İslâm‘dan önce Allah
Peygamber’den önce Arapların, aslı Arapça olduğuna göre ilâh, aslı Ârâmîce olduğuna göre de alâhâ’dan muharref olan Allah adında bir tanrıyı en ulu mabut tanıyıp ona ibadet ettikleri biliniyor.[1] L. Gardet, Arabî kökeni daha muhtemel olarak görüyorsa da alâhâ ile elohe arasındaki yakınlık dikkate şayandır.
Philip K. Hitti de bu konuda bazı ayrıntılı bilgiler veriyor; Tek olmamakla birlikte Mekkeliler İslâm öncesinde Allah adında bir tanrıya taparlardı.
Bu kelimeye Güney Arabistan kitabelerde rastlanıyor; örneğin el-‘Ula’da bulunan bir Ma’în yazıtında ve Sebe’den kalma bir diğerinde bu sözcük geçiyor. Fakat M.Ö. V. yy.dan kalma Lihyanî yazıtlarında (HLH) şeklinde sık görülüyor. Bu tanrıyı gerçekte Suriye’den elde etmiş olan Lihyân, Arabistan’da bu tanrıya ibadetin ilk merkezini teşkil ediyordu.[2] Bu ad, Safa kitabelerinde İslâm’dan beş asır kadar önce Hallâh şeklinde geçmektedir. Aynı şekilde, Suriye’nin Umm’ul-Cibâl bölgesinde bulunmuş, Milâdî VI. yy.a bağlanan İslâm öncesi bir başka Hristiyan Arap yazıtında da görülmektedir.[3]
Mekkeliler, en büyük yeminlerini özellikle onun adına izafe etmek suretiyle, Allah’ı tanırlardı; hayvan ve tarla ürünlerinden Allah’a, öbür mabutlara ayırdıklarından başkaca, bir pay ayırırlardı: “Onlar (müşrikler) Allah’ın yarattığı ekin ve davar gibi şeylerden bir pay ayırırlar. Kendi akıllarınca bu Allah’ındır, bu da ortaklarımızındır (putlarımızındır) derler. Ortakları için olan Allah’a ulaşmıyor, Allah için olanı ortaklarına ulaşıyordu…” (Kur’an VI/136).
Tarla ve sair ürünlerden tanrılara pay ayırma, ya da sunuda bulunma keyfiyetine döneceğiz.
Mekkelilerin, ilâhlarının Halik olup olmadıkları hakkında fazla bir bilgileri bulunmuyordu; bu nedenle de zorunlu durumlarda, yaratma gücünden şüphe etmedikleri Allah’a rücû ederlerdi ve Allah ile cin arasında nasab-neseb‘e inanırlardı: “Onlar (Mekkeliler) Tanrı ile cinler arasında da hısımlık iddia ettiler…” (Kur’an XXVII/158) ve bu cinleri Allah’ın şürekâsı farz edip onlara adaklar adarlar (Onlar Allah’a cinlerden de ortaklar yaparlar. Cinleri yaratan O’dur… -V/100) ve onlara sığınırlardı (“insanlardan bazıları cinlerden bazı kişilere sığınıyor. Bunlar da onların azgınlıklarını arttırıyorlardı” – LXXII/6).
Kur’an’ın bu cinler hakkındaki düşüncesini, ilerde cinler üzerinde etraflıca durduğumuzda göreceğiz.
İslâm’da Allah düşüncesinin bütünüyle tetkiki bizim asıl konumuzun çok uzağına götürür. Dolayısıyla biz buna aşağıda İslâm ile Musevîlik arasında yapacağımız kıyaslamalarda değineceğiz.
Burada sadece Rabb sözcüğüne açıklık getireceğiz.
“Efendi, Allah, bir kölenin efendisi” anlamında olan sözcük İslâm’dan önceki Araplarca ilâhlarını ya da bunlardan bazılarını ifade, etmekte kullanılıyordu. Bu anlamda Kuzey Sâmî dillerdeki ba’al, adon gibi tabirlere tekabül eder ve bu dillerde rabb, “çok büyük” manasına gelir.[4]
Eski Âsur dilinde rubâ’um, “prens, hükümdar” anlamlarında olup[5] Kayseri civarında Kaniş (Kültepe)ye yerleşmiş (M. Ö. ortalama 1200) Asurluların dilinde, prensten sonra devletin en önemli kişisi rabi similtim oluyor ki şehzadeyi ifade ediyor.[6] Sarayın sair memur ya da ulu kişileri genellikle rabû, “büyük, ulu” veya “şef” ile adlandırılıyordu: rabi haitim, “krallığın büyüğü”, muhtemelen asayı taşıyan kişi; rabi şake, “büyük sâki-içki dağıtıcı”; rabi paşşure, muhtemelen kralın sofracıbaşısı;…; aynı adlandırmaya askerî şeflerde (muhafızbaşı, rabi massartim…), büyükbaş hayvanların kâhyasında (rabi alpatim), keçilerinkinde (rabi e-zi), atlarınkinde (rabi sise), çobanbaşında (rabi re’im), bahçıvanbaşında (rabi nukiribi), bakliyattan sorumlusunda (rabi urkî)… rastlıyoruz.[7]
Buraya kadar söylediklerimizi toparlayalım.
İbrahim (Abraham) Kur’an’da 69 kez geçmekte olup Kitâb onu, müşrik Araplara karşıt diyanetkâr tip olarak tasvir eder ve daha Mekke döneminden itibaren hüviyetini müslim, hanîf ve millat İbrahim’in müessisi olarak tamamlar.
Kur’an’daki İbrahim tarihi kaynaklarının tahlili ve bunun Hadîslere yansımaları bizi aşağıdaki sonuçlara götürüyor:
1 — Kur’an’da, Haggadah kıssaları noksan olup bunlar, ezcümle İbrahim’in Kalde’de doğuşu, Mısır’da kalması, Hacer’le İsmail’in gönderilmeleri, İbrahim’in İsmail’i ziyaretleri, sünnet oluşu ve ölümü gibi tahkiyeler (anlatılar), Müslüman vakanüvislerce çok geliştirilerek hikâye edilmektedir.
2 — Yine vakanüvislerin aksine, İbrahim’in tek Tanrı hususunda kralı ile kavgasının öyküsü, onun pulları kırması ve ateşe atılması, fazla ayrıntılara girilmeden, irae edilmiştir.
3 — Putların kırılması, İbrahim’in babası ve halkı ile olan ilişkileri ve Tevrat’taki kurban kıssaları Kur’an’da çok farklı şekilde takdim edilmiştir.
4 — Ve nihayet Kur’an, Kâbe’nin inşası ve Hacc’ın tesisine müteallik gelenekler gibi yeni veriler içeriyor.
Kur’an’da İbrahim tarihinin esas amacının böylece, tek tanrılığın yüceltilmesi olduğu anlaşılıyor; o ise ki Tevrat kıssaları daha çok vaad hususunda İbrahim’e gönderilen vahye bağlanıyor; bu da tümü içinde bütün bir dinî tarih telâkkisini sürüklüyor. Kur’an’ın İbrahim hususunda nokta-i nazarı, necatınkinden çok vahyin, Tanrı’nın hükümlerinden çok O’nun epiphany‘leri[8] (“görünme”leri)nin tarihi gibi kabul edilen dinî tarihin bir telâkkisinin ifadesi oluyor.
İslâm’da İbrahim’in dinî görünümü bazı hususların tefrikine olanak sağlar:
1 — İslâm, İbrahim’i müslim tesmiye etmiş. Bu peygamberin dinî tutumu, gelişmesinde olduğu kadar ideal gerçekleşmesinde de örnek olarak belirir,
2 — İslâm, İbrahim’e iman’ını borçludur. İbrahim, müminlerin babası ve örneğidir; bir olgular sıralaması ve iç tekabüller gereği İslâm’ın Tanrı’sı İbrahim’in Tanrı’sı olmaktadır.
3 — İslâm ona evrenselciliğini medyundur.
4 — İslâm, İbrahim’de tören usul ve sıralarını bulmuştur. Hacc, Id al-kabîr günah ödeyici kurbanıyla son bulur.
5 — İslâm’ın Peygamberi, İbrahim’in peşinden bir ruhanî yol almış olup bunda hayatının başlıca olayları, ezcümle hidayet, Miraç (isrâ), Hicret nakşolunmuştur.
Ve nihayet İbrahim, Tevrat’ta olduğu gibi Kur’an’da da Tanrı’nın dostu olarak görülür ve bu unvan (al-Halîl) Araplar tarafından Hebron (Halil-ür-Rahman) kentine verilmiştir.[9]
Kur’an’da ve ilk mevsuk tefsirlerde Yahudi fikir ve düşüncelerinin çokluğundan Arabistan Yahudilerinin Judaismine derinlemesine vâkıf oldukları istidlal edilir şöyle ki yukarda ifade ettiğimiz gibi bunlar çoğunlukla sosyal temaslar sonucu sızmışlardır. İslâm tefsirlerinden, bu dinin zuhur etmemiş olması halinde Musevîliğin, Arabistan’ın tümüne değilse bile, önemli bir bölümüne yayılmış olacağı tahmin edilebilir. Arap Judaismi sair Yahudi cemaatlerininkinden farklı değildi.
Bununla birlikte Muhammed’in Allah ahad ve O’nun insanoğlunun yaşamının bütün teferruatı üzerinde hükmü iddiası, daha eski bir itikattan basit bu intihal (çalıntı) değildi. Yahudi ulusu, genelde, en iyi günlerinde bile yabancı tanrı ibadetine vahşice atlamıştı; gerçi sonunda, tutsaklığın demiri ruhlarını delmişti; Doğu’da geçen günlerinde çok şey öğrendiler, ama daha da çok unuttular ve bu sonuncular arasında, putperestlik günahı vardı.
Bakılacak olursa, Muhammed’in rastlamış olduğu Hristiyanlar da birden Yahudilerin itikadını, İsa tarafından onlara verilip Yahudilerin reddettikleri daha âlî vahyi unutmuşlardı: Monophysite, Yakubî… “heresy”leri doğmuştu.[10]
Yeni amentü iki müdir prensip getirmişti: iradesi hayatın kaidesi olacak olan tek Allah’ın varlığı ve işbu iradenin ne olduğunu ilân eden Muhammed’in elçiliği. Bunlardan ilki en az müminlerin babasının Kalde’deki yurdu, tanrısal iradeye uyarak, terk ettiği zamana kadar eskidir; öbürü ise, peygamberlik görevinin genel beyanı içinde, hem Yahudi hem de Arapların geleneksel inançları tarafından tasdik ediliyordu.[11]
İsa, mabet ibadetinin bazı suistimallerini temizlemiş ve bunun tümden ilgasını hedefliyordu; ancak mabedin kendisini yok etmemişti. Aksine, ona mutat tazimde bulunmuştu. Muhammed Kâbe ibadetinin tehlikelerini fark etmiş ve bunu toptan bertaraf etmeyi tasarlamıştı; ancak bahis konusu olan, bir tarihî itikat ve bütün Arap ırkı tarafından sayılan pek kadim bir kutsal yerdi. Bildiğimiz gibi Kâbe, İsmail ve İbrahim’e, hattâ Seth ve Âdem’e kadar geri gidiyor: “De ki: Allah sözün doğrusunu söylemiştir. Onun dosdoğru (insan) olan ve asla müşriklerden olmayan İbrahim’in dinine uyun. İnsanlar için ilk kurulan Ev, Bekke’ (Mekke)deki evdir ki kutludur ve bütün milletler için hidayet (kaynağı)dır” (Kur’an III/95-96).[12]
Peygamberliğe Tanrı’dan “davet”i takip eden dönemde Muhammed’in, Mekke’nin biraz ötesinde Hirâ tepesine, ailesiyle veya yalnız, çekilmiş olduğu muhtemeldir.
Bu, Taife gidemeyenler için Mekke sıcağından kaçmanın bir yolu olduğu kadar Yahudi-Hristiyan ve bu arada keşişlerin etkisi veya biraz kişisel deney, inziva ihtiyaç ve arzusunun da eseri olabilir. Bu sonuncu olasılık ağırlık kazanıyor şöyle ki “o zamanki Araplar içinde, düşüncelikimselerin âdeti, bir müddet için herkesten uzaklaşarak, yalnız başlarına ibadetle meşgul olmak, ilâhlarına yaklaşarak gönüllerini onlara bağlamak ve bu sayede aydınlanmak, ferahlık duymak, hayır ve berekete erişmekti. Bunların bu şekilde kendilerini ibadete vermelerine tehannüf ve tehannüs denilirdi…”[13]
“Tahannüs'”ün kesin mana ve iştikakı, her ne kadar dua ve ibadete ait bir nevi uygulamayı ifade ediyorsa da, gayri muayyendir. Bu hususta en akla uygun gelen, H. Hirschfeld’in ileri sürdüğü varsayım oluyor: Bu, Tanrı iltimasını kazanmak için dualar anlamında olan İbranî tehinnôt ya da tehinnôs’tan gelmiş olmalıdır.
Melek’in kendisine göründüğü zamanki halini tasvir eden Muhammed tahannüs kelimesini kullanıyor. Hirschfeld, “tabir muhaddisler arasında epey sıkıntı yaratmış olup I. Ish bunu tahannuf (bir Hanîf olma iddiasında bulunmak) ile izah ediyor ve lingustik nokta-i nazarından ilginç bir mülâhaza ekliyor ezcümle Arapçada s ile f’nin değişmesi… Mamafih tahannüs’ün İbrânî çoğul t’ehinnôs ‘dualar’dan başkası olmadığına inanıyorum ve bu terim, resmî ayinden ayrı gönüllü züht ve takvayı ifade etmek üzere Yahudilerde çok mutat bir kelimedir. Muhammed’in bunu Medine’de çok sık duyup kendine özgü garip ve kutsal tabiatına uygun olarak kolaylıkla kullanmış olduğu şüphesizdir” diyor.
Nöldeke de hannas kökünü Hanîf’lerin uygulamış olacağı “münzevi hayat sürme” olarak tanımlıyor. Talmud’a göre geceyi Torah’ın tetkikiyle geçinen zahit övülür. Aynı şekilde Muhammed de “(Kitaplıların) hepsi bir değildir. İçlerinde öyle dosdoğru bir cemaat var ki geceleri secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okurlar” (Kur’an III/113) diyor.[14]
Tanrının iyilik ve gücü themasını tefsir eden hayli ayet vardır. Gerçekten bu, sayısal olarak ilk bölümlerdeki mesajın en belirgin görünümüdür. Keyfiyet birçok bakımdan dikkate değer. Kur’an, Tanrının varlığını ne Muhammed, ne de onun mesajı ilettiği kişilerce bilinmeyen bir şey olarak sergilemiyor. Tanrı hususunda müphem bir inancı varsayıyor ve çeşitli mutat olayların O’na izafe edildiğini ileri sürerek kavramı pekiştiriyor. Bu keyfiyet Tanrı düşüncesinin, Yahudi-Hıristiyan monotheisminden Araplara sızmış olduğu görüşünü doğruluyor.[15]
Tanrının iyilik ve cömertliğine mukabele sadece ibadetle değil, ayrıca bir takım ahlâki faaliyetlerle de edilecektir. Bu sibak içinde Kur’an’ın bazı ilk bölümlerinde tazakkâ (zekât verme) sözcüğüne rastlanıyor. Müfessirlerden İbn Zeyd Kur’an boyunca at-tazakki’in İslâm demek olduğuna dikkati çekiyor; yani bu bölüm, “kendini tasfiye etmenin-temizlemenin”, “Allah’a teslim olma” ya da “Müslüman olma”nın muadili olduğunu ifade ediyor, bazı farklarla. Kur’an’ın Mekke ve belki de bazı ilk Medine bölümlerinde tazakkâ, İbranî, Aramî veya Süryanîce kökün mümasil kullanılışına bağlıdır. Böylece de, Yahudi-Hristiyan etkileriyle Arap düşüncesinde oluşmuş olan müphem manevî safiyeti ifade ediyor. Bu, Arap paganizminin ritüel safiyet ve fizikî temizliğinden farklıdır.[16]
“Tanrı ve O’nun hükmü gibi telakkiler ve temel fikirler hususunda, hem Kur’an’ın kendisi, hem de Batı ilmi, Kur’an’ın fikirlerinin geniş ölçüde Judaism ve Hristiyanlığınkilerle tamamen aynı olduğunu ileri sürüyor. Bu, Kur’an’ın aslî, yani yeni bir şey olmadığı anlamına asla gelmez. Ayniyet, olabildiği kadar, Kur’an’ın, Muhammed de dâhil, bu fikirlere, bunlar bulanık ve müphem de olsa, daha önceden aşina insanlara hitap etmesinden ileri geliyor. Burada, başka yerde de olduğu gibi Kur’an, insanların oldukları gibi başlar. Hiçbir Arapça konuşan Yahudi ya da Hristiyan, Mekke’de oturup kendi Musevî veya Hristiyan fikirlerini tekrarlasaydı Muhammed’in başarısını elde edemezdi; onun bunları ifadesi fazlaca yabancı kaçardı. Kur’an bu Yahudi-Hristiyan fikirleri, daha aydınlanmış Mekkelilerin düşüncelerinde daha önceden mevcut “Araplaşmış” şekliyle kullanıyor. Onun yeniliği, bu fikirlere daha büyük kesinlik ve ayrıntı kazandırmış, onları daha güçlü şekilde takdim etmiş ve çeşitli vurgulamalarıyla az çok tutarlı bir sentez yapmış olmasındadır; her şeyin ötesinde bunlara Muhammed’in kişiliğinde ve onun Allah’ın resulü olarak özel görevinde bir odak vermiş. Vahiy ve peygamberlik, hiç şüphesiz, Yahudi-Hıristiyan kavramlardır…”[17]
Hicret’e takaddüm eden 621 yılında Medine (Yasrîb) de İslamlaştırma faaliyetleri başlamış olup Mekke’ye gelen 12 Müslüman günahtan kaçıp Muhammed’e itaat vaadinde bulunuyorlar (Kadınlar vaadi – bay’at an-nisâ). Muhammed, yanlarına Mus’ab b. Umayr’ı katarak bunları Yasrîb’e geri gönderiyor. Bir yıl içinde, bazı istisnalar dışında, az çok her aileden kişiler İslâm’ı kabul ediyor. 622 yılı Hacc’ı için yetmiş iki erkek ve iki kadın olmak üzere bir Müslüman kafilesi Mekke’ye gelip Muhammed ile gizlice buluşuyorlar ve değil sadece ona itaat vaadi, onun için savaşma yemininde bulunuyorlar (bay’at al-harp); o da bunlardan on iki temsilci, nakîb (çoğ. nukabâ) bırakmalarını istiyor.
Ancak işbu on iki temsilci tayini hususu bazı güçlükler arz ediyor şöyle ki bunların herhangi bir işlev yüklenmiş oldukları bilinmiyor. Bazı Batılı yazarlar bunların, Muhammed’i Musa veya İsa ile müşabih kılmak için kıssaya ithal edildikleri şüphesini izhar ediyorlar. Wahb b. Munabbih’in rivayetine göre Medinelilerden biri Muhammed’e, İsrail kabilesinden nukabâ‘ın kendilerini Musa’ya adadıkları ifadelerle vaatte bulunuyor ve yine bir başkasına göre bu vaat “havâriyûn‘un İsa b. Meryem’e kasemlerinde kullandıkları ifadelerin ayrıntılarıyla yapılıyor.” Montgomery Watt, bunu muhtemel görmeyip nukabâ’ı Medine’de yeni cemaat (ümmet)in ilkel örgütlenmesinin bir parçası olarak görüyor.[18] O ise ki M. Gaudefroy-Demombynes, Tabarî ve Aynî’ye dayanarak Hadîs’in “Siz, İsa b. Meryem’in havarileri gibi adamlarınızın onlara taallûk edenlerin teminatı olacaksınız” naklini anlatıp “bunlarda Musa’nın on iki nukabâ’ının inikâsını görmemek mümkün değil” diyor.[19] Yıllık yazarları, Medine yıllıklarına göre hiçbiri ünlü olmayan bu kişilerin adlarını veriyor; ancak bunların ahfadı bunları İslâm tarihinin ilk sahifelerinde görmekle büyük mutluluk ve gurur duyuyorlar.[20]
Gerçekten Muhammed daha nübüvvet yaşamının başında, kendisine vahyedilen bildiri ile Judaism ve Hristiyanlığın öğretileri arasındaki müşabehetin farkında olmuş olmalıydı. Nitekim Hadîs’e göre, daha ilk vahiylerden kısa süre sonra Waraka b. Nawfal ona, kendisine nüzul etmiş olanların nâmûs,[21] muhtemelen Yahudi Tora (kanun)ı ile aynı olduğunu söylüyor. Özellikle daha sonra Medine’ye gittiğinde İslâm’ı eski dinin örneğine uydurmaya çabalamış olması muhtemel gibi görünmektedir. Hicret’e takaddüm eden yılda Muhammed’in Medine’deki elçisi mezkûr Mus’ab b. Umayr, müminleri bir araya toplama müsaadesini istiyor ve kendisine bunu ancak Yahudilerin Sabbat (Sebt) için hazırlık gününe riayet etmesi kaydıyla yapabileceği bildiriliyor; bu “hazırlık”, paraskene, Cuma’dır. Böylece de cuma ibadeti, İslâm’ın bir mümeyyiz veçhesi olup bir ölçüde Judaismle bağlantılı oluyor. Muhammed’in kendisi, Medine’deki ilk cumaya kadar, buna riayet etmemiş gibidir.[22]
Hicret’te Peygamber Yasrib’e Kobâ Yahudi mahallesinden girmişti ve pazartesi (veya perşembe)den cumaya kadar Banû’n-Naccar’ların misafiri olmuştu; cuma günü de Medine’ye geçip ibadeti kutlamıştı. Bu hadîs, merasimli cuma namazının kökenini tespit etmeye ve aynı zamanda Sabbat günü Peygamber’in Kobâ’da bulunmaktan kaçındığını ifade etmeye özen gösteriyor. Yine sahih hadîslere göre, Medine camiinin inşasından sonra Muhammed cumartesileri Kobâ camiine gelip Sabbat (sebt) günü burada namaz kılardı. Ramazan’ın 17’sinde de gelmiş. Hadîs daha derinlemesine tetkik edildiğinde Kobâ camiinin eski bir kutsal mahalle kondurulmuş olduğu, buradan Arîs kuyusunun kaynağının aktığı görülür. Peygamber’in gelişinden önce burada bir abdest alma yeri (mugtasıla) olup sakinler, hadîs’e göre, def-i hacetten sonra burada abdest alırlarmış; Peygamber, Yahudilerden örnek alınmış bu âdeti onamış.[23]
Devam etmeden önce dikkatimizi çeken bir hususa değinelim. Mugtasıla, gusl edilen yer, gusl de halk dilinde “boy abdesti” demek olduğuna göre bu mugtasıla, ilerde irdeleyeceğimiz Yahudilerin “suya dalma” ritusunu icra ettikleri yer olmalı. Zira bildiğimiz kadarıyla, Yahudilerde işbu “suya dalma”, yani tümden yıkanma dışında, İslâm’daki “abdest” türü bulunmuyor.
Muhammed’in, henüz Mekke’de iken tâbi olduğu sanılan bir başka Yahudi uygulaması da ibadet sırasında yüzünü Kudüs’e çevirme, yani Kudüs’ü kıble kabul etme keyfiyetidir. İlk Medine döneminde Kudüs’ün Müslümanların kıblesi olduğu kesin ise de Mekke’de bu kıblenin ya da başka birinin mevcut olduğu veya bunun hiç bulunmadığı hususu şüphelidir. Ancak hiç değilse Hicret’ten önce Medine Müslümanlarının kıblesinin Kudüs olması keyfiyeti, hadîsle de teyit edilmektedir.
İlk Mekke döneminde Muhammed’in kıblesi yok gibi olup kendi dinini bu hususta Yahudilerinkine benzetme hevesinde olmuş olmalıdır. Bu Mekke döneminde Muhammed yüzünü Kudüs’e çevirmişse bu, mutlaka bir Yahudi etkisine bağlanamaz şöyle ki bu uygulama Hristiyanlar arasında da görünürde mutattı. Bununla birlikte o, Yahudilerle Hristiyanlar arasında farklar olduğunun farkındaydı. Bütünüyle Muhammed’in Kudüs kıblesini Medine Müslümanlarından benimsemiş olması en büyük olasılıktır şöyle ki keyfiyet Kur’an ile de teyit edilir.[24] Nitekim “… Burada anlatılan hâdise, Hz. Muhammed’in hicretinden 16 ay sonra vuku buldu (Buharî). Hz. Muhammed, Mekke’de putperestler arasında bulunuyorken yüzünü Kudüs mabedi tarafına çevirerek ibadet ederdi. Çünkü burası daha önce gelen peygamberlerin yöneci idi. Yahudi unsurun kuvvetli olduğu Medine muhitine hicretten sonra Kabe’ye doğru dönerek ibadet etti.. .. Daha önceki bölümde Allah’ın İbrahim ile İsmail tarafından temizlenen ve yükseltilen mübarek Ev’in kıble olmasından bahsolunması gayet tabiîdir…”[25]
Bilindiği gibi sadaka, daha sonraki İslamî kullanımda genellikle “gönüllü sadaka”yı tazammun ederken zekât, emredilen “yasal sadaka”yı ifade ediyor (bu sonuncusu da aslında gönüllü bir davranış olmakla birlikte İslâm’ın “beş temel direği-farzı-arasında geçer). Bununla birlikte Kur’an’da zekât sözcüğünün kullanımı, hayli ciddi sorun yaratmaktadır şöyle ki otuz bir yerde bundan söz edilir ve az çok hepsinde “İbadete riayet ve zekât verme” cümlesinin değişik şekilleri yer alır. Böyle olunca da bu, bir yaşam tekniği cümlesi oluyor. Bu itibarla kanun kullanımının başlıca Medine döneminin sonuna doğru, göçebe kabilelerin Muhammed’le anlaşmalara vardıkları ve onun da onlar için zekât miktarını saptadığı zamanına uyması beklenebilir. Ama dikkatli tetkikler, kelime kullanımının tümünün Medine dönemine aidiyetini gösteriyorsa da bunlardan birçoğu ilk Medine dönemine bağlanıyor. O zaman bunun izahı nasıl oluyor. Zekât bir erken çağda mı emredilmişti. Yoksa bu, bir “gönüllü yardım “mı oluyor?…[26]
Zekât’ın geçtiği ilk bölümlerin çoğunda Yahudiler ya da isyankâr, muhtemelen bunlarla dostluk kurmuş Medineli Araplar telmih edilmektedir; bunlar, ayrıntılarına girmeye değecek kadar önemlidir.
“… Fakat rahmetin her şeyi kuşatmıştır. Rahmetini (bilhassa) sakınanlara, zekâtı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazdım” (Kur’an VII/155).
“Allah İsrail oğullarından misak almıştı. Biz onlardan on iki reis tayin ettik. Allah buyurdu ki: Ben sizinle beraberim. Siz namazı doğru kılar, zekat verir, Peygamberlerime inanır…sanız, sizi içinde ırmaklar akan Cennetlere sokarım…” (V/13).
“Hani İsrail oğullarından misak almıştık: Allah’tan başkasına tapmayın, anaya babaya akrabaya, öksüzlere, yoksullara sevgi ve saygı ile muamele edin, insanlara sözün, güzelini söyleyin, namazı hakkıyla eda edin, zekâtı verin (demiştik)… (11/83).
Kur’an’da bunun gibi ayetler çoktur, ezcümle XXI/73; XCVIII/5…
Bu incelemeden görüldüğü gibi zekât’ın teknik anlamının son Medine dönemine, göçebe kabilelerle ittifakın vaki olduğu zamana bağlanacağı bekleniyordu. Ancak sadece altı kez açıkça bu döneme aittir. O ise ki bunların büyük sayısı, Muhammed’in Yahudilerle sıkı temas halinde olup onların desteğini sağlamaya çalıştığı döneme ait oluyor. Zekât kavramının Kur’an’da benimsenmesi ve geliştirilmesi, Yahudiler ve onlardan etkilenenlerin buna daha önceden aşina olmaları dolayısıyla vaki olmuş olmalıydı.[27]
***
Muhammed hareketinin hangi sosyo-ekonomik sorunlara bir tepki olarak ortaya çıktığı ve bu açılardan ilk yandaşlarının toplumun hangi tabakalarına ait olduğu hususları bu kitabın konusunun dışında kalır. Ancak bir sorun, önemini muhafaza ediyor. Bunun izahı için daha önce kısaca değindiğimiz bazı olaylara ait ayrıntıları vereceğiz.
VI. yy.ın sonlarının Mekke’sinde dinî yönde bir rahatsızlığın varlığı kendini gizleyemiyor. İlk Müslümanlar arasında mümtaz bir şahsiyet olan Osman ibn Ma’zun, daha önceleri züht yoluna girip monotheisme meyletmiş. Ayrıca, Mekke’de pagan kurban ayinlerinden kaçınıp İbrahim’in saf dinini arama hususunda mutabık kalmış dört kişinin iyi bilinen öyküsü var. Öykü, her ne kadar sonradan İslâm fikirleri ışığında açıkça yoğrulmuşsa da, zamanın sorunlarına bir dinî çözüm gereğini ifade etmektedir. Bu dört kişiden ikisi Hristiyan oluyor; bunlar Osman İbn al-Huvayris ile adı bilinmeyen bir kişidir. Bir üçüncüsü önce Müslüman oluyor ve sonradan Habeşistan’da, irtidad edip Hristiyanlığa geçiyor. Dördüncüsü monotheist olarak ama mevcut dinlerin hiçbirine girmeden ölüyor. Bu dört adamın kıssası Arabistan’ın neden Müslüman yerine Hristiyan ya da Yahudi olmadığı sorununu ortaya çıkarıyor. Yanıt, hem Hristiyanlık, hem de Judaismin birçok nüfuzlu Arap’a nahoş gelen politik olgulara sürükleyeceği merkezindedir. Hristiyanlık, Arap nokta-i nazarından, başlıca Bizans imparatorluğu ve Habeşistan’ın dini idi, Judaismin ise Sasânî İran ile yakın ilişkileri vardı.[28]
Medine toplumunda Yahudi unsuru, kısmen saf Yahudi kökenli olabileceği gibi bunların arasında Musevî dinini kabul etmiş Araplar da vardı. Aralarında evlilikler de vaki olmuştu. Muhammed’in muarızlarından[29] ünlü şair Kaab ibn al-Aşraf (pagan ya da daha muhtemel olarak Hristiyan) bir Arap baba ile bir Yahudi kadının oğlu idi; ama anasının Banû Nadir kabilesine mensup olduğu bilinirdi. Medine’de Yahudi kabilelerinin ethnik terkibi ne olursa olsun, bunlar büyük ölçüde Araplaşmışlardı; özgül Musevî dinî uygulamaları dışında bunları komşuları olan Araplardan tefrik etmek güçtü. Bunların Medine Araplarından farkı, zamanla bu sonuncularda Yahudi monotheismine doğru bir hareketin vaki olmasıyla azalıyordu ve bu hareket Medine’de Muhammed’in vaaz ettiği monotheismin kabulünü kolaylaştırmıştı.
Yahudi kabileleri yerel politikalara aynen Arap kabileleri gibi iştirak ediyorlardı. Araplara karşı herhangi bir muhalif cephe oluşturmuyorlar, çeşitli Arap kabileleriyle ittifak halinde bulunuyorlardı. Toprakları başlıca iki büyük tarımsal Yahudi kabilesi, an-Nadir ve Kurayzah’ınkilerin arasına dağılmış bulunan üç ya da dört küçük Arap kabilesi, bu sonuncuların uydusu gibi görünüyordu, şöyle ki bunlar başlarda Muhammed’i peygamber olarak kabul etmemişlerdi. Medine’nin İslâm öncesi liderlerinden Amr ibn an-Nûman’ın an-Nadir ve Kurayzah’ı kovma tehdidi, Yahudilere husumetten çok bunların zengin topraklarına konma arzusundan ileri gelmişti. Ayrıca Yahudilerin dininin politik yansımalarının da olabileceği hatıra gelmeye başlamıştı. Özellikle, Muhammed’i Medine’ye getirmekle ünlü Salimah kabilesi görünürde muhalif veya hiç değilse Muhammed’in kendi dinî ahkâmını Yahudilerinkine benzetme siyasetinin aleyhinde idi. Yahudilere karşı bu tutumun Salimah’ın kavgalı olduğu Arap kabilelerinin an-Nadir ve Kurayzah ile ittifakından ileri gelmiş olması da mümkündür.[30]
Dogmaya gelince, zemin Yahudiler tarafından hazırlanmıştı ama Muhammed’in dininin sosyal öğretileri hiç şüphesiz Medinelilere çok çekici gelmişti[31]. Her zaman, bir dinî değişmeye bağlı ekonomik değişmenin bir üretim süreci değişmesine götürdüğü iddia edilemez. Genellikle ekonomik değişme bu türdendir. Dinî hareketin genelde yeni bir şey olması ve bir mevcut hareketin değişik şekli olmaması halinde bu, böyledir. Üretim süreçlerinde bir değişme İslâm’ın Mekke’de zuhurunun temelinde yatar (insanlar, hayvan yetiştiriciliği yerine ticaretle hayatlarını kazanıyorlardı). Ahd-i Atik’in büyük peygamberlerinin çağı, Judaismin fiilî başlangıcı olarak alınacak olursa bu, hayvancılıktan tarıma dönüşün bir ifadesi olarak görülecektir.
Bu son misallerin ortaya koydukları gibi, neyin yeni bir hareket, neyin de daha eski bir şeyin tadili olduğunu kestirmek zordur. Bütün dinî hareketlerde bir yenilik öğesi bulunur ve bunlar bir mevcut gelenek temeline otururlar ve sadece bu iki veçhenin nispî öneminde fark ederler. Böylece de Hristiyanlık bir yeni din sırasında olmakla birlikte sadece Judaismin bir tebeddülünden başka bir şey değildir. Hristiyanlığın bir mevcut hareketin bir değişimi olarak görülmesi, üretim araçlarında bir değişmenin genellikle yeni hareketlerle müzdeviç olduğu iddialarını doğrular. Mamafih bu iddia, o günlerin bilimsel ve teknolojik düzeyleri itibariyle, fazla ileri götürülmeyecektir şöyle ki İslâm âdeta Yahudi-Hıristiyan geleneğinin bir değişimi olarak görülebilir.[32]
Nispeten sabit bir ekonomik çerçeve içinde dinî hareketlerin yer aldığı ekonomik ve dinî değişmeler, bir dinin ekonomik sonuçlar doğurması durumunda görülenden farklı bir olgudur. Faizin yasaklanmasının İslâm’ca benimsenmesinin, Medine Yahudilerinin Müslümanlara serbestçe para ikrazında bulunmalarını sağlamak için bir girişim olduğu ileri sürülüyor.[33]
Muhammed’in Yahudileri Medine cemaatine ithali düşüncesi bir bakımdan doğru idi. Bunu başarabilse idi dünya ne denli farklı olurdu! Ancak olmadı çünkü büyük ölçüde Kur’an’ın içeriği ile Yahudi-Mukaddes Kitâb’ı arasındaki farkları görememişti. O, öğretisinin İbrahim ve Musa’nınki ile aynı olduğunu düşünüyordu (ki bu bir anlamda doğru idi), ancak Judaism içinde theismin ve buna bağlı Yahudi sosyal geleneğinin özel yönleri sezinlenememişti. Bu başarısızlık, ilgili koşullar hakkında noksan bilgiden ileri gelmişti. Bununla birlikte bir Yahudi olmayan peygamberi kabullenmeyi Medine Yahudilerinin çoğunluğunun reddetmesinde bir ideolojik nedenin bulunabileceği düşünülebilir. Meselâ bunların bu ret keyfiyetinde kendi dinî düşüncelerini, dünyevî mevkilerini muhafaza etme amacı görülebilir: bunlar bir kez Medine vahasına hâkim olmuşlardı ve bazıları muhtemelen bu egemenlik durumuna yeniden kavuşmayı ümit ediyordu.[34]
Bir ideolojik geleneğin bir yeni durumu karşılamaya etkisi çoğu kez bir rastlantı karakterini haiz oluyor. Yukarda sözü edilen, İslâm’da faizin yasaklanması, ilk önce Medine’de Müslümanların müttefiki Yahudileri istihdaf ediyordu şöyle ki Muhammet bunların Müslümanları kardeş telâkki edip faizsiz para ikraz edeceklerini düşünmüştü.[35]
Aşikâr şekilde bir üstün hayat tarzı sağlamakla İslâm’ın başarısı Arapların zihinlerinde bunların Bizans ve İran imparatorluklarının uygarlıklarına besledikleri hayranlığa bağlanıyordu. Arap gözünde Bizans İmparatorluğu, Hristiyanlığın monophysite şekli, İran İmparatorluğu da Judaism ve Hristiyanlığın Nasturî şekli ile değerlendiriliyordu. Orthodox Hristiyanlık ve Zerdüştîlikle muhtemelen daha az temasları olmuştu. Muhammed’in, öğretisinin Hristiyanlık ve Musevîliğinki ile aynı, ama bir Arap libası (giysisi) içinde olduğu iddiası, bu hayranlığın İslâm’a intikalini sağlamıştı.[36]
İlerde üzerinde önemle duracağımız bir husus, İran’la her türlü temasın hep bir Yahudi etkisini intaç etmiş olduğudur. Gerçekten daha Ahmenî çağından itibaren, büyük Yahudi muhaceretinden sonra, İran’da kalıcı bir Yahudi kültürel etkisine tanık olacağız. Bu etkinin Selçuklu ve Osmanlı uzantılarını, ayrıntılarıyla göreceğiz.
Oluşan yeni İslâm cemaatinin başlarda en acil ihtiyacı, eski âdet ve örflerin yetersiz kaldıkları durumlarda rehber olacak yeni bir “âdetler sistemi” geliştirmek olmuştu. Bu gereksinme, bazı davranış normlarını içeren Kur’an tarafından kısmen karşılanıyordu. Bunun dışında Muhammed bazı kaideler de vaz etmiş olmalıydı. Buna bir örnek Medine Anayasası’nda kan bedeli için vaz etmiş olduğu hükümlerdir. Ama gayri resmî olarak çözüme bağladığı çok sorun olduğu gibi Arabistan’ın çeşitli yerlerine onu temsil etmek üzere gönderdiği adamlarına da genel talimat veriyordu. Böylece de Peygamberin ölümü sıralarında Müslümanlar “kabilesi” için bir dizi mutat teamül gelişmiş bulunuyordu.
Göçebe Arap’ın geleneklere dayanma eğiliminin dışında İslâm devletinde esas itibariyle bir örfî yasanın zuhuru beklenemezdi. Suriye’de müstevli Araplar Roma kanununun işleyişi hakkında fikir edinmişlerse de[37] ilk günlerde bu bilgiler fiiliyata geçememişti. İran İmparatorluğunda da muadil bir yasa sistemi mevcut değildi. Daha muhtemel olarak Yahudilerin, Kitâb’larında bulunan yasaları hakkındaki bilgi Arapları etkilemiş olmalıydı: Kur’an ile Ahd-i Atik’in ilk beş Kitâb’ı arasında yukarda gördüğümüz koşutluklar,[38] her ikisinin de davranış kaideleri içermesindedir. Etki, kendini başlıca iki noktada hissettirmiştir. Önce, Müslümanların davranış kaideleri içeren vahiyleri kabullenmelerini kolaylaştırarak ve belki de Muhammed’de böyle vahiyler beklentisi yaratarak. İkincisi, çok daha sonralarda, oluşma döneminin bitip yerini pekişme dönemine bıraktığı bir çağda Yahudi örneği Müslüman fakihlere örfî İslâm yasasının sadece onu Kur’an’ın emirlerine bağlamak suretiyle tevhit ve istikrarlı hale getirilebileceği düşüncesini ilham etmiş olmalıdır. Kur’an, yasanın çekirdeği olacaktır.[39]
Zina cezası olarak recm etme, Arap olmayan bir âdetin nasıl İslâm’a ithal edildiğine bir örnektir. Zina için Kur’an’ın öngördüğü ceza kırbaçlamaktır: “Zâni ile zâniyye, her birine yüzer kırbaç vurun, Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız Allah’a itaat hususunda zâni ve zâniyyeye acımayın, müminlerden bir taife de, bu cezanın icrasına şahit olsunlar” (XXIV/2). Ancak bazı fakihler zâni ve zâniyyenin evli olmaları halinde ceza olarak recmi kabul ediyorlar. Zina suçu işlemiş bir çifte verilecek ceza hususunda bazı Yahudiler Muhammed’e soru sorduklarında, Torah’ın recmi emrettiğini, dolayısıyla bunun uygulanacağını söylediği anlatılıyor. Bir başka rivayette, ya da öncekinin bir varyantında, bir Yahudi Rabbi’nin kendi Kitâb’ındaki recm ayetini, artık Yahudilerce uygulanmaması cihetiyle ketmetmeye (gizlemeye) çalıştığı naklediliyor. Keza Kur’an’da recm ayetinin bulunup bunun Ömer tarafından bilindiği, ancak Peygamber’in bundan hoşlanmaması sebebiyle kaleme alınmadığına dair kaynaklarda bilgi var.[40]
Medine’de Muhammed’in hayatında zinanın mutat cezası kamçılamak olup bazı hallerde ev hapsi de uygulanırdı: “Kadınlarınızdan fuhşu irtikâp edenlere karşı içinizden dört şahidi dinleyin. Dört kişi şahitlik ederse onları ölünceye yahut Allah onlara bir yol açmaya kadar evlerde alıkoyun” (IV/14). Yahudi-Hristiyan geleneğinden çok kişi İslâm’a geldiklerinde, alışkın oldukları recm cezasını da muhafaza etme eğiliminde olmuşlar.[41]
Kur’an’ın tebliğ ettiği haber (κήρυγμα) de başlıca kavramlar, ezcümle Tanrı, peygamberler, ifşa-vahiy, Kıyamet Günü ve insanın dünyadaki davranışlarına göre ebedî mükâfat veya ceza ve putperestliğin reddi, Yahudi-Hıristiyan geleneğine aittir. Mamafih Kur’an’da meydana çıktıkları zaman bunlar daha önceden Arap düşünüş kategorilerine, yani Araplara görünürde doğal gelen varsayım ve ön kavramlara intibak ettirilmişti. Böylece tanrısal ile beşerî arasında daha mükemmel bir ayırıma gidilmiş ve bu da vahiy hakkında daha mekanik bir telâkkiye götürmüş; bu arada Kur’an’da peygamberlik Arap hakem müessesesinin bazı veçhelerine bürünmüş şöyle ki sonradan kelimenin tam manasıyla peygamber (nebi), resul (haberci) kavramı lehine gölgelenmiş. Bizi burada ilgilendiren husus Arapların eski düşünüşleriyle işbu Yahudi-Hristiyan telâkkilerin ne ölçüde bütünleştikleridir.
Dikkat edilecek ilk keyfiyet, bu Yahudi-Hristiyan kavramlara bağlı önceden mevcut faaliyetin tabiatı olup bu faaliyetin Mekke’de sosyal reforma gitme hareketinin başlangıcı olması gerektiği aşikâr gibidir: özellikle müfrit ferdiyetçiliğe gem vurulması bahis konusu oluyordu. Bunun böyle olması halinde gerçek temas noktası Kıyamet-Mahşer-Hüküm Günü telâkkisi olacaktır ki bu, bir ferdiyetçilik sistemi içinde uygulanabilir bir müeyyide olmaktadır. Keza İslam’da bu alınmış kavramların ilk ıslah edici hareket tarafından beslenip hareketin genişlemesine yardımcı olduğu aşikârdır. Muhammed’in yaptıkları ancak bu alınan Yahudi-Hıristiyan kavramları içinde düşünülebilir. Bu da ikinci prensip oluyordu.
Üçüncü prensibe göre, İslâm’ın “temel değerleri, hissî tutumları veya bedaat (estetik) kriterler”ine ters düşmeleri halinde Yahudi-Hristiyan telâkkilerindeki unsurların İslâm’a kabulü mümkün olamazdı.
Bu üçüncü prensibin işleyişi İsa’nın çarmıhta ölümünün Kur’an tarafından inkârında görülebilir. Bu inkârın temeli, hiç şüphesiz Mezamir yazarlarının sözlerinde bulunan düşünceye dayanır: “… Ve salihin terk edildiğini görmedim, ne de zürriyetini ekmek dilenirken” (Mezmurlar 37/25). Tanrı’nın ona sadıkane tapanın düşmanlarınca yenilmesine izin vereceği düşünülemez. Bu düşünce, Kur’an’ın bu alıntısından önce Arap çevrelerinde zaten vardı.
Bu üçüncü prensibin işleyişi yine Judaism ve Hristiyanlığın İbrahim’in geleneğine sadık kaldığının reddinde görülür. Kur’an, İbrahim dininin Yahudi ve Hristiyanlar tarafından ifsat edilmiş olup, bunu İslâm’ın tam safiyeti içinde ihya etmiş olduğunu ifade eder. Ama bütün bunlar Kur’an’ın ifşa ettiklerinin, Yahudi ve Hristiyanlarınkilerle devamlılığının Müslümanlar için temel önemi haiz olduğunu gösterir.[42]
Yukarda söylediklerimizin dışında, İslâm öncesi Arapların Hristiyanlık karşısında tutumları, Bizans ve Habeşistan İmparatorluklarına karşı tutumlarına sıkıca bağlıydı. Zor bir yaşam sürdüren bedevi, yerleşik nizamdaki özgürlük noksanına ters bakmasına rağmen uygar yaşamın rahatlığına, gücüne, üstün teknolojisine tutulmaktan kendini alamıyordu. Muhammed’in zuhurundan önce bile yaşamın Arabistan’dakinden daha az haşin olduğu Suriye’ye gidip yerleşiyordu; bu arada, doğal olarak, göçebe kabileler arasında tenassur edenlerin sayısı sürekli artıyordu.
Ama öbür yandan Araplar bu imparatorlukların herhangi birinin tebaası olmaktan da hoşlanmıyorlardı. Muhammed’den yarım asır kadar öncesinde Mekke, kesin bir tarafsızlık politikası güdüyor gibiydi. Keyfiyet her ne kadar politik idiyse de bunun içinde bir Hristiyanlığa itimatsızlık unsuru yatıyordu. Keza, Arabistan’ın bazı bölgelerinde ve özellikle Yemen’de Judaismin, İran’a bir bağlılık politikası güttüğü intibaını yaratıyordu ki bu keyfiyet, bize ayrıca, Yahudi-İran ilişkilerinde kültürel alışverişin önemi hakkında fikir verir.
Böylece de İslâm öncesi Arapların Hristiyanlık ve Musevîliğe karşı tutumları mezkûr dinlerin tazammun ettikleri siyaset tarafından etkilenmiş gibiydi. Araplar bu imparatorlukların kültürlerini istiyorlar ama bunun herhangi bir türlü dinlerine bağlı olduğunu hissediyorlardı ve dolayısıyla bu dinler politik tâbiiyeti tazammun ettikleri sürece de bunları kabule hazır değillerdi. Bu keyfiyet, İslâm’ın cazibesinin bir yanı oluyordu şöyle ki o, Yahudi-Hristiyan geleneğinde bir dindi, ama siyasî açıdan bağımsızdı.[43]
“(Bu oğul) babasıyla birlikte çalışabilecek bir yaşa bastığı zaman İbrahim ona oğlum, dedi, rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm. Buna ne dersin, düşün…” O da “Babacığım, sana emrolunan şeyi yap dedi. Hak Teâlâ’nın dileğine karşı beni sabredenlerden bulacaksın!”. Her ikisi de boyun eğdiler. İbrahim oğlunu alnı üzere yere yatırdı. Biz de ona nida ettik. “Ey İbrahim….” (Kur’an XXXVII/102-105).
Bu ayette, İbrahim’in kurban edeceği oğlunun adı belli değil. Bunun İshak olmaması için bir sebep yoksa da, Araplarla İranlıların rekabetleri yüzünden iş karışıyor. İshak, İranlıların (ve de Yahudilerin) atası olarak görülür oluyor, İran cephesi muhtemelen, Arapların atası sayılan İsmail’e tefevvukundan övünüyordu.[44] Buna yanıt olarak Araplar, kurban edilecek oğlun İsmail olduğunu iddia ediyorlardı. Tabarî’nin zikrettiği birçok bilgin, Ahd-i Atik’te İshak’ın kurban için seçilmiş olduğunu biliyordu ve kendisi de İran kökenli olan Tabarî bu görüşe katılıyordu. Arap yanlısı fırka, Kitâb’da tahrif edilmiş bu bölümün bulunduğu yanıtını veriyordu; (Arapça) metinde bikr sözcüğü bulunuyordu ki bu “ilk doğan” demek olup İsmail’i ifade etmeli ve dolayısıyla İshak kelimesi eklemeydi. Sonunda Arap yanlısı fırka bu tartışmadan galip çıkıyor ve bugün Müslümanlarca, İbrahim’in kurban edilecek olan oğlunun İsmail olduğu evrensel olarak kabul edilmiştir. Böylece de Ahd-i Atik’in “tahrif”i dogması yerleşmiş oluyordu.
800 yıllarında Müslümanlar Orta-Doğu kültüründen çok şey imtisas etmişlerdi ve bunun en önemli kaynağı Hristiyanlık oluyordu. İşbu massetme süreci Hristiyanların ihtidayı suretiyle kolaylaşıyordu. Hristiyanlarla Müslümanlar arasında, entelektüel düzeyde temaslar, eski yüzyıllara göre çok daha sık olup bunda her iki tarafın daha çok müşterek temelinin bulunması yardımcı oluyordu. İslâm’ın nüfuzu ve ihtidam sağladığı çıkarlar mühtedi akını hâsıl ediyordu.
Bu koşullar altında İslâm “tahrif konusunu, Hristiyan ve Yahudileri davet etmek için bir ideolojik kanıt olarak kullanıyor, mühtediler de bunda, din değiştirmelerini maruz gösterecek bir neden buluyorlardı. Böyle bir kanıt başlangıçtaki her üç dinin koşutluğu fikriyle sağlanamazdı.[45]
İslâm’ın oluşma ve bir “kutsal” hukuk düzeni içinde yerine oturma süreci sonunda Kur’an’ı, toplanmış hadîs’ler şeklinde tezahür eden Sünnet itmam edecekti. Buradan, Kur’an dışında bir kutsal yaşama kuramı, bir yazılı yasa ile şifahî gelenek (Hadîs-Sünnet) yasası‘ndan oluşacaktı, tıpkı Yahudilerde olduğu gibi.[46]
Unsurları alabilme kabiliyeti İslâm’ın, doğuşundan itibaren ibraz ettiği en belirgin tabiatı olmuştu. Muhammed, insanın duyumlar üstü ve sonsuzla ilişkilerini mutazammın hiçbir yeni veri sağlamamıştır. Ama bu, onun dinî yaratısının izafî değerini hiçbir şekilde azaltmaz. Gerçekten bir sosyal tarihçi, ortaya çıkan bir olayın etki ve sonuçlarını irdelediği-zaman onu ilk başta meşgul eden husus özgünlük-yenilik değildir. Arap Peygamberin vaazı, Yahudi, Hristiyan ve sair unsurlarla temasta elde edilmiş dinî kavramların bir seçmeci (eclectic) karışımıdır ve bu unsurlardan bizzat kendisi de derinlemesine etkilenmiştir.[47]
Muhammed’in Mekke toprağında yaydığı vahiyler henüz bir yeni dinin habercisi değillerdi. Küçük topluluklar halinde dinî düzenlemeler tertipleniyor ve hayli müphem bir şekilde dünyanın bir theokratik telakkisi besleniyordu. Ama bunun ne doktrinleri, ne de şekilleri kesinlikle belliydi. Dindarlık, Yahudi ve Hristiyanlarda da rastlanan riyazet (çilecilik) uygulamaları, ibadet eylemleri (diz çökme ve secdelerle birlikte ezber okumalar), gönüllü imsakler (oruç), şekil, zaman, miktar koşullarının hiçbir sabit kaidesi henüz saptanmamış hayır işleri şeklinde açığa vurulmaktaydı. Ve nihayet mümin cemaatin dış sınırları da henüz çizilmemişti. Ancak Medine’de İslâm bir müessese ve aynı zamanda bir örgütlenme niteliğine kavuşacaktır, o Medine ki Judaismin geniş ölçüde temsil edildiği bir ortamda Muhammed tarafından vaaz edilen düşünceler daha az garip değilse bile daha yakın görünecekti. Medine’den savaş borusu da ötecekti.[48]
“Üzerinde Allah ismi anılmayanı yemeyin. Böyle bir hareket, itaat zümresinden çıkmaktır…” diye emrediyor Kur’an (VI/121). Allah’ın adının geçmediği bir hayır duası olmadan hayvanları kesip yememe âdeti Yahudi berâkhâ’dan alıntı oluyor[49] (kasher ve kosher kavramı, yani usule, kanuna uygun).
Bütün Yahudi âdetleri içinde kosher, ya da ritüel olarak tahir (temiz) şeylere mütedair olanlar, Yahudi olmayanlar için son derece şaşırtıcı olmaktadır. Ortalama Hristiyan için, karmaşık kosher sorunu, domuz yememe gibi basit bir bilgiden ibaret oluyor.
Genel olarak Yahudilerin sisteme ad olarak verdikleri kashruth, Musa’nın Beş Kitâbı’nın (Pentateuque – isfar-ı hamse) üç kesin emri üzerine oturuyor, ezcümle oğlağı anasının sütünde haşlamamak-pişirmemek; leş yememek; geviş getirmeyen ve çatal ayaklı olmayan hayvanları yememek; uçmayan ya da tüyü olmayan kuşları yememek ve de kanadı ve pulu olmayan balığı yememek. Anlaşıldığı kadarıyla Yahudilerin domuza karşı bir kasıtları yok; buna karşılık domuz Tora-Tevrat’a uymayı reddediyor. O, ilk koşula uyuyor, ayakları çatallı ama ikincisinde işi bozuyor; geviş getirmiyor. Döneceğiz bu konuya.
Bir kuzuyu anasının sütünde pişirmeme kaydının kökeni prehistorya ritüeline dayanıyor ve birçok ilkel kabilede buna rastlanıyor; Yahudiler işbu kabile âdetini hayvanlara zulüm etmeye karşı bir evrensel yasak haline getiriyorlar. Talmud da derisinden (astragan) faydalanmak üzere ya da doğruca damak keyfi için erken hayvan kesimine karşı çıkıyor. Yine genç hayvana sütten kesilene kadar, yük vurulmayacaktır. Yahudilerin bu prensipleri unutmamaları için Talmud, kesilmiş bir hayvanın etinin kendi öz ürünü, ezcümle süt veya yağı ile pişirilmeyeceğini (veya aynı sofrada işbu etle süt ya da yağın (tereyağı, içyağı…) bulunmayacağını emrediyor.[50]
İstanbul’da birçok Yahudi evinde sıcak yemeklerin de nebatî yağ (zeytinyağı) ile piştiğini biliyoruz. Bu âdet, Talmud’un mezkûr emrinden kalma bir gelenek midir?…
Yoksa bir Akdeniz ülkesi olarak zeytin (ve zeytinyağı) üreticisi olan İspanya’dan kalma bir alışkanlık mıdır?
Bu genellemeyi kapatmadan önce “peygamber” kavramına alem olmuş elfazın kökenlerini de görelim. Bunu doğruca İslâm Ansiklopedisi’nden aktarıyoruz.[51]
Nebî
Nebî, peygamber, İbranîce nâbî veya Ârâmîce nebî’â kelimesinden alınmış olup Kur’an da Mekke’nin ikinci devresinden itibaren tekil ve çoğul (nabîyûn) şekilleri ile geçer; Medine döneminde ise, çoğulun kısaltılmışı olan anbiyâ şeklinde rastlanır. Kur’an III/39, 84 ve dev; IV/161 ve dev.; VI/83-86’da nabîyûn‘un adları yer almaktadır. XIX. Sure’nin türlü yerlerinde ve XVII/55’de haklarında daha fazla bilgi bulunmaktadır. Bunlar, Peygamber’in adını bildiği İdris’i (XlX/56) bir tarafa bırakırsak münhasıran Ahd-i Atik ve Ahd-i Cedid’deki adlardır; hâlbuki Allah’ın habercisi (rasûl) ise, ilk dönemlerde başka kavimlere de gönderilmişti: örneğin Hûd veya Salih. Kur’an’a göre “peygamberler” yalnız ehl-i Kitâb arasından zuhur etmişlerdir. Kur’an’da peygamber adı verilen kimselerin sadece küçük bir kısmı aynı zamanda kutsal kitaplarda da bu adı taşımaktadırlar ve Kur’an’daki enbiyâ arasında sadece Yûnus b. Matta, İncil’de geçen peygamberlerdendir. Peygamber’in kendisi ancak Medine’ye geldiği zaman nebî unvanını almıştır. Ona burada nebî şeklinde hitap olunmakta ve peygamberlerin sonuncusu manasına hâtam denilmekte idi. Kur’an’da Peygamber’e (VII/157-158) al-Nabî al-ummî deniliyor ki, bununla onun müşrikler arasından çıkmış Peygamber olduğu kastedilmektedir. Zira Museviler müşriklere ummôt hâ olam “dünya kavimleri” demekte ve bunlar arasından çıkmış olan meselâ Eyyûb ve Bel’am gibi peygamberleri tanımakta idiler. Museviler tarafından müşriklere verilen bu ad Kur’an’a al-ummîyûn (LXII/2; III/20, 75) olarak geçmiştir; III/20’de ummîyûn kelimesiyle müşriklerin kast olunduğu çok açık olarak görülmektedir; zira bu Sure onları kitap ehli olanlardan ayırmaktadır. II/78’de geçen ummîyûn lâ ya’lamûn al-kitâb sözünden, önceleri müşrik olup sonradan Musevîliği kabul eden Arapların kastedildiği ihtimali ileri sürülmektedir. Ummî sözcüğünün İbranîce ummôt hâ ôlam‘dan geçmiş olması vakıası bu sözcüğün Kur’an’daki bütün kullanılışlarına uymaktadır; hâlbuki ummî‘nin İbranîce am hâ-âreş’ten (“memleket ahalisi”, kanunu bilmeyenlere verilen ad) gelmiş olması ise, kesin olmamakla birlikte, Kur’an II/78’e uymaktadır. “Ummôt”, “ummâ-ümmet'”in isim babası olabilir.
“Kısas-ı Enbiyâ”, Kur’an’dan sonra İslâmiyet’te adı geçen öbür peygamberlere dair bilinen hususları bir araya toplamaktadır. Bu yazılar, gerek Kur’an’da gerek Kutsal Kitâb’lardan sonraki Musevî veya Hristiyan geleneklerinde adları geçen veya geçmeyen, dar manada peygamberlere inhisar etmemektedir; bunlar, Circîs ve Bulukyâ gibi Kur’an’ın ima yoluyla temas ettiği kişilerin de öyküsünü anlatmaktadır.
Yukarda “Resûl”ün zamanla “nebî”nin yerine almış olduğunu görmüştük. Şimdi bu ilkini, yine kitabımızın bağlamı içinde kalmış olarak irdeleyeceğiz ve yine bunu İA’den aktaracağız.[52]
“Resûl”, “gönderilen, elçi, peygamber” olup Kur’an’a göre, resûl ile halkı (umma-ümmet) arasında sıkı bir ilişki vardır: Allah her ümmet’e sadece bir peygamber gönderir (X/48; XVI/38; krş. XXIII/46; XL/5). Bunlar Allah’ın kıyamet gününde her ümmet’ten alacağı şahidi zikreden beyanlara tekabül eder. (IV/45; XXVIII/75 ve krş., ümmet‘inin başında sırat köprüsünü geçen resûl’ün tasvirleri).
Peygamber (Muhammed), Allah’ın daha önce kendilerine hiçbir peygamber göndermediği bir halka gönderilmişti (XXVIII/46; XXXII/2; XXXIV/43). Kur’an’ın resûllük mevkiini verdiği öbür kişiler Nuh, Lût, İsmail, Mûsâ, Şuayb, Hûd, Salih ve İsa’dır.
Peygamberlerin sayıları daha çoktur; resullerin çoğunluğu ile Kitâb-ı Mukaddes’te geçen veya bununla ilgili gösterilen İbrahim, İshak, Yakub, Hârûn, Davud, Süleyman, Eyyûb, Zu’l-Nûn gibi kişiler nebi‘ler zümresine dâhildir.
Kur’an’a göre (XVIII/64-82) Musa’ya esrarengiz Hızır yol göstermişti. Bu nebî çoğu kez Ahd-i Atik’in peygamberi Eliah-İlyas’la eş tutulur ki bu yüzden Hızır’ın adı Hızır İlyas olmuştur.[53]
Resûl ile ümmeti arasındaki ilişkiye gelince bu, Acta apostolorum apocrypha‘daki telâkki ile kıyaslanabilir; buna göre on iki havarî bütün dünyayı aralarında taksim etmişlerdir ve her birine İncil’i bir kavme vaaz etme görevi düşmüştür.
Resûl tabiri hususunda, Hristiyanlıktaki havarî tabirinin kullanılışını, ayrıca Ahd-i Atik’te peygamberlerle ilgili olarak, salah fiilinin kullanılışını (Huruç-Çıkış III/13 ve dev.; IV/I3; İşaya VI/8; Eremiyâ 1/7) hesaba katmak gerekir. Rasûl Allah tabirine, Süryanîce şekli ile (seliheh dalâhâ), Thomas’a isnat edilen yazılarda sık rastlanır.
Ölü Deniz’i geçtikten sonra Basra’ya, Araplarla Greklerin mal mübadele ettikleri merkeze varır, kervanlar. Bunun mazgallı surları, Rumların gücü hakkında yüksek fek fikir yaratırdı. Bu surların dibinde, bir Nasturî manastırına yakın bir yerde konaklarken Muhammed bir bilgin keşişi, Bahîra’yı tanımıştı. İslâmî tevatür bu zahitin genç Arap’ta Kitâb’larda geleceği beklenen müstakbel büyük peygamberi görmüş olduğunu naklediyor. Ne olursa olsun Suriye Muhammed için büyük bir nüfuza sahipti, tıpkı sonradan Ömer için olacağı gibi. O, burasını, Tanrı tarafından kutsanmış ve üzerinde meleklerin kanatlarını gerdiği bir toprak olarak görüyordu. Burası Kalde’de Ur’un putperestliğinden kaçan İbrahim’in sığındı yer, esrarengiz Ehl-i Kitâb’ın, bir meçhul Kitâb-ı Mukaddes’e sahip Yahudilerin ve bir eski peygamberin fethine mübaşeret ettiği ve şimdi Rûm Hristiyanlarının, imparatorlukların en güçlüsünün vârisleri ve en mükemmel uygarlığın temsilcilerinin toprağı idi.
Bu arada genç Kureyşli Bizanslılarla Araplar, monotheistlerle müşrikler arasında kıyaslama yapıyor muydu? İlerde bütün düşünce ve hayatını işgal edecek olan dinî sorunlar üzerinde fikir yormaya başlamış mıydı?…
Hacc’ın kutsal aylarında, “Tanrının musalahası” sırasında yıllık büyük fuarlar kurulurdu. Bunlardan biri de Okas’da, Mekke’den üç merhabe uzakta bir hurmalıkta, Taif le Nahla arasında kurulurdu.
Okas’taki, bu fuarların en ünlüsüydü. Buraya sadece ticaret için değil, eğlenmek ve dinlenmek için de gelinirdi. Önemli işler, bütün bölgelerin, kervanlarının getirdikleri haberler, oyunlar, şarkılar, rakslar, şiirler, her şey bu fuarı bir hızlı yaşam merkezi, Arabistan’ın geçici kalbi haline getirmişti.
Okas’da aynı zamanda dinî fikirler de yayılırdı. Yarımadanın çeşitli kültleri burada kıyaslanabilirdi ve Hristiyanlar galiba Hira ve Necran’dan, oldukça çok sayıda buraya gelirlerdi. İşte genç Muhammed, Ebû Bekir’le birlikte bir gün geldiği Okas’ta ünlü Necran piskoposu Kuss bin Sa’ida’yı dinlemişti.[54]
Ak sakallı bu ihtiyar, uzun süreden beri çölün büyük hatibi ve Arapların hakemi olmuştu. Kahverengi devesinin üstünden ve bunun kamburundan başka kürsüsü olmayan ihtiyar, halka sesleniyordu. İlerde, kelimelerine kadar bu şiirî konuşma ile çarpıcı bir benzerlik arz edecek olan Kur’an’da en eski bazı Surelerinde olduğu gibi tanık olarak gök, deniz,, gece, atlar, yıldızları alan Kuss, bu tacir ve muharip kitleye servet ve şanın boşluğunu vaaz ediyordu. Ve bu minval üzere konuşuyordu, piskopos, almaşık imgelerin, vecizelerin, atasözlerinin, kalıplarının sırasını değiştire değiştire, dinleyicileri yormadan.
Uzun yıllar sonra Muhammed Kuss’un kahverengi devesinin üstünden vaaz ettiğini anımsayacak ve Ebû Bekir’den sözlerini, ezberden okumasını isteyecekti. Bu, herhalde, onun başından geçen ilk Hristiyan etki olmalıydı. Hristiyanlığın kökeninin de Yahudi olduğunu unutmayacağız.
[1] D. B. Macdonald. – Allah, in İA ve Louis Gardet. Allah, in EI.
[2] Lihyan, Mekke’nin Kuzey-Doğu’suna düşüyor.
[3] Philip K. Hitti. – op. cit., s. 151-2.
[4] A.J.Wensinck – Rabb, in İA.
[5] Paul Garelli – Les Assyriens en Cappadoce, Paris 1963, s. 208-9.
[6] ibd., s. 61, 215.
[7] ibd., s. 216-7. Ayrıca bkz. K. R. Veenhof. – Aspects of old Assyrian trade and its terminology. Leiden 1972, passim.
[8] Bkz. Burhan Oğuz. – op. cit.II/1, s. 75.
[9] Guy Harpigny. – Âbraham dans le Coratı, in Coll. – Dictionnaire des religions, PUF, Paris 1984.
[10] R. Bosworth Smith. – op. cit., s. 158-9.
[11] ibd. s.162-3
[12] ibd. s.166-7
[13] M. Hüseyin Heykel. – op. cit., s. 120.
[14] W. Montgomery Watt. – Muhammed at Mecca, s. 44 ve Abraham 3 Katsh. – op. cit., s. 108-9.
[15] ibd. s.63
[16] ibd. s.68-9
[17] ibd. s.83-4
[18] ibd. s.147-8
[19] Maurice Godefroy – Demombynes. – Mahomet, Paris 1969, s. 105-6.
[20] ibd. s.106
[21] Yunan – νόμος (kanun) dan.
[22] W. Montgomery Watt. – Muhammad at Medina, Oxford 1972, s. 198.
[23] M. Godefroy – Demombynes. – op. cit., s. 108-9.
[24] W. Montgomery Walt. – op. cit., s. 198-9. Bkz. Kur’an 11/142-151.
[25] Tanrı Buyuruğu, s. 55. Ö. R. Doğrul’un Bakara Suresi 142. Ayet’ine tefsiri.
[26] Bu konunun ayrıntıları için bkz. Burhan Oğuz. -. op.cit., II/2, s. 499, 957 ve dev.
[27] W. Montgomery Watt. – op. cit., s. 369-72.
[28] W. Montgomery Watt. – İslam and integration of society, London 1970, s.13-4
[29] ve sonradan onun tarafından öldürtülen.
[30] W.M.Watt.- op. cit. s. 16-7
[31] ibd. s.21.
[32] ibd., s.30-31.
[33] ibd., s.34.
[34] ibd., s.65
[35] ibd., s.79-80
[36] ibd., s.91
[37] Bu hususlarda bkz. Burhan Oğuz. – op.cit. II/2, s. 241 ve dev.
[38] Bunların ayrıntılarına aşağıda girilecektir.
[39] W.Montgomery Watt. – op. cit., s.155
[40] Bkz. Joseph Schacht. – Zina, in İ.A.
[41] W. Montgomery Watt. – op. cit, s. 191-2.
[42] ibd., s.211-2
[43] ibd., 258-9
[44] İran-Arap rekabeti konusunda bkz. D. B. Macdonald. – Şuûbiye, in İA ve B. Oğuz. – op. cit., II/2, s. 705 ve Roy P.
Mottahedeh. – The Shu’ûbiyâh controversy and the social history of early Islamic Iran, in IJMES VII/2, April 1076,
s. 147-163.
[45] W. M. Watt – op. cit., s. 264-5.
[46] I.Goldziher. – Le dogme et la loi de l’Islam, Trad. F. Arin, Paris 1920, s. 32.
[47] ibd., s. 3
[48] ibd., s. 6-7
[49] ibd., s. 51-2
[50] Max. I. Dimont – op. cit., s. 169-70
[51] J. Horovitz Nebî, in İA.
[52] A. J. Wensinck. – Resûl, in İA. Ayrıca bkz. Alfred Guillaume. – Islam, Middlesex 1962, s. 27-8.
[53] Lousis Gardet – Les hommes de l’Islam, Paris 1977, s.54 ve 67 infra 14.
[54] E. Dermenghem. – op. cit., s, 42-5.