İran Ve Mollalar

Aralık 13, 2017
Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > İran Ve Mollalar

İran Ve Mollalar

Cumhuriyet, 23 Ağustos 1979

 

Aslında bu yazı bir öncekinin İran gerçeklerine uyarlanmış bir devamı gibi oluyor.

 

Hiçbir gerçek anlamıyla yüksek üretimli bir burjuva-kapitalist sisteme sahip ülkede kardinal, molla, şeyh tipinin iktidara geldiği görülmemiş. Aşağıdaki yazı, bu fikir çerçevesinde kaleme alınmıştı.

 

Ama bunun dışında bir başka gerçek daha vardı, İran’da. Ülke toprağının büyük bölümü Şah’ın ve Ayetullah’ların mülkiyetindeydi. Şah, kendi çorak, verimsiz topraklarını büyük bir demogojik gösteriyle köylüye hibe etmiş, Ayetullah’ların sırtından toprak reformu yapmaya kalkmıştı. Çıngar esas itibariyle buradan çıktı. Ve Şah, yine gaflet uykusu içinde, mollaların büyük mali gücünü ölçemedi. Ölçemedi ve gitti…

 

İran’da mollaların sırtından toprak reformunu gerçekleştirmeye yeltenen Şah, tasfiye edilene kadar bütün İran mollalar’ın peşinden gitmişken bugün aynı birliği görmek olanak dışıdır. Şu halde geri kalan sınıflar arasında da bir çıkar çatışması söz konusu olmalıdır.

 

MOLLALARIN GELİRLERİ

 

Gerçekten mollalar, büyük arazi sahibi olmanın dışında, halktan zekât ve yine bir dinsel vergi olan hums’u toplamaktadırlar ve her vesileyle de vakıflara el atmaktadırlar.

 

Bu yazı çerçevesi içinde irdelenemeyecek kadar uzun olan bu konu aslında şu noktalarda düğümleniyor: İmamî Kanun, İmam’ın yokluğunda Şiî ulemaya onun namına yetkilerini kullanma olanağını sağlıyor mu? Ona, İmam’a ödenmesi emredilmiş olup kazancı meşru kılan hums vergisini, yine İmam namına toplama yetkisini veriyor mu? Bu soruların yanıtını hemen kısaca verelim: Uzmanlar “büyük gizlenme” (gayb el-kübra) sırasında (12. İmam Muhammet Mehdî’nin 874 tarihinden beri gizlendiği, Mehdî’nin günün birinde ortaya çıkacağı inancı vardır.) dinsel hums vergisini tahsil etme yetkisinin herhangi bir “vekil”e, yani vekil olduklarını iddia eden mollalara verilmesi gerektiğine dair herhangi bir belgenin bulunmadığını söylüyorlar. Hatta 11 ilâ 13. yüzyıllardaki içtihatların kimine göre müminler bu vergiden muaf tutulmuşlar; kimine göre vergi tutarı kadar paranın toprağa gömülerek orada bekletilmesi istenmişmiş; kimine göre de bunun yarısı yoksullara, öbür yansı da emin kişilere tevdi edilip o kişi bunu kayıp İmam ortaya çıkana kadar saklayacakmış (!).

 

Anlaşıldığına göre İran’da Ayetullah’lar bu sonuncu içtihada iltifat etmişler. Ayetullah Muhammed Rıza Muzaffer, İmam Cafer Sadık’tan bir hadis rivayet ederek müçtehidin, dinsel ve dünyevi işlerde, kayıp İmam’ın salt vekili bulunduğunu ve ona itaatsizlik göstermenin affedilmez bir büyük günah olduğunu söylüyor. Humeyni de, toplanmış yüklü parayı kayıp İmam ortaya çıkana kadar Fransız bankalarının kasalarında emniyet altına almış olmalı. Fransızlar da böyle bir misafiri on beş yıl süreyle bağırlarına basmayıp da kimi basarlar?…

 

Hums, zekâttan farklı ve evin gereksinmesinden artan her türlü gelir, akar, maden vs.den alınan beşte bir oranında bir dinsel vergidir. On iki İmam Şiîliği bunu Kur’an’ın Enfal Sûresinin 41. Ayetinin yorumuna dayandırarak meşrulaştırmıştır. Âyet aynen şöyledir: “Eğer Allah’a iman ettiniz ve hak ile bâtılın ayırdolduğu gün kulumuza indirdiğimiz Âyetlere inandınızsa biliniz ki harpte ele geçirdiğiniz şeylerin (ganimetin) beşte biri Allah’ın, Peygamberin, hısımlarının, öksüzlerin, yoksulların ve yolcunundur…”

 

İmamlar da, Peygamberin vefatından sonra, O’nun payına düşen ganimet kısmının varisi sıfatıyla hums’un yarısını, yani matrahın onda birini, kendilerine, diğer yarısını da Banu Haşim kabilesinin yoksullarına ayırmışlar. Rivayete göre İmam Cafer Sadık “Medine’nin en zenginlerinden biri olarak sizden bu parayı alıyorum. Gerçekten bunu yaparken bütün isteğim sizin günahlardan temizlenmiş (tutahharu) olmanızdır” demiş.

 

BÜYÜK PARA DÖNÜYOR!…

 

Üç hafta kadar önce Humeyni pepsi, koka ve sair kolaların, schweppes ve benzerleri frenk içeceklerinin dine mugayir olmadığını ilân etti. Meğer bunları 1960’larda yasaklamasının nedeni, bunların yapımcılarının Şah’a yakın ve Bahaî tarikatına mensup kişiler olması, kârın bir kısmını bu tarikatın yayılmasına harcamalarıymış. Bu kez fabrikalar el değiştirmiş olup, kârları da “yoksul halk yararına” kullanılacağından yasak kaldırılmışmış. İnsan, bu haberi okuyanda, aklına tuhaf tuhaf şeyler getirmekten kendini alıkoyamıyor.

 

Kaçar’lar döneminde ulemanın rolü üzerinde yine uzmanlara kulak verelim: Mollaların bazıları %40 – 50’ye varan faiz karşılığı para ikrazını meslek edinmiş. Müçtehitler de, aynı şekilde, aracılar eliyle arazi ve kent taşınmaz malları üzerinde büyük spekülatif oyunlara girişmişler. Çıkan yüzyılın ikinci yarısında (reis-ül müçtehidin) Hacı Molla Ali Kâni ve Mirza Aka Cevat gibi ulemanın tahıl istifçiliği, para tutkusunun nasıl din ve imanı bastırdığının kanıtı olmaktadır. Gerçekten, 1871 kıtlığında Hacı Molla Ali Kâni’nin tutumu hakkında 20 Eylül 1873’te Mirza Hüseyin Han, Nasırüddin Şah’a şunları yazıyor: “Millet açlıktan ölürken ambarları tahılla doluydu. Tonuna bu aç insanlar 50 tuman (para birimi) teklif ediyorlardı fakat o, fiyatların artacağını umarak satmaktan kaçınıyordu”…

 

İşin bir başka ilginç yanı, bu müçtehitleri bir özel ordu ile çevrilmiş halde görmemizdir. Lûti adı verilen kişiler, dinsel gücün yanı başında durarak devlete meydan okuyorlar ve müçtehitlerin kendi çıkarları doğrultusundaki fetvalarını destekliyorlardı, kendi “yöntem”lerine göre. Buna karşılık bunlara her türlü talan ve yağma izni verilmiş, kanun bunları (kazara) kovalayacak olsa, camiler ve ulema konakları bunlara sığınak (bast) olmuştu. Daha sonraları bunlara büyük adette tullab, yani medrese öğrencisi de katılmıştı. Bu lûtî’ler birtakım, idman yurtlarında (zorhâne), bir piş kisvat’ın yönetiminde fiziksel olarak eğitilmekteydiler. Bunların ayrıca kendi öz önderleri (baba şamal) vardı.

 

1905 – 1911 meşrutiyet devrimi sırasında pek çok varlıklı kişi bunları köşk ve sair mülklerini korumak üzere istihdam etmişti. O zamanlar bu tür koruyuculara “tüfenkçi” deniyordu. Tehlike anında önemli kişilerin bu gibi tüfenkçilerle çevrili olarak dolaşması mutattı.

 

Bugün Ayetullah’ların timleri aynı işi görmektedirler. Dün “Şah döneminde grevler Tanrı’yı hoşnut ediyordu” diyen İslâm Devrimi lideri “grevler bugün haramdır” diye fetva vermiyor mu? Meğer “hükümeti zayıf düşüren iş anlaşmazlığına son verilmeliymiş”, “anlaşmazlık çıkaran işçilerin düşmanlar ve yabancılarla işbirliği yaptıkları” saptanmışmış!

 

Devrik Şah, kısa sürede İran’ı Avrupa ve Amerika ile baş edebilecek bir ülke haline getirme düşünü görüyordu ama bilgisizliği ona dünyayı anlama olanağını vermiyordu. Biraz olsun bildiği ülke, o da kulaktan dolma Çarlık Rusya’sıydı. Kendisi de İran’a Çar olmuştu. Hiçbir hükümet ve askeri kalmamıştı İran’da, bu yüzden de idare şekli ne faşist, ne de askeri diktatoryaya benziyordu. Öte yandan monarşi geleneği de kolaylıkla tepki gösterilebilen bir haldeydi. Çok kişi Şah’ın İran’ı ile Keyhüsrev (Sirus)’un imparatorluğu arasında bir ilişki bulunmadığının, “2500 senelik devlet” lafının bir masaldan ibaret olduğunun farkındaydı. Şah’ın istibdadı, ancak boynu eğik, güçsüz bakanlar ve uysal bir Meclisle yürütülüyordu. SAVAK’ın yardımıyla. Bugün ise çatışmakta olan güçlerin çağdaş bir noktada durulması beklenebilir. Bugün bir Kurucu Meclis oluşturuldu, çoğunluğu mollaların elinde bulunan bir Meclis.

 

Tabloyu böylece çizdikten sonra sanırım İran’daki anlaşmazlıkların, çatışmaların nedenleri, ayrıca belirtmek gerekmeden ortadadır.

 

Son söz olarak şunu belirtmekte yarar var: Olup bitenler durulup çağdaşlaşma başlatıldığı zaman girişilen devrimin değeri anlaşılacaktır sanırım. Şimdi, güçlerin birbirine düşmesi doğaldır.