Cumhuriyet, 07.06.1979
1982’de yayınlanmış olup da o yıl “Sedat Simavi Sosyal Bilimler” ödülünü almış olan “Türkiye halkının kültür kökenleri, C.II/1, İnançlar” kitabımda dinin esas itibariyle insanoğlunun toprakla olan ilişkisinin olduğunu ayrıntılarıyla irdelemiştim.
Ayrıca, toprağın mülkiyet şekliyle yoksulluğun bağlantısı da aşikâr oluyor. Aşağıda bu hususlar tartışılıyor.
Yaşam ekmeğe bağlı; ekmek de aslanın, yani toprağın ağzında. Durum böyle olunca dinler tarihinin ana hatları insanoğlunun toprakla ve doğal olarak da, onu bereketli kılan göklerle olan ilişkilerinin öyküsü olmaktadır. İlkel insan tohumun filizlenmesinin, mevsimlerin, ölümün ürkütücü sırlarının etkileri altında yaşıyordu. Toprağın bereketini, insan ve hayvanların doğurganlığını sağlayan bir Ana Tanrıça’ya sığınmıştı. Zamanla onu boğa, kurt, geyik ve sair şekillere de soktu ve ona kimi yağmuru, kimi ayı güneşi, kimi rüzgârı idare eden yardımcılar ekledi.
Eski çağların emperyalist kralları tanrılaştılar; Boğa – Tanrı’nın heykelleri krallar gibi sakal uzatırken, krallar da başlarına onun gibi boynuzlar taktılar. Yani krallar Tanrılarla bütünleşti. Osmanlı padişahı da bundan geri kalmadı, “zıllullah” (Allah’ın gölgesi) unvanını takındı.
Zaman, insanların muhayyilesinde, gelip geçici değil, dönencel (devrî) olarak yaşıyordu: ilkbaharda doğa uyanır, yeşerir, meyvelerini verir, ihtiyarlar ve gelecek baharda yeniden doğmak üzere ölür. Kışın getirdiği acıyı, kederi Hıdrellez’in neşesi silerdi, bugün süregeldiği gibi (o dönemlerde Hıdrellez başka başka adlar altında kutlanırdı).
Günün birinde insanoğlu, salt şekilde erkli, her yerde hazır ve her şeyi (ve bu arada krala başkaldırma eğilimlerini…) gören bir Tanrı ile bir antlaşma (Ahd-i Atik) akdetti. Buna göre Tanrı onun bu dünyada rızkını verecek, o da O’na salt şekilde teslim olacak. Antlaşmanın bir maddesine göre de bu dünyadaki rızık yetersiz kalırsa bu, öbür dünyada fazlasıyla telâfi edilecektir. Artık tarih çizgisel (lineer) şekilde işlemeye başlamıştır ve Tanrı da, tıpkı krallar gibi, insanlar üzerinde mutlak egemenliğini resmen ilân etmiştir. Artık O, kralın yanı başında, içte ve dışta nizamın korunmasına yardımcı oluyor. Korunan nizam ise kralın (devletin) koyduğu nizamdır. Her ikisi birlikte, insanların asla dışına çıkmayacakları kesin kuralları belirliyorlar. Ortaklıkları tamdır!
Bu kurallar, kendilerince orthodox, yani sahih, doğru, tam, sağlamdır ve din ilkelerine uygundur. Geçerli bütün davranışlar bu orthodox kurallara uygun olacaktır. Aksi halde devletin nizamı temelinden sarsılmış olur ki buna neden olanlar affedilmez günah işlemiş sayılırlar.
Orthodox kuralların az ya da çok dışına çıkan doktrinlere ise heterodox (Hak mezheplerine aykırı) doktrinler adı verilmiş. Örneğin bizim resmi, gayrı resmi kimi kişilerimize göre, Şiîlik bir heterodox inanç sistemidir. Oysaki İran’da Ayetullah hiç de aynı fikirde değildir. Ona göre Sünnilik bir sapmadır. Arap ordularının fethettikleri ülkelerin halkları, İslam’ı kabul ederken, bu dinin eşitlik ilkesinin çekiciliğine kapılmışlardı. Ama bu umut uzun sürmedi. Az sonra bu halklar, Arap ırkından olmadıkları gerekçesiyle, hem fazladan haraç verir olmuş, hem de topraktan yoksun bırakılmıştı.
Tanrı, vaat ettiği rızkı toprak aracılığı ile verir. Ama gününde yağmur yağdırıp güneş açtırması karnı doyurmak için yeterli olmaz. Ayrıca ürünün de ele geçmesi gerekir. Bu da mülkiyet ilişkileri sorununa götürür.
O tarihlerde Araplardan haksızlık görmüş kitlelerin tepkisi ancak dinsel yönde olabilirdi. Siyasal mücadelenin tek yolu bu idi. Devletin dinsel nizamına karşı çıkmak aslında devletin karşısına çıkmak demekti. Böyle oldu ve Şia doğdu. Buna Arap ırkından olmayan yoksul Müslüman kitlelerle topraksız Araplar katıldı.
Şia’nın muhalefet bayrağını Hz. Ali’nin eline vermiş olması, bilinen tarihsel olayların, kullanılmasına olanak sağladığı bahanenin çok ötesinde bir sosyal anlam taşır: Hz. Ali daima halkın yanında ve yoksul kalmış (zifaf gecesi tahta üstünde yatacak kadar), arkadaşlarının aksine bu mücahedede kendi hesabına hiçbir maddi çıkar sağlamayı aklına getirmemiştir. Anadolu’ya hiç ayak basmamış olmasına karşın bugün herhangi bir kayanın üzerinde iz yoktur ki Şii – Alevi’si olduğu kadar Sünni’si tarafından da “Hz. Ali’nin at nalının izi” diye gösterilmesin.
Bu olayların paralelini Bizans Anadolu’sunda da görüyoruz. Büyük arazi sahipleri ve mütegallibenin zulmünden bıkmış kitleler, devletin sağ kolu olan Kilise’nin orthodox yapısından ayrıldılar ve Kilise’nin mahkûm ettiği Paulisyen, Montanist, Bogomil ve sair heterodox doktrinler ortaya çıktı. Bunlarda, özellikle Pauliyen’lerde, mehdi bekleme eğilimi çok kuvvetliydi. Şia’da olduğu gibi. Hz. İsa dahi Roma İmparatorluğunun en sefil, en ezilmiş bölgesinde insanları kurtarmak üzere gelmemiş miydi? O da Roma paganizmini karşısına almıştı. Fakat daha da kötü bir iş yapmıştı: Romalı patrisyenin elinden kölesini almıştı… Bütün bunlar yeterliydi, onu çarmıha germeye.
Selçuklu Sultanı, İran’da yerine ısındıktan sonra kabuğunu beğenmez, Türkmen’e tepeden bakar olmuştu. Açıkta kalmıştı Türkmen. Hoşnutsuzluğunu, sarayın Sünni akidesine karşı, büyük ölçüde heterodox yolu seçerek gösterdi, Mevlana’nın “gel, gel, her kim olursan ol, gel” çağrısına uymadı. O, yoksul olup Dede’lerini öyle kalmaya devam ettirecek olan Hacı Bektaş’ın etrafında toplandı.
Ortaya çıkan Mevlevi – Bektaşi ikiliği, bir dinsel zıtlaşma gibi görünürse de sosyal sınıflaşmanın çok belirgin bir dile gelişidir. Bir yanda başkentte sarayın yanı başında oturan, zengin, mevcut devlet nizamının savunucusu, kulluk kavramını işleme görevini üstlenmiş Mevlana ve etrafına kümelenmiş başta sultan olmak üzere ulular, zenginler, kent tüccarı; öbür tarafta da bir köyde oturmayı yeğlemiş Hacı Bektaş ve irşat ettiği kırsal kesimin yoksul halkı.
Bizans’ın Hristiyan halklarından heterodox doktrinleri benimsemiş zümreler, ihtida edip İslâm’a geçtiklerinde bu yeni dinin de heterodox tarafını tutmuşlardır. Özellikle Doğu Anadolu’da, Rumeli’de, Filibe, Makedonya, Arnavutluk gibi Paulisyen (imparator bunları oralara sürmüştü) ve Bogomil merkezleri sonradan Bektaşiliğin yuvaları haline gelmiştir.
Mevlevi’lerin Osmanlı idaresinden büyük itibar görmelerine karşılık Bektaşiler daima ağır baskı altında bulundurulmuş ve kuşku ile izlenmişlerdir. Yeniçerilerin Bektaşi olmaları bu hale engel olmamıştır. İzlenen aslında tüm heterodox doktrinlerdir. Yavuz’un politikasını anımsayalım.
İran’da Safevi devleti kurulana dek bu ülke Sünni idi. Şiiliği oraya, bu devleti kuran topraksız Anadolu Türkmen aşiretleriyle tımarından olmuş sipahiler buradan taşımışlardı. Çaldıran muharebesi, büyük çoğunlukla Anadolu çocuklarına karşı verilmişti. Pir Sultan Abdal da, Hızır Paşadan kellesini kurtarabilseydi İran’a kapağı atmış olacaktı. Neylesin ki ferman gelmişti: “Sivas sancağındaki kadılara emrimdir. Hükmünüz altındaki yerlerde Simavnalı (Şeyh Bedreddin) topluluğundan bazı kimselerin Tanrı yolundan saptıkları, Şeriat dışı birçok kötü işleri işledikleri, Kızılbaş başlığı giyip… Nice Müslüman’ların baştan çıkmasına sebep oldukları bildirildiğinden… Emrim size geldiğinde, yukarda söylenenleri yapanlar, meşhur ve tanınmışları kimler ise kanun gereğince…” (1613). Buradan da Kızılbaş’ın asıl günahının Bedreddin’in öğretisini izlemek olduğu anlaşılıyor. Ne istemişti Simavnalı? Topraksıza toprak! Bu isteği sürdüren, “Tanrı yolundan sapmak, Şeriat dışı iş görmek”le suçlanıyor, bugün, yine dinsizlikle bir tutulan komünistlikle suçlanıldığı gibi. Bu yetmiyormuş gibi de orthodox Sünni yönetim ve çıkarı ona bağlı olan zümre, Şii, Alevi, Bektaşi ve Kızılbaş’a iftiranın türlüsünü yağdırıyor. Yok mum söndüler tertiplenirmiş, herkes birbirinin karısı kızıyla şunu bunu yaparmış…
Bir toplumda gerek etnik, gerekse dinsel yönden azınlıkta bulunanlar o toplumla genellikle toplumcu görüşlerin etrafında bütünleşirler. Bu da, öbürlerinin düşmanlığını üzerlerine çekmek için yeterli bir neden olmaktadır.
Bütün bu söylediklerimiz son ayların çok acı, çok kanlı bazı olaylarına ışık tutabildi mi dersiniz?