağı olan dağın bu adının Luvice münhasır bir manası olduğu da ortaya çıkıyor. Çömlek ve yer adlarının etüdü bizi Yunanistan ve Girit’in II. binde iki kez Hint-Avrupalı kavimlerin istilâsına uğradıkları sonucuna götürüyor. Önce, Orta Helladik devriminin aktörleri olan Luvi’ler geliyor, Geç Helladik devriminin başında da, fazla bir arkeolojik kopukluk arz etmeden, Grekler. Bu sonuncuların kökeni hakkında kesin bilgi bulunmamakla beraber bu menşein Yunanistan Kuzey’inin olabileceği iddiası kaçınılmaz bir varsayım gibi görünmektedir.[54]

“Anadolu dilleri” adı verilen yeni bir Hint-Avrupa dil grubunun keşfi bu konularda büyük bir aşama olmuştur. Bu gruptan en iyi bilineni Hitit dili olup bunu konuşanlar kendi lisanlarına Nesî dili (Nesian) adını vermişlerdir. Fakat Boğazköy arşivlerinde en az sekiz farklı lisanda kayda rastlanıyor. Bunlardan ikisi açıkça Hint-Avrupa dili olup Hititçeye çok yakındır. Karadeniz sahillerinin Pontos bölgesinde Palaik dilinin kullanıldığı sanılıyor. Kudretli Arzawa memleketlerinin lisanı olan Luvice çok daha önemli ve yaygın olarak görünüyor. Uzmanlara göre Luvice kaba bir tahminle Küçük Asya’nın Güney yarısına, sahil bölgeler dâhil, hâkim olmuştur.

Hitit başkentindeki keşiflerden hayli evvel dikkatler, Anadolu’ya yayılmış ve bilhassa Güneydoğu’da yoğunlaşmış abidevî hiyeroglifli yazılar üzerine toplanmış olup bu bölgeler Asurlularca “Hatti memleketi” olarak tasvir edildiğinden bunlar Hititlere izafe edilmişlerdir. Ancak, Adana’nın yukarısında Toros eteklerinde, Karatepe’de bulunan iki dilli tablet, o güne kadar “Hitit hiyeroglifi” diye adlandırılan bu lisanın, aslında çivi yazısı ile donatılmış tabletlerdeki Luviceye son derece yakın olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bazı bilginler bunun “Doğu Luvicesi” olduğunu iddia etmektedirler. Bugün Lisya lisanının bir Luvi lehçesinden indiği kesin olarak saptanmıştır. Daha Kuzey’de Lidya dilinin durumu daha az vazıh olmakla beraber bunun da aynı lisan grubuna dâhil bulunduğuna şüphe kalmamıştır. Yakın zamanlarda Karia dilinin de bu lisan ailesine ithali için delil ileri sürenlere rastlanmaktadır. Bütün bunlar, sadece arkeolojik temele dayanarak Grekçenin Kuzeybatı’da altı yüz sene kadar konuşulduğunu sananların ellerinde hiç delil bırakmamaktadır. Kaldı ki, Anadolu arkeolojisindeki ilerlemeler, M.Ö. yaklaşık 1900’lerden itibaren Anadolu’da çok yaygın şehir tahribatının vukuunu, bu tarihlerde bir karışıklığın memleketi sarstığını ortaya çıkarıyor. Tahrip veya terk edilen mahaller Kafkas’lardan Kuzey Ege’ye giden tabii yolun üzerinde bulunmaktadır. Bu suretle de hemen yukarda sözünü ettiğimiz sanı tümden dayanaksız kalmış oluyor.

Şimdi de “Gri Minyan çömleği” ile belirlenmiş bu yeni kültüre bağlı Troja’da son derece önemli bir hadise oluyor: at, ilk olarak ortaya çıkıyor. Bu keyfiyet en azından bir Hint-Avrupalı girişine işaret eden bir belirti oluyor. Yeni buluntular ise işbu “Minyan çömleği”nin tahmin edilenden çok daha geniş şekilde Anadolu’da yayılmış olduğunu gösteriyor. Troja bölgesi (Troad) dışında İzmir’e kadar bütün Batı sahilinde tezahür ediyor. Çok daha manidar bir husus da bu çömleğe çok yakın tiplere yukarı Menderes vadisinde, Beycesultan mevkiinde rastlanmış olmasıdır ki bu keyfiyetin önemi bu mevkiin Luvi’ler sahasında bulunuşu ve kazı yapanların burasını Arzawa memleketlerinin başkenti sanmalarıdır. Bu itibarla tahmin edilen linguistik bağ Luvice ile olup Greklere nispeti faraziyesi daha da şüpheyi calip hale geliyor.[55]

Arzawa memleketlerinin kesin sınırları meselesi hâlâ gayrı muayyenliğini muhafaza etmekle beraber bu ülkelerin Anadolu’nun Güneybatı köşesine kadar uzandığına ve takriben Büyük Menderes’in çizdiği doğal sınırdan Göller Bölgesi’ni de içine alarak Antalya civarındaki Köprüsu’yun doğusuna kadar çizilen hat içinde müteaddit mülkî ünitelerin her birine “Arzawa krallığı” denmiş olduğuna göre, Hitit’lerin Arzawa’yı bir dar, bir de geniş manada mütalaa ettikleri anlaşılıyor.

Buraların en eski halkının Luvi’ler olduğu bilinir. Hitit’lerle mektuplaşmada ve anlaşma metinlerinde hep Hititçenin kullanılmış olması buralarının Hitit kültür sahasına dâhil olduğunu gösterir. Mamafih Hattusil zamanında Arzawa memleketlerinde Akadça bilen kâtiplerin bulunduğu da saptanmıştır. Akad’lı tüccarların, daha sonra Asurlularınkiler gibi, Anadolu’da komptuarlar kurup geniş ticarî faaliyette bulundukları, Kral (Akad’lı) Sargon’un (M.Ö. takr. 2370), tabilerini rahatsız eden yerli kral­ları tedip etmek üzere ara sıra Güney ve Güneydoğu Anadolu’da, Urartu sınırlarına kadar, cevelan ettiği mukayyettir. Bu itibarla Akad’çanın Arzawa diyarlarında konuşulan dillerden olması tabiidir (Akadça bilâhare Babilonya ve Asur dilleri olmak üzere ikiye ayrılmıştır).

Asur’un devamlı tehdidi karşısında Hititlerin izledikleri geleneksel Güney politikası bunları dikkat ve kuvvetlerini Batı’ya çevirmekten alıkoymuş, dolayısıyla büyük Ege göçlerinin Anadolu’ya akmasını kolaylaştırmıştır. Göçenler evvelâ Arzawa memleketlerine ayak basmışlardır. Böylece eski Doğu ile eski Batı arasında kültür aracılığı görevini Arzawa’lılar Finikelilerden evvel yüklenmiş oluyorlar.[56]

Burada, konumuz dışına çıkacağı için ayrıntılarını vermediğimiz linguis­tik tahlillerin[57] bizleri şu neticelere götürdüğünü zikretmekle yetinelim:

Girit’te Minos devri (Orta Minos devri, M.Ö. 2000-1600) dili, basitçe Hint-Avrupa dillerinin Anadolu grubunun bir kısmını teşkil etmekle kalmayıp bize Hitit hiyeroglifi şeklinde kendini gösteren “Doğu Luvice” ile büyük yakınlık arz eder. Keyfiyeti teyit eden Rus bilgini V.V. Shevoroshkin 1963’te şöyle yazıyor: “Karia ve yine Minos devri ile birçok müşterek veçhesi bulunan Lisya’lıların ecdadının, bir “Hitit-Minos” linguistik birliğinden bahsetme imkânını verebilecek kadar coğrafî bakımdan Minos ile Küçük Asya dilleri arasında bir köprü teşkil etmesi keyfiyeti kayda değer”.[58]

Kazıların sonuçları kesindir. Minos sarayı mimarî bakımdan Beycesultan’ınkinden türemiştir. Luvi’ler Greklere Girit’te takaddüm ettikleri gibi Yunanistan dahi takriben 1900’lerde Kuzeybatı Küçük Asya’dan gelme bir istilâya maruz kalmıştır. Bütün deliller müstevlilerin Grekçe konuşmadıkları merkezindedir. Daha ileri giderek bunların Luviceye çok yakın bir dil kullandıklarını söyleyebiliriz.[59]

Girit’te, Anadolu ile müşterek çok sayıda isim bulunması da ayrıca onu sıkıca yarımadaya bağlıyor: adanın en meşhur dağı Ida ile şimdiki Kazdağı’nın eski adı aynıdır; keza ikinci ünlü Girit dağı Dikte’nin, Misya’nın aynı adda bir mevkiinde benzeri vardır.

Giritli Zeus, Anadolu Gök Tanrısı’nın aynıdır, her türlü merasimine kadar; büyük Minoan Ana Tanrıça’ya Anadolu’nun her tarafında rastlanır: Μήτηϱ adına sahip tanrıça her iki tarafta da mağaralarda oturur ve dağlar üzerinde görünür.[60] Μήτϱις onun memleketi olup bugün İstanbul -Çatalca civarında Metristepe ismi devam etmektedir.[61]

Parnassos’ta olduğu gibi assos’lu mevki adları, asrın başından beri Grek öncesi “Ege” linguistiği için ileri sürülen misallerden olup bunlara Grek ülkeleri ve Küçük Asya’da büyük ölçüde rastlanır. Bu durumda Küçük Asya’dan Yunanistan ve Ege adalarına bir “Grek öncesi” hareket, şüphe götürmez bir gerçek oluyor.

Müşabih mülâhazalarla namlı kehanet merkezi Delphi tapınağı (Parnassos dağı yamacında) ile Delphyna arasındaki bağ, yine Luvi una takısı aracılığı ile mümkün olmaktadır.

Tanrılara gelince, her ne kadar Apollo’ya bir Kuzeyli menşe atfediliyorsa da Prof. Guthrie “konu üzerinde biriken deliller Apollo’nun Anadolu kökenli olduğu iddiası bana çok kuvvetli gözükmektedir” diyor. “Lisya’lı” Apollo gözlerimizi bir kere daha Küçük Asya’ya çevirtiyor. Parnassos-Apollo-Delphyna mütecanis üçlü konusunun araştırma neticeleri bizi yi­ne Anadolu’ya, özellikle Luvi alanına götürüyor.

Laroche da, Anadolu yer adlarının etüdüne dayanarak Ege adalarının M.Ö. 2000 civarında Luvi istilâsına uğradığını, bunu takiben de, 1500’lerde yine Hint-Avrupalı Greklerin buralara geldiklerini ifade ediyor.[62] Ancak, bunların “Ana vatan”ının semti, arkeolojik yöntemlerle çözüleme­yecek bir muamma halinde kalacaktır.[63]

Luvi’lerin Küçük Asya’ya girişleri, esas itibariyle, Troja bölgesinden başlayarak Güney’e doğru sahil mıntıkalarını ve Doğu’ya doğru da Kilikya’ya kadar uzanan sahaları kaplamıştır. Böylece Güneydoğu’nun ucuna kadar Kilikes kavim adlarını da götürmüş oluyorlar, bu Luvi’ler.[64]

Bütün bu hadiseler tekevvün ederken Anadolu’nun Doğu’sunda da Urartu, onun da bir dili vardı. Urartu, Biaini devletine Asurluların verdikleri isimdir.[65] 1200’lerden sonra bu devlet yeni Nairi adı ile anıldı.

Çeşitli Hurri krallıkları da Mitanni devleti içinde toplanmışlardı. Başşehirleri Hurri, sonraların Edessa’sıdır (Urfa). Bunlar daima Hititlerin Suriye ve Mezopotamya yollarını kesmişlerdir. Mitanni kral isimleri Hint Vedas dili ile izah edildiği gibi bu dilden çok sözcük ile bir’den dokuz’a kadar rakamlar bu lisana dahildir: harp arabasında dövüşen muharip maryannu adı ile anılırken bunun Vedik karşılığı marya, yani “delikanlı, kahraman”dır.[66] Murat Suyu’na kadar dayanan Mitanni’nin kuzeyinde Isuwa ve Alshe ve daha yukarda da Wassuganni krallıkları var.[67] Bunların dili de yine Hint-Ari dillerine yakın mı idi? Kuzey’de, Pontos’un dağlık kısmında oturan ele avuca sığmaz, Hitit’lerin baş belâsı Gasga’lar nece konuşurlardı? Batı’da komşu olup Akha’larla karıştırılmak istenen Ahhiyawa’lara Hitit kralı kendi dilinde mektup yazıyordu. Arkeoloji ve filolojinin işi henüz başladı Anadolu’da…

1294’de, Hatti ile II. Ramses’in Mısır’ı arasında vaki meşhur Kadeş muharebesinde Hitit ordusunda şu millerlerden kıtalar bulunuyordu: Padasa, Masa (Misya’lılar), Dardanni (Dardanos’lular-Çanakkale’nin ilk kuruluş adı), Iliuna (İlion’lular), Kirkisa, Lukki (Lisya’lılar), Danauna (muhtemelen Kilikya’lılar). Bir asır sonra da Mısır’a taarruz eden Libyalıların müttefikleri arasında Pisidya’lılar, Karia’lılar ve Sardis’liler var.[68] Lisya’nın eski Hitit adı da muhtemelen Lukka idi.[69] II. Sargon vakayinamelerinde de (721 – 705) Kilikya Qu’e olarak geçer.[70]

Danauna üzerinde biraz duracağız. Helenlerin Danaens’leri Adana ovası ile Seyhan ve Ceyhan çayları arasındaki geniş deltanın sakinlerinden başkası değildir. M.Ö. VIII. yy.da bunların Finike dili (Samî dil) ile konuştukları, İç Anadolu’da ise aynı devirde Hititçenin geçtiği sonucuna varılıyor. Ken’an (Kanaan)’lılar, Finike dili ile konuşan mezkûr bölgeye çok erken çağlarda, hatta II. binin yarısından evvel yerleşmişlerdi. Mümbit, av hayvanı bol, balıktan yana zengin ve gemilere bir çok emin körfezi haiz bir sahile sahip bu bölge sanaatkâr ve denizci bir milletin yerleşmesi için mükemmel koşullar arz ediyordu. Karatepe’de bulunan şehirde ele geçen iki dilli yazıtın Hititçesinde “Ben, Adana kralı Awariku’nun yükselttiği, (tanrı) Tarhunda’nın bendesi, ‘güngörmüş-tenevvür etmiş’ adam, Azitawadda’yım”; Finikece olan kısmında da “ben, Danaun’lular kralı Awrk’ı güçlü kılan Ba’al’in bendesi, onun tarafından tebcil edilmiş Aztwd’ım… Ben Danuna’lıları yaşattım, Adana ovası memleketini genişlettim (herhalde sulama tesisleri inşa ederek tarım alanını genişletmiş olmalı)…”

O tarihlerde bir sahil kenti olan Tarsa (Tarsus) Eski Bronz Çağı’nın so­nunda, muhtemelen deniz yolu ile Güney Suriye’den gelen etnik unsurlar tarafından işgal edilmişti. Orta Bronz Çağı’nda (2000-1600) bunların yerleşmesi Kilikya sahillerine yayıldı. Asırlardan beri Danuna’ya yerleşmiş ta­cir ve kolonlar burada kökleşip Anadolulaşmışlar, ancak, bazı istisnalar dışında, tam olarak Hititleşmemişlerdir. Menfaat birliği böyle bir kaynaşmayı mucip kılıyordu.[71]

İbranîce dışında, Beni İsrail’in Mısır’dan Çıkış’ı (Exodus) sırasında şaşırtıcı miktarda değişik dil konuştuğu muhtemel görülmektedir. Bu karışık meseleye, Hurri’leri göz önüne almadan yaklaşmak mümkün görülmemektedir. Bunların kökenleri ilk Anadolu halkları ile sıkıca bağlı olduğuna gö­re biraz ilerde sözünü edeceğimiz Kabiru’larla bunlar arasında bir münasebet kurmak olanak dışı gibi gözükmemektedir. Bizim Hurrî dediklerimiz Akad tabletlerinde Subari-Suri diye geçenler olmalıdır ki bunun da “Suriye” ile münasebetini akla getiriyor. Tel Amarna tabletleri arasında bulunan bir tanesi bu Subari dilinde yazılmış olup bunun yazarı olan Tusratta, “kasıntılı” Mitanni kralından başkası değildir. Böylece de Mitanni adının lisana verilmiş olduğu sonucuna varılıyor. Uzmanlar, Subari=Hurru’nın, eğer çok daha geniş bir alanın değilse, Mezopotamya’nın ilk sakinlerini teşkil ettiklerini iddia etmektedirler. İlk İbranî tarihinde Hurrî unsurların bulunduğu yolundaki kanılar linguistik verilere istinat etmektedir. Hurrî’lerle temas halinde halklar tarafından kaydedilmiş sair birçok ülke adı gibi Kanaan kelimesi de küneiform yazıda hi, h(i)na ve h(i)ni son takıları ile tezahür ediyor. Hurrice de ırk tarifi için da-di son takısını kullanmakta olup bundan Yehu-da, yani “yhw’a. ait” adı çıkmaktadır; YahvehYaho’daki Wa ve û tebdili yine Hurrîcedir.

Kanaan, Sinai (Sina), Yehuda, yhwh, Adonai ve Saddai kelimelerinin Hurrice oldukları kabul edildikten sonra İsrael oğullarının dinî masallarının lügatçesinin Hurrî etkisinin izlerini taşıdığı yargısına varılıyor; Musa ve ona gelenek icabı en yakın akraba sıfatı ile yakın olanların Hurrî isimler taşıdıkları görülür: Gerson, Maryam, Mar (hiç kuşkusuz Hurrî kökenli), Midyan, Jericho, Jordan (Ürdün), Parpar. Suriye’de Hurrî’ler Peder’lere takaddüm etmişlerdi…[72]

M.Ö. takr. 2000 senelerine ait iki Sümer eşik taşında “Kar-da-ka memleketinin adına tesadüf edilmiş, bundan bin sene sonra da Tiglath Pileser Kur-ti-e kavmi ile (Sasun civarında) muharebeye tutuşmuştur, ilk önceleri Kardu ismi ile anılmış Kürt’ler Xenophon’un Καϱδοῦχοι şeklinde iştihar etmişlerdir.[73] Bar Hebraeus Abû’l Faraç da arzın, Nuh’un oğul­ları arasında ikinci taksimini anlatırken Kardo’nun Sam oğullarının payına düştüğünü yazıyor.[74]

Dili belgeleyen yazıdan çok, çok daha evvel teşkilâtlanmış hayat vardı Anadolu’da, Asya’nın “Küçük” ucunda. Ramapithecus, Hindistan’da, on dört milyon sene evvel maymunu “bırakıp orada çıkmıştı uca”.[75] Torunu Homo Sapiens de küçük ucu içine alan Güneybatı Asya’da ilk defa dikilip[76] hamir içmişti, Çatal Hüyük’te.[77] Dionysos buralarda doğacak, bu toprakların inbat kabiliyetini, evlatlarının doğurganlığını sağlayacak, çitlenbiğin yerine fıçıda üzümü ikame edecek; Ana Tanrıça aynı işlerin yanı-sıra kadınlıkla ilgili sair hususları yerine getirecek, sonradan Kibele, Artemis ve Aphrodite olarak ilk defa “ayna”da[78] görecekler kendilerini. Delikanlılar merasim silâhı taşıyıp bütün bu “lüks”ün içinde metalik eşyalara sahip olacaklar, daha neolitik devirde, 8000’lerde. Bu insanlar artık besin maddesi toplayıcısı olmaktan çoktan çıkmış, sistemli şekilde üretici haline gelmişlerdi: neolitik inkılâp gerçekleşmişti.[79] En eski neolitik yerleşme yeri olarak bilinen Jericho ve Byblos’a Anadolu’dan ok uçları ve sair eşya yapılan volkanik cam (obsidian) ile nephritis[80] baltalar ihraç ediliyordu.

Bu kültür, kendisi dahi bu topraklarda gelişmiş Üst Paleolitik devrininkinin devamıdır. Neolitik Anadolu’nun tarımsal gelişmesi Avrupa’da tarımın yayılma odağını teşkil edip Avrupa uygarlığının uzun yolunu hazırlamıştır. Çatal Hüyük, beşeriyetin uzun gelişme tarihçesi içinde eşine rastlanmayan bir vakıadır: Üst Paleolitik’in eski avcıları ile bugünkü uygarlığımızın temelini teşkil eden yeni besin maddesi istihsal düzeni arasındaki irtibatı sağlayan bir kültür yuvasıdır.[81] Bu çok yüksek seviyeli kül­tür, neolitik devrim içinde bir nevi devrimdir.[82]

Yalnız değildir bu yolda Çatal Hüyük. Mersin (Yümüktepe), Hacılar, Can Hasan, Kızılkaya, Menteşe, Fikirtepe ve daha nice az çok tetkik edilmiş iskân mahalleri onu yakından izlemişlerdir.

Suriye, Lübnan ve Filistin’deki neolitik yerleşme mahallerindekilerin ak­sine olarak Anadolu yaylası adamı geniş artistik meşguliyeti, gerçekçi ve hendesî sanatı ile tebarüz ediyor. Kilim motiflerine de Çatal Hüyük’te mebzul duvar resimlerinde rastlanıyor.[83]

Bir “insanlık geleneğinin varlığı ortaya çıkıyor. Sam dağının kretase (2. devrin sonu) kalkerleri, Antalya ovasının üstünde, Yağca köyü yakınında Karain mağarasında Homo Neanderthalensis’e nispet edilen diş ve fosilleşmiş bakiyeler, Acheulean’dan Mousterian I ve II’ye kadar yayılan bir âlet serisi ile Aurignacian I’e ait bakiyeleri muhafaza etmiş, Pisidya ovalarında, Bozanönü yakınında Kapalıin mağarası da yine Aurignacian devrine ait çakmak taşlarını müzelerimize hediye etmiştir. Münferit buluntular da Mesolithic’de insanların, o zamanlarda seviyesi şimdikinden 100 metre kadar daha yüksek ve suyu daha tatlı olan Burdur gölü civarında, Baladız tepesinin eteklerine yayılan kum plajlarında yaşayıp muhtemelen gölden balık tuttuklarını gösteriyor.[84] Adı geçen yerlerin Hacılar mevkiinin kurbunda bulunması da ayrıca şayanı dikkattir.

Antalya dağlarının meraları da boş kalmamalı idi. Hububat değirmenleri ile ocaklardaki yanmış danelerin yanında bulunmuş bronzdan heybetli süt güğümleri bir tarımsal-hayvancı uygarlığı ifade ediyor.[85]

Solutrean ve Magdalenian dışında Aşağı, Orta ve Üst Paleolithic’in bütün safhalarına Anadolu’da rastlanır. Uygarlık tarihinde besin maddeleri toplama ve avcılık devirlerine tekabül eden Paleolithic’de buradaki insanların sadece mağaralarda değil, aynı zamanda her tarafa yayılmış açık mahallerde de yaşadıkları saptanmıştır.

Devrin faunasına gelince, Karain mağarasında fil (Elephas Antiquus), su aygırı (Hippopotamus), ayı (Ursus Spelaeus), kaplan (Felis Leo Spelaeus), Samandağı mağarasında da bunlardan başka gergedan, büyük kirpi (Hystrix) ve sair memeli hayvan kalıntılarına rastlanmıştır.

Üst Paleolithic’e ait kaya resimleri, geyikler, dağ keçileri, insan yüzleri, her tarafı süslemekte (Beldibi mağarası girişi, Adıyaman, Hakkâri, Kadirli…), kırmızımtırak kahverengi bir boyanın çizdiği haçvari şekiller bunlara ayrı bir revnak vermektedir.[86]

Kıtanın öbür ucunda da Vercingetorix’in ataları Lascaux mağarasında insanı yine hayran bırakan sanat “oyununu” oynuyordu. Bu oyun, antropologların Homo faber’inin (iş’in adamı) “iş”i olamazdı. Bu, “bilginin adamı” Homo Sapiens’in, Homo Faber’in dar dünyasını açan yaratığın marifeti idi. Gerçi ilk zamanların çok sınırlı bilgisi faber’in çalışmasına bağlanır. Sapiens ise aslında bilgi değil, sanat getiriyordu. Estetik faaliyet esasın­da bir oyun şekli olup Huizinga’nın güzel Homo Ludens, “oynayan insan” bilhassa sanatın şahane oyununu oynayan insan ifadesi ona daha uygun düşecektir.[87]

Bu paralellik bir yerde bozulacak, büyük iklim değişmeleri yarışın sonu­cunu büyük ölçüde Küçük Asya ve Doğu Akdeniz lehine çevirecektir: son buzul Avrupa’yı çok geride bırakacaktır.

Genellikle Neolithic devir yerleşik örgütlenmenin başlangıcını, uluslarara­sı ticaretin inkişafını temsil eder. Gerdanlıklar, bilezikler, saç iğneleri, yüz boyaları ile süsleniyor kadınlar. Artık yeni bir dünya doğmuştur.

Neolithic’i izleyen eneolithic devri (7500-3500) silâh ve sair aletlerde hem-zaman olarak çakmak taşı ile bakırın bulunması ile mütebarizdir. Çatal Hüyük’te bakır ve kurşunun varlığı saptanmıştı. Bu devire girmiş olan Nil Delta’sı ile Mezopotamya’da bakır madeninin bulunmaması bu memleketlerin, bunu istihsal eden bölgelerle, ezcümle Anadolu, Sina, Kıbrıs, Kafkasya ile geniş ticarî faaliyetini farz ettiriyor. Batı Avrupa ise eneolithic’e ancak 2500’lerde giriyor.

Bütün bunlar olurken de büyük kitle hareketleri bu toprakların hayatiye­tini körüklüyor: Yakın-Doğu tarihi zaman içinde bir devamlılık, mekân içinde de bir dayanışma arz ediyor.[88]

Mısır’da ikinci eneolithic devir (5000-3500), Asyalı unsurlarla karışmış yer­lilerin eseri olarak görülür. Asyalı öğeler beraberlerinde aletler ve Güne­y’e inerken bir müddet tevakkuf ettikleri Suriye-Filistin’den zeytinyağı ve reçinelerinin bulunduğu amforaları getiriyorlar. Delta’nın bu melezleşmiş insanları mezkûr devir içinde, M.Ö. 4241’de, bazı değişiklik ve ıslahattan geçerek günümüze kadar kullanılmaya devam eden cihanşümul güneş takvimini ihdas ediyorlar. Nil boylarının bu insanları hakkında bir tarih­çinin görüşü de şöyle: “Armenoid tipinde küresel kafataslı iskeletler, dağlı’larla ilişkisi olan, bir kısmı Sümerlilerinkine benzer tipte gemilerle denizden, bir kısmı da berzahtan gelmiş bir müstevli ırkını tarif ediyor. Bu Asyalılar Hamî’lerle karışıp kulplu Kanaan seramiğini, altın, gümüş, siyah akik, amber (kâhrûbar), lapis’in (lâcivert taş) daha geniş ölçüde is­timalini ithal ediyorlar. Bu karışımın ürünü Mısırlıların vazo, silâh, ziynet eşyasını tezyin eden motiflerin aynına Mezopotamya, Uruk ve Ur’da rast­lanıyor”.[89]

3500’lere doğru Susa II medeniyeti bütün Ön Asya’da parlıyor. Gerçekten Hint menşeli olan bazı eşya bunun Indus uygarlığı ile münasebette oldu­ğunu farz ettiriyor. “Tel Agrab’ta bir büyük bina içinde, bir steatit (sabun taşı) vazo üzerinde Hint boğası temsil ediliyor. Indus vadisi ile ticarî münasebetler Fırat vadisine akik ve seramik ithali ve Sind ovasına doğru bitüm ihracı ile tebeyyün ediyor”.[90]

Susa II uygarlığı, Ön Asya’nın eski aslî (autochtone) sakinleri ile İran yay­lasından gelme yine Ön Asyalıların (Asianic) karışımının eseri olmalıdır. Orta Asya’dan hicret etmiş yeni Asianic Sümerlilerle Arap yaylasından gelmiş ilk Akad’lılar bu bölgelerin egemenliği için mezkûr muhtelit ırkla IV. binde mücadele etmişlerdir. Susa I ve Susa II’den sonra Mezopo­tamya, protohistorik kültürü ile historik medeniyetini, İki Nehir Deltası’na 3500’den itibaren yerleşmiş Sümerlilere borçludur. Böylece, Mısır’da ol­duğu gibi Mezopotamya’da da eneolithic uygarlık, dıştan gelen etnik un­surlar tarafından hayatiyet kazandırılmış mahallî halkların eseridir. Aynı şekilde Filistin ve Lübnan’da da bu uygarlık Kuzey’den, maden yatakları civarından, IV. binin başlarına doğru hicret eden insanların buralara gelmesinden sonra başlar.[91]

Hissarlık, yani Troja I’in ilk işgal tarihi olarak M.Ö. 3200 ilâ 2600 yılları kabul edilir. Bu devirden itibaren işbu ünlü kentin ticarî rolü tebeyyün ediyor. Agamemnon’u Akha’lı bronzcuların ne sebeple komandite ettik­lerini ilerde göreceğiz.

Ege denizinde seyir, Girit ve adaların iskân devri, yani neolithic’e kadar geri gider. Bu iptidaî denizcilerin cesareti her türlü tahayyülün fevkinde olmakla birlikte balık şeklinde ve aynı ayrıntıları haiz amblem hem es­ki Ege gemilerinde, hem de Nagada devri Mısır gemilerinde görülür.

Çeşitli kıtalardan gelenlerin dışında, boğa ve çift balta gibi hâkim olmuş ibadet unsurlarına bakarak Girit’i gerçekten kolonize edip medeniyetini kamçılayanların Küçük Asya’dan gelmiş oldukları sanılır. Metalin kulla­nılması bütün Doğu Akdeniz’de ticarî münasebetleri geliştirmiştir. Eski Bronz Devri’nin sonunda (2300-2200) Kıbrıs’ın bakır madenleri Troja ve Yortan bölgesini besliyordu ve o devirde, büyük bir maden merkezi olan Soloi’de (Kıbrıs) Anadolu seramiği bulunuyordu.

Bu itibarla, daha başından beri Minos’luların Anadolu’nun Batı sahillerinde, bilhassa Millawanda veya Milawata, yani Miletus limanında kontuarlara sahip bulunmalarına şaşmamak gerek. Millawanda ile Miletus’un aynı şehir olması çok önemlidir zira elimizde kral Muvattali’nin Ahhiyawa’lar kralından Troja harbi sırasında metalibatı bulunmakta, bunlarda Muvattali, Millawanda’ya sığınmış bir asi Hitit’in kendisine teslimini talep ediyor ve bazı Hitit gemilerine vaki Akha taarruzlarından şikâyet edi­yor. Böylece, çok eski devirlerden beri Miletus Batılılara, sadece ticaret için değil, aynı zamanda Mezopotamya alimlerinin bütün müktesebatı ba­kımından da Doğu’nun kapısı olarak belirir.[92]

Lidya, Mezopotamyalı milletlerle çok sıkı ilişkiler idame ettiriyordu: kral Meles, muhtemelen tathir amacıyla, gönüllü olarak kendini nefy edip Babilonya’ya gitmişti. Lidya tarihini, Herodotus’a da dayanarak M.Ö. XII. yy.a kadar (1192) geri götürüp bundan öncesini de, yine bizim için kıy­metli malzeme teşkil eden esatirî kral şecerelerine bağlıyoruz. Bunlara, en eski Lidya sülâlesinin son kralı Atys’in adına izafeten Atyades adı veril­miş. Manes’in oğlu Atys, önceleri Meonya olarak anılmış Lidya kralı iken (Lidya adı, oğlu Lydos’a izafetendir) Küçük Asya’da henüz Phryg’ler yoktu. Bu keyfiyet Phryg’lerin din ve uygarlıklarını Lidyalılardan aldık­ları varsayımına kuvvet kazandırıyor. Gerçekten Lidya topraklarında Phryg’lerinkinden eski bir uygarlık hüküm sürüyordu. Ayrıca nüfusunun yoğunluğu ve etrafını çevreleyen yükseklikler sayesinde Lidya, Küçük As­ya’nın Hitit hükümranlığına en iyi mukavemet etmiş bölgelerden biri ol­muştur.

Tarihî ve arkeolojik belgelerin ışığında Lidya efsaneleri çok eski ve hu­susiyle, İonya’lıların Küçük Asya kıyılarına çıkışlarına çoktan takaddüm etmiş bir yerli (autochtone) medeniyetin mirası gibi mütalaa edilecektir. Bu medeniyet, Anadolu’nun bu milletleriyle daha M.Ö. III. binden iti­baren doğrudan doğruya çok samimi temas halinde bulunan Sümer-Akad’lıların etkisi altında gelişmiştir. Manes, ay tanrısı Men’in Lidyalı şek­lidir.[93]

Sümer ve Akad’lı kralların kısa süreli fetihlerinden çok bu etki ticaret yo­luyla kendini kabul ettirmiştir. İlerde[94] ayrıntılarıyla göreceğimiz gibi daha III. binin sonundan itibaren Kayseri civarında Kültepe’ye Mezo­potamyalı bir tüccar kolonisi yerleşiyor. Bunlar çoğunlukla Asur bölgelerinden gelmişlerdir. Bıraktıkları metinlerden Proto-Hitit’lerin (Hatti) yanı sıra ciddi bir Asur kolonisi ve Luvi’ler, Hitit’ler (Nesî) ve Subarean-Hurri’lerin mevcudiyeti anlaşılıyor.[95]

Aynı devreler içinde de Mezopotamya, Suriye ve Filistin uygarlıklarında Hurri’lerin hissesine şahit oluyoruz. Gerçekten Hurri’ler eski Yakın-Doğu’nun mürekkep uygarlığında esas unsurlardan biri halinde tezahür ediyor­lar. Bunların faal ve müessir oldukları saha Akdeniz’den Sümer’e, Doğu Anadolu’dan Mısır’a uzanıyor.

Bu istisnaî genişlik birçok kültürel teması gerektiriyor. Etki derecesinde her bir ilgili merkeze Hurri girişinin miktar ve önemi ve bu merkeze Hurri anavatanının uzaklığı rol oynuyor. Armeniyye’nin genel bölgeleri Hurri yo­ğunluğunun esas alanı gibi görünüyor. Bu itibarla en yakın büyük kültü­rel komşu da Hititler diyarı oluyor. Bu nedenle Hurri’lerle Hititler ara­sındaki münasebetin aşırı derecede samimi olduğuna şaşmamak gerek. İşbu Hurri-Hitit sembiozu, yakınlık ve etki itibariyle, Mezopotamya’nın bileşik kültürünü teşkil eden Sümer ve Akad öğelerinin karışımından he­men sonra gelir.[96] 1730’lardan itibaren Mısır’ı işgal etmiş Hyksos’larla Armeniyye havalisinden gelip Mitanni ülkesine yerleşen Hurri’lerin aynı insanlar olduğu tezini savunanlar bile var.[97]

Etrüsk’lerin Lidyalılara nispeti ve Anadolu’dan İtalya’ya göç etmiş ol­maları tezi, ısrarlı muhalefete rağmen, güç kazanmaktadır. Herodotus key­fiyeti şöyle anlatır: “Bildiğimiz kadar Lidyalılar ilk kez altın ve gümüş sikke kullanmış ve perakende ticareti yaşamına dâhil etmiş millet olup hem kendileri, hem de Greklerce daimi surette oynanan oyunları icat ettiklerini iddia ederler. Bu oyunları, Tyrrhenia’ya yerleşmek üzere bir ko­loni gönderdikleri zamanlarda icat edilmiş olarak biliyoruz. Bunun da hi­kâyesi şöyledir: Manes’in oğlu Atys’in saltanatı sırasında bütün Lidya’yı korkunç bir kıtlık sarmış. Halk sabırla bir müddet tahammül etmişse de, durum zamanla düzelmediğinden, sefaleti hafifletmek üzere yol aranma­ya başlanmış. Çeşitli çare düşünülmüş: meselâ zar, aşık (kemiği) ve top oyunları icat edilmiş. Aslında, dama dışında bu kabil bütün oyunları icat ettiklerini iddia ediyorlar. Bunu açlığa tahammül etme yolunda kullanma şekli de, bir gün yiyecek düşünmeye vakit kalmayacak gibi devamlı oy­namak, ertesi gün de hiç oynamadan yemek yemekten ibaret olmuş. Böy­lece on sekiz sene dayanmışlar. Durum ıslah olmayıp aksine betere gidince kral halkı ikiye ayırmış ve kura çekerek kimlerin göç edip kimlerin yerin­de kalacağını tayin etmiş. Kendisi kalanların başında olacak, oğlu Tyrrhenos da hicret edenlere kumanda edecek. Kuranın çekilişini müteakip gi­decek olanlar Smyrna (İzmir)’de sahile varmışlar, burada gemiler inşa etmişler, içine eşyalarını yerleştirip başka diyarda rızık aramak üzere yel­ken açmışlar. Birçok memleket geçip sonunda İtalya’nın Kuzey’inde Umbria’ya varmışlar. Buraya yerleşmişler ve halen de burada yaşamaktadırlar. Burada ‘Lidyalı’ olan adlarını, önderleri Tyrrhenos’a izafeten ‘Tyrrhenia’lı olarak değiştirmişler”.[98]

Hesaba göre bu hadise 1190’larda vaki oluyor. Bu da Troja’nın sukutunun geleneksel tarihine yakın düşüyor. Çıkış noktası da İzmir oluyor.

Bu arada, Etrüsklerle Lykia’lıların akrabalığını kesin olarak görenlerin bi­le bulunduğunu kaydedelim.[99]

Diğer taraftan Mısır metinleri XIV. ve XIII. yy.larda hareket halinde deniz insanlarından bahsediyor. Bunlar (okunuş doğru ise) Tursha’lar ile Shardana’lar olup Batı’ya doğru göçlerinin başında Etrüsk’ler ve Sardenya’lılar olarak tanımlanmaktadırlar. Bu Shardana’lar Sardis’liler olup göç ettikleri Sardenya adasına kendi adlarını vermişlerdir.[100]

Arkeologya 1100 senesine doğru, Doğu kökenli milletlerin Sicilya, Sarden­ya, Etrüria ve hatta Espanya’ya yerleştiğine dair ortaya deliller koyabili­yor. Ayrıca toponimi de Espanya’da Etrüsk kolonlarının mevcudiyetini is­patlıyor.[101] Etrüsk’lerle Sardis’lilerin topyekûn hicret ettikleri düşünülemez. Kalan kısım Anadolu’nun sair uluslarına karışmış olmalıdır. Nitekim klasik devirlerde Foça’dan göç edip Güney Fransa’da Marsilya, Nice, Antipolis (Antibes) ve sair kentleri kuran Foçalıların çoğu eski yerlerinde kalmıştı.[102]

Ancak bilginler göçün tarihi üzerinde farklı görüşler ileri sürüyorlar, İtal­ya’da yeni tip mezarların zuhuru, mezar içindeki eşyaların Doğulu man­zarası ve bunların tarihlerinin tespitinden hareket edenler bu hicreti 650 senesine kadar beriye alıyorlar. Bu tarihlerde demir ve aynı zamanda bronz metalürjisinde büyük bir sıçrama da gözleniyor, istilâ sebebi olarak demir cevheri arama amacı bile akla geliyor. Mamafih bu konuda bir başka neden de ileri sürülebilir. VIII. yy.ın sonundan itibaren ve VII. yy.ın büyük bir kısmı zarfında Küçük Asya evvelâ Cimmerian’lar, son­ra da İskit’lerin geniş tahribatına maruz kalıyor. II. Sargon 720’de Cimmerian’lara karşı müdahalede bulunup kral Midas’ın Phrygya’sını cizyeye bağlıyor. Halefi Sennacherib de 696’da Phrygya krallığının Cimmerian’lar tarafından yıkılmasına tanık oluyor. 675’de de İskit’ler meydana çıkıyor, bunları durdurmak için Assurbanipal Gyges’le ittifak ediyorsa da bu so­nuncusu 652’de mağlup edilip öldürülüyor ve ölümünü müteakip otuz se­ne kadar Küçük Asya’da İskit hegemonyası hüküm sürüyor. Eğer Etrüsk’ler Küçük Asya’dan gelmişlerse Cimmerian ve İskit’lerin tahribatı ve saldıkları korku, tıpkı çok daha az sarsıntılı Pers istilâsının İonya’lıların hic­retini intaç edeceği gibi, bu gidişi izah edebilir. İlk gerçek, Etrüsk mezarı ve mezar eşyalarındaki değişme için teklif edilen 675 tarihi ile İskitlerin Anadolu’yu istilâ tarihinin tetabuk etmesidir.

Ayrıca, hareket noktasının tayini de büyük önem taşıyor. Bu konuda da hayli varsayım ileri sürülmüştür. Bunlar arasında Tark köklü Kilikya adla­rı Tarquinii’nin eponymi Etrüsk Tarchon’u hatırlatmaktadır. Olba prensi Tecer’in babası Tarkuaris olup M.S. II. yy.da Kilikya prensleri Tarkodimotos tesmiye edilirlerdi. Bunun dışında Lisya’lıların anaerkil dü­zenleri ile Etrürya’da kadının mümtaz mevkii arasında ilişki görülür.

Herodotus bizi Lidya’ya tevcih ediyor. Orada Gyges’in doğduğu Tyrrha veya Trysa şehri olup burası Tyrrhenian’ların vatanı olabilir. Sipyle’nın (Ma­nisa dağı) tahrip olunmuş bir kenti, Eski İzmir, işbu Tyrrha olabilir. Bu keyfiyet de Herodotus’un Tyrrhenian’ların İzmir’den gemilere bindik­lerine dair ifadesini çok iyi izah eder. Etrüsk’lerin vatanını daha Kuzey’­de, Misya’da görenler de var. Bir menkıbeye göre Pergamon’un efsane­vî kurucusu Telephos, Tarchon ve Tyrsenos’un babası idi. Esasen Phrygya’da Etrüsk tipinde çok höyüğe rastlanır.

Bununla beraber başka deliller de dikkatlerimizi Karadeniz’in Kuzeydoğu’­suna sevk ediyor. Burada, büyük demir metalürjistleri ve Tabal ülkesi komşuları gibi mükemmel kuyumcu Chalybe veya Chaldi’ler memleketi bulunur. Toprakkale’ye kadar uzanan deliller sıralanıyor: Etrüsk ve Toprakkale uygarlıkları arasında sulama tekniği, bağcılık, sıraların çevreledi­ği mezar hücresi gibi müşterek hususlar zikrediliyor. Konuya döneceğiz.

Bu kere ortaya bu Chaldi’lerin kökeni meselesi çıkıyor. Kimi bunları Lisya-Kilikya’ya, yani Ege uygarlığı ile temas ettikleri yerlere nispet ediyor. Örneğin Etrürya’da da görülen ahdî olarak kalkan asma âdeti Girit men­şeli olabilir. Strabon devrinde (doğ. M.Ö. 64-63) Trabzon’un üstünde metalürjist Tibaren ve Chaldaei’ler yaşardı. Ahdiatik, Jafet’ten inen uluslar listesinde Tiras (Tyrrhenian)ları Tibarenian’larla İskitler arasına koyuyor. Etrüsklerin sabit kalın direkli ve küreksiz şişkin teknelerinin özellikle Trabzon bölgesi menşeli olduğu ispatlanıyor.

Böylece, herhangi bir karar vermeden kâh Lisya, kâh Phrygya ve Sipyle, kâh Trabzon’a doğru nazarlarımızı çeviriyoruz. Ama Etrüsklerle Küçük Asya’nın eski halkları arasındaki akrabalık herhangi bir şüphe kaldırmaz. Hatta bugün dahi yaşayan ve Hititlerde tipik burnu kalkık çarık veya yarım çizme gibi giyim ayrıntılarında bile bu yakınlık görülür.

Limni adasında ele geçen bir Tyrrhenian stelinin Etrüskçeye yakın akra­balığı olan bir dille yazılmış olması Tyrrhenian’ların, hicret sırasında ada­larda kalmış Etrüsk’ler olduğunun ve bu sonuncuların da Anadolu’dan neşet ettiklerinin bir linguistik delili oluyor.[103] Bu iddiaya Jacopi de iş­tirak ediyor.[104]

Batıya müteveccihan gemilere binmiş bu insanların medeniyeti, her şeyden evvel Miletus’a borçlu olup Fırat ve Babilonya ile de yakın bağlılık koşulları arz eder gibidir. Gerçekten Lidya, ticareti ile Yunanistan’la Do­ğu arasında mübadeleyi idame ettiriyordu. Asur hanedanı Phrygya’ya ol­duğu kadar II. Sargon’un talan tertip ettiği Chaldi’ler memleketine de tesir sahalarını yaymıştı. Etrüsk uygarlığının mucizesi, Grek ve Babil un­surları arasında Asya toprağında vaki yakın kaynaşmayı gerçekleştirmiş olmasıdır. Buralardan VII. yy.da gittilerse, İonya medeniyetinin ilk ışın­larıyla ısınmış olmalı idiler. Etrürya üzerine serilmiş parlak Grek şalı ara­sından bir Doğulu ulusun özelliği beliriyor. Gerçekten, Etrürya Ombrian’larını inkıyat altına almış madenci ve kuyumcu müstevliler Küçük Asya’dan gelmişlerdi; bunların İtalya’nın madenden yana en zengin bölgesini seçmeleri doğal idi.[105]

Etrüskler Roma’yı bina ededursunlar biz en eski din kitaplarına dönelim. Ahdiatik’e göre Yafet’in oğullarından birinci grubu Gomer, Magog, Maday, Yawan, Tubal, Meshek ve Tiras teşkil ediyor. Gomer’i İskitlerin (AshkenazSaka) sürdükleri ve Güney Rusya’dan gelen Arî Kimmeroi’ler (Cimmerian) temsil ediyor. Bunlar, gördüğümüz gibi, Urmiye gölü civarındaki Manneen ve Med’ler (Sargon vakayinamelerinin Mada-Manda’ları) ile birlikte Anadolu’yu istilâ edip Sardis’i alıyorlar. Lidya kralı Gyges (Gugu) bu ara­da ölüyor.

Gog ve Magog’un tanımlanmasında kararsızlık var. Gog’un Gyges’i tem­sil etmiş olması teklif edildi; Magog onun ülkesi olmalı idi. Bu arada Gogaren de Ezeshiel’in[106] Gog’un hükümranlığı altına soktuğu Meshek ve Tubal civarında bulunması itibariyle hesaba katılabilir. Yawan kolaylıkla İonya’yı ve teşmil edilerek, Asya Greklerini, II. Sargon’un fethettiği Kıb­rıs dâhil, kapsıyor. Tubal ise Tibaren tarafından iyice temsil ediliyor.

Meshek ülkesi ise, Asurluların Musku’su, klasik yazarların Pont’unun Do­ğu sınırına kadar Armeniyye’nin Kuzeybatısı demek olan Tibaren’lerin Do­ğu’sunda tespit edilmiş Moshien’lerden başkası değildir. Moshien’ler II. Sargon’un zorlukla tahtı itaate alabildiği (721-705) hayli haşarı ve harpçı insanlardı. Bunlar Karatepe yazıtlarının “Mopsus’un evi” lafzı altında ta­nınabilir. Eğer II. Sargon’un vakayinamelerine göre Mu-us-ki kralı Mi-ta-a, Qu’e, yani Kilikya’yı istilâ etti ise, oralarda önemli unsurlar bırakmış olabilir. Ve yahut bu cevelan, memlekette evvelce yerleşmiş bir koloni­nin imdadına gelmek için de vaki olmuş olabilir.[107]

Misena, Orta Bronz devri, M.Ö. 2000’e doğru, Akha’ların yerleşmesi sı­rasında önem kazanmıştı. Bu Akha’lar gerçekten kıymetli muhariptiler. İlk hedefleri Girit kudretini yıkmak oldu. Argos körfezi ile Girit arasındaki münakale yaz aylarında rüzgârların uygunluğu sayesinde kolaydı. Bu itibarla ilk Minos saraylarının 1700’lere doğru vaki yağması bunlara atfedi­lebilir. Asya sahillerindeki Minos kontuarlarını işgal etmekle kalmayıp her tarafta, bilhassa Rodos’ta, hükümran olmaya başlayıp buraya Achaia adı­nı verdiler. Bu keyfiyet de Hitit metinlerinin Ahhiyawa diye bildirdikleri krallığın merkezinin Rodos olduğu tahminine yol açtı. B. Hrozny bu tah­minini, 1340 ile 1210 arasında Hititlerin Ahhiyawa’ya karşı bütün sefer­lerinin Karia’ya götürür gibi olmasıyla destekliyor.

Anadolu’nun en eski tarihi bakımından son derece önemli olan Hitit me­tinleri uzun zaman coğrafî terimlerin gayrı muayyenliğine çattı. Diğer ta­raftan Homeros’un şahane destanı da tarihî gerçeği gölgeledi. Her ne ka­dar İlyada’daki adların bazıları tarihî olabilirse de Akha’ların kahramanlıkları genel bir hedef çerçevesine oturtulmalıdır: Minos hegemonyasının yok olmasını müteakip Hellad’ın verimsiz topraklarına sığamayan kitle­lerin daima göz diktikleri Küçük Asya’nın en zengin bölgeleri demek olan Anadolu kıyıları ile mücavir adaların fethi.

Karkisa’nın Karkiya (Hitit şekli Qa-r (a)-qi-sha), yani Karia ile ayniyeti kabul edildikten sonra Laspas’ın da Lesbos (Midilli) olduğunda şüphe kalmamıştır. Keza Karkisa (Karia), Lukka (Lisya), Warsijalla, Wilousa memleketlerini bir arada görüyoruz. Bu sonuncusunun kralı Alaksandu olup onun Muwattali’nin çağdaşı bir Akha olduğu anlaşılıyor. Gerçek şu­dur ki Hititler, Anadolu sahilleri ve yeni fethedilmiş adaların ötesinde Akha kudretinin yükseldiğini müdriktiler. Onlar için Ahhiyawa işte bu devletti ki bu da Akha Yunanistan’ı idi.

Gerçekten Akha’lar Rodos, Midilli, Troja’yı da içine almak üzere bu kente kadar Küçük Asya’nın Batı sahillerine hâkimdiler. Hitit metinlerinin Taruisha olarak zikrettikleri Troja’nın bugünkü Hissarlık olduğunda artık şüphe yoktur: XIV. yy.ın ilk çeyreği içinde Akha’ların eline geçmişti.[108]

Tekrar Cimmerian’lara dönelim. Karia’da Stratonike (Eski Hisar)’da, delikanlılar arasında ΚίμβϱοςΚίμβϱον adlı birine rastlıyoruz, ya­zıtlarda. Bu, yerli Anadolu isimlerinden olmayıp Kuzey Avrupa, Kelt ve­ya Cermen isimlerindendir. Grek şairi Archias,[109] Marius ve Kimber’ler harbi üzerine bir şiir yazmıştı. Posidonias da Κίμβϱοι’lerle Boğaziçi’nin Κίμμεϱοι’leri, yani Greklerin eskiden beri tanıdıkları Cimmerian’lar arasında münasebet kuruyor, Cimber adı bir Latin soyadı oluyor ve buna Lidya’nın Güneydoğu’sunda rastlanıyor.[110]

Anadolu’nun iç âlemi her dem coşkun. Hitit ülkesinin sınırlarında, muhte­melen Pisidia olması gereken Pitassa[111] halkı, ele avuca sığmaz dağlı ki­şiler olup herhalde Akha’lı olan Madduwattas adlı bir serserinin teşviki ile kral Arnuwandas’ın garnizonlarına karşı isyan ediyorlar (1240’a doğru). Biraz sonra Shakalasha (Pisidia’da Sagalassos olduğu şüphesizdir) adam­larını ilk defa, 1224 ve 1197’de, Mısır sahillerine, “denizin adamları” meyanında taarruz ederken görüyoruz. Senirce kültürünün mahir çömlekçi­leri, istiklâllerine bağlı, bütün ordulara paralı asker olan bu dağîler Kuzey­’de, Hoyran gölünün Kuzey ucundan Dinar bölgesine uzanan dağlık sınır mıntıkasını, 1200’ler civarında, Trakya’dan Küçük Asya’ya geçmiş ikinci Hint-Avrupa dalgasının müstevlileri Phrygya’lılara karşı savunuyorlar. Bi­raz sonra roller değişecek, geri itilen Pisidia’lılar barbar pozuna girecek­ler. Bu andan itibaren bunların harpçı sert tabiatlarına dair deliller ar­tacak. Ortada, sırası geldiğinde beynelmilel sahnede bazen ilk rolleri oy­nayan, küçük, vahşi ve mağrur topluluklar birikimi var. Homerik devirler­de Solyme’ler Thermessos ülkesini iskân ediyor. Karun zamanında herhal­de Pamphylya’yı istilâ edip 560-500 civarında Marmara’dan buraya ka­dar büyük yolu koloni ve posta menzili ile donatan Lydia’lılar tarafından ezilmiş bu insanlar üstünlüklerini, Milyen veya Kabalien’ler gibi sair ka­bileleri bastırarak ispat edip ülkede hükümran olacak ve V. yy.ın sonun­da Genç Kuruş’a karşı san kazanacak Pisidia’lılara terk ediyorlar. Xenophon bunları “hizaya gelmez”, Pers imparatorluğunun ortasında müstakil, haşarı insanlar olarak tanıyor. Hikâyeleri hayli cüretkâr harekât ile devam ediyor…

Pamphylia ovası ise, geç zamanlara kadar nispî olarak mütecanis kalma­sına rağmen bir anda “bütün ırkların ülkesi” oluveriyor: Aspendos ile Si­de bambaşka dil konuşuyor.[112] Huyları da hayli farklı. Aspendoslular biraz “yumuşak” gördükleri hemşerilerine “Sideliler gibi nazenin olma”, Sideliler de terbiye kurallarının dışına çıkanlara “Aspendoslular gibi kaba olma” derlermiş.

Helenizm buralara yerleşmek için hayli güçlük çekmiş.

Nil Delta’sı da iştahları kamçılamaktan geri kalmıyordu. 1219’da Merenptah Akha’ları düşmanları meyanında zikrediyor. Müstevliler ittifakı III. Ramses zamanında genişliyor. Akha’lar ve çeşitli müttefiklerinin yanında Mısır metinleri Onashasha’ları sayıyor ki bunlar Halikarnassus’un yakınında Onassos’a nispet edilmişlerdi.

Müstevlilerin çoğu Kuzey’den geliyor ve Suriye kıyılarında yol alarak geç­tikleri ülkeleri talan ve tahrip ediyorlardı. Bunların Medinet Habu duvar­larında görülen dolu tekerlekli arabalarına XIII. yy.a ait bazı Malatya kabartmalarında rastlanması bu insanların bazılarının asianic menşeini doğruluyor. 1187 veya 1162’de III. Ramses tehlikeyi uzaklaştırıyor. Önün­den Kuzey’e doğru kaçanlar arasında Danuna’lara VIII. yy.da Kilikya’da rastlanıyor. Bu kişilerden Karatepe yazıtları da bahsediyor.[113]

Olayların, biraz geriden olmak üzere baştan, bu kere iktisadî açıdan ge­nel görünümünü çizmeye çalışalım. 1700’lerde Knossos’da (Girit’te), bu sülâlenin banisi kral Minos bir deniz konfederasyonuna hükmediyordu. Devlet, tüccar ve armatör ailelere dayanıyordu. Evvelce gördüğümüz gibi çift balta ile zambak kraliyet nüfuzunu temsil ediyordu. Bu thalassokrasinin başının denizle izdivacı, denize bir halka atılarak kutlanıyordu! O, dinin başrahibi de olarak boğa, Minautorus’un kültüne nezaret ediyordu, Minautorus, doğurganlığın erkek tanrısı olup hayatın timsali tanrıçaya re­fakat ediyordu. Artık ona, eskiden olduğu gibi genç boğalar kurban edil­miyor, onunla şarap, şarkı ve çıngırak sesleri yardımı ile hemhal olunuyordu. Oyunlar arasında en yaygın olanı da boğa yarışı idi. Bunun Kapadokya’dan gelmiş olması muhtemeldir.[114] Boğayı bugüne dek devamlı olarak Anadolu’da göreceğiz, kendisini ayrı, boynuzunu ayrı.

Girit, Kelt hareketi önünde, beraberinde Macaristan’ın üstün bronzu ile Yunanistan’a varmış ve dolayısıyla denizi henüz öğrenmiş Akhaları ge­milerine bindirip onları zorla bahriyeli yapıyor, yılmazlıklarına yeni cüret olanakları veriyordu. Ama bir gün silâh geri tepecekti.

Bunlar Giritli efendileri hesabına Küçük Asya kıyılarına çıkıyorlardı. Bu­ranın sayısız körfezi Giritli ve Akha’lara, Ege ikliminin yanı sıra, yarım­adalar arasında yüksek dağlara doğru otlak şeklinde yükselen bir vadiler huzmesi arz ediyordu. Bu keyfiyet bilhassa haşarı metbuun üzerinde du­racağı bir husustu: adam, atı ve arabası sayesinde, önüne çıkmış topluluk­ları oracıkta yıkıverip Ege’ye varmıştı. Tankına benzin gerekiyordu.

Yaylaların madenden yana zenginliği ise dillere destandı. Mezopotamya’dan hareket eden bütün bir mübadele devresi burada kapanıyor, mallarla birlikte Giritlilerde hayli tahassüs uyandıran fikir akımları da burada gümrükleniyordu. Kafkasya’nın metal ticaretini kontrol eden Troja ken­tinin bulunduğu kıyılarda daimi kontuarlar, iskele ve antrepolar Giritli-Akha itilâfınca tesis ediliyordu. Bu arada Troja tek başına bu kadar hu­sumet veya iştahı niçin üzerine toplamıştı?

Çanakkale Boğazı’nı o devrin gemileri ile cereyana karşı çıkma güçlüğü Aleksandria Troas’ın (Geyikli) ön plana çıkmasını intaç etmişti. Helenler ülkesinde Eghina ve Korent ile birlikte bronzun kenti, demirci ve si­lâhçıların sitesi Khalkis, denizcilerini endüstrisine gerekli bakır ve kalayı aramaya sevk ediyor, Kuzey’de, bakır ve gümüş yataklarından yana zengin olup bugün hâlâ Khakidike denilen bölgeyi kolonize ediyordu. Batı’da mer­kezi İtalya’da Etrürya kalayını aramaya koyuldu. Eghina, günlük yaşan­tının küçük parçalarını, Khalkis silâh ve bilhassa uzun kılıçları dökerdi; Korent de zırh, miğfer, kalkan, bacaklık gibi korunma araçlarının dökümü ile nam salmıştı. Eghina’nın müşterisi Peloponez’in fakir insanları ve genç kolonilerdi. Khalkis’le Korent ise aksine, o devirde Grek sitelerinde hâkim askerî aristokrasilerin silâh imalatçıları idiler.

Doğu’da kalay Kafkasya’nın aşağısında, Kholkis’te çıkar, gemiciler Trakya ve Karadeniz kıyılarından seyrederek buralara varıp kıymetli metaı yük­lerlerdi. Tarihin bu iki “kalay yolu” üzerinde bulunan Korfu ile Troja, ge­micilerin mecburi uğrak yeri idi. Korfu zaten Korent’in kolonisi idi ve o gün için bir mesele yoktu. O sonradan Peloponez harbinin kıvılcımı ola­caktı.

Troja’da ise hal başka idi. Tahkimatının dibinde Akha’larca kurulmuş uğ­rak yeri daima bu kentin tehdidi altında idi ve gemiler ona oldukça ağır “transit vergisi” ödemek zorunda kalıyorlardı. Böylece kalay, maliyeti hay­li artmış olarak Helenler ülkesine varıyordu.[115] İşte bu parazitin yok edil­mesi için bronz imalâtçıları Agamemnon’u Troja seferi için finanse etmiş­lerdi. Hikâyenin tahta atı da Karadeniz yolunu açmıştı.

Etrüsk ve Sardislilerin göçünü mucip olan fırtınanın izlerine Medinet Habu kayıtlarında rastlanıyor. Girit ve Karia’lı soyların karışımından hâsıl olan Pulasati’ler de Anadolu’dan göç edenler arasında görünüyor. Bunlar Güney’e iniyorlar. Mısır’ın kapısını çalıyorlarsa da Firavun bunları göğüslüyor, bunlar da Filistin’e yerleşerek ülkeye adlarını veriyorlar. İbranîle­rin bunlardan çok çektiğini hepimize öğrettiler. Bu Pulasati’ler ana tanrı­çaları Hepa’yı Batı Anadolu tanrıları arasına Hebe (Eve) adıyla sokmuş­lar, onu Filistin’e götürdüklerinde Havva adı altında Ürselim (Kudüs) kenti koruyucusu kahraman Adam’la evlendirmişlerdi.

Ahdiatik böyle başladı.

Anadolu’dan Güney’e daha evvelden hicret edenlerden Kabiru’lar vardı. Bunlar Samî Hebrû’lardır.[116] Bu hayli cesur tez, ilk İbranîlere Anadoluluk atfediyor. Ahdiatik’in bazı metinlerine dayanan bu iddia, Ras Shamra’nın Finike metinleriyle takviye edilmiş durumdadır. Kral Naram-Sin, 2600’larda, Diyarbakır yakınlarında Aram’lar kralını bastırıyor. Aramî’lerle İbranîlerin aynı ulus oldukları anlaşılıyor. 1400’ler civarında İbranîle­rin gelenekleri Hitit ve Mezopotamya anlayışlarına yakın olup Neo-Hitit metinlerinin dili olan hevi’ye karib bir dil konuştukları sanılıyor. Bu dilde olduğu gibi, esas tanrılarına Yah veya Yah-Wa adını vermişlerdi.[117]

Akdeniz’imize dönelim. Tahta atın içinden çıkanların durumu pek sağlam değildi. Gerçi yeni pazarlara sahiptiler ve deniz yoluyla demir ticareti bü­yük kazançlar sağlıyordu. O zamana kadar sadece gökten inen meteorit biliniyor, o dahi o kadar nadirdi ki disk’i en uzağa atan atlete mükâfat olarak demirden disk veriliyordu. Hititler bu metalürji (siderürji)’yi geliş­tirdiler: Mısır ve sair Akdeniz sahillerine bahçe çapası, silâh, saban de­miri ve hatta ziynet eşyası sevk edildi.

Bu kadar açılma Akha’ları merkez üslerinden her gün biraz daha uzak­laştırıyor, boş kalan yerlerine, Helenistan’da, başka Arî kabileler yerleşi­yordu. Yeni gelenlerden Dorien’ler, kendileriyle aynı kökenli olmakla be­raber Akha’larca barbar olarak görülüyordu, tıpkı altı asır evvel Girit bah­riyesine yazıldıklarında bu adalıların onlara baktıkları gibi.[118]

Dorien’lerin önünden kaçan Anadolu’ya sığınıyordu. Ancak bu akım artık Misena kralları tarafından teşkilâtlandırılmış bir iktisadî inkişaf olmayıp bir toplu iskân hadisesinden ibaretti. Hitit imparatorluğunun tahribi bun­lara atfedilemezdi zira ne Arzawa adamlarının, ne de Ahhiyawa’ların Hattusa yolunu tuttuklarına dair belge var. Bunlar, gördüğümüz gibi Güney’e yönelip Mısır’ı zorlamışlardı. Bu tahripten daha çok Trakya’dan gelen Phryg’lerle bunlara akraba yukarda gördüğümüz Moshien’ler (Mu-us-ki) mesul tutulabilir. Kargaşalıktan faydalanmayı ihmal etmeyecek Gaska’ları da hesaba katmak gerekiyor: bunlara yukarı Fırat’ta rastlıyoruz.[119]

Bu Phryg’ler yaman köylülerdi. Kıyı pazarlarını demirden yana beslemek üzere Armeniyye’ye kadar uzanıyorlardı. Kralları Gordias’ın icat ettiği söy­lenen düğüm, arabanın okunu öküzlerin boyunduruğuna sağlamca bağlı­yordu.[120] Helen metalürjisinin ihtiyaçları bu insanları Armeniyye madenleriyle ilgilenmeye ve bu amaçla da aynı madenlere göz dikmiş Asur’un tehditlerine göğüs germeğe sevk ediyordu. Böylece Urartu ile temas haline gelmişlerdi, Van’ı Asur ve sair akvama karşı muhkem bir kale haline koy­muş Urartu ile.

Anadolu’nun kaderine hâkim olmuş diye bir ulusu zikretmek mümkün de­ğilse de, Batı tarihçilerinin Helen kültürünün bu topraklarda banisi ola­rak görüp Attik’ten buraya göçmüş diye kaydettikleri İyonların ilk göç hareketlerinin hangi yönde vaki olduğu aslında kati olarak saptanamamış olup hissî olduğu sanısını uyandıran geleneksel görüşe karşı, bunların yerli (autochtone) halklardan olduğu kanısı müspet delillere dayanır gibi gö­rünmektedir.

Ahdiatik’in kaydettiği Yarvan veya Yavones, gördüğümüz gibi İyonların eski adıdır. Kitapta Akha veya Helenlerden herhangi bir bahis olmadı­ğına göre İyonların bunlardan evvel bu ülkelerde bilindiğine bir işaret sayılır. İranlıların Yauna diye adlandırdıkları bu ulus, Anadolu tanrısı Apollo’yu Delphos’a taşımışlardı (İlyada’da Apollo Akha’ların düşmanıdır), lehçeleri ile birlikte. Peloponez’e saldırmadan önce Yauna’lara rastladık­larından Persler burasını Yaunistan[121] tesmiye etmişlerdi.

Henüz aksi ispat edilmediğinden Finikelilere atfedilen fonetik alfabeyi Helenistan’dan çok evvel Anadolu kullanmıştır: alfabedeki eksik sesli harf­ler İyonların bir katkısıdır. VIII. yy.da İyon lehçesiyle kaleme alınmış İlyada ve Odysea öyle bir hayranlık uyandırmıştı ki bu eserlerin lehçe ve heksametr’i her yerde kullanılmaya başlandı. Homeros İzmirli, İzmir’in de Meles soyunun oğlu idi.

Heksametr Hellenizm’e tamamen yabancıdır. Anadolu’da ana tanrıçayı kutlamak için oynanan bir dansın adımlarıdır. Beş daktil (parmak) ve bir sponde’den ibarettir. Sponde kutsal dansın sonunda tanrıya sunulan ar­mağandır.[122]

Dorien’ler, Attik’in eski şagillerini yerlerinden atmakla meşgul olurlarken Küçük Asya kentlerine insan akımı devam ediyordu. Miletus, Efes, Phocea (Foça) ve daha nicelerinin sınaî faaliyetlerinin gelişmesinin yanı sıra ara­larında entelektüel dayanışma da teşekkül ediyor, çeşitli lehçelerden buralarda mütecanis bir dil meydana geliyordu. Klasik sayılan Grekçenin en az yarısı, çevresindeki dillerden alınan sözcüklerden meydana gelmişti: Eol (Kuzeybatı Anadolu), İyon (İzmir dolayları, Batı Anadolu), Dor (Gü­neybatı Anadolu) lehçeleri bunda hâkim durumdadır.[123]

Finikelilerin de Kilikya’ya yerleştiklerine dair çok vazıh emarelerin bu­lunmasına karşılık bu izlere Pamphylia ve Lysia’da daha az rastlanıyor.[124]

Orta ve Batı Avrupa’nın eski sekenesinden Kelt’lerin gücü Halstatt (Avus­turya), Lorraine ve Bourgogne demir madenlerinin işletilmesinden ve iş­ledikleri bu cevherden üstün vasıflı silâh ve aletler imal edebilme kabili­yetinden geliyordu. Tarımla uğraşmayı çok sevip aletleri vasıtasıyla ormanları kolaylıkla yontup tarlaya dönüştürüyor, iki tekerli sabanla toprağı çe­viriyor, arazi mesahası yapıyorlardı. Ahşap evleri saman kaplı, duvarları balçıkla sıvalıydı.

Tamamen toprağa bağlı (agrarian) kültleri toprak mefhumunun bu insan­lar beynindeki önemini belirtir. Her ne kadar özel mülkiyet temayülleri­ne rastlanırsa da genellikle toprak, kabilelerin müşterek malı idi. “Tanrı­lara ibadet, aşağılık davranışlardan kaçınma, cesaret ibraz etme”, rahip­leri Druidl’erin devamlı telkinlerinin konusunu teşkil ederdi. Ferdin şere­fine saygı gösterilir, insanlığa saygı kavramı kadını kapsardı. Kelt mo­nogamdı ve evli çiftler, karşılıklı mutabakatla eşlerinden ayrılabilirlerdi.

Mabetleri birer fuar meydanı idi. Bayramlar at yarışları ile son bulurdu, İskandinavya etkisiyle güneş kültünü benimsemişler, güneşe riayeten de bu mabetleri yuvarlak olarak inşa ederlerdi.

Demir kılıçları Roma kalkanlarının hakkından gelmişti (—390). Mektep çocukları bunları, Kapitol’ü kurtaran mukaddes kazlarla birlikte, Roma’dan çekilme karşılığında ödenecek altın fidyenin tartısında çıkan müna­kaşada reisleri Brennus’un vae victis (veyl mağlûplara!) sözleriyle tanırlar. Bunların bir kısmı Po vadisine yerleşti, bir kısmı Orta Tuna’ya. Orada Singidunum, yani şimdiki Belgrad’ı kurdular. Yürüyüşe devamla Batı Trakya’da ikiye ayrılıp bir kısmı Karadeniz’in Kuzey’inden Güney Rusya’ya daldı, bir kısmı da Trakya’dan ilerleyerek Bizans’ı hayli yakından seyret­meye koyuldu. Bu seyir dahi bedava değildi: Bizans onlara senevî 80 talentlik bir vergi ödeyecekti. Beri gelenlerin asıl büyük kısmı ise Hellespont’u geçtiğinde hayli serüveni müteakip nihayet Galatia’ya postu serdi. Yukarıdakiler ise Azov denizi civarında İskitlere çatıp onlarla çokça ka­rıştılar.

M.Ö. 3. yy.da işgal edilen Galatia Kuzey’de Bithynia ve Pamphlagonia, Batı’da Phrygya, Güney’de Lycaonia ve Kappadokia ile çevrili sahayı tem­sil eder.

Gol’lü müstevliler Küçük Asya’da 278-277 senelerinde görünmüşlerdi. Sa­yıları 20.000 kadar olup bunların sadece yarısı muharipti; gelişlerinden he­men sonra da bunları Trocmi, Tolistoboii ve Tectosages olmak üzere üç kabileye ayrılmış görüyoruz. 46 sene süre ile Küçük Asya’nın Batı yarısı­nın baş belâsı kesilip nihayet Bergama kralı Attalus I bunları M.Ö. 232 civarında, isimlerini verdikleri Galatia bölgesine yerleşmeye mecbur edi­yor. M.Ö. 64’den itibaren Galatia, Roma imparatorluğunun bir eyaleti ha­line geliyor ve bu adamlar kadar merkezî idareye bağlı olanı az görülü­yor.

Galatia’nın bütün halkı tamamen Gol’lü değildi. Gol’lülerin gelişinden ev­vel Batı Galatia Halys (Kızılırmak)’a kadar Phrygia’lılar, Doğu Galatia da Kappadokia’lılar ve sair yerli halklarla meskûndu. Bölgenin bu yerli halk­ları köylünün çoğunluğunu teşkil edip kentleri dahi sadece bunlar iskân etti. Mahsulden yeni efendilerine hisse vermek şartı ile toprağın üçte iki­si, bütün sanaat ve ticaretle birlikte, ellerinde bırakıldı. Müstahkem köy­lerde küçük bir askerî aristokrasi teşkil eden Kelt’ler zamanla yerlilerle karışıp bunların dinini kabul ettiler. Fakat hâsıl olan ırka fariğ bir ruh aşılayıp uzun süre millî özelliklerini ve içtimaî âdetlerini ve dillerini mu­hafaza ettiler. Bu dil, Grekçenin yanı sıra M.S. 4. yy.a kadar kullanıldı. Birinci yy.da Ancyra (Ankara) ve Pessinus (Sakarya üzerinde, Balâhisar köyü yakınında) kesin olarak Helenleşmemişti.[125]

Karadeniz’in Kuzey’inden Asya içine ilerleyenlerin de aynı şekilde yerli halkla, bu arada İskitlerle karışıp eridiği tahmin ediliyor. İlerde görece­ğimiz gibi birçok Anadolu teknik terminolojisinde Kazan menşeli Kelt kök­leri mevcuttur.

Harp sahasını Van gölüne kadar taşıyan Asur krallarının baskısını İskit dalgası yavaşlatıyordu. Güney Sibirya’dan Karadeniz’e kadar Güney Rus­ya bozkırlarını atları, eşekleri, inekleri ve arabalarıyla kat eden, göçebe hayvancı toplumların en iyi örgütlenmişi olan İskitler Cimmerian’ları ta­biiyet altına almış olup çoğu zaman bunları önlerinde sürerlerdi. Ana­dolu’ya da böyle gelmişler, Dara’nın çekilmesinden sonra Çanakkale bo­ğazında Abydos (Nara)’ya kadar uzanmışlardı. İranlılar bunlara Saka der­lerdi.[126] M.Ö. V. asırda Çin ile iki yönlü temas kurup Altayların, İran yoluyla Yakın-Doğu ve Helenistan ile münasebetini temin eden İskitle­rin öncüleri aynı tarihlerde Almanya, Macaristan ve Bulgaristan’a varı­yor, Halstatt’ın birçok kabilesiyle temas haline geliyordu.[127]

İcatları olan üzengi sayesinde korkunç birer binici olan bu kişiler çoğu zaman tahammür ettirilmiş kısrak sütünden (kımız) sarhoş idiler. Eyer takımlarının üzerindeki işlemeler sert bir gerçekçiliğin ifadesi olup bu sa­nat Altay’lara kadar yaygındı. Greklere tuzlu balık, buğday, kıymetli ma­denler ve Baltık amberi temin etmek suretiyle şefleri, denizden ve kara­dan Kafkasya’ya varan ticarî faaliyete iştirak ediyordu. Grekler deniz se­ferleriyle, evvelce Argonotların vardıkları iddia edilen bu masal diyarlarını tarihin içine sokmuş olup, hendesî sanatları, renk ve ahenklerde burada Doğu zevkinin etkisinde kalmıştı.

İran ve Mezopotamya ile ticaretten çok, hasmane ilişkiler idame ettirmiş olmakla beraber İskitler bu ülkelerin uygarlıklarından esinlenmekten geri kalmıyorlardı. Bununla beraber bu insanlar kendi örf ve âdetlerine çok sıkı bağlı olup yabancı âdetlerden nefret ederlerdi. Grek anadan olup gizlice Dionysos ayinlerine karışan kralları Scylas, bu hareketi öğrenildi­ğinde, halkı tarafından öldürülmüştü.[128]

İskitlerin, ülkelerini işgal edip arkalarından kovaladıkları Tevrat’ın Gomer’i, Asurluların Kafkasya’dan geldiklerini iddia ettikleri Gimirrai’ler, yani Cimmerian’ların İyon’a taarruzları, Herodotus’a göre bir fetih hare­keti olmayıp talan cevelanından ibaretti. Sinop civarında yerleşme mer­kezi kurmuşlardı.[129]

Cimmerian’lar Küçük Asya’da bir asır kadar kaldılar. Ancak bazılarının Çanakkale’den de buraya girmiş olmaları muhtemel görülüyor. Gerçek olan, M.Ö. VII. yy.da burasının Kuzeyli göçebelerce tahrip edilmiş ol­duğudur. Bazı özel isimlerden Cimmerian’ların İran dili konuştukları sa­nılır.

Karadeniz sahillerinde, Thermodon nehri (Terme çayı) civarında oturduk­ları ve bir kraliçe idaresinde müstakil devlet kurdukları farz edilen efsa­nevî kadın muharipler, Amazonlar, yine Herodotus’un hikâye ettiğine gö­re[130] Greklere mağlûp olmuşlar. Galipler ele geçirdikleri kadınları üç gemiye bindirip Karadeniz’e açılmışlar. Fakat denizin ortasında hatunlar bunları bastırmış, öldürüp denize atmışlar. Gemi idaresini bilmediklerin­den rüzgâr bunları Kırım’a, Azov denizi kıyılarına atmış. Burada İskit delikanlılarıyla izdivaç edip Sarmat’ları meydana getirmişler.

Aslında Artemis ve bilhassa Artemis Ephesia, Amazonlar kültüne riyaset ederdi. Amazon, başlangıçta tanrıçanın kendisini ifade ederdi. Sonra bu ad onun rahiplerine teşmil edildi. Amazon, hiç kuşkusuz, ilk bir Tarmazuni’ye dayanan Armazuni prototipinin bozulmuş, Helenleşmiş şeklidir. Ama­zon’lar efsanesi Thermodon nehrine bağlıdır. Hâlbuki bu kadar küçük bir suyun Amazon’ların kült ve mitolojik geleneğinde bir rol oynayabile­ceği düşünülemez. Aglebi ihtimal, sonradan Amazuni-Amazon tesmiye edilmiş rahibelerin ilk adları Thermdhuni idi. Don ise “nehir” manasına gelen bir Osset-İron (Gürcü) apellatifidir.[131] H. Hüsamettin de “Amas­ya sancağında meskûn olan Amasit’ler, gayet cengâver ve kadınları bile silâh istimalinde pek mahir yani bütün efradıyla seğmen oldukları müna­sebetle tarihhen Amazon’lar-Amason’lar demekle meşhur olmuşlardı” diyor.[132]

Osmanlı devletinin tarih yüzüne çıkmasına takaddüm eden günlerde Bâciyân-ı Rûm adıyla bir kadınlar teşkilâtının mevcudiyetinden Âşık Pa­şazade bahsediyor. Hacı Bektâş Velî’nin bunlarla münasebeti de mukay­yet; esasen bu tarikatın saliki hatuna bacı lâkabı verilir. XV. asır başın­da Dhulkadir beyliğinin müsellâh otuz bin erkek ve yüz bin (bir başka yerde de otuz bin) kadından mürekkep bir Türkmen kuvvetine malik ol­duğunu garp müverrihleri yazıyor.[133] Bâciyân-ı Rûm, Amazon’ların ah­fadı, İstiklâl Harbi Fatma’larının neneleri oluyor.

Sarmat’lar İskitlere çok yakın kökenli olup her ikisinin dilinin, az çok ya­şantılarının da aynı olmasına karşılık İskit kadınlarının aksine olarak Sarmat’larınkiler erkeklerle birlikte ata biner, avlanır ve muharebede dövü­şürlerdi. Bu keyfiyet Amazon karışması efsanesine yol açmış olmalıdır. Gerçekten bir Sarmat kızı cenkte bir düşman öldürmeden evlenemezdi. Öldürdükten sonra da evlenip kendini ev işlerine hasrederdi.

İskitlerin Cimmerian’ları sürdükleri gibi Sarmat’lar da sonradan İskit­leri önlerine katıyor, bunlar örneğin M.Ö. 346’da, daha emin yer arama kaygusu ile Dobruca civarında görünüyor ve Makedonyalı Philip II’nin hiddetini mucip oluyorlar.[134]

666’da Assurbanipal Mısır’ı da yağma etmiş, o güne kadar bilinen en bü­yük, ama her şeye rağmen denizi bilmeyen, imparatorluğa hükmediyordu. Bu arada Bizans kurulmuş, Korent şehri Megare hesabına Karadeniz’den buğday ithalini kontrol ediyor, Miletus Marmara’da Cyzicos’u (Kapıdağı) kurup İskit’lerle ticareti tanzim ediyordu. Aslında bütün İyon pazarına hâkimdi, iki cesim arlan limanın girişinde nöbet tutardı. Oradaki Apollon mabedinin ünü kentin kudretinden neşet ederdi. Miletus uzun süre Karadeniz ticaretini inhisarında tutacak olup sakinleri bu denizde sığın­ma, tarassut ve seyrüsefer limanları ile kervan başlarına sahip olacaklar­dır. Batı’da Miletus, Syracuza’yı İtalya ile mübadele üssü yapmış, İyonlar da Helenistan’la Etrüsklerin münasebetlerini kontrol ediyordu. Bu alışveriş o derece başarılı idi ki şehir kendine bir endüstri tesis etti, yün­lüler, işlemeli mantolar, halılar ve İyon sanatının sair fevkalâde parçaları burada geniş ölçüde imale başlandı. Artık aile iktisadiyatı ve mahallî ih­tiyaçlar rejimi çoktan geride kalmış, sanaatları ihtisaslaşmış hirfet erba­bı beynelmilel müşteriyi tatmin etme durumuna gelmişti.[135]

İyon, tüm Anadolu’nun kendisinden sonra, Doğu, Mısır, Babilonya ve Gi­rit demekti. Arî Greklere, içinde yeni bir insanlığın geliştiği uygarlığı il­ham etti. Doğu, ilmi, sanatı ve tekniği ile etkisi inkâr kabul etmez durumda idi. Grekler buna bir “katalizör”, akıllarının ateşini kattılar. Bu ateşin menşei ise yine mezbur Küçük Asya kıyıları, birbirleriyle alabildiğine ku­caklaşan bu iki kuvvetin buluştuğu kıyılardı. Az bölge İyon kadar beşere omuz vermişti.

Asurlunun kılıcı kırıldığında gerisinde bir şey kalmaz. Kalmadı da, silin­di gitti adam ve İyonun başındaki azim tehlike. Yerini baş döndürücü bir fikir ve sanat furyasına terk etti. Kadınların zarafeti zaten ün salmıştı. Bu kere “İyon nizamı”nın muvazene ve nispetlerini mimarları tespit etti. Ephesus’ta hem ana hem bakire Diana Artemis mabedi bu mimarinin za­ferini temsil ediyordu. İyon’un yaratıcı olmadığı alan yoktu: Paros’lu Arkhilokhos gibi düşünürlere, Miletus’lu Thales gibi ilim adamlarına sa­hipti. Bu sonuncusu ile kâinatın rasyonel etüdünün yolu açılmış oldu. He­len dehası Küçük Asya’nın İyonya sitelerinde doğdu.[136]

Helen yarımadasında İyon, Arî ruhla Asya harikalarının nurlu izdivacını temsil ediyordu. Küçük Asya olmaksızın Helenizm hiçbir zaman gerçek inkişafına mazhar olamazdı.[137]

Miletus mektebi araştırmalarını derinleştiriyordu. Thales’in bir talebesi, Anaximandres, ilk kez bir dünya sistemi kurdu. Ustası gibi hayatın de­nizden neşet ettiğini, varlıkların tekâmülünü tahmin ediyordu; küresel, içi ateş dolu ve mekânda, sınırsız bir kâinat içinde gezinir olarak bildiği arzın inhinasını keşfediyor, ayın, güneş ışığının yansıması ile aydınlandı­ğını fark ediyor, bir harita çizip bir irtifa tahtası tanzim ediyordu. Anaximandres’le ilim artık kesin olarak insan zenginlikleri arasına girmişti.

Akıl yoluna dünyada ilk defa Anadolu’da İyonya, büyü ve din merhale­lerini aşarak, ulaşmıştır. Helen dünyası ise “ethic” (etik), metafizik ve mistisizmde asırlar boyunca direnmiştir.

Xenophanes,[138] Thales, Anaximandros, Anamenes, Leucippe, Hekateos,[139] Heraklitos,[140] Demokritos,[141] Anaxagoras,[142] Epikurus[143] dün­yanın ilk “atomist”lerini teşkil ederler. Thales’in önüne Engizisyon çıkma­mıştı, ülkede hürriyet vardı. Ama Perikles’in davetlisi Anaxigoras, ay ve güneş birer tanrı değil, maddî varlıklardır dediği için “atheism”le itham edilerek Atina’da ölüme mahkûm edilmişti. Xenophanes de, “âşık”lar misillû, lirini çalarak dolanıp “eğer öküzler ve beygirler tanrı putları yontabilseydiler, onlar da tanrıları öküz ve beygir şeklinde yaparlardı” diyordu. Atlet gücüne karşı da “insan aklı öküzlerin ve atların gücüne üstündür” sözleriyle çıkıyordu (bugün bile insanın öküzden üstün olduğunu ispata çalışan  var). Atinalılar ise “meteora”, yani göktaşı kuyruklu yıldız­larla ilgileniyorlar diye Anadolu düşünürleri ile alay ediyorlardı, tıpkı Ana­dolulu Homeros’un Olympos tanrıları ile alay ettiği gibi…[144]

Pythagoras da İyonya’lı idi. Ama öbür uca geçtiğinde, matematiği onu metafiziğe götürdü…

Evet, Anadolu hem bir köprüdür, hem de ve asıl bir kaledir.

Moscati’nin hakimane eserine[145] yazdığı önsözde Q. Parrot “Helen uy­garlığı açıldığında Doğu’nun gerisinde binlerce yıllık tarih var… Helenler unsurları kabul eder, fakat bağları tutmaz. Yarattıkları medeniyette ‘eski malzeme’ ‘yeni deha’ ile yoğrulmuş oluyor. Bu eski malzeme artık iyice bilinmekte olup bundan böyle geleceğin çok büyük düzeltmeler ge­tirmeyeceği sentezler ileri sürmeye ictisar edilebilir” diyor.

Helen’lere ufuklar açan eski malzeme meyanında başlıca köşe taşlarından biri olan Hititler de aslında kendilerinden evvelkiler ve kudretli muasır­larının güçlü bir sentezi ile vücut bulmuşlardı. Ün yapmış Mezopotam­ya metinlerine büyük ilgi gösterir, bu metinleri dillerine çevirirlerdi: Boğazköy metinlerinde Sümer, Akad, Proto-Hitit, Luvi, Palait, Hurri, İndo-İran ve Nesîceden tercümeler bulunur.[146]

Gerçekten bir Doğu vardır, Batı’yı bina eden, Phocea’dan, Nil deltasından İndus’a uzanan bir Doğu. Bu üçgen içi insanları, geniş anlamda, Büyük Tanrıça’nın tamamen tarımsal kültü ve anaerkil müesseseleri ile belirgin ve hayli mütecanis bir iptidai devamlılık arz eden Ege, Ön Asya ve Hint kültürlerine akrabalık bağları ile bağlıdırlar. Bunların hepsinde Mısır ve Mezopotamya’nın rengi seçilir.[147] Bildiğimiz gibi Apollon Lysia’lıdır. Bu sıfatla Helenlere karşı Troja’yı tutmuştur. Demirci Hephaistos aynı men­şeden görünür. Athena Parthénos, babası Poseidon gibi Libya Asianic’idir. Bu bağlar, bu nesiller, Nil boyu hariç, Kuzey Afrika’nın Anadolu veya Yu­karı Suriye’den daha az Asya-Egeli olmadığını gösterir. Ve nihayet Delta, Aiguptos, aynı sekene ile dolu idi.[148]

Gerçekten Mısır’ın XII. Sülâle’si (II. binin başı) ile Amarna zamanın­da (XV. yy) Finikenin ilk kez tarih sahnesine girdiği devir arasında büyük hadiseler zuhur etmişti. Küçük Asya’dan hareket etmiş müthiş bir müstevli grubu, beraberinde Hurri ve Kassi’leri de alıp Yukarı Suriye üze­rine çökmüş ve yakından yakına, bütün Kanaan’ı (Ken’an ülkesi), yani Suriye ve sonradan Filistin olacak ülkeyi gark etmişti. Küçük Asya halk­larından oluşan müstevli dalgası yollar boyunca Yukarı Suriye’de Amorri’leri, Suriye’den Kanaan’lıları ve bunlar arasında herhalde Aramî kabile­lerin ahfadını da sürüklemiştir. Bu sonuncuların tarihte hatırası, Aşağı Kalde’de Ur şehrini terk edip sonra Harran’da bir müddet kalan ve ge­lip Kanaan’a yerleşen İbrahim’in hikâyesinde kalmıştır.

Bu müstevliler Sina engeline rağmen Mısır’ın girişini zorluyor ve tarihçi Manethon’un ifadesine göre aşağı yukarı dövüşmeden bu ülkeye giriyor­lar. Ülkenin en zengin ve mümbit yeri olan Delta’ya yerleşip buralara gadr­ediyorlar. Mısır tarihinin bu şeametli faslı Çoban’lar veya Hyksos’ların egemenliği devri olarak bilinir.[149]

M.Ö. I. binde İran’a yerleşmiş Arı Med’ler (IX. yy. Asurlu Salmanazar metinlerinde madai), Asur’a tabi olmakla beraber, şefleri Déjocès’in ida­resinde onun karşısında millet olarak kendilerini bulmaya başlamışlardı. Déjocès’in oğlu Phraorte sabırla mücadeleye hazırlanıyordu. Bu millî hamleye muvazi olarak da bir Med filozofu resmî din olan Mazdeizm’i ıslah edip onu bir kurtuluş dini haline getiriyordu: inzivada on sene çile ve te­fekkürden sonra Zerdüşt’e, halkın sefaletinden olduğu kadar İran’ı sar­mış vahdet azminden mülhem, temizlenmiş bir iman vahiy oldu. Zerdüşt tanrı Mazda’dan, halka bu kadar zarar veren feodal anarşiye son verme­sini niyaz eyledi.

Phraorte’nin sabrı taşmış, erken davranıp yenilmişti. Halefi Cyaxares tem­kinli bir tebaiyet davranışı içine kapandı. Fakat —633’den itibaren bu millî çaba bir gelenek değerini iktisap etmişti. Zerdüşt de bu insanların geleceğe olan itimatlarına tercüman oluyordu. Büyük zulüm arasında, tıp­kı Arî ışık tanrısını tazim eden yamaçlardaki alevler gibi İran’dan bir dü­şünce yükseliyordu. Zerdüşt, ibadet usulünü (ritualism) rahibin içtiği mu­kaddes içki, su ve ekmek dağıtımına, inhisar ettiriyordu. Fenalığa karşı mü­cadelesinde iyiliğin galebesi için gerekli cehti tebcil ediyor ve bir halaskar mesihi haber verecek mahşer gününü tesid ediyordu. Bu imanın etrafında da bütün bir millet ümit kazanıyordu. Cyaxares de yaylada ordusunu ha­zırlamakla meşguldü.[150]

Bu kere başarı tam oldu. Asur boyunduruğunu silkeleyen Cyaxares, Armeniyye, Kappadokia ve Halys nehrine kadar, Lydia kralı Alyattes’in ül­kesinin Doğu’sunu işgal edip Medya, Mezopotamya ve Anadolu kültürle­rini tek bir birlik halinde mezcetti.[151] Ahuri-Mazda ile Zerdüşt de, Cyaxares’le birlikte girmişti Küçük Asya topraklarına, tıpkı bin sene sonra Sasani Kavad I ile gelecek Mazdak gibi.

Etnik bakımdan farklı halkların (Sümer, Babilonya, Asur, Mısırlılar; Hitit, Huniler, Kanaan’lılar, Aramî’ler) nişanesini taşıyan Doğu medeniyetinin sentezi Perslerle tamamlanmış oluyor. Yeryüzünde iki hasım gücün mü­cadelesine şahit olunduğunu ifade eden düalist dogmatiğin sistemleştirilmesi gerçekleşmiştir: İyi’liğe karşı Kötü’lük, Ahuri-Mazda ile Ahriman. Bu keyfiyet monoteizmin cülusunu bariz şekilde hazırlamıştır: bu kere kabul edilmiş tek Tanrı’nın karşısına, antitezi olarak İblis dikiliyor.

Cyaxares’le başlamış istilâ Pers kralı Kuruş’la devam ediyor. Karun dize ge­liyor, kurtaramıyor onu hazineleri. İranlı yerleşiyor Küçük Asya’ya.

Derken İskender varıyor Anadolu’ya: böylece garp, Makedonyalının şah­sında, binlerle yıllık uygarlığın yoğurduğu bu topraklara ilk defa ayak basmış oluyor: beşer tarihinde kesin bir merhaledir bu.

Kısa süreli İskender fırtınası arkasında, içine Helenistan, Trakya, Küçük Asya, Mısır, Suriye ve Kuzey Hindistan’a kadar uzanan ülkeleri alan bir siyasî vahdet bıraktı. Dara’nın hükmettiği ırklar kalabalığına bir de Ma­kedonyalısı eklendi. Onun öğeleri kimlerdi? Kimlerdi bu Trakya-İllyria’lılar?

Makedonyalının adı gitti, sanı kaldı. Kolu bükülmez İranlıyı süpürmüştü. Yaklaşık bin beş yüz yıl sonra Guz, Oğuzlar, Bizans’ın Doğu sınırını cid­di şekilde tehdit eder olduklarında, bunların haklarından ancak Makedon­yalı asker gelir kanısı ile Monomachus, Makedonya themasından Doğu Anadolu’ya asker kaydırmıştı.[152]

Küçük Asya fikir ve teknikleri İtalya’yı Akdeniz ve…dünya tarihine da­hil edecekti. Latin hayvancı kavimler sarp bir tepeye, Palatin’e yerleş­tiler. —753’de kuruluşundan itibaren Roma işbu Küçük Asyalılarla te­mas halinde oldu. Tacirler ve Etrüsk ustaları ile birlikte sanaat ve alfabe, asma ve zeytin girdi buraya; bu Romalılar da —183’de Manisa’ya. Bu­rada Büyük Antiochus’u yenmişlerdi. Ancak ilk Roma Asia vilâyeti —133’de kuruldu.

“Benim yaşımda İskender dünyayı fethetmişti. Ben ise henüz bir şey yap­madım” diye yakınan Jül Sezar, Zile (Zela)’dan Senato’ya üç kelimelik tel çekmişti: veni, vidi, vici (—47). Bir sene evvel de Tessalya’da, Küçük As­ya’nın Romalı fatihi rakibi Pompeus’un defterini dürmüştü; o Pompeus ki korkunç bir düzeye erişmiş Pontos ve kralı Büyük Mihridat’ı Roma için artık güçlü bir hasım olmaktan çıkarmıştı.

Pontos devletinin kurucuları Mihridat’lar, Ahmenî’ler zamanında Küçük Asya’da çeşitli vazifeler görmüş asil bir İranlı aile idi. Anavatanında Selösî’lerce silâh zoruyla baskı altında tutulan İranlılık bu yeni ülkede, yük­sek dağların koruduğu ve Helenistik orduların gelip geçtikleri büyük yol­lardan uzak bir sığınak buldu. “Menşe itibariyle Pers olan Mihridat’lar böyle kalmakta ısrar ettiler; hâlâ Ahmenî’lerin şaşialarınm hatırasını taşı­yan halk nazarında itibarlarını böylece de muhafaza ettiler”.[153] Doğu Karadeniz bölgesinin yerli halkları olan Khalib’ler, Tibaren’ler, Moşeen’ler ve Makron’lar da Pontos devletine bağlandı.

Pontos kralları, Helenizm’i de benimsemiş olmakla beraber bir zaman son­ra tamamen Anadolululaşmışlar ve burasının kıskanç birer savunucusu ol­muşlardır.[154]

“Pontos” lafzı üzerine bir mütalaayı zikredelim. H. Hüsamettin:[155] “…Pon­tos vilâyeti Amasya, Erzincan, Erzurum, Tokat, Canik, Çorum, Sivas, Trabzon, Karahisar-ı Şarkî, Gümüşhane, Lazistan, Muş, Yozgat sancaklarının havi olduğu yerler olup merkez idaresi Amasya şehri ve sekene-i kadimesi de Tibar, Salib, Moznik namlarıyla meşhur Türk oymakları idi… Hunlar ile meskûn olan eski Amazon kıtası Hunlara nispet olunarak ‘Hunit’ namıyla meşhur olduğu halde Yunanî’ler bunu tahrif ederek Ponit, Pont, Pontos ve ‘Hun’ lafzını da tebdil ederek ‘Pon’ demişler… ‘İns’ül mehç’de Şerif Mehmet İdrisî ve ‘Selçukname-i Rûm’da İbn Bibi Sivas vilâyetine ‘Vilâyet-i Huniye’ namını veriyorlar. Amasya’da mahallesi olan Emir Celâlettin Karatay’ın 651 tarihli (1253) vakfiyesinde ‘Molla Nureddin Abdülmümin bin Ahmet-el-Hunî ve Mevlânâ Abdülmümin bin Mehmet-el-Hunî’ diye mestur olan zevatın Amasya sancağından olduklarını gösteriyor. Şu kuyud şer’iyye ve tarihiyyenin delâleti üzre ‘Pon’ kelimesinin aslı ‘Hun’ olduğunda şüphe yoktur” diyor.

1. Minas Bıjışkyan ise[156] “Eski çağda Grekler Karadeniz’e ‘deniz’ ma­nasında olan Pontos adını vermişler… Karadeniz’e bilâhara Helenler ‘mi­safirperver’ manasında olan Öksinos adını vermişlerdir. Bu ad, denizin daima dalgalı olup hiç de sakinleşmediğini gören Argonot’lar tarafından istihza makamında verilmiş olsa gerek…” şeklinde anlatıyor ‘Pontos Öksinos’un tarihçesini.

Jül Sezar devrinden itibaren dört asırdan fazla bir müddetle Anadolu sü­kûnet buldu, münakale şebekesini ıslah etti, ticaretini iyice geliştirdi. Yol­larından her dil ve dinden insan geldi geçti, limanlarına her renk san­caklı gemi mal boşaltıp buralardan mal yükledi.

Küçük Asya’dan da dış ülkelere çok insan gitti. Bir kısmı oralarda kaldı, bir kısmı da geri döndü, dağarcığı yüklü olarak. Ptolemeus’lar Mısır’ında (IV-III. yy.) Pamphylia ve Pisidia’lı askerler çok sayıda hizmet eder­lerdi. İskenderiye’nin bir mahallesi “Aspendia” adını taşırdı. Büyük Aspendos şehri Pamphylia’nın Mısır’a adam sevk eden esas merkezi olmalı idi. Pamphylia’lılar Perge’nin büyük Artemis kültünü Mısır’a taşımışlar­dı.[157] Korsanları da fazla masum sayılmazdı, M.Ö. II-I. yy.da. Pax Romana’nın tesisi için alınan tedbirler arasında Attaleia (Antalya)’ya Romalı kolonların, daha evvel Helenistik kolonilerin bulunduğu Kremna (Girme), Komana (Kayseri ile Elbistan arasında), Olbasa (Kırobası), Pisidia Antioch’u (Gazipaşa), Parlais (Barla)’ya kolonilerin yerleştirilmesi zikredilir. Bunun sonucunda Helenleşme hızlandı. Yukarı bölgede Pisidia dili Milâdî devire kadar devam etti. Yılanlı Ovası üstünde bir vadide M.S. I. yy.a ait Sofular kitabeleri hâlâ yerli dille (Grek harfleri ile) yazılı idi. Muhtemelen Δοταις’ler halkı olan bir topluluk burada her türlü Grek-Latin kültür etkisinin dışında yaşıyordu. Aynı hale az çok Köprüsu’nun yukarı bölgelerinde rastlanıyordu. Mamafih zamanla durum de­ğişti ve eski dil sadece insan isimlerinde devam etti. Antalya’da bir ya­zıtta üç kardeşten ilkinin bir Roma (Publius), diğerinin bir Grek (Hermaios), üçüncüsünün de bir Anadolu (Trokondus) adı taşıdıkları okunu­yor. Bütün yukarı Pisidia’da mahallî insan adları Hitit dilleri grubuna dâhildir.[158]

Milâdî ilk senelerde Karamania (Karaman) eyaleti ve genellikle Toros’lar bölgesine ciddî şekilde Roma kolonileri yerleştirildi.[159]

M.S.3. yy.ın sonunda Diocletian vilâyetleri metropolitlikler tesmiye edi­len gruplar halinde birleştirdi. Hristiyanlığın girişi Anadolu’nun veçhe­sini iyice değiştirdi. 395’de Roma imparatorluğu ikiye ayrıldığında Kü­çük Asya Doğu Roma imparatorluğunun payına düştü. Yerli diller ve eski dinler kısmen kayboldu ve ülke iyice Helenleşti: idare merkezi ya­kınlaşmıştı.

Bu arada Doğu’da zengin Palmyra kenti bir güç olarak ortaya çıkıyordu. Suriye çölünde bir kervan yolu kavşağında bulunan bu vahanın halkı bir Arap aristokrasisinin egemenliği altında Aramî’lerden oluşmuştu. I. yy.dan itibaren Roma’ya bağlılığı vardı. Prensleri Roma adına hükümet eder­lerdi. Palmyra kraliçesi ünlü Zenobi (Zeynep) (266-273) Mısır ve Küçük As­ya’yı, kısaca Roma’nın bütün Doğu vilâyetlerini hükümranlığı altına al­mıştı, yine hep metbuunun adına. Arap ve Mısır menşeli bu hatun bütün dinleri uzlaştırıp bel’eden geniş bir syncretism’i hayal ediyordu.

Hatunla oğlu Waballath, ileri giderek, imparator unvanını alınca Aurelien bunların hakkından geldi. Zenobi esir edilip Roma’ya götürüldü, zafer şenliklerini süsledi ve 272 senesinden itibaren de Palmyra tarihten silindi gitti.

Kısa süreli bu garip serüven aslında, İslâm ordularının harekâtından çok evvel Arap ırkının Helenistik Doğu üzerinde mevcut ihtirasının ilk tezahürlerindendir.[160]

1. yy.ın sonunda Güney Baltik’ten hicret edip Karadeniz’in Kuzey’ine, Don ile aşağı Tuna arasına yerleşen Goth’lar Kırım’ı zapt etmişlerdi. III. yy.ın ikinci yarısı boyunca gemileriyle Boğaziçi, Marmara, Çanakkale yoluyla adalara kadar varırlar, Bizans, Chrysopolis (Üsküdar), Cyzique (Ka-pudağı), Nicomedia (İzmit) bunların talan hareketlerine sahne olurdu. Ephesus’a bile taarruz ettiler. Rodos, Girit ve hatta Kıbrıs bile bundan ma­sun kalmıyordu. Karaya çıkmaya cüret edenler ya imha edilmiş, ya da Roma ordularınca yakalanmıştı. Karadan ise bunlar Makedonya ve Trak­ya’yı istilâ ettiler, imparator Claudius bunlara Niş civarında pes ettirdi ve çok sayıda esir aldı. Bu esirlerin bir kısmını orduya alıp bir kısmını da boş arazilere kolon olarak yerleştirdi. Ordularda bundan böyle bir Goth kıtası bulundu.

III. yy.da Kırım Goth’ları arasında, muhtemelen Küçük Asya’dan esir aldıkları Hristiyanların tesiriyle İsa dini gelişmeye başlamıştı.

375’de, Hun kasırgasıyla denge bozuldu. Visigoth’lar sınırı zorunlu olarak geçtiler ve Tuna’yı aşmak müsaadesini dilediler. Mukabilinde çok şey vaat ettiler. Yarısı silâh taşır halde beş yüz bin kişi yerleştirildi imparatorluğun Bulgaristan-Yukoslavya (Mesa) bölgesine. İlk zamanlar rahat duran bu un­surlar zamanla Romalı general ve yüksek memurların tutumlarına karşı isyan etme durumuna geldiler: kolonlara tahsis edilmiş paranın bir kısmı­nı bu zevat zimmetine geçiriyor, bunları iyi beslemiyor, bunlara iyi mua­mele etmiyorlardı. Ayrıca büyük miktarda Goth’u Küçük Asya’ya gönderiyorlardı. İtirazları devamlı olarak cevapsız kalınca dostluk bozuldu: Alan ve Hunların yardımı ile Trakya’ya girip Konstantinopolis üzerine yürü­düler. Edirne civarında vaki muharebede de Roma ordularını perişan edip imparator Valens’i katlettiler. Bizans kapıları açık görünüyor idiyse de serüvenin bu kadar cüretlisine hazır değillerdi. Valens’in halefi Theodosius, yine başka Goth kıtaları sayesinde bunları durdurabildi. Böylece bu Cermen’lerin bir kısmı imparatorlukla hasmane münasebette iken bir baş­ka bölümü onun hizmetinde bulunup sair Cermen’lere karşı savaşmayı kabul ediyordu.

Goth’lar böylece ordu ve idarede yüksek mevkileri ihraz etmişlerdi, impa­ratorluğun her köşesini korumak görevi geniş ölçüde Cermen bölüklerine tevdi edildi. Bu keyfiyet ciddî mesele yaratmaktan hali kalmıyordu.[161] VI. yy.ın başında Urfa halkının ve bu arada Roma idaresinin Goth as­kerinden bizar olduklarını vakanüvisler yazıyor.[162]

Mesele gerçekten mevcuttu; ordunun çok sevilen generallerinden Goth Gainas fırsat bekliyordu. Theodosius tarafından Phrygia bölgesine yerleştirilmiş Goth’lar isyan bayrağını çektiler, başbuğları Tribigild’in kuman­dasında, isyanı bastırmaya memur edilen Gainas asilerle birleşti.[163] İşin ötesi konumuzun dışına çıkar.

Pisidia’nın Toros’ların Güney’inde kalan kısmı, yani Isauria, Bizans’a im­parator sülâlesi vermiş olmaktan başka halkının haşarılığı ve korsanlığı ile de iştihar etmişti. Romalılar, bu menşei karanlık kişilerle daha M.Ö. I. yy.ın başlarında tanışmışlar, prokonsül Servilius bunları itaat altına almak­ta hayli güçlük çekmişti ve sonradan bunlar Galatia’nın idaresi altına ve­rilmişlerdi. Isauria’nın, merkezi Seleukeia (Silifke) dışında meşhur on ken­ti arasında Germanicopolis (Ermenek) adlı bir kentin bulunması bu adam­ların Cermen’lerle münasebetini akla getiriyor.

Isauria’lı Zenon’un tahta çıkmasıyla (474) idarede İsauria’lılar Goth’ların yerini almıştı. Halefi Anastase, rahat durmadıklarını gördüğünde bunları başkentten def etti ve altı sene süren zor bir mücadeleden sonra isyanı bastırdı. Büyük kısmını tehcire tabi tutup Trakya’ya nakletti.

Bu arada Hunların bir koluna mensup Bulgarlarla Trakya menşeli Getae’ler sık sık sınırları aşıyorlardı. Getae’leri Slav’lar olarak görenler de var.[164]

Kavad’la başlayan Sasani hareketi gün geçtikçe şiddet kazanıyordu. Heraclius tahta çıktığında (610) hareket hayli tehlikeli olmaya başlamıştı. Hüsrev Perviz 611’de Suriye’nin fethine ibtidar edip Antakya’yı, arkasın­dan Şam’ı zapt etti ve Kudüs üzerine yürüyüp orasını da işgal etti.

Suriye ile Filistin’in kolaylıkla zaptı Nasturi ve Monophysite olan bu üller halkının merkezî idarenin baskılarından bizar oluşu ve dolayısıyla İranlının tarafını tutmasıyla izah edilir.[165] Ahuri-Mazda, Zerdüşt ve Mazdak bunlara, sair hususların yanı sıra, geniş dinî hürriyet tanıyordu…

Pers istilâsı Suriye ve Filistin’e münhasır kalmadı. İran ordusunun bir kıs­mı bütün Küçük Asya’yı kat edip Kadıköy’e vardı ve Üsküdar civarında karargâh kurdu. Bu arada İskenderiye de düşmüş, bura halkı da müstev­liyi sevinçle karşılamıştı. Tabii, başkente buğday sevki de durmuştu.

Kavad Ephtalid Hunları ile birleşip 502’de Theodosiopolis (Erzurum), 503’de Amida (Diyarbakır)’ı zapt etmiş, 518’de İranlılar Mezopotamya ve Güneydoğu Anadolu’yu ele geçirip uzun süre buralarda kalmışlardı. Per­viz de kılıcını Boğaziçi sularında yıkadı.

Heraclius’ün İran tehdidini bertaraf etmesi altı sene sürdü (622-628). Hiç de kolay olmadı bu mücadele, zira beri taraftan Slav’larla birleşmiş kala­balık bir Avar grubu Batı’dan varıp Konstantinopolis surlarına hücum edi­yordu. (626).

Kur’an’da “Rûm Suresi” bu olayları nakledip Bizans’ın zaferini önceden haber veriyor: “Elif, Lâm, Mim. Romalılar, yakın bir yerde, yenildiler. Yenildikten sonra, birkaç yıl içinde galip gelecekler, önce de, sonra da, her emir Allah’ındır. O gün, müminler de Allah’ın yardımı ile sevinecek­ler…”.[166] Burada “ehli kitap”ın müşrikler üzerinde nihaî zaferinin te­mennisi okunuyor.

İran seferinin mesut neticesi ile Heraclius, ilk defa olarak 629’da Basileus unvanını alıyor. Hâlbuki şanlı günlerde Akha’lar, Aramî’ler, Kassî veya Hurri’ler kendilerini “Şahinşah” ilân ederlerdi. Bunda böbürlenmenin ötesinde bir anlam vardı: imparatorluk fikri, evrensellik iddiası. VII. yy.la kadar Latin imperator’un Grek karşılığı αὐτοxϱάτωϱ olmuştu. Bizans imparatorunun “Basileus” unvanını vermeye razı olduğu tek yabancı dev­let başı İran Şahı oldu.[167]

Aynı günlerde dünya tarihinde yeni bir devir açılıyordu: Araplar Bizans ve İran devletlerinin topraklarına duhul ediyorlardı. Çölün yakıcı mahbesinden kurtulup zengin topraklara kavuşmak iştiyakı bunların muhar­rik gücü idi. Başlangıçta dinî müsamahaları da yayılmıştı. Bunun dışında, fethedilmiş ülkelerden sadece belirli cins ve miktarlarda vergi tahsil ede­ceklerdi. Hâlbuki Şarkî Romalı vali hiç de böyle hareket etmiyordu. Bu itibarla en azından Suriye, Filistin, Mısır, yukarda izah ettiğimiz gibi, Ba­sileus idaresinden kopmaya hazırdı. Buraların halkı da, ayrıca, Araplar gi­bi Samî ırktandı. Arap başarısında dinî unsurlar ikinci plânda kalmıştır.

Bizans topraklarından en önemli kopartmalar Halife Ömer zamanında ol­du. 50’lerde Suriye, Küçük Asya’nın bir kısmı, yukarı Mezopotamya, Filis­tin, Mısır ve Bizans’ın bazı Kuzey Afrika vilâyetleri Arapların elinde idi. Muaviye’nin deniz filosu on beş yirmi sene sonra Çanakkale’yi geçip Kapudağı’nda karargâh kurdu ve başkenti sardı. Ama olmadı… Buna karşı­lık Hicrî 94’de (712) Emir Müselleme Amasya’yı zapt ediyordu.[168] Cevelanlar sık sık Karadeniz kıyılarına kadar uzanıyordu. Müselleme’nin ka­ra kuvvetleri bütün Küçük Asya’yı şarktan garba kat etmiş, Sardis ve Ber­gama’yı işgal etmişti. 717’de Bergama’dan hareketle Çanakkale’de Abydos’tan karşıya geçip Bizans surlarının dibine gelmişti. Aynı anda da 1800 gemilik bir deniz kuvveti kenti denizden sarmıştı. Leon III, aynı zaman­da kendi savunmalarını da düşünen ve Trakya’da Araplara büyük zayiat verdiren Bulgarların yardımını sağlamıştı. Bizans mukavemet etti. Müselleme’nin adı da, Eyüp’te inşa ettiği rivayet edilen camie bağlı kaldı. Leon III, Bulgarlardan başka Araplara karşı Hazarlarla da anlaşmıştı. Bunlar Arapları Kuzey’de açıkça tehdit eder olduklarından 718 rücatından sonra Araplar pek ciddî harekâtta bulunmamakla beraber Küçük Asya’yı Doğu’da derinlemesine istilâ etmekten geri durmadılar. Hatta İznik’e bile vardılar. Leon III bunları Phrygia’da Akroinon’da (Afyonkarahisar’da) bozmayı başardı. Bundan sonra Doğu’ya çekildiler. Bu kere de Akroinon’da şehit düşen Abdullah-el-Battal (Battal Gazi)’nin adı hadiseye bağlı kaldı.

VIII. yy.ın ortasında Abbasîler Emevîlerin yerini alıp başkent ve umu­mi karargâhı Şam’dan Bağdat’a, yani Bizans sınırından hayli uzağa nak­letmeleri sonucunda Leon III’ün halefi Constantin V, imparatorluk sı­nırlarını Küçük Asya’nın ucuna kadar geri götürme olanağına kavuştu. Ama bu durum kısa sürdü. Halife al-Mahdi’nin başlattığı taarruzlar Harun Reşid zamanında başarı ile ağır cizye karşılığında (senevî 90.000 denarii) sulh akdine kadar, devam etti.

IX cu  yy.da muhasemat hiç durmadı. Ancak hat’lar nadiren yarıldı. Hilâ­fet zayıflamıştı: ciddî iç kargaşalıktan başka İran ve sonradan Türk bas­kısının neticesi idi bu. Harun Reşid (786-809) ve Mamun (813-833)’un de­virlerinde İran tesiri az çok münhasır bir üstünlük sağlamış, Arap milliyetçiliğini ikinci plâna itmişti.

Kara harekâtında kayda değer bir hadise olmamışsa da Akdeniz’de Arap filosu Girit’in, Sicilya’nın büyük kısmının ve Güney İtalya’da bazı önemli noktaların işgalini sağlamıştı.

Diğer taraftan IX. yy.ın ilk çeyreğinde Bizans-Arap münasebetlerinin en ilginç olayı Michel II zamanında Küçük Asya’da Slav Thomas’ın, iki se­ne süren ve çok ciddi bir iç savaş halini alan isyan hareketine Arapların iştirakidir.

Doğuştan Slav menşeli olan Thomas’a, iki themanın kıtaları dışında bütün Küçük Asya iltihak edip bazı kaynaklara göre Küçük Asya ve Kafkasya sınırlarının çeşitli milletleri de onun bayrağı altında toplanmışlardı. Tho­mas’ın ordusu, evvelce gördüğümüz gibi Anadolu’da önemli koloniler kur­muş ırkdaşları dışında İranlıları, Ermenileri ve Güney Kafkasyalıları (İberya) ve yine Kafkasya’nın birçok başka kabilesinin mümessillerini içeriyor­du. Bu kuvvetin azameti karşısında Halife Mamun onunla ittifak akdetti: hadiselerin gelişmesi onu yakından ilgilendiriyordu.

Bu olay, içtimai neticeleri itibariyle de hayli önemlidir şöyle ki Küçük As­ya’da vergi tahsildarları Thomas’a iltihak etti ve bir kaynağa göre “efen­dilerine karşı bir köle ayaklanması” vaki oldu. Alt tabakalar zalimlere, top­rak ağalarına baş kaldırıp kendilerine daha iyi bir gelecek hazırlama gayretine düştüler.

Ege filosunun desteği ile Thomas, merkezî kuvvetlerin mukavemetini ber­taraf ederek Byzantium’un karadan ve denizden muhasarasına tevessül etti. Boğaziçi’nin Avrupa yakasına vardığında Trakya ve Makedonya Slavları ile takviye oldu. Fakat bir taraftan filo mağlup olurken, kralları Omurtag’ın idaresinde Bulgarlar, Kuzey’den ani bir baskınla asilerin kara or­dusunu bozdular. Hikâye de böylece son buldu.

Bu kıyam, büyük ihtimalle, Küçük Asya’da çok ciddi içtimaî değişmelere sebebiyet verdi. Büyük Jüstinyen devrinde (VI. yy.) ırgat köylüler tara­fından işlenen büyük topraklar sistemi cari idi. Müteakip asırlarda, bü­yük mülkiyetin yanı sıra küçük köylü işletmelerine de rastlanıyor. Bu kü­çük işletmeler X. yy.da kayboluyor. Sebebi Thomas kıyamına atfedi­liyor şöyle ki, bu hareket karşısında merkezî hükümetin icbar ettiği ezici vergiyi küçük toprak sahiplerinin ödeyememeleri neticesinde topraklarını zengin komşularına satmak mecburiyetinde kalıyorlar.[169]

838’de Mutasım ordusu Emirdağ’a kadar geliyor, 863’de de Malatya emiri Ömer Samsun’da yoluna engel olan denizi hiddetle kamçılıyor. Ama rücat yolu kesilip tamamen imha ediliyor.

Slavlar, Avarlara katılıp Marmara’ya vardıklarında bunların başka kolları da Helenistan ve Küçük Asya sahillerini, o yerlerde koloni kurmaksızın talan ediyorlardı. Başlarında küçük prensleri vardı. Eski Slavcada bunlara kınyaz denirdi. Bu adın Cermen “kral” kuningaz ile yakınlığı var.[170] Bu­gün Doğu Anadolu’da Kinyas kişi adına çokça rastlanmaktadır.

Sonradan bu talan hareketleri ciddi muhacerete dönüştü. Justinien II za­manında en az 80.000 kişilik bir grup Küçük Asya’ya Bithynia’da Opsikion themasına nakledildi (688). Bunlardan 30.000 kadarı seferber edilip Araplara karşı sürüldü ise de bunların karşı tarafa geçmeleri üzerine Opsikion’da geri kalanlar korkunç şekilde katledildi. VII. yy.dan itibaren Küçük Asya’daki Slav kolonileri istisnaî önem kazandı.[171] VIII ve hatta XII. yy.da bu yerleşmelere yeniden tanık oluyoruz. Ancak bütün bunlar Malaz­girt’ten sonra Türk harplerinin karışıklığı içinde kayboldu gitti.[172]

Yukarıda adı geçen Omurtag’ın selefi Krumış Bizans’a zor dakikalar ge­çirtmiş, başkentin “altın kapısına mızrağını saplamıştı”.

Bu arada “Ros” —Ruslarla Macarlar sahneye girdiler. Bizans’ın Araplar­la mücadelesi sürüp gitti.

IX. yy.ın sonları Bulgar Symeon’la VII. Leon’un mücadeleleri ile dolu­dur. “Rus’lar, Peçenek’ler, Alan’lar ve Batı Türkleri, yani Macarlarla itti­fak” tehdidi Bulgarları durdurmadı. Grekler ezildiler ama Bysantium yi­ne kurtuldu.

934’de, Macarlar, Peçeneklerle müttefikan Trakya’yı istilâ edip Bizans surları önünde belirdiler. Birkaç kez daha Trakya’da göründüler.

X. yy.da Hazar-Rus-Bizans ilişkilerinden bahseden bir kaynak “Rusya kralı Helgu (Oleg)”den, başarısız Konstantinopolis muhasarasından söz ediyor.[173] Helgu ile Hulagû ne kadar yakın…

Chrysopolis (Üsküdar)’a kadar varan bu kabil Rus kara ve deniz taarruz­ları tevali etti.

“Hücumları yıldırım gibidir; rücatları hem ağır, hem hafiftir: ganimetten ağır, firarlarının süratinden hafiftir…” diye anlatıyor Peçenekleri, XI. yy. yazarı, Bulgaristanlı Theophylacte. Hristiyan dünyasına 880’lerde gö­rünmeye başlayan bunlar Tuna’yı aştıklarında tehlikeli olmaya başlamışlardı. 800.000 kişi gibi kabarık bir kontenjan ile yapmışlardı bunu. Bazı bölükler Edirne’ye kadar ilerlemişti. Bizans orduları mukavemeti çok pa­halı ödedi. Peçenekler imparatorluk Kuzey’inin en tehlikeli hasmı olarak kaldılar.

Bu insanlar, kendilerini garba iten Uz ve Koman’lar gibi Türk kökenli olup Selçuklulara karib idiler. Bu akrabalık ilerde önemli bir rol oynayacak­tır.

İmparator Constantin Porphyrogenete, De administranto imperio’sında oğ­luna her şeyden evvel Peçenek (Patzinakoi)’lerle barışı tavsiye ediyor, devletin selâmeti bakımından. Bunlarla anlaşma devam ettiği sürece ne Ruslar, ne Macarlar, ne de Bulgarlar tehlikeli olabilirdi. Ayrıca da Rusya, Hazarlar diyarı ve sair mücavir ülkelerle Bizans’ın ticaretinde mutavassıt rolünü oynuyorlardı.[174]

Macarları ve arkalarından Hazarları, Peçenekleri ve Komanları ileri sevk eden hareket, beş asır evvel Hunları tahrik edenle aynı idi: iktisadî ve içtimaî nedenler, askerî tabiyeler ve hatta hedefler (yani neticede Pannonia) dahi şayanı hayret müşabehet arz ediyor.

Halen Kızılcahamam ilçesine bağlı Peçenek köyü adlı bir köy vardır, An­kara ilinde.

Viking’lerin hareketinin de öncüleri olmuştu: bir Danimarkalı kitle III. yy.da, hayli sonra Vareg Vikinglerinin izleyecekleri nehir ve deniz yolu ile Rusya içinden Karadeniz’e ve oradan da Ege denizine çıkmıştı. Vareg’ler ise IX ve X. yy.da aynı güzergâhtan Bizans’a kadar gelmişlerdi.

1. yy.dan itibaren Asya bozkırı, Batı’ya yönelmiş göçebe süvarilerin kaynaştığı büyük geçit haline gelmişti. Hunlardan sonra Avar’lar Pô vadisine varıp orada geçici olarak yerleşmişlerdi. Akdeniz kapılarına da yı­ğınlar dayandı. Batı’ya doğru uzaklara gitmeyen Türk milletleri grubun­dan Bulgarlarla Hazarlar Karadeniz civarında kalıp iki güçlü devlet kur­dular. Tam istikrar buldukları bir sırada Macarlar, Fin-Ugrien’ler Kuzey­’den göründüler. Yarım asır müddetle Avrupa’yı kat ettiler. Macarların he­nüz uslandıkları devirde de Peçeneklerle Komanlar sökün ettiler. Fakat bunlar uzağa gitmeyip yine Karadeniz ülkelerinde kaldılar.

Osmanlılar, daha Bizans’ı fethetmeden Avrupa’ya geçtiklerinde bu ırkdaşlarını orada bulmuşlardı. Bu keyfiyet onlardan kısaca söz etmemizi ge­rektiriyor. İlk “Protobulgar” şekliyle Bulgarlar Türk grubuna mensup olup Güney Rusya’nın eski kabilelerinden Kutrigur’ların bir nesli sayılırlar­dı.[175] VII. yy.ın ikinci yarısında Kafkasya’nın Kuzeybatı’sında kurduk­ları kuvvetli birlik Hazarların baskısıyla ikiye bölünüp bir kısmı Hazarla­rın hâkimiyeti altında “Volga Bulgarları”, diğer kısmı da Tuna kıyılarında “Tuna Bulgarları”nı teşkil etti. Bulgar kültürü ile Hun, Avar, Macar ve Göktürk kültürleri arasındaki benzerlikler hep Güney Rusya’daki bu akra­ba kavimlerle temasların neticesidir.[176] Eski Bulgarlar, yurtlarını korumak üzere tesis ettikleri tabyalara agul derlerdi ki bu Türkçe avul sözü ile aynıdır.[177] İskitlerde ve genellikle Orta Asya Türk kavimlerinde görülen düşman kafataslarından yapılan kadehlerle içki içme âdetine Tuna Bulgarlarında da rastlıyoruz; ilk hanları Krumış, Bizans imparatoru Tikefor’un kafatasından yaptırdığı kadehle Bulgar asilzadelerini içki içmeye zorlamıştı.[178] Krumış’ın ölümü sebebiyle dikilen abide üzerindeki yazıda, verilen eşmedeme’den bahsediliyor. Çuvaşça köklere benzeyen bu kelimeler içme ve yeme’den başka bir şey değildir.[179] Eski Türk geleneklerine göre ölü gö­müldükten sonra bir ziyafet verilirdi. Bu gelenek bugün aramızda yaşa­makta olup hatim duasına gelenler yemeği lokma tatlısı ile bitirirler.

Eski Tuna Bulgarlarının dilinin şimdiki Çuvaş lehçesi ile bir asıldan ge­len LİR-Türkçe bir dil olduğu anlaşılmıştır. Bu dilde “beş” yerine bel; “sekiz” yerine sıkhır; “otuz” yerine otır; “kız” yerine kır veya hır denil­miştir. Buna nazaran Bulgar ismi de belgur, yani beş ogur veya beş oğuz demek oluyor.[180] Musset de “Bulgar adının kökü, her ne kadar tartış­mayı mucip ise de Türk menşeli gibi görünmektedir”[181] diyerek Togan’ı takviye ediyor.

Han’ın altında da bagatur, tarkan, kavkan’lar vardı.

502’den itibaren vaki nispî bir sükûna rağmen Grek kaynakları Bulgar esir veya paralı askerlerinden söz ediyor. Justinien bunlardan Armeniyye cephesine sevk ediyor.

Bulgarları başka bir Türk kavmi, Hazarlar takip ediyordu. Hazer denizi­nin Kuzey’inden geçerek VII. yy.da aşağı Volga üzerinde karar kıldılar. Diğerlerinin hilâfına orada kaldılar. Derhal yerleşik toplum olmanın zev­kini tadıp tüccar kentler kurdular. Yine de bunları VIII. yy.da çoğu za­man Bizans’ın Müslüman’lara karşı müttefiki olan göçebe süvari halinde görüyoruz. Kafkasya, Don ve Ural nehirleri arasında kurdukları devlet, üç asır müstakar oldu.

Hazar devleti, Onogur-Bulgar birliğinin yıkıntıları üzerine kurulmuştu. Bu sonuncuların kültürü ise Hun temeline dayanıyordu. Hazar kültürü ay­rıca Kafkas, İran, İslâm ve hatta İskandinav kültürlerinden geniş ölçüde etkilenmişti.[182]

Hazar tüccarları Kazan’dan İran’a kadar olan ticareti ellerinde tutuyorlardı. Arap seyyahlarına göre kentleri, müstakilen kendini idare eden Yahudi, Hristiyan ve Müslüman mahallelerinden teşekkül ediyordu. Türk asıllı kagan ve onun altındaki beg, çok değişik (Kafkasyalı, İranlı, Fin-Ugrien vs.) sekeneye hükmediyordu.

Hazarların tarihte mütebariz hareketleri dinî yönde olmuştur: VIII. yy.da, bir taraftan Arap ordularının, öbür taraftan Rus knyaz’ları ile Bizans valilerinin kıskacından kurtulup, İslâmiyet veya orthodox Hristiyanlığı ka­bul etmekle mukabil cepheyi hasım durumuna getirmemek için büyük kitle halinde Musa dinine süluk ettiler. Böylece ticarî muamelelerine halel gelmedi.

Kiev prensi Sviatoslav, hiç de dûrendiş olmayan bir hareketle Hazar ege­menliğine son verdi: böylece sakin bir tüccar kütlesi yerine bütün Güney sınırı boyunca yıkıcı Peçeneklerle temas haline geldi.

Bu sonuncuların kullandıkları âlet ve silâhlar bunların Orta Asya köken­li olduklarını ortaya koyuyor. Bunlar, Avarlarla birlikte geniş ölçüde Ha­zarlardan esinlenmişlerdi.[183]

Avrupa’da Hun devletinin yıkılmasından bir asır sonra Orta Avrupa’ya Avar’lar yerleşmişti. Bütün münhasır özelliklerinin yanı sıra Hun sanatın­dan da hayli pay aldıkları görülür. Avar kültürünün Göktürk’lerle ilgisi de müsellemdir.

Bu kültürde ayrıca İran etkisine de tesadüf ediliyor. Bu etki ya Akhun’lar veya Batı Türkleri aracılığı ile olabilir.[184] Avarlar Avrupa’ya göçerken güney Rusya’daki bazı oymakları da beraberlerinde götürmüşlerdi.

895’de yeni bir göçer milletin öncüleri Karpat’ları geçiyordu. Altmış sene müddetle Macarlar Orta Avrupa’ya dehşet saldılar, nihayet merkezine yerleşene kadar. Aynı güzergâhtan Peçenekler, Uz’lar, Kuman’lar onları takip etmişti ama Macarlar bunların Latin Avrupa’ya girmelerini önlemişti.

Fin-Ogur etnik dalına mensup olup Orta Volga’nın Doğu’sunda oturmuş olmalıdırlar. Sonradan bozkır İranlıları ve bilhassa Alan’larla temasa gel­diler ve lügatçelerine bunlardan hayli sözcük eklediler. Daha sonra da Türk kavimleriyle münasebet haline girdiler. Çuvaş’ların komşusu olan bunlardan da lügatçelerinin takriben % 9’unu aldılar: tarım ve hayvancılıkla ilgili kelimelerin az çok tümü ve çok sayıda insan adı böylece gir­di dillerine. Avrupa’ya gelişlerinde birçok Macar kabilesi Türk ismi taşı­yordu. Grek ve Latinler bunlara “Onogur Türkleri”, Araplar “Başkır Türkleri”, başkaları da sadece “Türk” veya “Sabir” adlarını vermişlerdi.[185]

Macar adının eski şekli meş-gar olduğuna göre bunun beşogur’un başka bir telaffuzu olduğu tahmin edilebilir. Avrupalıların kullandıkları Hungari lâfzınm da onogur kelimesinden geldiği katidir.[186]

Göçebelik devirlerinde etrafa öyle dehşet salmışlardı ki bunların gelişle­rini kuyruklu yıldızlar, meteorlar, sair fevkalâde semavî hadiseler haber verir, her türlü hayvanî vahşet bunlara atfedilirdi. Bütün devirlerin en ber­bat “barbar”larının isimleriyle anılırlardı: Scythae, Hunni, Avari

Aslı olmamakla beraber Macarlar Hunlara nispet edilmeyi iftihar vesi­lesi yaparlardı. Macaristan’daki Hun sanatı etnik olarak Hun asıllı kavim­lere mal edilemiyor. Bunlar Macaristan’a birçok Cermen asıllı kavimlerle Güney Rusya kültürünü de beraber götürmüşlerdi. Yanlarına da birçok Goth kabilesini almışlardı.[187] Macaristan’a Wiking sanatının tesirlerini taşıyan yine Hunlar olmuştu: Hun kılıç kınları, Kırım ve Wiking kınları­na çok benziyor.[188]

Hun ve Avar’lardan arta kalanlar Macarlarla karışmış, sonradan gelen Peçenek, Kıpçak ve Başkurt’lar da orada Macar olmuşlardır.[189]

Macarları Asya’dan Tuna’ya sevk eden Peçeneklerin hemen ardından Uz’lar 1064’de aşağı Tuna’yı geçip Makedonya üzerine yürüyorlar; ancak Bi­zans ordusu bunları eziyor ve bir kısmı Balkanlarda iskân edilirken bir kısmı da Bizans’ın Anadolu ordusuna gönderiliyor. Sonradan, onları takip eden Kıpçak zümrelerine karışıp gidiyorlar.[190]

Peşlerinden de Kun-Kuman’lar Avrupa sahnesine giriyorlar. Kıpçak, Kanglı, Kimak ve Kun, geniş manasıyla Kıpçak Zümresi’nin ayrı şubelerinden ibarettir. Türk ve Türkmen gibi Kun ile Kuman, “man” edatı ile birbirle­rinden ayrılmış iki şubeden başka bir şey değildir.[191] Kuman’lar adlarını renkten (“solgun, sarımtrak”) almakta olup içlerinde muhtelif kavimlere mensup unsurlar bulunan bir birlik teşkil etmişlerdir.[192] Gözleri de ma­vi imiş, bu adamların.[193]

Bunları 1080’lerde Balkaş gölü ile Karpat’lar arasında egemen olarak gö­rüyoruz.

Ancak 1239’da Moğol istilâsı bunları bu yerlerden sökecektir. Bizanslılarla daima rahatsız edici komşuluk edip XI. yy.ın sonunda birkaç defa Trak­ya’ya akın düzenlemişlerdir. Macarları ise kendilerine tabii müttefik bul­muşlardır. Kalıntıları XIII. yy.da Macaristan ve Bulgaristan’a yayılmış fakat büyük kısmı ile Moğol’lardan evvel Avrupa’ya gelen son Asyalı ka­vim olan Kıpçak’lara karışmışlardır.

Tarihteki esas rolleri Kiev Rusya’sına Güney yolunu kati olarak tıkamak olmuş, Avrupa ile Asya arasında ticarî aracı olarak da hayli önem kazan­mışlardır. XIII. yy.da Kuman dili Pont ülkelerinin alışveriş dili olmuş. 1239’da Moğollara mağlup olanların büyükçe bir kısmı da köle olarak İtalya ve Mısır’a (Kölemen’ler) satılmış, bir kısmı İznik imparatorluğu ile İkinci Bulgar İmparatorluğu ordularında paralı asker olarak günlerini dol­durmuş. Bela IV. zamanında bir kısım Kuman’ı Macaristan’a yerleştirilmiş görüyoruz.[194]

Uygur vesikalarında şahıs adı, Kaşgarlı Mahmud’da “Türklerden büyük bir bölük; bu bölüğün oturduğu bölge; Kaşgar yakınında bir mahal” ola­rak kaydedilen Kıvçak’ın bilhassa kovı (“içi kof ve çürümüş olan”) keli­mesi ile yakın ilişkisi olmalıdır. Halk iştikakında kıpçak sözcüğü kovi ve kovuk ile birleştirilmektedir, “…çürük bir ağacın içine girip bir oğlan do­ğurdu… Oğuz…, benim oğlum olsun dedi ve adını Kıpçak koydu. Eski Türk dilinde kıpçak içi boş ağaç demektir… Oğuz han Kıpçak’a asker verip Tın ve İtil ırmakları cihetine yolladı… Kıpçak İli onun neslindendir. Yayık (Ural), İtil (Volga) ve Tın (Don) civarında hüküm sürdüler. Bu sebeplerle oralara Deşt-i Kıpçak derler” diye anlatıyor Reşidüddin, “Cami al-tavarih”te. Oğuz Kagan Destanı’nda. Volga kıyısına gelen Oğuz, suyu nasıl geçeceğini düşünürken, Ulug Ordu Bey, etrafındaki ağaçları kese­rek bunların üzerine yatıyor ve nehri geçiyor. Oğuz Kagan seviniyor ve ona Kıpçak Bey adını veriyor. Kıpçak ismi bugün “hiddetli, kızgın” ma­nalarında kullanılan kıpçak sözü ile aynı olmalıdır:[195] “Abe kıpçak ağızlı!” der Rumeli muhaciri, kızdığı kişiye.

Rus vakayinamelerinde ilk defa olarak Tork (Guz, Oğuz-Türk) ve Polovtsi (Kuman, Kıpçak) kavimleri 1054’de zikredilir. O devrin başlıca idare ve kültür merkezi olan Kiev 1203’de bunlarca zapt edilmiş, Macarlar 1219’da Galiçya’dan çıkarılmıştır. Ne çare ki 1223’de Halka ırmağı boyunda Mo­ğollar tarafından, müttefikleri Rus kuvvetleriyle birlikte, büyük bir boz­guna uğratılıyorlar.

Bunlardan, galiplere boyun eğmek istemeyenler ileriye göç etmiş, bazı gruplar da hudut boylarına çekilmiş. Kendi ırkdaşlarına karşı sınır muha­fızlığı etmek şartıyla kabul edilenler zamanla eski düşmanları arasında erimişler, Hristiyanlığı kabul edip din ve milliyet olarak kaybolmuşlar. Böylece ilk Moğol darbesini müteakip, Moldavya’da oturanlar Macar hâ­kimiyetine girmişler ve kitle halinde Hristiyanlığı kabul etmişlerdir. Bu­raya Cumania ismi verilmiş ve Bela IV de, 1233’te Rex Comaniae unva­nını almıştır.

Macaristan’dan başka, Kuman-Kıpçak’lar Bulgaristan, Romanya, Rusya ve Gürcistan’da da önemli rol oynamışlar, Moğol imparatorluğunda da mü­him mevkileri ihraz etmekten geri kalmamışlardır (meselâ Kubilay Han’ın nazır ve kumandanları arasında bir çok Kıpçak zikredilmektedir). Keza yine bunlar tarafından kurulup idame ettirilen Mısır Memlûk Sultanlığı tarihi hep bu Türklerin tarihidir.

14. yy.ın ilk yarısında garp müverrihleri Kuman dilinin bütün Orta As­ya’da Çin’e kadar her yerde anlaşılan ve Uygur harfleriyle yazılan bir dil olduğunu kaydediyorlar: geniş alanda yaşayan Türkler arasında dil ve kültür birliği bir vakıadır.[196] Sonradan gelecek olan Oğuzlar (Selçuklular) ve Osmanlılar da aynı milletin ve kültürün birer mümessillerinden başka bir şey olmayıp gerek Anadolu’da, gerekse Rumeli’de, kendilerin­den evvel gelmiş ırkdaşlarıyla karşılaşacaklardır. Bunlardan bir kısmını Anadolu’da Hristiyan dinini kabul etmiş halde bulacaklardır. Bu konu­ya ilerde döneceğiz.

Oğuzlar Küçük Asya tarihinin unsur-u kaatıı (facteur déterminant) olmuş, ona damgasını vurmuşlardır. Nihaî olarak bunlara kucağını açan toplulu­ğun dokusunu teşrih etmenin bugünkü Türk toplumunun kültür temel­lerinin araştırılması bakımından büyük önemine binaen, son Asyalı dal­gaların hareketine takaddüm eden devirlerde Bizans imparatorluğunun et­nik ve sosyal yapısını özetlemeye çalışacağız. Sonuna da Haçlı Seferleri’nin getirdiklerini ekleyeceğiz.

Osmanlıların Bizans’ın mirasına konmuş olmaları ve sonunda Türkiye Cumhuriyeti ile biten Küçük Asya’ya çekilme hareketinde Rumeli’den bu­raya göçlerin vaki olması itibariyle bu özetin tüm Bizans ülkelerini kap­saması gereklidir.

Bu geniş imparatorluğun halkı hangi öğelerden oluşmuştu? Hayli değişik ırk bulunuyordu burada. Bir Grek veya tamamen Grekleşmiş çoğunluktan başka Slav’lar, Ermeni’ler, Kappadokia’lılar, Sami’ler, Mısırlılar vardı. Grekçe kilise’nin dili idi, ticarî faaliyetler bu dilde yürütülüyordu. Her­kes onu konuşmasa dahi az çok anlıyordu. Ancak, bu zahirî birliğin altın­da derin ayrılıklar yatıyor, keyfiyet Basileus’ları ciddî şekilde düşündürü­yordu.

Avrupa’da V. yy.ın istilâları, Doğu İmparatorluğu’nun etnografik yapısı­na büyük değişiklikler getirmemişti. Alaric’in Wisigoth’ları, Atilla’nın Hun’ları, Theodoric’in Ostrogoth’ları bir müddet sınırları zorlamış fakat sadece gelip geçmişler ve çok çabuk Batı’ya teveccüh etmişlerdi. Arkalarında, Bal­kanlarda, genel hareketi takip etmeyen bazı aşiretler bırakmışlardı. Bun­lara Gotho-Grek’ler deniyordu.

XI. yy.ın Hun, Slav, Bulgar ve Avar istilâları hayli felâketli olmuş, ev­velce gördüğümüz gibi bu unsurlar mükerreren Bysantium kapılarında gö­rünmüşlerdi. Her ne kadar geri atılmış idiyseler de ülke feci şekilde tah­rip edilmiş, sekeneden binlercesi katledilmiş veya esir olarak götürülmüştü. Yıkılmış ve boş kalmış bu diyarlara VII. asırda yeni dalgalar yönelmiş­ti. Heraclius devrinde Hırvat ve Sırp’lar İllyrium’un bütün Batı kısmını işgal ettiler; başka Slav’lar da Makedonya’da Vardar ve Struma vadilerine ve Selanik’in civarına yerleştiler. Grek kalmaya devam eden bu büyük kenti alamadılarsa da bütün etrafına, adeta müstakil küçük devletçikler kurarak bunları aşiretleriyle doldurdular. Bizanslıların Slavya’lar adını verdikleri bu topluluklara merkezî hükümetin hükümranlığı güçlükle ka­bul ettirildi.

Başka Slavlar Tessalya ve hatta Peloponez’e kadar duhul ettiler ve kor­sanlık hareketleri sırasında Ege adalarına ve bazen de, Küçük Asya’ya çık­tılar. Kuzeydoğu’da başka Slavya’lar vardı. VII. yy.ın sonunda Bulgarlar burasını zapt edince Slav’larla karıştılar ve dolayısıyla etnik değişim daha da derin oldu. Gerçi, Balkanların bu tüm Slav’laşmasına eski yerli halk[197] karşı koydu ve çoğu zaman da Slav’lara etkilerini icbar etti.

IX. yy. sonunda büyük Bulgar imparatorluğu kuruldu ve XI. yy.ın ba­şına kadar devam etti. Üç asır sonra da Sırp devleti teşekkül ediyordu.

Asya’da durum oldukça farklı idi. Anadolu’yu, Balkanlar gibi çok ağır istilâlar tahrip etmemişti. Daha mütecanis kalabilmiş halkı büyük ekseri­yetle Grek veya Grekleşmiş milletlerden müteşekkildi. Bununla beraber burada da yine hayli farklı ırklar bulunuyordu. Kızılırmak’ın ağzından Ro­dos’a bir hat çekildiğinde Batı’da kalanların aşağı yukarı tamamen Grek olmasına mukabil bu hattın doğusunda durum çok başka idi. Burada Ermeniler, Kappadokia’lılar, Kilikya’lılar, İsorya’lılar, Samî’ler vardı ve bü­tün bu insanlar Helenizm’den hayli farklı bir zihniyete sahipti. Bu arada Sasanî’ler devrinde İran’ın yeniden gelişmesi eski millî gelenekleri uyan­dırmıştı; Grek paganizmine düşmanlığı icabı Hristiyanlık bu temayülle­ri körüklüyordu: yeni yeni hisler beliriyor, millî istekler açıkça ifade edi­liyordu. Güney’de, tamamen Samî’lerle meskûn Suriye ve Mısır’ın Konstantinopolis ile bağları gevşekti ve bu kişiler baş şehrin Helenik zihniyetinden nefret ediyorlardı. Siyasî muhalefet dinî şekle bürünmüş halde tezahür edi­yor, karışıklıklar tevali ediyordu. Keyfiyet, evvelce gördüğümüz gibi, Arap istilâsının hızlı başarısına hadim olmuştu.

Unutulmaması gereken bir başka husus da imparatorluğun etnografyasını ayrıca iğlâk ediyordu: dinî ve çoğu zaman da siyasî sebeplerle Basileus’lar kolaylıkla büyük tehcir hareketlerine tevessül ediyor, bir bölgeden di­ğerine önemli miktarda nüfus kaydırması yapıyorlardı. VII. asırda Lüb­nan’ın Mardait’leri, memleketlerinden uzaklaştırılmış, bir kısmı Küçük As­ya’nın Güney sahiline, Cibyreot’lar theması denilen bölgeye yerleştirilmiş, bir kısmı da Avrupa kıtasında Niyebolu ve Kefallenia bölgesine nakledil­mişti. Aynı devirlerde Justinien II, 80.000 Slav’ı Makedonya’dan Bithynia’ya sevk ediyordu. Müteakip yy.da ikon düşmanı (iconoclaste) imparatorlar başkente çok sayıda Suriyeli, Ermeni ve daha sonra da, Paulicien[198] ge­tirttiler. IX. yy.da imparator Theophile Anadolu’da kalmış olanlardan 30.000 İranlıyı Balkanlara naklediyor, bir asır sonra da Jean Tzimiscès mühim bir Manihaist koloniyi Filibe’ye yerleştiriyordu.

Bu kadar değişik insan arasında imparatorluğun vahdetini bir taraftan kuv­vet, bir taraftan da orthodox Hristiyanlık idame ettirmeye çalışıyordu. Bu müşterek din sayesinde devlet, dil ve ırkın idamesini başaramadığı bera­berliği az çok gerçekleştirebiliyordu.[199]

Şimdi de nihaî Oğuz istilâsına takaddüm eden günlerde, yani XI. yy. da, Anadolu’nun veçhesini saptamaya çalışalım: siyasî, iktisadî durumu­nu, etnografyasını, toprak mülkiyeti rejimini gözden geçirelim.

Küçük Asya, imparatorluğun en kalabalık ülkesi idi. Onunla bütünleştiği müddetçe Bizans kuvvetli ve nispeten müreffeh bir devlet olarak kaldı. Onu kontrolünden kaçırdığı andan itibaren sadece Bulgar ve Sırp devlet­leriyle boy ölçüşebilecek, zayıftan biraz üstün bir Balkan krallığı durumu­na düştü.

Anadolu’nun idarî ve askerî faaliyetine strategus (strategoi), yani thema’nın askerî valisi hâkim olup mülkî idare de ona bağlı idi. 1025’de, takriben yirmi beş kadar thema ve bir miktar da sair, daha küçük, müstakil idarî taksimat bulunuyordu. Bunlar, strategoi’lere bağlı idiler. Her ne kadar merkezî idare taşra bürokrasisini askerin vesayetine terk etmişse de serbest köylü müessesesinin büyük toprak sahipleri tarafından yutulmasını kıs­men önlemeye say ediyor ve böylece devlete askerî, içtimaî ve malî kud­ret kazandırıyordu.

Thema içinde mutlak hâkim olarak strategus bir gerçek hıdiv idi. Vergi tarh ve tahsilâtı dışında hiçbir şey onun bilgisi dışında cereyan edemez­di. Vergi konusu tamamen merkezin kontrolü altında idi.

Strategus, sadece hükümetin taşralarda mahallen askere aldığı efrata de­ğil, aynı zamanda imparatorun Anadolu içine serpiştirdiği yabancı ırklar­dan teşekkül etmiş askerî kıtalara da kumanda ederdi. Meselâ Theophilus her themaya 2000 İranlı yerleştirmişti. Keza, Mardait’ler, yukarda gördü­ğümüz gibi, Antalya civarına yardımcı kuvvet olarak sevk edilmişti. Yine, Slav ve Ermenilerden oluşan kıtalar vardı. Arap membalarına göre X. yy.ın sonu ve XI. yy.ın başlarında Anadolu’da, silâh altında 70.000 er vardı.[200] Bunlar menşelerine (themaların çıkart­tıklarına) göre şöyle dağılmışlardı:

Anatolicon      15.000

Armeniacon     9.000

Cappadocia     4.000

Charsianon      4.000

Thracesion      6.000

Opsicion         6.000

Bucellarion      8.000

Optimaton      4.000

Paphlagonia     5.000

Chaldia            4.000

Seleuceia          5.000

70.000

Son Roma ve ilk Bizans devirlerinde Anadolu’da çok adette gelişmiş kent ve yine geniş ticarî faaliyet ve para ekonomisini haiz tali şehirler inkişaf etmişti. Bunlar ne mertebede Türk istilâsının ilk günlerine kadar kendile­rini idame edebildiler? Bu sualin cevabı hem Anadolu’nun Bizans medeniyeti bakımından önemini belirtir, hem de muahhar devirlerde Türk şe­hir yerleşmesi problemine ışık tutar.

Balkan’lara Slav inişi, imparatorluğun Batı kesiminde şehirlerin çoğunun tedennisine sebep olmuşsa da aynı durum Anadolu için varit değildir. Bi­lâkis, Balkanlarda tezahür eden bu durum Anadolu’da kent ve sitelerin devamının iktisadî ve siyasî ehemmiyetini daha da arttırmıştır: bir merkezî devlet olarak Bizans, para ekonomisi ve kentleri olmadan yaşayamaz­dı ve ne Grek dili, ne de Bizans’ın orthodox Hristiyanlığı Anadolu’ya bu kadar yayılabilirdi. Arap akınları, Slav’larınki gibi yıkıcı olmuyordu.

Ancak, VII. asırdaki Bizans sitesi artık eski Helen veya Roma siteleri gibi müstakil beledî idareyi haiz değildi: kentin idaresi başkentçe tayin edilmiş Strategus tarafından yürütülüyordu. Mamafih Bizans kentlerinin halkı siyasî meselelerde fazla sakin görünmüyor ve sık sık arzularını ayak­lanma ve politik patlamalar şeklinde dile getiriyordu.

Mülkî idarenin yanı sıra da kilise idaresi, teşkilâtıyla, kendini hissettiriyor­du. Her sitenin mutlaka bir piskoposu bulunacak ve bilmukabele, her pis­koposun bulunduğu yer site mertebesine yükselecekti.

Fakat ne alışveriş, ne ticaret, ne sanaatkâr, ne de tacir eksikti, o devir Anadolu’sunda.

Konstantin VI (780-797) zamanında Ephesus, senelik vergi olarak 100 pound altın getiren bir ticaret fuarına malikti. Ticarî faaliyet mahallî ol­maktan çok ileri olup Arap, Yahudi, Rus ve Gürcü tacirleri XI. yy.da bu­rayı doldururdu. Keza burası Venedik tacirlerine giriş izni verilmiş site­lerden birisi idi.

Batı Anadolu kıyılarında Smyrna (İzmir), Phygela (Kuşadası), Phocaea (Foça), Miletus ve Clazomenae (Kızılbahçe), hareket itibarıyla Ephesus’tan aşağı kalmazlardı. Keza daha Kuzey’deki kentler de hararetli alışveriş merkezleri idiler. Nicomedia (İzmit) da tacirlerin ikameti için hanlar bu­lunurdu. Prusa (Bursa), tahıl ve hayvan pazarı olmaktan başka termal banyolarıyla da ün salmıştı. Nicea (İznik), tarım ürünleri için stok ambarla­rını haizdi ve faal bir Yahudi tüccar kolonisini barındırırdı. Pergamum (Bergama)’da bazı sanayi dalları mevcut olup Adramittium (Edremit) hay­li büyük bir merkezdi. Abydus (Çanakkale ile Erenköy arasında), Cyzicus (Kapudağ), Lampsacus (Lapseki) ve Pylae (Yalova ile Karamürsel arasın­da), kara ve deniz yolları üzerinde olmak itibarıyla müreffeh kentlerdi. Sonuncusunda da tüccar hanları olup başkente domuz, büyükbaş hayvan, at ve eşek ihracı ile mütebarizdi. Umumi banyo ve sair binalarla bezen­miş Pythia (Yalova), Konstantinopolis’in ağrılarını dindirirdi.

Attaleia (Antalya) limanı da, çok sayıda yabancı geminin uğradığı bir mil­letlerarası ticaret merkezi olup burada Ermeni, Arap, Yahudi ve İtalyan’lara rastlanırdı.

Kuzey Anadolu sahilleri de, benzer şekilde hareketli ticaret ve sanayi faa­liyetine sahne oluyordu. Heracleia Pontica (Karadeniz Ereğli’si) tahıl sevk ederdi, başkente ve Kırım’a. Paphlagonia’nın “gözü” Amastris (Amasra), mahallî sanayii, tarımı ve ticareti ile Karadeniz’in en müreffeh kentlerin­den biri idi. İskitler burasıyla geniş alışveriş münasebetinde bulunurlardı. Aziz Phocas kilisesinin bulunduğu Sinop, bahrî üs ve tahıl limanı olması dışında, Aziz Phocas’ın bayramında küşat edilen büyük ticarî fuara sa­hipti. Amisus (Samsun) da Kırım’la geniş alışverişte bulunurdu. İskitler ve sair Karadeniz siteleriyle bahrî ilişkiler sürdüren Cerasus (Giresun), Kuzey Anadolu’nun başlıca dokuma merkezlerinden biri idi ve başkente keten kumaş sevk ederdi.

Nüfus, varlık, ticaret ve sanayi bakımından Karadeniz üzerinde bulunan Anadolu sitelerinden en önemlisi şüphesiz Trebizond’du. Paipert (Bayburt) ve Chaldia themasının mümbit tahıl bölgelerine mücavir olması itibariyle tahıl stok merkezi ve pazarı olarak çalışan Trabzon’da, denizden Kırım’dan, karadan da Kafkasya, Orta Asya, Suriye, Konstantinopolis ve Anatolia (Batı Anadolu)’dan gelen ticaret yolları kavuşurdu. Her sene bir kaç fuar kurulurdu; bunların en ünlüsü, Trabzon’un koruyucusu aziz Eugenius adına olanı idi. Ortadoğunun her tarafından gelen tacir ve seyyahlar bu­rada alışveriş edip defi maraz için mezkûr azizin ziyaretgâhına varırlardı: Araplar, Ermeniler, Grekler, Ruslar, Kolkhis’liler, Yahudiler, Gürcüler ve Çerkeşler burada her türlü emtiayı alıp satarlardı.

Selçuklu taarruzuna takaddüm eden devirde Bizanslılar doğu Anadolu’da hayli müreffeh ticarî kentlere sahiptiler. Bunlardan en önemlilerinden biri Erzurum’un hemen Kuzey’inde, Dumlu civarında (?) geniş Artze şehri olup burada, mahallî Suriyeli ve Ermeniler dışında diğer milletlere mensup çok sayıda tacir oturur, burada İran, Hindistan ve Asya’nın geri kalan kıs­mında istihsal edilen mallar bulunur, alınıp satılırdı. Yakınında bulunan Theodosiopolis (Arz-el Rûm, Erzurum) önemli bir kervan yolu üstünde idi. Romanos I zamanında imparatorluğa dâhil olan Melitene (Malatya) son­radan bilhassa Jakobit Hristiyanları ve daha aşağı derecede olmak üzere Ermeni ve Greklerle iskân edildi; zenginliği ile ün salmıştı. Suriye ile ti­caret dolayısıyla Nisibis (Nizip) ve Edessa (Urfa) da oldukça kalabalık ve varlıklı şehirler arasında bulunuyorlardı. Bizans’la İslâm dünyasının buluş­tuğu önemli bir noktada bulunan Antioch (Antakya), imparatorluğun ik­tisadî hayatında ve bilhassa Anadolu şehirlerinin ticarî faaliyetinde çok önemli yer tutardı. Anazarba (Anavarza) ve Podandus (Pozantı), X ve XI. yy.larda kalabalık ve müreffeh idiler. Yayla şehri Tzamandus (Zamantı)’nın da hatırı sayılırdı. Adana, Tarsus, Mopsuestia (Ceyhan) ve Seleuceia (Silifke), ticarî teşebbüsler açısından mütebariz kentlerdi.

Mezopotamya-Suriye’yi Anadolu’ya birleştiren ticarî yol üstündeki mev­kii ve en mühim Grek metropolitliklerden biri ve aynı zamanda önemli bir dinî ziyaretgâh olması itibarıyla Caesareia (Kayseri), Kappadokia’nın baş­lıca şehri idi. Niğde, Archelais (Aksaray) ve Heracleia (Ereğli), Kayseri ka­dar değilseler bile yine Güney Anadolu yol şebekesi üzerinde bulunmaktan müstefit idiler. Caesareia’nın Batı’sında, Orta-Güney Anadolu’nun idarî, dinî ve ticarî mihrakı İconium (Konya) idi. Chonae (Honaz) ve Laodiceia (Lâdik-Denizli), Konya’yı Menderes vadisine bağlayan yol üzerinde bulunan ve transit ticareti ile geçinen kentlerdi. Honaz’da baş melek Mihail bayramında açılan büyük ticarî fuar kurulurdu. Denizli ise ayrıca dokumacı­lığı ile ün salmıştı. İbn Batuta XIV. yy.ın başında, burada Grek doku­macıların hâlâ mükemmel kumaşlar dokuduklarını zikrediyor (burası Achileus’u satın alıp bir sene müddetle “dizinin dibinde” yün eğirten Omphalos’un diyarı değil mi?).[201] Arap seyyahının bahsettiği altın işlemeler es­ki devirlerde Phrygia ve Lydia’lı sanaat erbabının marifetlerindendi.

Iconium’un Kuzeybatı’sında, Dorylaeum (Eskişehir) yolu boyunca idarî, dinî ve askerî merkez olarak iş gören daha küçük şehirler bulunurdu: Laodiceia Cecaumene (Kadınhan), Tyriaeum (Ilgın), Philomelium (Akşehir), Synnada (Şuhut), Polybotus (Bolvadin), Acroenus (Afyonkarahisar), Amorium (Emirdağ’ın 12 km doğusunda Hacı Hamza ve Hisar köyleri civarın­da —TA.), Caborcion (İsmetpaşa?), Santabaris (Nacoleia — Seyyitgazi Güney’inde), Nacoleia (Seyitgazi), Cotyaeum (Kütahya), Trocnada (Kay­maz) ve Pessinus (Balahisar köyü kurbunda) bunlardandı.

Yaylanın Kuzey yanının en önemli şehri Ankyra (Ankara) olup bunun Do­ğu’sunda Saniana (Kırıkkale) — askerî üs — ve daha Kuzey’de Gangra (Çankırı) ve Castamon (Kastamonu) vardı. Halys (Kızılırmak) ve İris (Yeşilırmak) nehirleri arasında Euchaita (Çorum), ticari hüviyeti olan bir yer­leşme mahalli idi. Fuarı civarın tüccarını cezp ederdi. Amaseia (Amasya) da, stratejik durumu itibariyle, önem sahibi idi; ayrıca maden bölgesinde bu­lunuyordu. Doceia (Tosya), Neocaesareia (Niksar), Sebasteia (Sivas), Coloneia (Şebinkarahisar), Nicopolis (Suşehri) önemli idarî, dinî ve ticari merkezlerdendi.

Anadolu kentlerinde kuvvetli ticaret akımları daima mevcut olmuştur. Çok iyi gelişmiş mahallî endüstriler de hiçbir zaman eksik olmamıştır: işle­meli – kılaptanlı, keten, yün, ipekli ve pamuklu kumaşlar, halılar dokunur, cam işleri ve çömlekçilik yapılır, buhur (günlük), yay, ok, kılıç, kalkan, çi­vi, halat ve sair bahriye gereci istihsal edilirdi. Gemi de inşa edilirdi. Ya­rımada, Bizans’ın başlıca maden membaı idi: gümüş, bakır, demir, kurşun, muhtemelen altın, mermer, şap, yarı-kıymetli taşlar buradan çıkardı. Kent­ler, köylünün istihsal ettiği tahıl, balık, şarap, meyve, sebze, ceviz, hayvan ve kerestenin satış merkezleri idiler.[202]

Kaç kişi idi bu Anadolu? Zor cevap bulur bu soru, zira eldeki belgeler kesin bir sonuca varma olanağını sağlamıyor. Ticarî refah ve kent haya­tiyetine dayanan tahminler nüfusun 8.800.000 ile 13.000.000 arasında ola­bileceğini ileri sürüyor. Mamafih bunun aşağısını iddia edenler varsa da X ve XI. yy.larda nüfusun, evvelce gördüğümüz nakiller sebebinin dışın­da, kentlerin kendilerini sakince devam ettirmeleri itibariyle, arttığı kabul ediliyor: İslâm ülkelerine yakınlıklarına rağmen Melitene, Sebasteia ve Artze gibi önemli kentler surla çevrili değillerdi. Ayrıca, eski vergi sisteminde caput, yani şahıs başına vergi ile iugum, yeni arazi vergisi, yetersiz çalışan kol nedeniyle, birbirine bağlı idi. Bu iki verginin sonradan ayrıl­ması, tarım işgücü sıkıntısının yok olduğuna delil teşkil ediyor. Keyfiyet X. yy.da toprak ağalarının artan iştahları ile kanıtlanıyor. Kilise teşki­lâtının genişlemesi de nüfusun arttığına ayrıca delâlet ediyor.

Tarihin eski devirlerinden beri Küçük Asya çok geniş bir yol şebekesi ile donatılmış olup Romalıların bu konudaki katkıları, bu toprakların kent ve hatta köylerinin, ciddi bir ticarî ve askerî yol ağı ile örülmesini intaç etmişti. Bunun ayrıntılarına burada girmeyeceğiz.[203]

Küçük Asya Bizans’ın sadece askerî ve iktisadî bakımdan en önemli vilâ­yeti olmakla kalmamış, aynı zamanda dinî bakımdan da en gelişmiş eya­leti olmuştur. En zengin, en kalabalık metropolitlikler burada idi. Hepsin­den önemli olarak da çok sayıda mukaddes bilinen mahal ile de dolu olup birçok azizin kültü yine bu topraklarda sürdürülüyordu. Bunlardan bir kısmı da efsanevî azizlerdi.

Çeşitli Anadolulu azizin kült ve kiliseleri, Grek Hristiyanlardan başka Lâ­tinler, Gürcüler, Slavlar ve bu yerleri ziyaret eden sair unsurlardan hacılarca da meşhurdu. Bu kültler Anadolulu Bizans vatandaşının günlük yaşantısında çok önemli yer tutardı. Büyük din adamları ile ün salmış misyonerlerin çoğu da yine bu topraklardan gelme idi. Kısaca Anadolu Bizans cemiyetinin manevî hazinesi idi.

Anadoluluların çoğunluğunu mütecanis bir toplum ve kültür içine mezcetme hususunda bu kültlerin anlamı aynı derecede önemlidir. Bu kültler, imparatorluğu bütünleştirmede son derece büyük rol oynayan Bizans kilisesince temessül edilmişti. Bunda bir zaruret görülüyordu zira bu ma­hallî akımlar o derece kökleşmişti ki hükümet merkezinin resmî orthodox akide ve tatbikatını icbar etmek karışıklığı mucip olacaktı. Taşra insanı­nın azizlere bu yakın bağlılığı nedeniyle bunların kültüne ait birçok dog­ma dışı uygulamaları resmî kilise kabullenmişti.[204] Bu konu, kitabı­mızın ikinci kısmında mütalaa edeceğimiz “İnanç ve Âdetler” bahsinin in­kişafı bakımından çok önemlidir: çok benzer durumların bugün geçerli ol­masından başka çeşitli kurbanların kesilmesi ve pagan kahraman ve ilâh­larının Hristiyan azizleri kültüne dâhil edilmesi gibi hadiseler çeşitli renklere bürünerek günümüze kadar devam edecektir.

1. yy.da Oğuz’ları karşılayan etnografik veçhe ne idi? O devirde Ana­dolu’nun geniş ölçüde Grekleşmiş olduğu tezinin muhalifleri, bu Grekleşmenin sathî kaldığını, halkın aslında Hititler devrindeki karakterini mu­hafaza ettiğini iddia ediyorlar.[205] Esasen tartışma konusu olan, Halys ırmağı ağzı – Rhodos Hattı’nın Batı’sında kalan topraklar olup bunun do­ğusu için derin Grekleşme olduğu iddiasında bulunan da yok. Kaldı ki Grekleşme tezini savunanlar dahi bunun bilhassa dil ve din yönünden tam olduğunu ifade edip sair hususlarda daha ihtiyatlı davranıyorlar. Bu­rada dahi Helenleşmenin şehirlerde büyük ilerlemeler kaydettiğini, süre­cin şehirleşmenin anlamdaşı olduğunu, buna karşılık köylerde Grek te­sirinin kentlerdekine nispetle hayli geride kaldığını ve köyün Grek ön­cesi kültürünün çoğunu muhafaza ettiğini ifade ediyorlar.[206] Köyle kent arasındaki bu farka, tarihin garip bir kanununun gereği olacak, Osmanlı devrinin son gününe kadar tanık olacağız.

1. yy. Kappedokya’sında, aşağıda göreceğimiz gibi, köyler magnat’ların (büyük’lerin) malı olup sakinleri de yarı köle durumunda idi. Bu nedenle Hristiyanlık en çok bunlar arasında yaygındı. Magnat’ların resmî dine iltifatları ise sadece imparator sarayında itibar görmek içindi. Aynı amaç­la genç asilzadeler Grek irfanını almak için Atina’ya gidiyorlardı ise de zihniyetleri, yaşantı tarzları Kappadokya’lı, yani İranlı kalmıştı. Buralar­da hâlâ İran’ın “Maj”lar kültürü egemendi. Çoğu asilzadenin eski inanç­lara bağlı kaldığı görülür. Bu sebepten müteakip yy.da, Kappadokya Hristiyanlığında birçok pagan kalıntıları devam etmiştir.[207] Bu kalıntıla­rın İslâmlaşmaya da mukavemet edip günümüze çıktıklarını ilerde ayrın­tılarıyla göreceğiz.

Anadolu dillerinin bir kısmının VI. yy.da kırsal bölgede konuşulmaya devam etmesi keyfiyeti işbu bölgeye Helenizm’in fazla sokulamadığının delilidir. Dilin devamlılığına misallerden biri, mezkûr asra kadar konuşul­maya devam eden Isauriaca olup Kappadokyaca ve Goth dili IV., Phrygia dili de III. asra kadar konuşulmuştu. Ancak, bazı metinler ne­deniyle neo-Phrygiacanın V. yy.da konuşulduğu kanısına varılıyor: Kü­çük Asya’da Goth’ların piskoposu Selinus, hem Gothça, hem de Phrygiaca vaaz edermiş. Elde belge olmadığından VI. yy.dan sonra eski Anadolu dillerinin kaderini takip edemiyoruz.

Halys-Rhodos hattının doğusunda ise durum, yukarda da gördüğümüz gi­bi, hayli farklı idi. M.Ö. VII. asırda Anadolu’nun Doğu’suna göç edip orada Urartularla karışmış Phrygia’lıların bir şubesi olduğunu Herodotus’un söylediği Ermeniler,[208] Süryanîler, Kürtler, Gürcüler, Araplar, Lazlar kendi dillerini kullanmaya devam ediyorlar. Yine sözünü ettiği­miz gibi imparatorlar ya siyasî veya dinî sebepten bir yerden bir yere kütleleri naklediyor veya bir kısım insan meselâ İran veya Arap istilâsı önünden kaçarak muhaceret hareketi yaratıyordu. Bu yolla IV. yy.da Goth’lar Phrygia’ya, Justinien II zamanında Kıbrıslı Grekler Kapudağ’a ve Mardait’ler de Antalya’ya yerleştirilmişlerdi. Keza hayli Ermeni askeri de Anadolu’nun çeşitli yerlerine iskân edildiler. XI. yy.da kıtalar ya bir yerde sabit kalır veya askerlik görevi müddetince geçici olarak bir ma­halle izam edilirdi. Bu cümleden olarak Romanos I devrinde (919-944) Rus kontenjanları Trabzon civarına sevk edilmiş, bir asır sonra da bir tagma (tabur) Rus askerinin, iki tagma Frank askerinin olduğu gibi, kış­lık ordugâhı Kuzeydoğu Anadolu’da bulunuyordu. Bu yy.ın belgelerine göre hayret verici çeşitte ırktan oluşun askerî birlikler imparatorluğun vi­lâyetlerine dağılmıştı: Rus, İngiliz,[209] Norman, Alman, Bulgar, Arap, Gürcü, Ermeni, Arnavut, İskandinav ve sair milletten er, imparatorluğu sa­vunmakla görevli olup bu iş için para alıyordu.[210] Eski Almancada “kar­tal” karşılığı Aar olup Divriği’de, Ulu Cami tezyinatı arasında Batı kapı­sındaki çift başlı kartala halkın bugün Aro demesi hayli dikkate değer.[211] Büyük ticarî önemi olan ve o nispette de az etüt edilmiş bir etnik grup Yahudi kolonileri idi. Roma devrinde diaspora (“dağılma”) bunları Ana­dolu’nun altmış kent ve sitesine dağıtmıştı. XI. yy.da Antalya’da önemli ve zengin, muhtemelen yine o şehrin ayrı bir mahallesinde meskûn, Mısırlı tüccarlarla münasebette bir Karait Musevî kolonisi mevcuttu. Mez­kûr asrın ilk yarısında birçok Musevî tacir Müslüman korsanların eline düşmüş ve Mısırlı cemaatlerce fidyeleri ödenmişti. Antalya, Karait’leri ilk kez kabul eden imparatorluk kenti olmak hasebiyle de Karait mezhe­binin doğduğu yerler olan Babilonya ve İran’la faal münasebetler idame ettiriyordu.[212] Anadolu’nun aşağı yukarı her kentinde Yahudilerin var­lığına dair kayıt var. Kırım Karait’lerinin menşei hakkında bilgiler kesin­liğe kavuşmuş değildir. Karait’ler Türkçe konuşur ve Tevrat’ın Türkçe ter­cümesine sahiptirler. Bunların Hazarlara nispeti ispat edilememektedir. Bu vesile ile Musevî-Yahudi tefrikini yapalım: ilki genellikle Musa dininin saliki olup diğeri (yine genellikle Musevî olmakla beraber) Beni Yuda kav­mine mensup olanıdır.

Keza bu devrin sayılı kitle hareketlerinden, Bizans’la toprak becayişi ne­ticesinde Orta Anadolu ve Kilikya’ya vaki büyük Ermeni muhaceretinden kısaca söz etmiştik. Hikâyenin esası şöyle görünüyor: Bizans’ın çoktan beri, Doğu sınırlarının emniyeti bakımından, stratejik önemi haiz Kars, Ani ve sair bazı Ermeni kentlerinde gözü vardı ama Bagrati’ler bu konuda fazla anlayış göstermiyorlardı. Bizans’ın da işi zorlayacak hali yoktu. Derken yeni yurt aramak üzere bir istikşaf cevelanına çıkmış Çağrı bey görün­dü, Ermeni ülkelerinde. Bunun askeri alışılagelmiş tipten değildi. Anado­lu’nun o güne kadar fazla aşina olmadığı bir tabiye uyguluyordu: göğüs göğse çarpışmadan mümkün olduğu kadar kaçınıyor, uzak mesafeden “ateş”le düşmanı ağır şekilde hırpalıyor, dört nala giderken dahi geriye doğru büyük isabetle ok yağdırabiliyordu. Zırhlı Ortaçağ Ermeni şöval­yesi onu kıstıramıyordu. Büyük hareket kabiliyeti ve “ateş” kudreti olan bir seyyal ordu idi bu. Ayrıca adamlar uzun saçlı, yayları kendi boyların­da idi. Dehşet saçıyorlardı. Gagik-Abbas kilise büyüklerini topladı ve “bunların kitapların geleceğini yazdıkları musibet oldukları” görüşü ha­zinin tarafından paylaşıldı. Bagrati bunlara uzun süre karşı koyamayacağını anlamıştı. Bizans’a toprak becayişi teklif etti. Kendisi (1064) Kappadokia ve Kilikya’ya göç etti. Oğuz istilâsının ilk faturasını Bizans ödeye­cekti: aradaki tampon devlet kalkmış, Bizans müstevli ile karşı karşıya kalmıştı.

Bizans bünyesi bu yabancıları (Ermenileri) reddediyor, toprak ise bun­lara her tarafta kucak açıyordu. Germanicopolis Ermenek olmuştu. İlk bü­yük muhaceretin şefleri Bagrati Gagik II, Kars kralı Gagik-Abbas ve sair prensler Bizans tarafından öldürtüldüklerinde Ermeniler yeni yerleştik­leri Kappadokya’dan kitle halinde çıkıp Maraş, Tarsus, Dülük ve Edessa (Urfa)’ya doğru yola koyuldular. Başlarında yeni önderleri vardı. Bunlar­dan Vahram, Romanos Diogenes’in Malazgirt seferinde bir Bizans kolor­dusuna kumanda etmiş, Romanopolis (Palu) kalesine dayanarak harekât­ta bulunmuştu. Romanos’un sukutunu müteakip yeni imparator Mikael VII Dukas’ı tanımayıp 8000 Frank (Norman) paralı askeri maaşa bağlayıp Maraş civarına, yukarı Ceyhan’ın iki yakasına sıkıca yerleşmişti. Thornik de Sasun’u vatan ittihaz etmişti. Vahram, mülkünü sonradan Malatya, Pa­lu, Kharpert (Harput), Tarsus’a kadar yaydı ve Edessa ile Antakya’yı da buna kattı. Anti-Toros’larda ilk Ermeni devleti kurulmuştu.

Dülük deyip de geçmeyelim, Antep’in Kuzeybatı’sında bugünkü küçük kö­ye bakarak. Eski adı ile Doliche, Δῆβα (Diba, Diva), Greko-Romen de­virde Zeus Dolichenos adını alan bir Samî tanrının önemli kült merkezi idi. Bu gibi merkezler ise daima ekonomik değeri olan mahallerde bulu­nurdu. Doliche de gerçekten Germanicia (Maraş), Nicopolis (İslâhiye cıivarı), Zeugma (Commagene’de, Fırat kıyısında bir eski Suriye kenti. Antiokheia – Antakya Edessa – Urfa yolu buradan geçerdi) ve Apamea (Bi­recik) ticaret yollarının kavuştuğu yerde idi.

Bugünkü Dülük’ün hemen Güney’inde Tell-Dülük adı verilen tepenin üs­tünde Dülük Baba türbesi vardır. Bu “evliya-yatır” Antep, Maraş ve sair mücavir illerden çok sayıda ziyaretçi cezp eder. Türbenin, Zeus Dolichenos tapınağının yerinde olması çok muhtemeldir.[213]


Dipnotlar:

[1]         ἀνά “yukarıda, yukarıya doğru” manasınadır (YTS)

[2]         Emirdağ’ın 12 km doğusunda bulunan Hacı Hamza ve Hisar köylerine yakın bir yol kavşağı üzerinde bir mahal.

[3]         Konya.

[4]         EI, mad. “Anadolu”

[5]         M.S. Ar. — Şehir adı olarak Ankara, in TAD, X/2, 1960.

[6]         İA.

[7]         F. Kınal. — Arzava Memleketleri’nin Mevkii ve Tarihi, Ankara 1953, sah. 38.

[8]         L. Robert. — Noms indigènes dans l’Asie-Mineure Gréco-Romaine, Paris 1963, sah. 57, 58.

[9]         O.R. Gurney. — The Hittites, Suffolk 1962, sah. 43.

[10]       L. R. Palmer. — Mycenaeans and Minoans, London 1965, sah. 346.

[11]       F. Kınal. — op. cit. 8.

[12]       O. R. Gurney. — op.cit. 40.

[13]       J. Karst. — Mythologie Arméno-Caucasienne et Hétito – Asianique, Zürich 1948, sah. 42, 110.

[14]       İA. mad. “Konya”.

[15]       H. Z. Ülgen. — Infiltration des Religions paiennes dans les Moeurs et les Coutumes Anatoliennes, in Traditions des Peuples Altaiques, Paris 1972, sah.. 151, not 3.

[16]       G. Contenau. — La Civilisation des Hittites et des Hurrites du Mitanni, Paris 1948, sah. 60.

[17]       ibd. 94.

[18]       Bkz. N. Sakaoğlu. — Çeşm-i Cihan Amasra, İstanbul 1966.

[19]       P. Garelli. — Les Assyriens en Cappadoce, Paris 1963, sah. 138.

[20]       Senenin uzunca müddetinde dağ zirvesinde duran kara atfedilmiştir. J. Boulos. — Les Peuples et les Civilisations du Proche-Orient. Essai d’une Histoire comparée, Leiden 1961, sah. 69.

[21]       İA.

[22]       A. Erhat. — Mavi Anadolu, Ankara 1969, sah. 95.

[23]       X. de Planhol. — De la Plaine Pamphylienne aux Lacs Pisidiens. Nomadisme et Vie paysanne, Paris 1958, sah. 99-102.

[24]       P. Minas Bıjışkyan (Trabzonlu). — Karadeniz Kıyıları Tarih ve Coğrafyası 1817-1819. Terc. H. D. Andreasyan, İstanbul 1960, sah.61.

[25]       ibd. 60.

[26]       ibd. 18.

[27]       ibd. 19.

[28]       ibd. 19.

[29]       ibd. 31.

[30]       ibd. 39.

[31]       ibd. 22.

[32]       ibd. 40.

[33]       Metropolit Hanna Dolapönü. — Tarihte Mardin, Itr-el-Nardin fi Tarih Merdin, Istanbul 1972, sah. 15-16.

[34]       İA.

[35]       X.de Planhol, op.cit.

[36]       P. Minas Bıjışkyan. — op.cit., sah. 19.

[37]       Strabon. – Coğrafya, çev. A. Pekman, kitap XII/C 538, İstanbul 1969.

[38]       ibd. XII/C 562.

[39]       ibd. XII/C 561.

[40]       M. d’Ohson. — Moğol Tarihi, Istanbul 1341-1343, sah. 105.

[41]       İlgili yerde göreceğimiz efsanedeki mağara (kayf)da uzun seneler uyuya kalmış yedi aziz (Yemlihâ, Mekselinâ, Meslinâ, Mernûş, Debernuş, Sâzenuş, Kefeştetayyuş ve koruyucu köpekleri Kıtmir).

[42]       Ö. Başkan’ın “Türkiye’deki Köy İsimleri üzerine bir Deneme”, İst. 1967, taş basması etüdü çok kıymetli bir hareket noktası teşkil etmektedir. Düzen tasnifi bu çalışmadan alınmıştır.

[43]       ibd.

[44]       M.Eröz – Ege bölgesinde Yer (Köy ve Şehir) adları, in Reşit Rahmeti Arat için, Ankara 1966 sah. 176-189.

[45]       I.Mélikoff – La Geste de Melik Danişmend, Paris 1960, I, sah. 159, 379, 382, 440.

[46]       F. Kirzioğlu. — 1461 “Turabuzon” Fethi Sırasında Fatih Sultan Mehmed’in Yaya aştığı BULGAR-DAĞI NERESİDİR? in TTKg VI, sah. 322-329.

[47]       J. Karst. — op.cit., sah. 61-63, 66.

[48]       Sasant Anuşirvan’la karıştırmamalı.

[49]       F.Kirzioğlu – Kars Tarihi I, İstanbul 1953, sah 345-348.

[50]       Şeref Han. – Şerefname, Kürt Tarihi, terc. M.E. Bozarslan, İstanbul 1975, sah. 452.

[51]       X. de Planhol, op. cit. sah. 98.

[52]       O. Ş. Gökyay – Dedem Korkudun Kitabı, İstanbul 1973, sah. DLXIX.

[53]       Bakz. W. M. Ramsay. — Anadolu’nun Tarihî Coğrafyası, Terc. M. Pektaş, Ist. 1961. Bu eser, bu konuda temel eser olma vasfını muhafaza ediyor.

[54]       L. R. Palmer. — op. cit. 29-31.

[55]       ibd. 324-327.

[56]       F. Kınal. — op. cit. 41-46.

[57]       Bkz. L. R. Palmer. — op. cit. 327-352.

[58]       ibd. 338.

[59]       ibd. 342.

[60]       Sp. Marinatos. — İkinci Binyılda Girit Adası ve Girit-Anadolu Dünyası, in II. TTKg, sah. 159-160.

[61]       Eskiden bu tepede topçu atış talimleri yapılırdı.

[62]       L. R. Palmer. — op. cit. 348.

[63]       ibd. 350.

[64]       ibd. 351. Herodotus ise Kilikyalıların eski adının Hypaşaei olduğunu, şimdiki adı, bir Finikeli olan Agenor’un oğlu Cilix’den aldıklarını yazıyor (VII/95).

[65]       N. Adontz. — Histoire d’Arménie, Paris 1956, sah. 270.

[66]       P. Garelli. — Le Proche-Orient Asiatique. Des Origines aux Invasions des Peuples de la Mer. Paris 1969, sah. 146.

[67]       ibd. sah. 327.

[68]       Adonz. — op. cit. 47, P. Garelli. — op. cit. 220.

[69]       P. Garelli. — op. cit. 317.

[70]       R. Dussaud. — Prélydiens, Hittites et Achéens, Paris 1958, sah. 22-23.

[71]       M. Claude ve F. A. Schaeffer. — Archéologie de l’Asic Occidentale, in Ana­dolu Araştırmaları, II/1-2, 1965, sah. 418-422.

[72]       R. North. — Some Links Between the Hurrians and the Language of the Exodus, in ibd., sah. 343-348.

[73]       Minorsky. — İA., mad. “Kürtler”.

[74]       Abû’l Faraç Tarihi I, terc. Ö. R. Doğrul, Ankara 1945, sah. 74.

[75]       D. D. Pilbeam. — Man’s Earliest Ancestors, in science Journal III, Febr. 1967.

[76]       D. Brothwell. — Where and When did Man become Wise, in Discovery XXIV, June 1963.

[77]       Çitlenbik (celtis australis) şarabı. J. Mellaart. — Çatal   Hüyük, une det Premières Cités du Monde, İsviçre 1971, sah. 224-225.

[78]       İlk kez volkanik cam (obsidian) aynalara Çatal Hüyük’te rastlanıyor, ibd. 22.

[79]       D. Kirkbride. — The Pre-Pottery Farmers, in Discovery XXIII, July 1962.

[80]       Bir nevi yeşim taşı, tabii magnezyum-demir ve kalsiyum silikatı.

[81]       J. Mellaart. — op. cit. 227.

[82]       U. Bahadır Alkım. — ANATOLIE I, Archaeologia Mundi, sah. 38.

[83]       J. Mellaart. — op. cit. 25 ve 219.

[84]       X. de Planhol. — De la Plaine Pamphylienne, sah. 65-66.

[85]       ibd. sah. 67.

[86]       U. Bahadır Alkım. — op. cit. 42-45.

[87]       G. Bataille. — La Peinture Préhistorique. Lascaux ou la Naissance de l’Art. SKIRA, 1955, sah. 35.

[88]       J. Boulos. — op. cit. 21.

[89]       A. Moret. — Histoire de l’Orient, II, sah. 803. J. Boulos tarafından zikredil­miş, sah. 96.

[90]       L. Delaporte. — Le Proche-Orient Asiatique, sah. 67. J. Boulos  tarafından zikredilmiş, sah. 98.

[91]       J. Boulos. — op. cit. 98

[92]       R. Dussaud. — op. cit. 65-66.

[93]       ibd. 26-27.

[94]       “Mübadele Teknikleri” bahsinde.

[95]       R. Dussaud. — op. cit. 30.

[96]       E. A. Speiser. — The Hurrian Participation in the Civilisation of Mesopotamia, Syria and Palestine, in JWH 1/2, 1953.

[97]       R. Dussaud. — op. cit. 56.

[98]       Herodotus, 1/94.

[99]       Hans L. Stoltenberg. — Die Larischen Sprachen (Etruskisch, Termilisch, Lemnisch, Karisch und Minoisch), in Anadolu Araştırmaları, II/1-2, 1965, sah. 471 ve dev.

[100]     Halikarnas Balıkçısı. — Anadolu’nun Sesi, İstanbul 1971, sah. 18.

[101]     A. Piganiol. — Les Etrusques Peuple d’Orient, in CHM, 1/2, 1953.

[102]     H. Balıkçısı. — op. cit.

[103]     W. Brandenstein. — Limni’de bulunan Kitabe. Etrüsklerin Anadolu’dan ne­şet ettiklerine dair dil bakımından en ehemmiyetli delil, in II.TTKg, sah. 1044 ve dev.

[104]     G. Jacopi. — Etrüsk Meselesi ve bunun Şarktaki Vaziyeti, in II.TTKg, sah. 1051 ve dev.

[105]     A. Piganiol. — op. cit. ve A. Ribard. — La Prodigieuse Histoire de l’Humanité, Paris 1947, sah. 66-67.

[106]     M.Ö. VI. yy.ın büyük İbranî peygamberi.

[107]     R. Dussaud, — op. cit. sah. 22-23 ve H. Balıkçısı. — op. cit. sah. 35.

[108]     R. Dussaud. — op. cit. 71-85.

[109]     Cicero devrinin şair ve yazarları.

[110]     L. Robert. — Noms indigenes, sah. 228.

[111]     Herhalde evvelce sözünü ettiğimiz Padasa.

[112]     X. de Planhol. — De la Plaine Pamphylienne, sah. 68-70.

[113]     B. Dussaud. — op. cit. 86-87.

[114]     A. Ribard. — op. cit. sah, 36-37.

[115]     P. Huberson. — Les Routes de l’Etain dans les  Poémes  Homériques, in FONDERIE, 58, 1950.

[116]     H. Balıkçısı. — op. cit. 19.

[117]     J. Boulos. — op. cit. 257, 380 ve 391.

[118]     A. Ribard. — op. cit. 53.

[119]     P. Garelli. — Le Proche-Orient Asiatique, sah. 220.

[120]     İskender’in Gordium’da çözemeyip kılıcı ile kestiği düğüm bu düğümdür “Kör düğüm” sözü ile “Gordium” arasındaki benzerlik de dikkati çekiyor.

[121]     “Yunanistan” buradan gelir.

[122]     H.Balıkçısı, – op. cit. 35-57.

[123]     ibd. 21.

[124]     G.Contenau. – La Civilisation Phénicienne, Paris 1949, sah. 72.

[125]     A. Ribard. — op. cit. 62 ve EB, mad. “Celt” ve “Galatia”..

[126]     İskitlerle Sakaların tamamen aynı insanlar olup olmadıkları hâlâ meşkûktür.

[127]     Tamara T. Rice. — The Scythians, London 1958, sah. 24-25.

[128]     Herodotus IV/79 ve T.T. Rice. — op. cit. sah. 53.

[129]     Herodotus I/15, IV/11.

[130]     IV/110-117. İskit’ler Amazon’lara Oeorpata, yani “adam öldüren” derlermiş. Oeor İskitçe “adam”, pata da “öldürmek” karşılığında imiş.

[131]     J. Karst. — Mythologie Arméno-Caucasienne, sah. 42, 110.

[132]     Amasya Tarihi, II, sah. 124.

[133]     F. Köprülü. — Osmanlı Devletinin Kuruluşu, Ankara 1959, sah. 93-94.

[134]     T. T. Rice. — op. cit. 48-49.

[135]     A. Ribard. — op. cit. 73.

[136]     ibd. 75.

[137]     ibd. 81.

[138]     İzmir’le Ephesus arasında Colophon kentinden.

[139]     Hepsi Miletus’lu.

[140]     Ephesus’lu.

[141]     Trakya’da İyon’lular tarafından kurulmuş Abdera’lı.

[142]     Urla yanında Klazomen (Kilizman)’lı.

[143]     Sisam’lı.

[144]     H. Balıkçısı. — op. cit. 56-61.

[145]     S. Moscati. — L’Orient avant les Grecs, Paris 1963.

[146]     G. Contenau. — La Civilisation des Hittites, sah. 37.

[147]     P. Masson-Oursel. — La Pensée en Orient, Paris 1949, giriş.

[148]     ibd. 65 not.

[149]     G. Contenau. — La Civilisation Phénicienne, sah. 47.

[150]     A. Ribard. — op. cit. sah. 72.

[151]     HM, II/l, sah. 47.

[152]     Bu asker İskender’inki kadar başarılı olmaktan uzak kaldı. Birkaç yıl sonra Alpaslan çıkageldi.– S. Vryonis. — The Decline of Medieval Hellenism in Asia Minör and the Process of Islamisation from the Eleventh through the Fifteeth Century, Los Angelos 1971, sah. 87.

[153]     R. Grousset. — L’Empire du Levant, Paris 1949, sah. 46.

[154]     M. Goloğlu. — Anadolu’nun Millî Devleti Pontos, Ankara 1973, sah. 54, 55.

[155]     Amasya Tarihi, II, sah. 146-147.

[156]     op.cit. sah. 1.

[157]     L. Robert. — Noms indigénes, sah. 418-419.

[158]     X. de Planhol. — De la Plaine Pamphylienne, sah. 74-75.

[159]     R. Sayme. — Toros’ların muntazam işgali, in III. TTKg, sah. 570-576, 1943.

[160]     R. Grousset. — op.cit. sah. 61-64.

[161]     A. A. Vasiliev. — Histoire de l’Empire Bysantin, Paris 1932, I, sah. 106-112.

[162]     Süryanî Mar-Yeşua. — Vakayi’name, Istanbul 1958, sah. 52 ve dev.

[163]     Vasiliev. — op.cit. 119.

[164]     Bizanslı yazar Theophylacti Simocattae, Historiae, in ibd. sah. 140.

[165]     ibd.

[166]     Tanrı Buyuruğu. — Terc. Ömer Rıza Doğrul, İstanbul 1947.

[167]     A. A. Vasiliev. — op.cit. sah. 263.

[168]     H. Hüsamettin. — Amasya Tarihi, II, sah. 212.

[169]     Vassiliev. — op.cit. 362-363.

[170]     L. Musset. — Les Invasions. Le Second Assaut contre l’Europe Chrétienne, Paris 1971, sah. 86; W. Barthold. — Histoire des Turcs d’Asie Centrale, Pa­ris 1945, sah. 50.

[171]     Vassiliev, 288-289.

[172]     L. Musset. — op.cit. sah. 94.

[173]     ibd. 425.

[174]     ibd. 428-431.

[175]     B. Ögel. — İslâmiyet’ten önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1962, sah. 239; L. Musset. — op.cit. sah. 60.

[176]     B. Ögel. — ibd.

[177]     ibd. sah. 258.

[178]     Vassiliev. — op.cit. sah. 370 ve B. Ögel. — op.cit. sah. 263.

[179]     B. Ögel. — op.cit. sah. 265.

[180]     Z. Velidi Togan. — Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1946, sah. 149.

[181]     L. Musset. — op.cit. sah. 60-61.

[182]     B. Ögel. — op.cit. sah. 229.

[183]     ibd. sah. 281.

[184]     ibd. sah. 117.

[185]     L. Musset. — op.cit. sah. 67-70.

[186]     B. Ögel. — op.cit. sah. 102.

[187]     ibd. sah. 107.

[188]     Z. Velidî Togan. — op.cit. sah. 150.

[189]     ibd.

[190]     ibd. sah. 152 ve L. Musset. — op.cit. sah. 81.

[191]     ibd.

[192]     İA, mad. “Kıpçak”.

[193]     L. Musset. — op.cit. sah. 82.

[194]     ibd.

[195]     İA. op.cit.

[196]     İA. – ibd.

[197]     Bahis konusu bölge Mesia (Latince Moesia) olup kısmen Bulgaristan ve eski Trakya’ya tekabül eder. Bilhassa Trakya menşeli ve kısmî olarak da Cermen ırkından olan kabilelerle meskûn bu yerler sırasıyla İranlılara, Trakya Odris’lerine ve nihayet Romalılara baş eğmişti. Aurelien zamanından itibaren bil­hassa Goth istilâsına uğramıştı.

[198]     Orthodox anlayışa muhalif bir Hristiyan mezhebi.

[199]     Ch. Diehl. — Les Grands Problemes de l’Histoire Bysantine, Paris 1943, sah. 26-31, 41-48.

[200]     Aslında çok daha fazla olmuş olmalıdır.

[201]     Bu konunun ayrıntılarına “Dokuma Teknikleri” bahsinde değineceğiz.

[202]     S. Vryonis. — The Decline of Medieval Hellenism, sah. 1-25.

[203]     Bkz. Ramsey. — Anadolu’nun Tarihî Coğrafyası, İstanbul 1961.

[204]     S. Vryonis. — op.cit. sah. 25-43.

[205]     Mükrimin H. Yınanç. — Türkiye Tarihi. Selçuklu’lar Devri Anadolu’nun Fet­hi, İstanbul 1944, sah. 162 ve dev.

[206]     S. Vryonis. — op.cit. sah. 44.

[207]     E. Kirsten. — Kappadokya’nın muahhar İlkçağda Sosyal Yapısı, in V. TTKg. sah. 60-63.

[208]     M. H. Yinanç. — op.cit. sah. 162 not. N. Adontz da (Histoire d’Armenie, sah. 270-275) bunları kısmen Mitanni Hurri’lerine nispet ediyor. Keza bkz. S. Der Nersessian. — The Armenians, Norwich 1969, sah. 15, 20. Bu konuya ilerde dönülecektir.

[209]     Norman istilâsından sonra (1066) çok sayıda Anglo-Saxon İngiltere’den hicret edip Bizans’a sığınmış ve Basileus ordularında vazife almıştı (A. A. Vassiliev, op.cit., II, sah. 141).

[210]     S. Vryonis. — op.cit., sah. 53.

[211]     Bu sonuncu sözcük üzerine dikkatimizi çeken, arkadaşımız Ersin Alok olmuştur.

[212]     X.de Planhol. — De la Plaine Pamphylienne, sah. 84.

[213]     EI ve İA.