“Bir adam bir kadın alıp onunla evlendiği zaman vaki olacak ki, onda utanılacak bir şey bulduğu için, kadın onun gözünde lütuf bulmazsa, onun için boş kâğıdını[1] yazacak ve onun eline verecek ve onu evinden gönderecektir. Ve evinden ayrıldıktan sonra kadın gidip başka bir erkeğin karısı olabilir. Ve sonraki adam da ondan nefret ederse ve onun için boş kâğıdını yazarsa ve onun eline verip onu evinden gönderirse yahut onu kendisine karı olarak almış olan sonraki adam ölürse; onu göndermiş olan evvelki kocası, kadın murdar edildikten sonra, onu kendisine karı olarak tekrar alamaz…” (Tesniye XXIV/1-4).
“Ve: ‘Kim karısını boşarsa ona boş kâğıdını versin’ denilmiştir. Fakat ben size derim ki, zinadan başka bir sebeple karısını boşayan adam onu zaniye (zina işleyen) eder ve kim boşanmış kadınla evlenirse, zina eder” diyor Matta’ya göre İncil (V/31-32).
İslâm’da, Musevîlik ve onun devamı Hristiyanlıkta olduğu gibi, karısını, sebebi ne olursa olsun, boşamak isteyen erkeğin bunun için “boş ol!” demesi, ya da daha nazikâne eline “boş kâğıdı” vermesi yeterliydi. Yukardaki Musevî yasası, eline böyle bir kâğıdı almış kadını, onu boşamış kocasının tekrar almasını yasaklıyordu.
Osmanlı fıkhı “boş kâğıdı” verdikten sonra o kadını tekrar nikâh etmeye, üç keze kadar müsaade ediyordu. Bazı hiddetli kişiler, bir daha geri dönmeyi önlemek için karıları “talâk-ı selâse” ile boşarlardı ki bunun geri dönüşü kalmazdı. Fıkıh, bunun da kolayını bulmuştu: talâk-ı selâse ile boş düşen kadının, her iki tarafın da pişmanlık duyarak tekrar birleşebilmeleri için bir başka erkekle evlenip boşanması ve iddet (kocadan ayrılan kadının tekrar başkasıyla evlenmek için kanunen bekleme zorunda olduğu süre) süresini doldurması gerekirdi ki bu “başka erkekle evlenme” fiiline “hülle” denirdi. O ise ki “İslâm şeriatı hülle yapanlar ve yaptıranlar hakkında oldukça sert hükümler koymuştur. Peygamber kadın ve erkek hülle yapanları lânetlemiştir…”[2]
İslâm telâkkisine göre her şey çift olup bu keyfiyet, Tanrı mucizesinin işareti olmaktadır, ikili birleşme, Allah’ın isteği olup dişi ile erkeğin münasebet haline getirilmesi demek olan cinsiyet, tamamen evrensel bir Tanrı iradesinin bir özel durumundan ibaret olmaktır. Rûm Sûresi 16-26 ve daha başkaları (II/187, IV/1…) bu konuyu işlemektedir. Bütün bunlarda beşer sevgisine tanınan merkezî yer gerçekten dikkate şayan oluyor. Her şey, şaşırtıcı bir belirginlik arz eden, zevc kavramı etrafında dönüyor. Lisanü’l Arap sözlüğü, kavramda mündemiç ikiliğin, cinsiyetlerin tam benzerliği olduğu kadar bunların karşıtlığını vurguluyor. Ezvâc, bir karîn‘i haiz vahdet oluyor. Ezvâc ise ikidir.[3]
Ama Kur’an, hiç de “feminist” değil! Buna rağmen bir feminist esinti, yer yer, kutsal metinlerde yer alıyor. Anlatıldığına göre ilk İslâm cemaatinin kadınlarından bazıları ateşli feministlermiş, eski muharip Nusabya gibi. Bu sonuncusu bir gün Muhammed’e neden Kur’an’da, Allah’ın hadımlara değil de sadece erkeklere hitap ettiğini sorar. Efsaneye göre Allah bu sorunun geçerliliğini tanımış ve bademâ ifsâ, “mümin ve mümine”lerdenden söz etmişmiş.
Bunlar hiç şüphesiz uydurma gerçekleştirmeler oluyor. Kur’an ve Hadîs kadın için çok sayıda ve değişik, ancak anlamdan yana yüklü basmakalıp düşünce arz ediyor. Gerçi İslâm kadın-peygamber bilmiyor. Ama bütün erkek-peygamberler, kutsal metinlerde bol bol geçen bir dişil dünyada bulunuyorlar. Bittabi Havva, hepimizin anası oluyor (Kur’an VII/18 ve dev.); ama ortada bir de Sebe (Sabâ) Melikesi ve Süleyman’ın elde ettiği şaşkınlık veren Belkis; kendisine iki Sure’nin az çok inhisar ettirildiği, Lekesiz Hamile Bakire İmran kızı Meryem; Lût’un ahlâksız karısı (VII/81 ve dev.) ve kızları (XI/78-83); Nuh’un garip dışlanmış karısı (“Hak Teâlâ kâfirlere Nuh’un karısı ile Lût’un karısını misal olarak irat eder. Bu iki kadın, kullarımızdan doğru dürüst iki insanın (nikâhında) idiler. Onlara ihanet ettiler…” -LXVI/10), Zekerya’nın, hürmet telkin eden asil zevcesi, firavun karısı olmasına rağmen o denli erdemli Asiye (XXVIII/9)…
Bu hanımlar ve daha niceleri, Kur’an’da zikredilme imtiyazına sahip olarak hayallerden çıkmayan bir dişil ezelînin Müslüman nümulerini teşkil ediyorlar. Kaldı ki haylice renkli anımsamalar, çok sık dişil ortamda geçmiş olan Peygamberin özel hayatının öyküsünü cilalamaktadırlar. Ve Tahir Zevceleri. Bu hususta Şemsettin Sami’ye kulak vereceğiz: “Hadice-i el-Kebîre’den sonra Fahr-i Kâinat Efendimiz on dört kadın tezvic edip yalnız on birini cem buyurmuş ve yalnız on biriyle duhul vuku bulmuştur. Ezvac-ı mutahharaları: (adlarını sayıyor) ve isimleri mühtelifûnfih olup ve gayri medhulû baha olan diğer dört kadın”.[4]
Bunların arasında Hatice, İslâm’ın ilk hanımı, kendini kabul ettiriyor: koruyucu, sevecen ve ana, asil ve iş kadını. Ama bir de kızıl saçlı, fettan Ayşe var…
Dişil mitos ve bunların icra ettikleri şiirî nüfuz ne olursa olsun, iki kadın tipi, İslâm’da simge değerini kazanıyor: “erdemli” cilveli Ayşe ile Yusuf u baştan çıkarmaya çalışan, isteklerinin esiri Züleyha. Kur’an, Yusuf un “başının döndürülmesi” öyküsünü, Tevrat’tan bazı esas noktalarda farklı şekilde anlatıyor: “Evinde bulunduğu kadın (Yusuf’u) kendisine ram etmek istedi, kapıları sımsıkı kapadı ve ‘haydi gel’ dedi (Yusuf): Allah’a sığınırım, dedi, (senin kocan) benim efendimdir…” (XII/23).[5]
Yusuf, “günah” eğilimine mukavemet ediyor ve bu yüzden hapse atılmasına rağmen bu sınavdan muzaffer çıkıyor.[6] Ancak Yusuf un da bu arada “gevşediği” anlaşılıyor (Kur’an XII/24). Razi ise işe Cebrail’in karışıp Yusuf un gönlünden gayri meşru arzuyu sildiği yönünde yorumluyor işi. Züleyha’nın ve daha nicelerinin öyküsü üzerinde daha fazla durmayacağız.
Görüldüğü gibi, ister peygamber, ister sıradan adam, bir cinsî sorun, Âdem’den beri var olmuş. Ama beraberinde bir de “doğum kontrolü” sorununu getirmiş.
Doğum kontrolü
Bir Hadîs’ten şunları okuyoruz: “Peygamber’le birlikte Banu el-Mustalig’e akın etmek üzere süvar olmuştuk ve kadın tutsak ele geçirdik… Kadın arzuluyorduk ve imsak ağır gelmişti. (Ama) ‘kesik çiftleşme-coitus interuptus’ istiyorduk ve bunu Peygamber’den sorduk. Dedi ki: ‘Tereddüde mahal yoktur zira Allah, Yevm-i Dîn’e kadar yaratılacakları peşinen saptamıştır’ “.[7]
Judaism, Hristiyanlık ve İslâm, müşterek kökene sahip olmakla birçok dinî kavramı paylaşırlar; bunların tutum ve yasaları, kabul etse de, farklı görüşe sahip olsa da, birbirine ışık tutar. Dar Yahudi-Hristiyan-Müslüman Akdeniz geleneği içinde, İslâm’ın doğum kontrolüne cevaz vermesi, yaratmış olduğu dinî tepkiyi izah eder. Müslümanlar, kendi cephelerinden, bu konuda Yahudi tutumunun farklı olduğunun farkındaydılar ve bazı Ortaçağ Kilise adamları da mezkûr İslâmî müsaadeyi “İslâm’ın dehşeti” listesine ithal etmişlerdi. Hristiyanlıkta doğum kontrolü üzerine yapılmış etütlerin esasta İslâmî dayanağı vardır. Bu konuda 400 ilâ 1600 yılları arası dönemi vurgulayan doğum kontrolü uygulamaları karşısında Katolik akidesi bu arada yayılmıştı: “Tamamen Araplar’dan (Müslümanlar) gelen “önlem reçetelere hiçbir surette itibar edilmeyecekti. XVII. yy.ın ortalarına kadar Avrupa’da tıp el kitabı olmuş olan İbn-i Sina’nın eserlerinin doğum kontrolü bölümü kenara itilecekti.[8]
Allah tam güçlüdür ve işin başında ve sonunda hiçbir beşerî davranış O’nun kararlaştırdığı yaratılışı saptıramaz; bu itibarla, hukukçuların doğum kontrolüne izin vermelerinin dayanağı bu olmaktaydı: Peygamber, bu konudaki soruları hep şöyle yanıtlamıştı: “Canının istediği gibi yap; Allah’ın istediği her halükârda vaki olacaktır ve meninin tümü mutlaka çocukla sonuçlanmaz”. Bu Hadîs’te iki unsur mevcut olup bunlar sairlerinde de tekrarlanmışlardır, önce, kader kavramı, peşin karar. Allah önceden isteklerini bildirmiştir. Bu kavram çok ilginç şekilde kullanılmış. Penis’i “zamanında” geri çekme halinde Allah yeni bir hayat yaratmaya niyetli değildir. Ama adam daha da bunda geç kalırsa Allah bunun aksini istiyor demektir.
“Geri çekilme” olayının bir sonucu olabilecek meninin ortaya saçılması Yahudi ve Hristiyan düşüncesinde Tanrı’ya bir günahkâr meydan okuma olarak telâkki edilmektedir.
Divertimento
II. Dünya Savaşı sırasında anlatılırdı: İtalyanlar, Hitler’in yanıbaşında insanlığa belâ olmuş Duce’leri Mussolini’nin nasıl ortaya çıktığını tartışıyorlarmış. Kimi, bu adamın başarılı olması için ünlü “Roma yürüyüşü”nden sonra çekilmiş olmasının gerektiğini savunmuş… nihayet biri işi kestirmiş: “Babası zamanında çekmemiş!”…
Müslümanlar, Judaismin “durdurulan cimâ-coitus interruptus”u yasaklamış olduğunu biliyorlardı ve bu yasağın mesnetsiz olduğunu düşünüyorlardı; şöyle ki “durdurulan cimâ-geri çekme”, gebeliğe karşı kesin bir çare değildi. Müslümanlar Yahudi ve Hristiyanların, doğum kontrolünün Tanrı’ya karşı gelme fikrine iştirak etmiyorlardı. Ortada bir vakıa vardı: Ortaçağ Orta-Doğu halklarınca bilinen en “doğru” ve “etkin” doğum kontrolü yöntemleriyle bile istenmeyen gebelik sık vaki olmaktaydı. Müslümanların indinde, niyet ile gerçekten varılan sonuç arasındaki fark, Tanrı’ya rahat bir karar ortamı bırakıyordu.[9]
Öbür yandan, doğum kontrolüne verilen genel izin, çocuk düşürme fiilini meşru kılma eğilimini pekiştirmişti, İslâm’da hamil, bir yeni yaşayan nesnenin başlangıcıydı; ama ayrı bir “ruh verme” fiili ancak bir insan hayatı meydana getirirdi. Judaism, Hristiyanlık ve İslâm’da yasaklanan, “yaşam” alınması (kurban…) değildi. Bu durumda sorun, ana rahmindeki ceninin ne zaman insan olmaya başlayacağına bağlanıyor. Böyle bir şey, insan dışı herhangi bir varlık (hayvan) için bahis konusu olmuyor.
Bu “insan olma”, hamil anında mı doğumda mı veya bu arada bir anda mı oluyor? Hristiyan ilahiyatı ilk rüşeymin gerçek bir insanî varlık olmadığını ve ancak ona “ruh verildiğinde” ya da “şekillendirildiğinde” böyle olabileceğini kabul ediyor. O zaman iş kalıyor, ne zaman “şekillendirildiğinin” saptanmasına. Aristo’nun her zaman doğru söylediği iddia edilemez. Aksi her zaman ispat edilebilir. Bu konuda, dediği de şu: Teşekkül anı, eriller için kırk günlük devre olup Leviticus’a göre dişiller için seksen gündür. Müslüman görüşü ise, erkek tohumunun, dişininkiyle birleşmedikçe, hiçbir şey ifade etmeyeceği merkezinde olup işbu keyfiyet, doğum kontrolü müsaadesinin esasını teşkil ediyor.[10]
İslâm tıp kitaplarının önerdikleri doğum kontrolü yöntemlerinin ayrıntıları konumuz dışında kalır. Ancak, Arap Yahudi tabiplerin, kendi dinlerinin kesinlikle “tohumun tahribi”ni tümden men etmesine rağmen fiilen bunları tavsiye ve uygulamaları, doğum kontrolünün Arap tıbbında ne denli yerleşmiş olduğunu gösterir. Kendileri, kişisel olarak, bu olaya hangi açıdan bakarlarsa baksınlar, tabiplik işlevinin gereği çevrenin egemen kültürüne uyarak bunu uygulamaktaydılar. İbn Jumai’yi saray tabipliğinde istihlâf etmiş olan Maimonides (Mısır’da Selâhattin’in oğlu ve halefi Melik el-Efdal dönemi) bunun en güzel örneğini oluşturur. O ki, Yahudi yasasının tedvinini yaparken, her türlü tohum tahribine kesinlikle karşı çıkmıştı. Buna rağmen, Efendi’si için hazırlamış olduğu sıhhî önlemler arasında şu tavsiye de vardı:
“Cimâ’dan önce kullanılacak doğum kontrolü uygulamalar. Gebeliği önleyiciler (1) erkek tarafından (penis’i) soğan suyu, ağaç katranı ve yarpuz otu suyu veya piliç safra kesesiyle ile ovmak; (2) ve kadın tarafından, nane ruhuna veya abdestten sonra akmış tohum bulanmış bir bezin ithali”…[11]
Fazla zevkli olmamalı bu uygulamalar…
Ama buna rağmen radikal Judaismin bu konudaki püriten tutumu, Ahd-i Cedid’in esin kaynaklarından biri olacaktı. Josephus’un (M.S. 37-93) betimlediği müsamahasız Yahudi Essenian kültü, dünyadan kaçışın bu ilk ilhamını sağlamıştı. I. yy. İskenderiye’sinde, Grek ortamında yazmış olan Yahudi Philon, talâk, yakın akraba arasında cinsî münasebet, zina… ya çatmalarında Hristiyan görüşüne yakın düşünceler sergiliyordu.[12]
“Ve eğer adamlar kavga edip bir gebe kadına çarparlar ve onun çocuğu düşerse ve bir zarar olmazsa, kocasının kendi üzerine tayin edeceği gibi tazmin edecek ve hâkimler vasıtasıyla verecektir. Fakat zarar olursa, o zaman can yerine can…” (Çıkış XXI/22-3). Bu ifade, Yahudilerin rüşeymin gelişme derecesine atfettikleri önemi gösterir şöyle ki ona zarar, ancak onun canlı olduğunun tespitinden sonra tazmin edilecektir.[13] Ve Yahudi hahamlar “içerde harman edip dışarda savurma”yı öneriyorlar.[14]
“Ama üremeye yüksek derecede itibar eden hahamlar, buna rağmen, gebeliğin önlenmesinin gerektiği durumları da dikkate alabiliyorlardı. Tanrı, insanlara çoğalmayı emretmişti; ama kadının da göz önüne alınacak ihtiyaçları olabilirdi. Hristiyanlar ise buna karşılık, üremenin sorumluluğunu başlıca kadına yüklüyorlardı”.[15]
Bütün bunların bir etkileşim ortamı olmuş olmalıydı. Buna kısaca bir göz atalım, Yahudi’nin her daim içinde bulunduğu ortamın.
Polybius (yakl. M.Ö. 150), Yunan sitelerinin nüfus eksikliğinden zarar gördüğünü vurguluyor ve Yunanlıların az çocuk yaptığından (ya da çeşitli şekillerde hiç yapmadığından) yakınıyor.[16]
Yunanlı, birçok ot şerbetinin gebeliği önleyici niteliğine inanırdı. Bu bağlamda, gebeliği önleyici için bir atikion deyimine sahip olduğunu, buna karşılık Latinlerde, “zehir”i ifade eden bir müphem venenum tabirinin bulunduğunu belirtelim. De materia medica‘sında Dioscorides (M.S. 40-80), Theophrastus’un (M.Ö. Yakl. 300) otlar hakkında verdiği bilgilere ek olarak, kısırlaştırıcı unsurları içeren içecekler için birçok reçeteyi sıralıyor: Akdiken (mayıs çiçeği) yaprağı veya kabuğu, sarmaşık, kavak ve söğüt suyu. Bu arada, keçi sütünde içilmiş lahana, cinsî muharrik olarak gösterilirken bunun kuru olarak yenmesinin bu eğilimi azalttığına işaret ediliyor. Ardıç tanesi penis üzerine ya da vulva içine konduğunda, geçici bir kısırlık sağlıyormuş…[17]
Bütün bunlar eski Yunan toplumunun, gebeliği önleme hususunda ne denli istekli olduğunu gösteriyor.
Eski Mısır’ın Eber papirüsü çocuk düşürmek için hurma, soğan ve acanthus meyvesini bal içinde ezip bunu bir tülbent üzerine yayarak vulva üzerine koymayı öneriyor.[18] Maimonides’in mezkûr “soğan” önerisi buradan mı kaynaklanıyor?
Lydia’da Philadelphia’da Dionysos’a adanmış bir mabet’te M.Ö. yakl. 100’lere ait bir yazıtta, şehveti tahrik edicileri, çocuk düşürücüleri ve gebe kalmayı önleyici sihirleri kullananları yasaklıyor. Helenistik Mısır’da doğum, düşürme ve çıplak gözükme, Ptolemelere ait bir yazıtta, “pislik” sebebi olarak gözüküyor.[19]
“Ve Yahuda orada Ken’anlı bir adamın kızını gördü… ve kızı alıp yanına girdi… Ve (kadın) yine gebe kalıp bir oğul doğurdu ve onun adını Onan koydu… Ve Yahuda’nın ilk oğlu, Er, Rabb’in gözünde kötü idi ve Rabb onu öldürdü. Ve Yahuda Onan’a dedi: kardeşinin karısının yanına gir ve ona kayınbiraderlik vazifeni yap ve kendi kardeşine zürriyet yetiştir. Ve Onan o zürriyet kendisinin olmayacağını bildi ve vaki oldu ki, kardeşinin karısının yanına girdiği zaman, kardeşine zürriyet vermesin diye yere dökerdi. Ve yaptığı şey Rabb’in gözünde kötü oldu ve onu da öldürdü” (Tekvin XXXVIII/2-11).
Hristiyanlar gebeliği önlemeyi “katil” olarak görebilirler. Açıkça kavramı, yasal yerine ahlâkî açıdan mütalâa etmektedirler. Yahudi bilginler, Onan’ın itaatsizliğinin, onu simgeleyen özgül fiilden çok, büyük anlam taşıdığını ileri sürmekte devam etmişlerdir. Buna göre Rabbi Eliezer (M.S. 80-100) ve R. Meir (M.S. 150) gibi hahamlar, geri çekmenin, emzikte bir anayı müteakip bir gebe kalmadan korumak için kullanılabileceğini iddia etmişlerdi.[20]
Çok uzayabilecek bu konuyu burada bırakıyoruz
***
Kitâb-ı Mukaddes Takvimleri
Yahudi kültüründe, esası Tevrat’ta yazılı çok sayılı bayram, festival ve sair ayinler vardır. Bunların bir kısmı doğruca siyasî tarihle, (Mısır’dan çıkış, çölde gökten yiyecek yağması, Kenan’a giriş…) bir kısmı da doğruca tanrısal faaliyetlerle ilgilidir. Bu sonuncuların bir dinî yanı da vardır: ilk ürünlerin mabede sunulması…
Bunlardan özellikle iki tanesini, Ramazan ve Kurban Bayramlarını, İslâm benimsemiştir. Bunların dışında Aşure, Hıdrellez gibi yine Samî kökenli olanlar bulunduğu gibi halkın çok sayıdaki festivallerinin kökeni, Roma’nın tarımsal festivallerine kadar dayanır. İklim koşullarının az çok birbirine yakın olması itibariyle bunların tarihleri de az çok tetabuk etmektedir.
Biz burada önemli Yahudi bayramlarından iki tanesini zikredeceğiz.
İlki “Yedinci Ay” bayramı olup bu, bayramların üçüncüsü olarak güzde kutlanır ve Hasat Bayramı tesmiye edilir. Hasat zamanının sonuna tesadüf eder: “ve tarlada ektiğin, işlerinin ilk mahsulünün biçme bayramını ve yılın sonunda tarladan işlerini topladığın zaman toplama bayramını tutacaksın” (Çıkış XXIII/16) “Ve buğday biçiminin turfandaları zamanında kendine haftalar bayramını ve senenin sonunda devşirme bayramını yapacaksın” (ibd., XXXIV/22). “Ve bu emir etrafa yayılınca İsrail oğulları buğdayın, yeni şarabın ve yağın ve balın ve bütün tarla mahsulünün turfandalarını bol bol verdiler;[21] ve her şeyin ondalığını[22] bol bol getirdiler… Üçüncü ayda yığınların temelini koymaya başladılar ve yedinci ayda bitirdiler” (II. Tarihler XXXI/5-7).
Bu, Rabb’in yıllık bayramı oluyor, Shiloh’un kızlarının bağlarda dans etmeye çıktıkları bayram (Hâkimler XXI/19-21) (Benyamin oğulları bu kızları kaçırıp kendilerine kan diye alıyorlar). Bu bayramda, yılın sonunda, Süleyman Kudüs’te Mabet’i ithaf etmiş, Ahit Sandığı Mabet’e getirilmiş ve Rabb’in şanı Rabb’in evini doldurmuş: “O zaman Süleyman İsrail’in ihtiyarlarını ve sıptlarını bütün başlarını, İsrail oğullarının atalar evleri emirlerini, Rabb’in Ahit Sandığı’nı Davud şehri olan Sion’dan yukarı getirmek için Yeruşalim’e (Kudüs’e), kral Süleyman’ın yanına topladı. Ve bütün İsrail erleri yedinci ay olan Etanim ayında, bayramda, kral Süleyman’ın yanına toplandılar” (I. Krallar VIII/1-2). Josephus’un dediği gibi Mabet’in ithafının bu ayda yer alması “rastlantı” değildi. Mabet, toprağın ilk ürünlerinin tıpkı mahallî ibadethanelere olduğu gibi, takdim edildikleri yerdi. Bu itibarla bu takdim yerinin yıllık ithafının bütün hasatın bittiği bir tarihte yapılması mantıkî olmaktadır (Yılın başında da, Nisan’ın ilk günlerinde, Passover’den önce benzer bir ithaf da vardı).
Sürgünden sonra bayram bu niteliğini korumuştu. Tarihler Kitapları’nın sürgün sonrası yazarları, Süleyman’ın bayramını “mezbahın ithafı” tesmiye etmişlerdi. Sürgünden sonra Mabet yeniden inşa edildiğinde rahip Jeshua ve Judah valisi Zerubbabel birlikte İsrail’in Rabb’ine bir mezbah bina edip Çardaklar Bayramı’nı kutluyorlar. Peygamber Haggai Jeshua (veya Joshua) ve Zerubbabel’e yedinci ayın yirmi birinci gününde, yani Çardaklar Bayramı’nın yedinci gününde cesaret verici sözler söylüyor. Birçok bakımdan Haggai’ye yakın olan peygamber Zekarya, kehanetlerinin sonunda “Ve Yeruşalim’de ve Yahuda’da her kazan (tencere) ordular Rabb’ine mukaddes olacak ve kurban kesenlerin hepsi gelecekler ve onlardan alacaklar ve onlarda pişirecekler ve o gün ordular Rabb’inin evinde artık bir Ken’anlı bulunmayacak” (Zekerya XIV/21). Bu bayramın esas niteliğinin Mabet ve Mezbah ithafı olduğu anlaşılıyor. Bayramın kutlanmasında, Mishnah’ın Sukkah (Çardak)[23] bölümünde, mezbahın çevresinde bir ayin oluyor. Bu ritusun anlamı, mezbahın yıllık ithafı olmalı. Bu geleneğe uyarak Büyük Konstantin, 335’de Kudüs’teki Kutsal Gömüt Kilisesi’ni İthaf Bayramı’na (dies encaeniarum) kutsayacaktı.
Gerçekten, bu “Çardaklar Bayramı” ne anlama geliyordu? Çöldeki mabedi mi kastediyordu? Halen bayramın özelliklerinden biri çardaklar altında oturmak olup Nehemya VIII’in öyküsü bunu hasadın sonuna bağlıyor. Çardaklar zeytin, yabani zeytin, murr, hurma ve sair yapraklı ağaçlardan olacaktır. Kristensen, Mısır dinî uygulamalarında çardağın aynı zamanda bir nevi mabet olduğunu yazıyor. Böyle olunca da “yerin bolluğu” ile süsleniyordu. Aynı şey, tarlalarda bağbozumu sırası ya da sonunda kullanılan Yahudi “çardak”ı için geçerli olmalı. Mezamir’in iki yerinde, sukkah‘ın erili olan sok yada sak, Kudüs Mabedi’ni ifade etmek üzere bir şairane metafor olarak kullanılıyor. Mezmur XXVII/5’de “zira şer gününde beni çardağında (sığınak-sukko) saklayacak…” deniyor.
Bu bayramın esas mahiyeti, Filistin iklim koşullarıyla izah edilebilir: hasat sırasında açık havada – sıcakta çalışmadan sonra daha iyi korunmuş bir varlığa dönüş âdeti olabilir. Josephus, “yılın acımasızlığına karşı bir koruma” olarak çadırların kurulduğunu anlatıyor.
Buna, bizim için önemli olabilecek iki ritus bağlanıyor: su saçısı ve kadınlar avlusunun ışıklandırılması. Bunların her ikisi Mabet ve Mabet avlusunda icra edilmiş olmakla Mabet ritusları olarak addediliyorlar. Su saçısı başlarda, yağmur elde etmek için uygulanan bir ritustu. Yağmur duası, daha eski zamanlardan itibaren bayramla bağlantılı idi ve su saçısı ritusu, az çok sihrî bir tabiatı haizdi.
Kadınlar avlusunun ışıklandırılması, ya da ışık festivali, herhalde güz ekinoksundan (gün-tün eşitliği – tesavi-i leyi ü nehar) kaynaklanıyor. Sürgün zamanından itibaren ilkbaharda Nisan ayı ile güzde Tişri arasındaki denge mutlaka hissedilebiliyordu. Bu her iki ayda, dolunayda bir bayram uygulanıyordu. Böylece de Hamursuz Bayramı ile Çardaklar Bayramı yılın mukabil nihayetinde kutlanıyordu ve her iki ilâ üç yılda bir araya, bayramları tam gününe isabet ettirmek için, fazladan bir ay sıkıştırmak gerekiyordu.[24]
Goudoever’in ne diyeceğini bilemiyoruz ama Shilo kızlarının bağlarda dans etmeleri bize, kültü Küçük Asya’dan her tarafa yayılmış Dionysos ayinlerini hatırlattı. Mezkûr “Işıklar festivali” de bir güneş ve ay kültünün, İbranî-Musevî veçheye bürünmüş kalıntısı olamaz mı?…
Gelelim şimdi, özellikle İslâm açısından da önemli, ikinci Bayram’a, “Birinci ve Yedinci Ayın On günü” Bayramı’na. Ama daha önce sözünü etmiş olduğumuz bunun İslâmî uzantısına, bazı eklemelerle değineceğiz.
Aşûrâ ve âşûr, 10 Muharreme rastlayan günün adı olup başlarda da kısaca söz ettiğimiz gibi, o gün oruç tutulurdu. Peygamber bunu Medine’de Yahudilerde görmüş ve benimsemişti.
Âşûrâ‘nın, (Arapça “on” sayısıyla ilgili olarak) Arâmî tayin lahikasını taşıyan, İbranîce âşûr olduğu açıktır şöyle ki âşûrâ sözcüğünün İslâm’dan önce de bilindiği ve o günü oruç tutulduğu malûm olduğuna göre bunun bütün Samî dillerde müşterek bir kelime olduğu anlaşılıyor. Tevrat’da bu kelime, büyük kefaret günü için kullanılmıştır.
“Ve sizin için ebedî bir kanun olacak; yedinci ayda, ayın onuncu gününde canlarınızı alçaltacaksınız…; çünkü o gün, sizi tathir etmek üzere sizin için kefaret edilecektir; Rabb’in önünde bütün suçlarınızdan tathir olacaksınız” (Levililer XVI/29-30).
Ramazan orucu ortaya çıkınca, aşûrâ orucu ihtiyarî hale geldi. Aşağıda bunun Yahudi orucu olarak ayrıntılarını vereceğiz.
10 Muharrem daha başlardan itibaren âşûrâ günü olarak zikredilir. Bu günün Yahudi esasına dayandığı aşikârdır.
Günümüzde bütün Sünnî âlemin sofularınca oruç tutulduğu gibi, “tarihî” nedenler dolayısıyla de kutsal sayılır; rivayete göre, Nuh gemisinden o gün çıkmıştır; Mekke’de Kâbe’nin kapısı ziyaretçilere âşûrâ gününde açılır… Muharrem ayı Şiî âlemde büsbütün başka anlamlar da taşır.
Mamafih Peygamber’in âşûrâ orucunu tutmayı Yahudilerden öğrendiği, fakat aralarının bozulup bu orucu terk ederek Ramazan’ı farz kıldığı yolunda Caetani ve Wensinck’in iddiaları reddedilmekte, Arapların Cahiliye devrinde âşûrâ gününe önem verip oruç tuttuklarının, Peygamber’in de bi’set’ten (Peygamber olarak gönderilme) önce bu oruca devam ettiğinin sahih rivayetlerle sabit olduğu ileri sürülmektedir.[25]
Müslümanlar arasında şöyle bir inanç vardır: rivayete göre, âşûrâ günü Nuh’un gemisi tufandan halâs olduğu vakit, bir şükran ayini olarak, gemide bulunan hububat vs.den oluşan tatlı bir çorba pişirilmişmiş…[26]
Bu Yahudi “Onuncu gün”ün kökeni pek bilinemiyor. Buna karşılık bunun niteliği daha açık: bu “Yeni Yıl-Nevrûz”, ya da, 1 Tişri ile 10 Tişri arasındaki on gün, “Eski” ile “Yeni” arasındaki günler oluyor. Babilonya’nın Zagmuk dönemi, yani 365 günlük tropik yılın, 354 günlük kamerî yıla göre, fazlası ile kıyaslanabilir. Mamafih Zagmuk dönemi ilkbaharda olup on bir günden ibarettir. Her ne kadar Enoch ve Jubilee’ler Kitabı 364 günlük bir yıl öğretiyorsa da (yani bir kamerî yıldan on gün fazla), bu 364 günlük şemsî yılı, muhtemelen 10 Tişri kadar eski değildir. Aksine, 364 günlük yıl, 10 Tişri’nin “Yeni Yıl’ olduğu mülâhazasına dayanıyor; Ayrıca, 364 günlük yıl tam 52 haftadan ibaret olup gerçek “şemsî” yıl olmamaktadır. “Ve yedinci ayda, ayın onuncu gününde yüksek sesli boruyu gezdireceksin; boruyu kefaret gününde bütün memleketinizde gezdireceksiniz” (Levililer XXV/9). Bu ifade bir “Yeni Yıl”ı ima etmiyor mu? 1 Tişri ile 10 Tişri arasındaki on gün çeşitli İsrail geleneklerinde ortaya çıkmakla bunların eskilikleri belgelenmiş oluyor:
Samaritan Liturgy’de özel selihot (af dileme duası), yedinci ayın ilk on günü içinde söyleniyor. Dönem, pişmanlık, tövbekârlık ve andaç günleri oluyor. Sonuncu gün (İbranîce) Yom al Din, (Arabî Yevmü’d Dîn)dir.
XIV. yy.da Karait Aaron (Harûn) ben Elijah şöyle yazıyor: Yeni Yıl Günü ile Kefaret Günü arasındaki on günde gece kalkıp, günahların affı için ikrar ve niyaz duaları okumak bütün İsrail’de âdettir.
Bene İsrail (İsrail’in Hindistan’a göçünün tarihi her halükârda Milâdî II. yy.dan sonra değildir), “kapıları kapama günü” tesmiye edilen Kefaret gününü tutup buna takaddüm eden on güne tövbe günü olarak bakıyordu.[27]
Bunun daha fazla ayrıntılarına girmiyoruz. Ancak devam etmeden önce, başlardan beri üzerine dikkati çekmeye çalıştığımız bir Hint-İran-Yahudi… kültürel alışverişi hususunda işbu Bene İsrail’in bir belge oluşturduğunu belirtelim.
Beşer biliminin geçmiş tarihinin en güç altından kalkılan konusu, asırlar boyunca mürekkep akıtmış olan bilgilerin yayılması (diffusion) kuramına karşın koşut ya da tamamen müstakil icat arasında karar verme keyfiyetidir.
Bunların arasında Pan-Babilonya mektebi geliyor ki bu, en sakin bilim adamının aklını başından almaya yeter.”
Mezkûr mektebin ithal etmiş olduğu kavram bir tek sistem, onların sevdikleri tabirle bir Weltanschauung oluyor. Bunun önemi abartılamaz. Kültür, biyolojikten insan eliyle yapılmış şeyler âlemine taşınıyor. O, insanoğlunun maddî manevî yaratmasıdır. Bununla birlikte ortaya çıkan, dinin amacı, onlar için “dünya görüşü”nün en tam ifadesi olup doğa’nın dünyası değil, insanoğlunun kültürel ve entelektüel (fehmî) dünyası oluyor. O, “unsurlar”ın derunî yakınlığı, bunların sistemi, derunî mantık ve insicamı olup doğaya uygunluğu değil, “dünya görüşü”nü geçerli kılıyor.
Pan-Babilonya mektebinin hareket noktası, antropolojinin “Taş Çağı” adamı, (“vahşî” insanı) hakkında yeni bulguları ortaya korken eski Yakın-Doğu uygarlıklarının çözülebilmiş yazını kültürlü, kentsel, rasyonel ve manevî adamı keşfediyor. İddiaya göre “barbarlar sürüsü” yok, bunun yerine “ruhban sınıfının denetiminde yerleşmiş bir idare” ve bunun içinde de “insanların tüm düşünce ve davranışları bir yeknesak aklî kavram…, bir bilimsel ve ayın zamanda, bir dinî sistem tarafından idare ediliyordu”.[28]
Gerçekten, Helen uygarlığı doğduğunda, arkasında binlerce yıllık bir Doğu vardı. Ama bu “Doğu”, hayli hissî mülâhaza ile mülemma mezkûr iddiada olduğu gibi, sadece Babilonya değildi. Pan-Babilonya mektebi delilleri arasında ileri sürdüğü Yakın-Doğu’nun astrolojik metinlerine atfetmiş olduğu tarih, en az iki bin yıl gerçek gününden öncesine gidiyor. Kuramsal düzeyde de, yayılma-difüzyon olgusuna çok fazla dayanıyordu. Ama buna rağmen bu işin bazı doğru yanları vardı…
“Kökeni ve sebebi çoktan unutulmuş olan eski âdetler vardı. Bunlardan bazıları öbür Samîlerde de, hattâ daha da başkalarında, görülüyor; bazıları, bildiğimiz kadarıyla, İsrail’e özgü idi; ama bir bütün veya bir sistem olarak, Yahudilerin atalarından iki kutsal ve kutsiyeti ihlâl edilmişin iki kategorisi içinde bir dinî müeyyide ile birlikte tevarüs ettikleri fârik âdetler vardı. Başka ulusların kendi sistemleri vardı… ve bu sistemler de fârik idi“,[29] tıpkı bazı konularda Yahudilerle Arapların veya Finikelilerin… farklı sistemlere malik olmaları gibi.
Netice itibariyle kültür, yaşamın çeşitli sorunlarına “çözüm” getiren bir olgu oluyor. Bu sorunlar coğrafî, klimatolojik ve bunlara bağlı olan yaşam ve üretim tarzları saptıyor.
“Öyleyse asıl sorun bu tezlerden hangisinin daha doğru olduğu değil, farklı tarih tezlerinin ulusal bilinç dünyamızda nasıl bağdaştırılacağı, tarihî kimlik duygumuzla nasıl uzlaştırılacağı sorunudur. Yalın bir deyişle ulusal kimliğimizi geçmişte mi, gelecekte mi, yoksa geçmişten geleceğe uzanan kültür sürekliliğinde mi arayacağız. “[30]
Doğruca “Türk kültürü” için söylenmiş bu sözler, rahatlıkla genelleştirilebilir…
Ve yine genel konumuzla ilgili bir iktibas: ” ‘Ver perro kon türbin’ deyiverdi kayınpeder, alınması planlanan evin çok ıssız bir yerde olduğunu anlatmak için; beğenmemişti ve ‘köpekleri bile dürbünle seyreder insan’ demek istiyordu”.
“Ladino, İspanya’dan göz eden Musevilerin XV. yy. İspanyolcası ile gittikleri yerin dilini karıştıracak 500 yıl kuşaklar boyu hiç unutmadan kullandıkları dilin adı…”.
“New York’ta (01 Nisan’da The Jewish Museum‘da) açılan ve 28 Haziran’a kadar sürecek olan XIX. yy. ortalarından XX. yy.ın başlarına dek Osmanlı imparatorluğu altında yaşayan ve buranın kültüründen etkilenen Musevilerin yaşamından örnekler sergileniyor”.
“Osmanlı İmparatorluğu’nda XIX. yy.ın ikinci yarısından itibaren görülen Batı etkisi ve bu yöndeki reformlara paralel olarak Musevî topluluktan da hızlı bir modernizasyon içine girdiler. Batılı ve Doğulu Musevîler arasındaki iletişimde Osmanlı Musevîlerinin yayınlarının önemli bir rolü oldu”.[31]
***
Prof. Dr. A. Yaşar Ocak, “Türk halk inançlarında ve edebiyatında evliya menkıbeleri” adlı kitabında (Ank. 1984), “Türk menakıpnamelerindeki motiflerin menşei” bahsinde, kaynakları şöyle sıralıyor:
A)İslâm öncesi eski Türk inançları, inanç motiflerinin gayri Sünnî menakıpnamelere dağılışı; İslâm öncesi inanç motiflerinin Sünnî menakıpnamelere dağılışı.
A)İslâmî inançlar (Kur’an-ı Kerîm ve Hadîsler);
A)Kitâb-ı Mukaddes menşe’li inançlar. Bu paragraftan şunları aktarıyoruz: “… Meselâ Menâkıb-ı Hacı Bektaş-ı Velî’de yer alan bazı menkıbelere bakıldığında, bunların Kitab-ı Mukaddes’teki İlya ve Elişa Peygamber’lerin hikâyeleriyle aynı olduğu, dolayısıyla bu hikâyelerin Hacı Bektaş’a uyarlandığı açıkça görülür…”.[32]
Daha sonra Y. Ocak, “Kitab-ı Mukaddes motiflerinin Sünnî ve gayri Sünnî menakıpnamelere dağılışlarını, bundan önceki “dağılışlar gibi, tablolar halinde ayrıntılarıyla veriyor. Bunu “Kitab-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerîm’de ortak ve farklı mucize motifleri” tablosu takip ediyor.[33]
Bülent Ecevit, bize bazı ilginç şeyler söylüyor[34]: “Kur’an’ın Türkçesi ise, el yazması olarak bile, XV. yy. ortalarından Osmanlı çağının sonuna kadar yasaklanmıştır… Oysa XV. yy. ortalarından önce birçok Türkçe Kur’an çevirileri vardı. Bu çevirilerden bazıları Orta Asya’da yapılmıştı…”.
“1666 yılında, IV. Sultan Mehmet’in baş çevirmeni Ali Bey, Musevilerin ve Hristiyanların kutsal kitapları Tevrat’la İncil’i Türkçeye, hem de halk Türkçesine çevirmişti…”.
***
Osmanlı devlet yapısı içinde son derecede önemli bir yeri olan “Sicil”in kökeni de bizi, garip bir şekilde, Kutsal Kitâb’a götürüyor: Yüzyıllar boyunca Arap devleti topraklarında, Osmanlı dönemi öncesine ait hiçbir kadı sicilinin tutulmamış olduğu görülüyor. Gerçekten Filistin’de en eski siciller 936/1530 tarihlidir.[35] O ise ki “sicil“, Kur’an’da birkaç yerde geçen ve mahiyeti iyi bilinmeyen bir sözcük olup Farsça “senk” (taş) ve “kil” (kil)den müştaktır ve pişirilmiş veya kurutulmuş kil parçalarına benzeyen taş manasına geliyor ki tefsirlere göre bu taşlar kimlere tahsis edilmişse, üzerlerinde onların adları yazılıdır.[36] Yani bu, bildiğimiz Sümer, Asur… tableti oluyor. Öbür yandan “sicill” de aynı şekilde Kutsal Kitâb’da geçiyor ve yine ne olduğu iyi bilinmeyen sözcüklerden biri oluyor. Σιγίλλον aracılığıyla sigillum‘dan türemiş olan bu kelime Arapçada yazılı olarak tespit edilen mukavele kayıtları, kadı hükümlerinin yazılı olduğu defter… olup lügâtçiler ve Kur’an tefsircileri bunun yabancı kökenli olduğunu kabul ederler.[37]
Kur’an’a “yabancı” olan, olsa olsa Ahd-i Atik kökenli olabilir…
Ünlü Ahterî (ölm. 1561) sözlüğünde (Ahterî-i Kebir), “sicill” için “defter kadı cem’i sicilât gelür”; “siccil için de “cehennem odiyle pişmiş balçıktan bir nev’i taştır ki üzerinde esma-i kavm yazılmıştır ve min kavle taalâ…” deniyor.[38] Cehennemde pişme işini V. Vacca da yazıyor.
“İslâm uygarlığı” diyor Sarton,[39] “esas itibariyle eski İran ağacına yeni ve dinç bir çelikle yapılmış aşıdır. İran ağacının kendisi ise başlıca gıdasını ve gücünü bir Grek zemininden türetmişti”. Sarton, işbu “yeni ve dinç” çeliğin Arap fidanı olduğunu tırnak içinde belirtiyor. Bu savda gerçek payı ne kadar olabilir? Gelişigüzel bir tarihî vakıa bunun üzerinde düşünmeye sevk etmek için yeterli olmaz mı?
Bildiğimiz gibi “Yazdgard I, Yahudi Resh Gâlûtâ’nın kızını almıştı; I. Keyhüsrev, Türklerin kağanının kızıyla evliydi; II. Keyhüsrev de bir Bizans prensesiyle evlenmişti”.[40] İran ağacına vurulan tek aşı Arap’ınki mi oluyordu? Bunca sözünü etmiş olduğumuz kültürel alışverişin taraflarından biri olan Yahudi’ninki ne oldu?…
***
Cizye, XVI. yy.da devletin başlıca gelir kaynaklarından biri olup Osmanlı İmparatorluğunda gayrimüslim anasıra tarh edilen sair vergilerle bunların tahmin ve tahmil ediliş şekillerine örnek teşkil ediyordu. Bu, aynı zamanda, Yahudi cemaatinin dâhilî vergi toplama sisteminin gelişmesine de numune oluyordu. Burada bize önemli görünen hususlardan biri de, başlarda cizye yerine kullanılan haraç tabirinin İbranî kaynaklarda kharga, kharagesh, kharagi ve baş şeklinde geçmesidir.
Yahudiler işbu cizyeyi Osmanlı hükümet sisteminin, Sultan’ın hâkim kişi olduğu merkezî idare düzeninin simgesi olarak telâkki etmişlerdir: tebaası üzerine koruma ağını atmış mutlak hükümdardır. Bu itibarla Sultana cizyenin ödenmesi, Sultan’dan emniyetlerinin satın alınmasının yanı sıra imparatorluk dâhilinde özellikle ticaret amacı için serbestçe dolaşmak olanağına kavuşma aracı olarak görülüyordu. Yahudiler ilk olarak Osmanlı idaresine XIV. yy.ın başında, Bursa’nın fethinde girmişlerdi ve vergi o zamanlar, reşit erkeklerden alınıyordu. Sonradan ailelerden de alınır olmuştu.
Kaynakların verdikleri bilgilere göre bu vergi kehillah’tan (cemaat), ya Osmanlı makamları ile cemaat liderleri, ya da bu sonuncularla vergi tahsildarları arasındaki anlaşmaya göre tahsil ediliyordu. Her iki halde de cemaat liderleri, cemaatin öz kıstaslarına ve devlet nizamlarına uygun olarak mensuplarından toplayıp toplam meblâğı makam ya da tahsildarlara ödüyorlardı.
Cemaatlere, üyelerinden vergi toplama yetkisinin ne zaman verilip böylece resmî tahsildara sadece cemaat liderinden parayı teslim alıp Hazine’ye intikal ettirme işinin bırakıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte işbu maktu sistemin, Bursa’nın fethinden sonra Yahudilerin vergiye bağlanmasında kabul edildiği sanılıyor.[41] Bu “maktu” sistemi sonradan, yeni fethedilen Arap topraklarında (Şam, Trablusşam ve Halep) da uygulanacaktır. Savad’ın Yahudi cemaati de buna bağlanacaktır.[42]
İran’da Talmudî dönemlerde iki başlıca vergi kraga ile taska, yani sırasıyla kelle vergisi (cizye) ve arazî vergisi oluyordu. Kraga her yıl üç taksitte tahsil edilip herkesin imkânına göre ödeniyordu. Kişinin hürriyeti, gerekli ödeme karşılığında Devlete terhin edilmiş oluyordu şöyle ki Devlet, onun vergi borcunu ödeyen kişiye, ödemede kusurlu olanı satabiliyordu.[43]
***
Ve nihayet şuradan buradan.
Suya dalma – “boy abdesti”
İsrail’in devlet döneminde ritüel suya dalma hususunun büyük önem kazandığı Halachah (harfiyen “gitmek, tutulması gereken yol” demek olup bir teknik terim olarak Kanun, tüm dinî ve lâdinî Kanun’ların bütünü) yazınından anlaşılmaktadır. Daha önce bir kosher, yani safiyet kavramıyla karşılaşmıştık. Bu “safiyet” (temizlik) kanunlarına, savaş ve muhasara gibi en ağır koşullar altında bile riayet ediliyordu. Bu ritüel dalma işlemi sadece Ahd-i Atik’in kesin emirlerinin gereğine (bir beden, sürüngenle temas, ihtilâm vs.) münhasır değildi. Ritüel safiyete riayet, Kutsal Mâbed’e ait her türlü işte çok kesindi. Mâbed avlusuna girmek isteyen her İsrailoğlu, önce suya dalmak zorundaydı.
Herodotus bize yukarda, kazaen domuza değmiş Mısırlının derhal elbiseleri ve yanında olan sair şeylerle birlikte nehre dalmasının gerektiğini, domuz çobanlarının “nâpâk-murdar’ olmaları itibariyle herhangi bir mabede alınmadıklarını anlatmıştı. Buradan, ritüel safiyet kazanma yolunun boylu boyuna suya dalma olduğu anlaşılıyor. Yahudiler de Mısır’da 430 yıl kalmışlardı…
Yahudi mistikinde suya dalma, tobel, adını “vaftiz”e vermiş olup vaftiz sularına dalma, tam oluşmamış enerjilere dalmayı simgeliyor ki böylece bu enerjiler, Tanrısal kaynaklarına yönelik bir doğru harekete döndürülecek ve hâlâ oldukları karanlıktan ışığı ortaya çıkaracak. Daha eski zamanlarda İsa’nın Ürdün sularında vaftizini Mezmurcular şöyle terennüm etmişler:
“Ey deniz, sana ne oldu da kaçıyorsun?
Ey Erden, neden geri dönüyorsun?”
(MezmurlarCXIV/5-7)
Mezopotamya uygarlıklarında tanrı heykellerinin suya batırıldığını, bundan tarım ve doğurganlık tanrılarının tükenmiş güçlerine yeni güç katmalarının beklendiği biliniyor. Bunun dışında, böylece bol yağmur da elde edilecekti.
Hıristiyanlar da bu amaçlarla “Haçı suya atma” töreni uygulamazlar mı?
Arapçası vuzû olan Farisî abdest, “küçük kirlenmeden (hadas-ı asgar) küçük temizlenmeye (taharat-ı sugra) denilir. Şeytanlara, habis ervaha ve her şeyde bir ruh bulunduğuna inananların (animist) fikirlerine dayanan taharetin dinî usul ve kavaidi Araplara, eski Samîlerden kalma bir miras gibi malûm idi ise de, Peygamber’in zamanında artık tatbik edilmiyordu. Herhalde Kur’an’ın Medine’de son nazil olan Surelerinden abdestin erkânını ihtiva eden V. Surenin 7. ayeti, İsrailî ananenin devamını göstermektedir… Burada… zikrolunan İslâmî taharet usulü ve kavaidi bütün teferruatıyla Musevîlik usul ve kavaidinin tesiri altında inkişaf etmiş olup, netice itibariyle o usul ve erkânın bilhassa hafifletilmiş bir şeklini arz eder…[44]
Türkiye Diyanet Vakfı’nın yayınlamakta olduğu yeni İslâm Ansiklopedisi’nde, beklenebildiği gibi “İsrailiyat”a sıcak bakmayan Abdülkadir Şener, yine “Abdest” maddesinde “… Bazı hadislerde de… belirtildiği üzere, İslâmiyet esasen kendisinden önceki semavî dinlerde abdestin bulunduğunu doğruladığı gibi, bu hak dinlerdeki hükümler, Allah (?) ve Resulü tarafından nesh edilmeyerek (hükümsüz bırakılmayarak) geçerliliklerini korudukları ölçüde, İslâm fıkhında sert hükümlerin bir kaynağı sayılmıştır…” derken Schacht’ı doğrulamış oluyor.
Bu arada “teyemmüm”, aslında “kastetmek” manasına gelmekte olup dinî bir ıstılah olarak ise, su bulunmadığı veya bulunmasına rağmen, kullanılması mümkün olmadığı takdirde, toprak cinsinden bir madde ile şeriat bakımından temiz olmama hallerini giderme manasına gelmektedir (Kur’an V/7, IV/43).[45]
Bu aynı şeyleri Talmud’da buluyoruz: “Bize burada bir hahamlık ilmi
talebesinin (harfiyen Tora’nın ateşine tutulmuş) Filistin’den Babilon’a gelirken şu Halachah’ı (harfiyen “gitmek, tutulması gereken yol”) getirdiği söylendi: “Elini yıkayacak su bulamayan kişi bunları toprakla, çakıl taşı veya odun (testere) tozu ile ovarak temizleyebilir”.[46]
***
Yüksek öğrenim müesseseleri olarak medreseler üzerinde durmayacağız.[47] Yahudi dünyasında ise yüksek öğrenimi besleyen Talmud Akademileri’nin (Yeshivoth) kesin kökeni efsane Sisine bürünmüştür. Talmud ile Haggada (harfiyen “sözler” olarak dinî-ahlâkî tartışmaları ifade eder. Bunun kapsadığı sorunlar arasında coğrafya, tıp, felsefe, matematikler, hey’et, ilmi-nücum, tarım vs. zikredilir) Shem ve Eber mitolojik kolejlerini methederler ve ilk resullerin (Patriarchs) ve de (Hz) İbrahim’in hizmetkârı Eliezer’in, bunlara muntazaman devam ettiklerini beyan ederler. Eber ya da Ebher’in İran’da bir kent oluşu burada dikkate değer.
Gerçekten Yahudilik tümüyle akademik eğitime eksiksiz önem vermekle tebarüz eder; Mısır sürgününün zor günleri ve Sina çölünde dolanma döneminde bile Yahudiler, daima beraberlerinde götürdükleri Akademi’nin idamesini görev bilmişlerdir.
İkinci Devlet döneminde Kutsal Yazı’nın yüksek öğrenimi Kudüs’te Büyük Sanhedrin’in (Âli Meclis) himayesinde sürdürülmüştü. Babilonya’da kurulmuş kolejlerin en mükemmeli Nizip’teki olmuş ve Hadrian zulmü sırasında birçok bilgin İran toprağı olan buraya sığınmış. Öbürlerinin öykülerine dalmıyoruz.[48]
Araplar Yahudi din âlimleri için “ahbâr” tabirini kullanmışlar. “Ahbar”, “âlim, din büyüğü, faziletli kimse anlamına gelen hibr vey habr sözcüğünün çoğul şekli olup ” yazılı veya sözlü güzel eserler veren, güzel üslûp sahibi âlimler” anlamında kullanılmaktadır. İbranîce hâber (çoğul şekli haberim) “arkadaş, meslektaş” kelimesinin Arapçaya geçmiş şekli olduğu da ileri sürülmektedir. Bu kelime Milâdî I. ve II. yy.larda Ferisî mezhebi mensupları için, Talmud döneminde de belli bir cemiyetin üyeleri için kullanılmıştır. İslâm döneminde ise Medine’de beytülmidrâs[49] denilen yerlerde Yahudi şeriatını ve dinî ilimleri öğreten, dinî ahkâma vâkıf olup Yahudi halkı arasında ortaya çıkan meseleleri halleden kişileri ifade ediyordu.[50] Anlaşıldığı kadarıyla bunlar Responsa düzenlemiyorlardı.
Sakal bırakılması, eski Orta-Doğu’nun kadim âdetlerinden olup, Ahd-i Atik’te bu âdet esas olup birisinin sakalına zarar vermek (onu bozmak), unutulması mümkün olmayan bir hakaret sayılırdı (2. Samuel X/4, Yeremya XLI/5). Bunlara, sakalı çirkinleştirme mahsusî yasağı eklenmişti (Levililer XIX/27, XXI/5). Talmud’da sakal, “erkek yüzünün ziyneti” olarak gösterilmiş olup Grek ve Romalının tıraş olma itiyadına mukavemet eden Yahudi’nin fârik alâmeti haline gelmişti.[51]
İsrail’de kültle ilgili takvim de tarımın etkisi altındaydı. Bunların ayrıntılarına daha sonra gireceğiz.[52] Biz şimdilik bazı müşterek sözcükleri belirtmekle yetineceğiz. İsrail’in tarımla olan münasebeti ayrıca, tarımsal ifadelerden müştak yer adlarının kullanılmasıyla da tebarüz eder. örneğin Beten, “fıstık”; Bêthakkerem, “bağ yeri”; Bet–lehem, “ekmek yeri”[53]…, tıpkı Tınaztepe vs; gibi.
Siirt’te, yabani Antep fıstığı ağaçlarının mercimeğe benzer oldukça sert kabuklu, içinden küçük bir fıstık çıkan bir meyvesi vardır ki bunun adı butun‘dur. Her dükkânda çuvalla bulunur. Siirtli bunun tiryakisidir ve avuçla ağzına atar, bir yandan kırar, bir yandan içindeki fıstığı yer, bir yandan da kabuk kırıklarını dışarı üfler; oraya özgü bir “teknik”tir bu.[54] Meğer adının kökeni İbranîce imiş!
Aynı bağlamda olmak üzere: pardes kelimesi Farisî menşeli olup Helenceye παραδεισος olarak geçmiş ki bahçe, günlük ve zoolojik ve böylece de cenneti ifade etmiş; bunun muarrebi faradis olup Ahd-i Atik’te üç kez geçer.[55] Feradis, Arapça üzerinden Osmanlıcaya firdev’in çoğulu olarak geçmiş ve “bahçeler, cennetler”; feradis-i cennet, “cennet bahçeleri”ni ifade etmiş.
Bustana da pardes‘le birlikte birkaç kez geçiyor ve bazı bilginler bunların aynı şey olmadıklarını, aralarında farklar bulunduğunu ileri sürüyorlar.
Bustan sözcüğü Farsça ve Süryanîce’de de bulunup Arapçada mutat olup bu dilde çeşitli meyve ağaçlarının birlikte yetiştirildiği (pardes‘te olduğu gibi bir sırada değil ve sebze ekilen) bir bahçeyi ifade etmiş.
Haggada (Aggada), “Kral Davud’un dinlenmek için içinde dolaştığı bir “evin arkasında bustan“dan söz ediyor ve bir gün ağaçlar arasında saklanmış Azrail, bilgisini terk ettiğinde ruhunu kapıvermişmiş…[56]
Hıtta, buğday, adı, küçük farklarla az çok bütün Samî dillerde, ezcümle Aramî, Süryanî, Mandeîcede ve Arapçada müşterektir. Hepsi, İbranîce “dışarı fırlamak” fiili ile bağlantılıdır zira olmuş tane, onu saran kabuktan dışarı fırlar. “Çünkü Allah’ın Rabb seni iyi diyara, akar vadiler, derelerde ve tepelerde çıkan pınarlar ve kaynaklar diyarına; buğday ve arpa ve asma ve incir ve nar diyarına, zeytinyağı ve bal diyarına götürüyor” (Tesniye VIII/7-8). Görüldüğü gibi hıtta ürünlerin başında sayılıyor. Hattâ “Bilgi Ağacı hıtta idi” denilebilir.[57] Hıtta, aynen Osmanlıcaya geçmiş olup çok kullanılan bir sözcük olmuştur.
Tevrat’taki pishtan (keten) ya da pistha için Talmud çoğu kez Aramî kithna‘yı kullanıyor ki bu Linum usitassimum‘dır. Osmanlıcada, Arabî kutn, pamuk’tan müştak kutnî, kutniyye, pamuktan yapılma veya ipek karışığı pamukla dokunmuş, vaktiyle erkeklerin giydikleri renkli entarilikti;
Ve Talmud izah ediyor “Keten, Tevrat’ın yazıldığı zamanlarda ve hattâ Mishnaî ve Talmudî dönemlerde pamukla birlikte çok önemli bir bitki olup yanlışlıkla Arabîden kuthna tesmiye edilmiş ancak Aramîcenin gösterdiği gibi, keteni ifade etmiş”.[58]
Bazıları “kent”i ifade eden Aramî ve Süryanî kerakh‘ı, Grek χάρα, müstahkem ordugâh ile bağlantılı görülür. Tevrat’ta, Hahamlık yazınının kerakh‘ının muadili kirya ve kereth–Kirya, birçok vesileyle Kudüs’e uygulanmış. Ama “Gentiles’in (Yahudi olmayanlar) kirya‘sı”, “büyük kralın kirya‘sı”… da var.[59]
Bu, Osmanlıcanın ve hâlâ kullanılan Türkçenin kariye-karye’si (köy) olmaktadır.
***
Talmud’dan derlediğimiz yukardaki kelime bağlantılarından sonra son olarak Keresteciyan Effendi’nin söylediklerine de bir göz atalım.[60]
“Al = 1. Lal rengi (Farisî âl–ibd)
2. Loğusalara arız olan ateş (al basmak ifadesinde)
Kars. Sümer alal ve Asur alu – bir nevi cin…”.
“Buğra, buğur = damızlık erkek deve.
Kars. İbranî bâhûr = tüvanâ delikanlı ki bu Arabî bekir’e (= aynı) tekabül eder”.
“Tırfa = saf, temiz olmayan, yasaklanmış besin maddesi
(Yahudi ve İranlılarda), İbranî taref= saf temiz olmayan, kaşer = safın karşıtı”.
“Çarık = çarık
Kars. İbranî s’rökh = kayış, kolan (sârâkh = birbirine geçirmek, bağlamak’tan)…”
“Çakır – şarap
Kars. İbranî sekhar – tahammür etmiş içecek, buradan Grek σίκερα ve Latin sicera. Eski İspanyol sigra… Arabî sekr, bir Samî kökenden müştak gibi görünen bütün bu adlara bağlıdır…”
Günümüzde “çakır keyif deyimi kullanılmaktadır.
“Çiçek = çiçek
Kars. İbranî sisah = aynı, sis = çiçeklenmek, parlamak’tan צ harfinin Karaitlerde ç olarak telâffuz edildiği bilinir; bu itibarla işbu İbranî kelimesi çiçah okunabilir. Farisî çeçek‘in, “gül” manasında olup İbranîceye benzetilmiş olduğunu sanıyoruz…”.
Gerçekten BTL, “çiçek”in Batı’da (Garp) oluşmuş bir kelime olup “gül manasında iken tâmin edilmiş” olduğunu söylüyor. Farsçadan alınmış olmalı.
“Havra = Yahudi mabedi, Sinagog. İbranî hebhrah = id’den (hâbhâr = toplanmak, bir araya gelmek’ten)”.
“Şifra = Şifre (telgraf, vs.)
Fransız chiffre‘den. “Chiffre” kelimesinin Samî kökenli olduğu bilinir. İbranî sefer = “yazı”, “kitap” olup Arap muadilleri 1. sifr = id., 2. sıfr – boş, sıfır ve 3. cifr = özellikle İslâm öncesi dönemlerde Araplar arasında tefe’ül etmek için kullanılan gizli işaretler sistemi olup Fransızcada “chiffre” sözcüğüne atfedilen “gizli yazı” manası bundan çıkmıştır…
“Hamut = hamut, deve semeri
Kars. Asur Samadu = koşum takımı; İbranî semedh = id…”
“Şol cennetin ırmakları
Akar Allah deyu deyu
Çıkmış İslâm bülbülleri Öter
Allah deyu deyu
“Miskin Yunus var yârına
Koma bu günü yarına
Yarın Hakk’ın didarına
Varır Allah deyu deyu” (Yunus)
Yunus’un kendisine yakıştırdığı “miskin” sıfatı, onun alçakgönüllülüğünün bir ifadesi oluyor. Kelime (çoğ. masâkîn, miskînûm), “fakir yoksul” anlamına eski bir Samî sözcüktür, Akkadcada muskênu–maşkênu, görünürde ilk yerde tam yurttaş ile köleler arasında bir sosyal sınıfı ifade ediyordu ki buradan “fakir, yoksul” anlamı çıkıyor. Daha geç anlamda da Ârâmîcede meskînâ ve eski İbranîcede de miskên olarak görülüyor.[61]
***
Şimdi de Yahudiceye geçmiş olduğu gibi veya biraz değiştirilmiş haliyle kullanılan maddî kültüre ait sözcüklerden bir demet yapalım.[62]
antariya (entari)
arc (elbisenin “harc”ı)
astar (astar)
atlas (atlas)
basma (basma)
batista (patiska. Bu Türkçe kelimenin aslı Fransızca’dan Baptiste de
Cambrai’nin adından geliyor)
baul (bavul)
berat (berat)
bindallı (bindallı)
biniş (biniş; bazı yüksek rütbeli ruhanî kimselerin ve bu arada Hahamların
giydikleri uzun harmaniye)
bohça (bohça)
buruncuk (bürüncuk – Bürümcuk, ham boyasız ipekten yapılmış, genellikle
yollu, çamaşır (içgömleği), yatak çarşafı yapmakta kullanılan bir
dokuma).
camaşir (iç çamaşırı)
çatma (gümüş, altın, gümüş ve yaldızlı gümüş telden dokunmuş kadife. Türkçe
“çatma”, bir çeşit döşemelik kumaştır)
çevre (çevre, sırmalı işlemeli mendil).
çikür (uçkur)
çintiyan (çintiyan, kadın şalvarı)
çirkii (İzmirli kadınların entari‘nin üstüne giydikleri bir ceket olup Türkçe
çerkes, bedene sıkı oturan bir Kafkas ceketidir).
çit (şalvar entari‘de kullanılan basma; başörtü, yazma yemeni)
çitari (pamukla karışık ipekten işlemeli kumaş, bu malzemeden yapılmış erkek
hırkası. Türk halk dilinde çitari, ipek ve ipekle karışık yollu dokuma-
İzmir, Çorum, Gaziantep; çetare-Eskişehir; çetari-lsparta)
dizlik (dizlere varan don. Türkçe “dizlik”, dize, korumak amacıyla geçirilen
şey; dize kadar uzanan konçlu çorap; iş önlüğüdür).
dulbent (tülbent)
elali (ipek ve pamuktan veya yün üzerine keten dokumadan yapılmış iç
çamaşırı, gömlek. Türkçe helâli -?)
entari (entari)
esnaf (esnaf)
ferece (ferace)
fermele (entari üstüne giyilen kısa, kordonlu ceket. Türkçe fermene, türlü
nakışlarla işlemeli, önü kavuşmayan, yeleğe benzeyen bir giysidir)
fustan (Türkçe fistan. Kelimenin aslı İspanyolcadır)
gerdan (gerdan)
gömlek (helâli, bürüncuk, çözme‘den yapılmış gömlek)
hirka (içi pamuklu veya yünlü ya da kürkle kaplı hırka)
hotoz (top ya da yumurta şeklinde kadın saç yapımı)
hotoz iğnesi (hotoz için süslü iğne)
ibrişim (ibrişim)
canfes (ince ipek tafta, canfes)
cepken (İzmirli Yahudi kadınların entari üzerine giydikleri kalın ve kolları
kesik olup kol-eli serbest bırakan ceket – Türkçe cepken)
cube (cübbe)
kaşa (sandık, kutu)
kaşa de ceves (cevizden yapılmış sandık)
katife (kadife)
kav (h) ane (kahvehane)
kahya (kâhya)
kazaka (geniş kollu gömlek altı-kazak)
kemha (Türkçe kemha. Çok renkli ipek ve gümüş ve yaldızlı iplikten dokunmuş
kumaş. Osmanlı atölyelerinde imal edilirdi).
kindima (malzeme arasında yerleştirilmiş dantel band. Halk dilinde kedeme
kedime elbisede pili, kırma, fisto vb. süsler – Manisa-)
klavidon (işlemede kullanılan metal iplik; ipek iç üzerine sarılmış metal tel.
Türkçe kılaptan, pirinç, bakır, kalay gibi madenlerden çekilerek
gümüş ve altın yaldız vurulmuş ince metal iplik; pamuk ipliğine sırma
katılarak eğilmiş iplik; bu tür iplikten yapılmış dokuma).
koltuk (Selanik Ladino’sunda, brit milah ayininde Elişa’nın koltuğunu örten bir
dört köşe bez. Türkçe koltuk’a bkz.)
kürk (kürk)
kuşak (kuşak)
libade (ceket, keçe hırka. Türk halk dilinde libade, pamuklu kadın elbisesi Zonguldak; libada – Hatay; arkası ve önü sırma ile işlenmiş kısa kollu gelin elbisesi – Muğla; köy kadınlarının elbise üstüne giydikleri bir çeşit
manto – İzmir; pamuklu, geniş kollu kadın ceketi, hırka – Afyon,
Isparta, Denizli, Aydın…; libado – Sivas; cepken – Denizli).
marama (Yahudi kadınların baş ve omuzlarına dışarı çıkarken örttükleri örtü.
Türkçede mahrana, kimi bölgelerde kadınların sokağa çıkarken
manto üstüne örtündükleri işlemeli geniş örtüdür).
masuri (metal iplikle yapılmış işleme. Türkçede, üzerine iplik ya da şerit
sarılan bobin, birkaç bobinle yapılan işleme)
mendil (mendil, sofra örtüsü, Yahudi kadınlarının günlük boyun atkısı; buna
yemeni, mumi, yazma da deniyor).
mesta (mest)
oya (oya)
pabuç (pabuç)
pembeza(r) (boyanmamış pamuk veya keten, iç çamaşırı ve yatak örtüsü olarak
kullanılır; Türkçe pembezar–penbezar)
peştamal (peştamal)
şalvar (şalvar)
şam alaca (Şam atlası, yollu ipek ve pamuklu malzeme, erkek libası yapımında
kullanılan)
samur (samur)
sati kordon (saat-zincir)
sebah (sabah, düğün gecesinin sabahı)
secade (küçük halı, namaz seccadesi)
selimiye (yollu ve girift çiçekli dallı bir nevi işlemeli kumaş. Türk Halk dilinde
yeşil, sarı çizgili ipekten yapılan giysidir – Ankara).
sepet (bavul; çeyiz bavulu; buna baul, forsel, kaşa da denmekte)
seraser (İstanbul’da saray atölyelerinde dokunan, altın ve gümüşle işlemeli
kumaş)
şerit (şerit)
sevai (kadın giysileri için ipek malzeme. Türk halk dilinde sevahi, üç etek
yapılan çizgili bir çeşit ipek – Samsun; sevayi–sevaya, telli gelinlik
kumaşı – Isparta, Burdur, Denizli, Kocaeli, Niğde).
sim (sim)
sincap (sincap)
sırma (sırma)
sürgün (sürgün)
taife (esnaf, hirfet, rofit. Türkçe taife)
takos (tahta takunya)
tawşan (tavşan)
tel (tel)
tertir-tertil (tırtıl)
uç-etek (üçetek)
uçkur-çikur (uçkur)
ulema (ulema)
urti (örtü)
varak (varak)
hamsa (beş parmaklı el örgesi, Müslümanlarca cinleri kaçırdığına inanılır.
“Hamse”, Arapça “beş”tir).
hase (pamuk, genellikle düz beyaz. Türk halk dilinde hasa-hasabez, patiskadır-
Balıkesir, Bilecik, Eskişehir, Çorum, Amasya, Tokat, Maraş, Hatay,Sivas, Niğde, Adana, Ankara).
yaşmak (yaşmak)
yazma (yemeni, mumi ve mendil de denilen başlıca çiçek örgelerinin basılı
olduğu pamuk mendil. Türkçe yazma).
yelek (yelek)
yemeni (kadınların günlük başlarına bağladıkları basılı pamuk eşarp. Türkçede kalıpla basılıp elle boyanan, kadınların başlarına bağladıktan tülbent.Ayrıca bir tür hafif ve kaba ayakkabı da oluyor)
ziyarat, ziyaret(kutsal mahallere hac).
[1] Tarafımızdan belirtildi.
[2] TA, mad. “Hülle”.
[3] AbdeIwahab Boudbiba.- – La sexualite en Islam, P.U.F., Paris 1975, s. 15-6
[4] Kamusü’l Alâm, mad. “Muhammed”
[5] Ayrıca bkz. Kitab-ı Mukaddes, Tekvin XXXIX/7.
[6] Abdulwahiab Boudhba. – op. cit., s. 31 ve dev.
[7] B.F. Musallam. – Sex and society in Islam, Cambridge 1983, s. 10.
[8] ibd., s. 12.
[9] ibd., s.21.
[10] ibd., s. 58.
[11] ibd., s. 66.
[12] Angus McLaren. – A history of contraception. From antiquity to the present day, Oxford 1990, s. 76-7.
[13] ibd., s. 31.
[14] ibd., s. 57.
[15] ibd., s. 93.
[16] ibd., s. 12.
[17] ibd., s. 27.
[18] ibd., s. 29.
[19] ibd., s. 30.
[20] ibd., s. 86.
[21] Herhalde Mabed’e.
[22] Öşrünü.
[23] “Suk”, Arapça-Osmanlıca çarşı, pazar anlamında olup Suk-i Ukâz, Arap yarımadasında İslamdan önce çok Ünlü bir panayır yeri olup Arap şairleri burada toplanıp şiir yarışması yaparlardı (M.N. Özön). Buranın üstü herhalde bir çardakla örtülü olmalıydı.
[24] J. van Goudoever. – Biblical calendars, Leiden 1961, s. 30-5.
[25] Yusuf Şevki Yavuz. – Âşûrâ, in YİA,
[26] A. J. Wensinck. – Âşûrâ ve Âshûrâ, in İA ve EI.
[27] J. van Goudoever. – op. cit. s. 36-44.
[28] Jonathan Z. Smith. – op. cit., s. 26-7.
[29] G.F. Moore’un Judaism, 1: 21-22’den nakleden Jonathan Z. Smith, op. cit., s. 31.
[30] Bozkurt Güvenç. – Kültür sorunumuz, in Cumhuriyet (Gaz.) 02.10.1986.
[31] Şebnem Aliyas. – Osmanlı Musevileri New York’ta, in Cumhuriyet (gaz.) 11.04.90.
[32] op cit., s. 70-3.
[33] ibd., s. 76-8.
[34] Bülent Ecevit. – Toplumsal kültürün Türk siyasal yaşamına etkisi; Ank. 1990, DSP yay., s. 28-9.
[35] Beshara B. Doumani. – Palestinian Islamic court records: A Source for Socio-economic history, in Middle East Studies Association Bulletin XIX/2, Dec. 1985, s. 156.
[36] V. Vacca. – Siccil, in İA.
[37] ibd.
[38] Ahterî. – Ahterî-i Kebir, C. 1, s. 312.
[39] George Sarîoc. – Introduction to the hLstory of science I, s. 466.
[40] Arthur Christensen. – L’îran soos les Sassanides, Osnabrück 1971, s. 110 infra
[41] Aryeh Shmuelevitz. – op. cit., s. 16.
[42] Daniel S. Goffman. – The “maktu” system and the Jewish community of sixteenth century Safed: A study of two documents from the Ottoman archives, in Osmanlı Araştırmaları III, İst. 1982, s.82-90.
[43] The Talmud, Bava Mezi’a 39a.
[44] Joseph Schacht. – Abdest, in İA.
[45] A. J. Wensinck. – Teyemmüm, in İA.
[46] Berakhoth 15a.
[47] Bunların ayrıntıları için bkz. Burhan Oğuz. – op. cit., s. 62-72, 95-117.
[48] The Talmud, Berakhoth 12.
[49] “Medrese” sözcüğünün kökeni
[50] Osman Cilacı. – Ahbâr, in YİA.
[51] The Talmud, Berakhoth 11a,
[52] Yakında çıkacak olan Türkiye halkının kültür kökenleri, II/3.
[53] Oded Borowski. – Agriculture in iron age Israil, Indiana 1987, s. 8-14.
[54] Müşahedemiz 1951-57 yıllarına aittir.
[55] The Talnsud, Bava Mezi’a 39b.
[56] ibd., 39b-40a
[57] ibd., 4a
[58] ibd.
[59] ibd., 51b-52a
[60] Bedros Effendi Keresteciyan.— Dictionnaire étymologique de la langue Turque, London 1912.
[61] F.Buhl (C.E. Bosworth).— Miskin, in EI ve İA.
[62] Coll. – Sephardi Jews in the Ottoman Empire, Jerusalem 1990, s. 273-280.