Kitabımızın bu başlığı, Newton’un elması ile dünya arasında olduğu gibi, birbirleriyle sürekli karşılıklı etkileşim halinde dört değişken kavram oluşturur; sanki ortada dört bilinmezli bir denklem var. Ama, bütün kitap boyunca göstermeye çalışacağımız gibi çevre sorunu, öbür etmenlerle değişik ilişkiler içinde olarak, ancak sistemli, planlı ve tarifine uygun bir sanayileşmeyle çözülebilir. Sanayi-insan, sanayi-kültür, sanayi-ekonomi ilişkilerinin olumlu sonuçları, mutlaka çevre korunmasına olumlu yönden yansıyacaktır, o çevre ki, insanoğlunun ruhî tatmini konusunun çok ötesinde, ciddi bir sanayileşmenin vazgeçilmez bir koşuludur. Çevre dengesinin herhangi bir türlü bozulması, kaçınılmaz şekilde sanayiye, dolayısıyla de ekonomiye olumsuz yönde yansıyacaktır. Bu olumsuzluklar zincirinin zararı son tahlilde insanoğlunun yaşam bilançosunun pasifinde görülecektir.
Sanayinin “sermaye”si, kapital dışında, insanın kültürü doğrultusunda arz ettiği işgücü ile doğal olanaklardır (resources). Doğal olanaklardan yoksun bir sanayinin, arz edilen işgücünü de kullanamayacağı ortadadır. Yani kısaca sanayi, yaşayabilmek için, çevreyi korumak; insanoğlu da, refah düzeyini artırmak için, sanayileşmek zorundadır. Şöyle ki, kültürün, özetle, doğa tarafından meydana getirilmiş olanlardan farklı olarak insan eliyle ortaya çıkmış şeylerin tümü olmasına karşılık, çevre de, sadece beşer faaliyetlerinin bir sonucu olmakla kalmayıp bu faaliyetlerin aynı zamanda bir tayinî unsuru olmaktadır.
Ekonominin temel taşı üretim olduğuna göre başlıca ekonomik faaliyet olarak endüstriyel faaliyeti ele alıp tarımı da, turizmi de onun, tıpkı kimya gibi, dokuma gibi, bir şubesi olarak düşüneceğiz.
Sanayi, büyük boyutlarda kitle eğitiminin varlığını gerekli kıldığı gibi sanayinin olmadığı yerde de eğitimin fazla bir anlam taşımadığı görülüyor: Eğitimle üretim birbirlerinden ayrışmazlar.
Sanayi, getirdiği çeşitli “kirlenme”lerin yanı sıra, sebep olduğu zenginliğin kamçısıyla da onun bu kirlenmeleri telâfi edecek bilim ve teknolojileri, her düzeyde geniş kapsamlı organizasyona yatkınlığı, ciddi uzun vadeli plan ve proje kavramlarını, bedenî ve fikrî disiplini, sosyal değişmeleri de beraberinde sürüklediği bir vakıadır. Bu itibarla ancak ciddi bir sanayileşme ile kalkınmanın çevre sorunlarına çözüm getirebileceği kanaatindeyiz.
Evet, çevreyi korumak, ancak sanayileşme ve kalkınma içinde mümkündür. İlk bakışta paradoksal gibi görünen bu sav, bu kitapta esas tezimiz olacaktır.
Fakat bu kavramlar, gördüğümüz gibi, bir “gelişmişlik” çerçevesi içinde irdelenecektir. Bu ise “… bir toplumun kökten yapısal dönüşümlere uğrayarak sanayileşmesi, şehirleşmesi, yeni toplum düzeyine uygun kurumların, insan ilişkilerinin ve değerlerinin ortaya çıkması olarak tanımlanabilir… Az gelişmişlik, bir toplumun kökten yapısal değişikliklere uğramayarak sanayileşmemesi, şehirleşmemesi ve örgütleşememesi ve sanayileşmiş bir toplum düzenine uygun kurumların, insan ilişkilerinin ve değerlerin tam olarak ortaya çıkamaması olarak tanımlanabilir. Başka bir yönden, az gelişmişliği, sanayi öncesi feodal ve sanayi sonrası kapitalist ilişkilerin bir arada bulunduğu, birbiri içine girdiği ve toplumun bütününü değiştirecek itici değişme güçleri (teknolojik gelişim, siyasal ve toplumsal örgütler gibi) olmadığı için evrimleşemeyen, karmaşıklık mekanizmalarının işlemeye başladığı bir durum olarak tanımlayabiliriz…”. Bu durum, az gelişmiş kapitalizm kavramı çerçevesi içinde de ele alınabilir (1).
Ve bir duygusal öykü:
“… Yine değerli dost Hüsameddin Debbâğ… rivayet etti ki, bir gün Mevlânâ hazretleri şehirden çıkan bir ırmağın kenarında bulunan tabakhanenin kapısı önünde durmuştu. Şehrin içinden gelen bir su da oraya dökülüyordu. Suyun son derece bulanık ve kirlenmiş olduğunu gördü. Uzun uzun baktıktan sonra: ‘Ey zavallı su, git de bu şehir halkının kalplerinden geçmediğine şükret. Eğer onların kalplerinden geçseydin o zaman ne kadar pis olacağını görürdün. Bununla beraber umulur ki, tertemiz olan Tanrı kendi arı duruluğu ile seni bu pislikten kurtarsın. Nitekim Kuddüs adının açıklamasında buyurmuştur:
Pislik, suyu, sanki onu yüzünü kaşağılayacakmış gibi hissiz bir hale getirmişti. Tanrı kerem denizinde yıkamak için suyu sevap denizine götürdü.’…” (2).
Âlâ bir çevrede yaşamak da, diğerleri gibi bir gereksinmedir. İnsan kendini vasıflı bir çevrede buldukça haz, aksi durumda da elem duyar. “Çevre gereksinmesi”nin öbürlerinden farkı, sağladığı haz ve elem dönemlerinin insan ömrüyle kıyaslanabilir büyüklükte olmasındadır. İnsanoğlu, çevrenin henüz yerli yerinde durduğu, bundan yeterince zevk aldığı dönemde, yani “üretim amacıyla tüketim” dönemi boyunca, lüks yapay gereksinmelerini karşılayacak üretimlere yönelmiş, artan hızla gelişen bir israf ve çevre bozulması sürecini başlatmıştır. Bu durum onu ister istemez bir “elem dönemi”ne götürecektir. “Bugün Türkiye’de, çevre tatmininin sonlarına yaklaşılmakla beraber henüz ‘haz dönemi’nde bulunulduğu içindir ki, ‘Çevre koruma Türkiye için bir lükstür.’ Görüşü ileri sürülebilmektedir” (3): Ülkemizdeki kirlenme hadisesinin insanlarımızın tamamını ilgilendirecek vahim boyutta olmadığı, yakın zamanlarda resmî ağızlardan ifade edilmiştir (Cumhuriyet, 19.11.1985).
Marksist toplumsal kuramın çıkış noktası “Gerçek bireyler ve onların etkinlikleriyle yaşamlarının fiziksel ve maddi koşulları” olmaktadır. Bu kuram gereği “toplumsal yaşamın maddi koşulları” çerçevesi içinde iki öğe beliriyor: Maddi kültürün bir parçası olarak doğal ve yapay coğrafi çevre ile toplumsal norm ve kültürel kalıp (cultural pattern) biçimlerinde kümelenmiş insan ilişkileri dünyası.
Durkheim’a göre de “Toplumsal yaşam hem büyüklük, hem de biçim açısından belirlediği bir alt katman üzerine kuruludur. Bu temel, toplumu oluşturan bireyler, bireylerin dünya üzerinde yerleşim biçimi ve topluluk ilişkilerini etkileyen her tür nesneden meydana gelir… Bir başka deyişle, tıpkı ruhsal olguların beynin durumuyla yakın ilişkiler içinde bulunması gibi, bu alt katmanın oluşumu da tüm toplumsal olguları doğrudan doğruya veya dolaylı olarak etkiler.” (4).
Sosyalist ülkelerde halkın çevre kirlenmesine karşı herhangi bir tepki göstermesinin güç olmasına karşın çevre kirlenmesinde bireyci anlayışın büyük katkısının bulunduğunda şüphe yoktur. Şöyle ki, kapitalist toplumlarda, birçok çevre varlığı doğruca kamunun malıdır ve bireyler bunların korunmasına ilgi duymazlar (5).
Bu kitap boyunca sözü edilen katmanlar ve kültürel kalıplarla hemhal olacağız.
Çıkan yıl Milliyet Gazetesi’nin başlatıp başarılı bir seminerle noktaladığı “Kültür Mirasımızı Koruma” kampanyasından bazı somut sonuçlarla birlikte bir gerçek daha ortaya çıkmıştı: Kültür – çevre – insan – ekonomi ilişkilerinin ayrışmazlığı. Bunların birbirleriyle etkileşimi o denli güçlüdür ki, bunlardan herhangi biri, öbürleri beraberce ele alınmadan, irdelenemez. Matematiksel bir deyimle ortada dört bilinmezli bir denklem vardır. Bilinmezlerden üçü sabit tutulmadan dördüncüsü hakkında sonuca varılamaz.
Bu dört kavramın birbirleriyle ilişkilerinde hataya düşmemek için önce bunların olanca açıklığıyla tanımlanmasını yapıp bunlara yine az çok ayrılmaz şekilde bağlı sair kavram ve disiplinlerden söz edeceğiz. Bunu yaparken dahi bu dört temel kavramın ne denli girift bir bütün oluşturduğunu göreceğiz. Somut sonuçlara varabilmek için konunun “felsefesi” üzerinde biraz eğlenmeyi zorunlu görüyoruz.
Kültür çok yönlü bir olgudur. Tümüyle kucaklayabilmek için ona çok geniş açıdan bakmak gerekir. O, âlet ve tüketim maddelerini, sosyal grupları tanzim eden organik nizamları, fikir ve sanatları, inanç ve âdetleri içine alan bir kültürdür. Malinowski bu tarifini (6) şöyle tamamlıyor (7): Kültür, insan gereksinmelerinin karşılanması için doğrudan doğruya veya dolaylı olarak çalışan eşya ve âletlerle âdet ve bedenî ve fikrî alışkanlıkların tümüdür. Doğayı sevmek de bir alışkanlık olabilir.
Düzgüsel (normative) bir sistem olarak kültür, insanın sosyal nizamının bir işlevsel talebidir. İnsan davranışının çok geniş değişkenlik arz etmesi nedeniyle kaide teşkil eden ölçülerin bulunmaması halinde her türlü sosyal sistem imkânsız hale gelir.
Kültür, doğa tarafından meydana getirilmiş olanlardan farklı olarak insan eliyle ortaya çıkmış şeylerin tümüdür.
Newton, elma ağacının altında yatıyormuş. Bir elma düşmüş başına. Dünya çekmişti elmayı kendisine. Ama dünya da elmaya doğru bir miktar gitmişti; kitleler oranında olmuştu bu karşılıklı yaklaşmalar…
Üretim düzeyinde genel yükselme olmaması halinde bir takım şeyler, örneğin “Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği”, ülkemizde bestelenen tangolardaki Tanrı’ya, Milli Piyango ya da Spor-Toto’ya, yüz vermeyen sevgiliye yakarma şekliyle, kendini devam ettirecektir. Arap dünyasıyla son yıllarda vaki temaslar bunu minibüsçünün “arabesk” havasına bürüyecektir, Belediye’nin gecekondusunu yıkma tehdidini düşünerek arabasını süren minibüsçünün. Burada “çevresel etki”, düşük ve kararsız yaşam standardınınkinden başkası olmuyor.
Bu olgu bize “çevre” kavramının, bütün somutluğu içinde, ne denli soyut da olabileceğini gösteriyor. Bu itibarla bunun tanımlanması üzerinde ne kadar durulsa azdır.
Demek oluyor ki çevre, özünde, yukarda tanımlanmasını yapmış olduğumuz “gelişmişlik-az gelişmişlik” bağlamı içinde irdelenecektir. Şu küçük gazete haberi bu yönde hayli uyarıcı olabilir: “Ağrı’da ilk asansör!.. Beş katlı Ağrı Devlet Hastanesi’nde yaptırılan ve geçtiğimiz günlerde hizmete giren asansör çevresinde bir meraklı kitlesi oluştu. Ağrı’nın ilk asansörüne binmek isteyenler gün boyu asansör önünde kuyruk oluşturuyorlar.” (Hürriyet, 25.11.1985). Buna göre: Çevre (environment), “gelişme ya da büyümeyi etkileyen koşullar” (The New Imperial Reference Dictionary, London, Compiled by R.H. Poole); “bir organizma ya da organizmalar grubunu çevreleyen ve gelişmesini etkileyen tüm koşul, husus ve yansımalardır; çoğu kez soyaçekimle karşılaştırılır” (Webster’s New Twentieth Century Dictionary, N.Y. , 1959) olarak tarif edilmektedir. O halde amaç, bireysel organizmada veya topluluklarda olsun, sistemin dışından çıkan etmenlerle sistemin tabiatında bulunanları ayırt etmektir. Bütün basit görünümüne rağmen uygulamada organizmayla çevre arasındaki farkı ortaya çıkarmak her zaman kolay olmamaktadır: Minibüsçüyle arabesk kaseti birbirinden nasıl tefrik edilecek?.. Özetle çevre kavramı, aslında birbirine sıkıca bağlı yaşam standardı ile eğitim düzeyine göre şekillenir. İnançlar sistemi ise, eğitimin bir tâbii olmaktadır, toplumun genel üretim kapasitesiyle doğruca bağlantılı eğitimin.
Yukarda irdelemiş olduğumuz kültür kavramı da, yine bu bağlamda, birçok güçlüğe neden olmaktadır. “Bu bağlamda” derken, bunun “çevre” ile ilişkileri kastedilmektedir. Gerçekten kültür burada bireyin mi, yoksa topluluğun mu bir parçası olarak telâkki edilecektir? Yoksa çevrenin bir parçası mıdır? Etüdün tabiatına göre yanıt da muhakkak değişik olacaktır. Aynı tipte bir fiziksel çevre, değişik tipte insanlar için değişik anlamlaşır, kültürel adaptasyon şekliyle.
Bugünkü çevre, sadece beşer faaliyetinin bir sonucu olmakla kalmayıp bu faaliyetin aynı zamanda bir tayinî unsurudur da. Örneğin insanoğlu kenti meydana getirmiştir; ama kentin tabiatı, kentsel çevreninki, ormanın sincabın davranışlarına egemen olduğu gibi, insan davranışlarının da bir dürtüsü olmaktadır (8).
Evet, insan-çevre ilişkileri içinde doğa, köşe taşından başkası değildir.
“Doğayı fethetme” düşüncesinin dikkatle incelenmesi, teknolojik terakkinin sosyal sonuçlarını daha iyi kavramakta yardımcı olacaktır. Günümüzün bir botanist ve ekolojisti olan Paul B. Sears, “Bacon çağından, hatta daha doğrusu Aristo’dan beri, bilim adamları daha mükemmel bir toplum olanakları üzerinde yazı yazmışlardır. Çağımızda da, bu amaca varmak için doğanın ‘fethi’ ya da ‘kontrolü’ kavramlarına gittikçe artan bir önem verilmiştir.” diyor (9). Şimdi bunu doğruca ünlü filozof ve devlet adamı Francis Bacon’ın (1561 – 1626) kaleminden okuyalım:
“Doğa, büyük bir hırs ve iştahla yenecek pek vâsi bir hacimdir. Filozof, bu âli varlık, onu çevreleyen evrenin geniş yüzeyine hızlı ve sathî bir göz atmak için ancak düşüncelerinin zirvesinden aşağıya inmeye tenezzül eder. Oysa ki, ayrıntıya inecek olsaydı görüşleri ne denli uzaklara varırdı!..”
“İnsan doğayı, olgular üzerinde gözlemlerle onu bilebildiği oranda ona yardım edebilir ya da onu yorumlayabilir… Doğa elden kaçırılıyor, zira ya o gelişigüzel ve amaçsız olarak gözleniyor, ya da o çok fazla şiddetle kovalanıyor. O, tek bir olgu içinde tümden yakalanmak isteniyor, o da kendini ancak yarım olarak gösteriyor, bize önceden haber verip gözümüzün önünde durması bekleniyor. Oysa ki, o gelip geçiyor. Bu ters kusurlar felsefeye aşırı kararsızlık ve büyük hatalar atıyor… Doğayı iyi gözleyebilmek için onun idrakini ona ait olmayan tüm kavramlardan arındırmak gerekir; onu kurama uygulamadan önce, duygulardan, önyargılardan, eğitimden, öğretimden ona kalmış olanları uzaklaştırmak gerekir…”
“Doğanın hakkından ancak ona boyun eğerek gelinir. Onu zorlamadansa onu aldatmak daha başarılı olur, yatağı o denli çarpıktır ki, hep doğru giderek yol kaybolur.. Doğanın etüdü, sanat ve bilimlerin dokusu gibidir. Bunlar, yüzyıllar boyu barbarlığın eline düşmüşlerse bunun sorumlusu muhakemenin bütün prensiplerini altüst etmiş olan ilâhiyatçılardır: Gözde bağ, ayakta zincirle ilerlemenin yolu!..” (10).
Bacon’la başlayan ve bugün dahi sosyal düşüncenin bir başat akışını temsil eden geleneğin başlıca görüşü, bilimsel-teknolojik terakkinin bizzat toplumun tabiatını değiştirdiği noktasında odaklanmaktadır. Yani bilimsel ve teknolojik ilerleme, aynı şekilde sosyal ilerleme demektir. Ancak bu sav tek yönlü, dolayısıyla da soyut olmaktadır. Çok az kişi bunun bazı açılardan doğru olduğunu yadsıyacak kadar ileri gider; bununla birlikte kesin sorun, sosyal ilişkiler dokusunun nasıl bilimsel-teknolojik ilerlemelerde değiştiğidir. Bu soruya sadece problemin öbür veçhesine dikkatleri toplayarak yanıt verilebilir: Halen mevcut olan sosyal ilişkiler takımı, bilimsel ve teknolojik gelişmeyi nasıl etkilemektedir? Bu son soru aynı anda ortaya konmadıkça öbür sav tek yanlı olmakla kalmayıp, ispatlanması gerekeni peşinen doğru kabul etmiş durumda olur. Zira modern-bilimsel-teknolojik terakki ürünlerinin sosyal mücadelelerin azaltılmasına bir “doğal eğilim”e sahip bulunduğunu farz etmeyecek olursak, işbu ürünlerin neden sosyal gelişmenin bileşenleri olacağını sormamız gerekir.
Burada üzerinde durulacak husus şu oluyor: Bacon, doğanın fethindeki sonuçların anlamını, bu fetih olgusunu içinde geliştiği tarihî koşullardan soyutlayarak ele alıyor ve bu olgunun esasta bir âhenkli sosyal nizama bağlı olduğunu imâ ediyor. Oysa ki üç etmen takımı, ezcümle (a) insanoğlunun doğal çevreyi her gün artan kontrol edebilme kabiliyeti, (b) toplumda insanlar arasında tahakküm ilişkilerinin varlığı ve (c) gerek ulusal, gerekse uluslararası düzeyde şiddetli var olma mücadelesi arasında dinamik bir ilişki mevcuttur.
Hayallerle gerçekler arasındaki paradoks, galiba, insanlığı kurtuluşa götüren doğanın fethinin eninde sonunda, “insanın fethi”ne müncer olmasındadır. O halde doğaya egemenlik, bunun bir aslî öğesi olarak insanların sosyal ilişkilerinde kendisine egemenliğinin bulunması halinde ancak kurtuluşa götürebilir… (11).
Çevrecilik (environmentalism), insan dahil, yaşayan varlıkların yapı ve davranışını etkileyen bir faktör olarak fiziksel, biyolojik, psikolojik ya da kültürel çevrenin önemini vurgulayan eğilim olarak tanımlanıyor. Her ne kadar birbirlerine ayrılmaz şekilde geçmişlerse de, çevre yukarda söylediğimiz gibi çoğu kez soyaçekime karşıt tutulmaktadır. Tarih boyunca idareci gruplar bu sonuncusunu, kendi statülerini rasyonel görünüme sokma aracı olarak kullanmışlar, oysa ki kurumların değişmesini talep ederek başkaldıran sınıflar, sosyal çevreyi, davranış ve başarının temel etkeni telâkki etmişlerdir.
İnsanın zihni, bedeni gibi, boşlukta (vakumda) gelişemez. Bunlar ancak çevre etkilerine ve çevreden itibaren insanın bina etmiş olduğu entelektüel ve kültürel içeriğe tepki olarak gelişirler. Bu itibarla zihin her zaman çevreyle iştirak halindedir ve bunun herhangi bir tahlili, çevresinin öğelerini ortaya koyar. Odysseus’da Ulysses “ben bütün karşılaştıklarımın bir parçasıyım” demiyor mu? Cürüm şekillerinin dahi yine çevreye bağlı bulunduğu bir olgudur: Çıplak gezen topluluklarda hiç yankesiciye rastlanmış mıdır?.. (12).
İnsanla içinde yaşadığı coğrafi çevre arasındaki ilişkiler sorunu da, aynı şekilde, hayli eskiye dayanıyor. M.Ö. 5. yüzyılda Hippokrates “Havalar, Sular ve Yerler Üzerine” adlı bir risale kaleme alıyor ki, bu, çevrecilik doktrininin ilk oluşmuş ifadesi olarak biliniyor. Montesquieu de, ünlü yapıtlarının birinde “Dedelerimiz eski Cermenlerin…” iklime bağlı olarak nasıl tuhaf yasa ve âdetlere sahip bulunduklarını, insanlardan bir kısmının değişik iklime sahip İspanya’ya geçmesinden sonra daha başka türden yasalar yapıp âdetler edindiklerini anlatır (13). XIX. yüzyılın ortalarında Victor Cousin de şöyle yazacaktır: “Bana bir ülkenin (fiziksel) haritasını verin… Yemin ederim ki size… bu ülkenin tarihte, tesadüfen değil, zorunlu olarak ne rol oynayacağını peşinen söyleyebilirim…”. Doğal olarak bu denli kesin bir “zorunluluk kuramı” sert eleştirilere muhatap olacaktı. Antitez olarak da “olanaklılık” (possibilism) doktrini ortaya çıkacaktı, yine özellikle Fransa’da.
Her şeye rağmen çevresel etmenlerin rolü, her teknoloji değişiminde, başka görünüme bürünecektir. Ama bununla kalmayıp o da, buna karşılık, teknik potansiyelin tam ve etkin bir açılımı vâki olmamışsa, teknolojik değişmeleri pekiştirecektir.
Ay’a gidilmesi, bu dünyamız üzerindeki çevre etütlerini sona erdirmekten uzaktır; bunların toplumun her şeyini içine alan bir mantıkî esaslar küll’ü teşkil ettikleri düşüncesi bugün artık iflâs etmişse de bunların ifade ettikleri anlam her zaman antropoloji, arkeoloji, sosyoloji ve sosyal bilimler ve hatta tarih gibi disiplinlerin içinde hesaba katılacak olup bu etütler, mezkur sosyal disiplinlerle doğa bilimleri arasında ciddi bir köprü oluşturmayı sürdürecektir (14).
Gerçekten, insanların zihinlerinde bir “çevre” vardır. Güneş ve yağmuru, taşı toprağı, ağacı dereyi, insan ve nesneleri ihata eder bu kavram. İnsanların hem karşı davranışta bulunduğu, hem de şekillendirmeye çalıştığı bir şeydir bu. Çevrenin, farklı toplumsal ve kültürel yapılardaki insanlar tarafından farklı biçimde algılandığında hiç şüphe yoktur. Bununla birlikte çevreye karşı her duygusal tutum o çevreyi değiştiremez; örneğin Çinlinin ruhunda, felsefe, sanat ve şiirinde idealleştirdiği kırlara karşı tutumu çoğu kez bu ideal yönünde olmaz. İdealle gerçek arasındaki bazen uçurum denecek kadar büyük aralık onu fazlaca rahatsız etmez: “…Herkesçe malûm ve güncelliğini koruyan, anlamda uygarlık, insan gücünün doğa üzerindeki egemenliği olup bu egemenlik doğanın estetik açıdan değerlendirilmesine götürür. Felsefe, doğa şiiri, bağ bahçeler ve tanzim edilmiş kırlar olduğu kadar çıplak bırakılmış dağlar, tıkanmış akarsular ve yoğun kentlerin politik entrikaları da işbu uygarlığın ürünleridir.” (Yi-Fu Tuan – Discrepancies between environmental attitude and behaviour, The Canadian Geographer, XII/3, 1968, S. 184) (15).
“Çevre” kavramından ayrılmaz bir başkası da “ekoloji” olup tâbir, Yunanca “oikos”dan (ev halkı, aile ya da oturulan yer) gelir. Beşerî ekoloji bunun bizi burada ilgilendirecek kolu olup insan nesliyle beşerî kurumlar arasındaki simbiyotik ilişkilerin mekânsal veçhesiyle meşgul olan bilim dalıdır. Yaşayanların, sürekli olarak değişen kültür içinde karşılıklı etkilerinden doğan, nüfusun ve kurumların mekânsal düzenlemesinin değişen kalıplarıyla ilgili prensip ve etkenlerin keşfedilmesini amaçlar.
Bunun başlıca prensiplerinden biri, “kilit işlev” (key function) prensibi olarak tanımlanabilir. Çeşitli işlevler arasında her karabet-yakınlık sistemi içinde, sistemin çevresine bağlantısı başlıca bir veya nispeten az sayıda işlevler tarafından sağlanır ki buna kilit işlev veya işlevler adı verilir. Kilit işlev prensibinin câri olmaması oranında sistem zayıf ve tutarsız olacaktır; hiçbir sistemin mevcut olmadığı aşırı durumda, her işlevin çevreyle aynı yakınlığı olur.
Kilit işlev kavramı, çevre kavramının nasıl tanımlanacağı sorusunu hatıra getirir; gerçekten çevre kavramı çok değişik cinsten şeylere ıtlak olunur. Bu şimdiki halde doğal ve sosyal olmak üzere iki geniş kategori halinde sınıflandırılabilir.
Kilit işlev olma niteliğini, sanayiye dayalı ekonominin koruduğunu göreceğiz. Devam edelim.
Genel ekolojik kuram bağlamı içinde beşerî ekolojinin yönlenmesini daha bariz kılmak üzere bunun bir ekosistem oluşturan dört ana değişkeni tarif edilmiştir: Nüfus, örgütlenme, çevre ve teknoloji. Başka deyimle bunlardan herhangi biri, bazı amaçlarla, bir bağımsız değişken olarak ele alınabilirse de, bu, aynı zamanda öbür değişkenlerin her biriyle karşılıklı olarak bağlantılıdır.
Çeşitli disiplinler ekolojiyi kendi faaliyet alanlarına göre tanımlamışlardır. Antropologlar için beşerî ekoloji, özgül kültür konularının belli bir çevreye uymasıdır. Aynı şekilde beşerî ekoloji dili, ekonomi, psikoloji ve sair alanlarda da görülür oluyor. Bazen de deyim, bir çevresel önemin etiketi olarak kullanılmaktadır.
Ekolojik kavramların bu denli yaygınlığına rağmen beşerî ekolojinin sistematik gelişme sorumluluğu sosyologlara bırakılmış gibi görünmektedir. Sosyolojiyi ekonomiden, onu da bugün artık sanayiden soyutlayabilecek miyiz?..
Beşerî ekoloji, sosyolojinin esas konusuna yakın gelmiş olmasına rağmen bazı farik özellikleri korumuştur. Bunlar arasında en önde çevreye atfedilen önem gelir.
Her ne kadar her toplumun kültürü, içinde teknoloji, ekonomi, sosyal ve politik doku, din, dil, değerler ve sair veçhelerin yakından birbirleriyle ilişkili olduğu bir holistik (*) sistem teşkil ediyorsa da, bir kültürün çeşitli bileşkenleri, ekolojik adaptasyonlar tarafından aynı şekilde etkilenmezler. İnsanoğlunun doğanın kontrolü hususundaki ilerlemelerini temsil eden teknoloji, bu yönde birikerek artma istidadında olup sosyal dokular çevresel taleplere en açık yanıtı verenlerdir. Temel yapı doğruca işbirliği ile üretici faaliyete bağlıdır (16).
Ekosistemler (çevredizgeler), fiilî çevreleriyle birlikte ayrı bitki ve hayvan yaşamı toplulukları olarak tanımlandıklarında yoğun şekilde kullanılan ekosistemler, insanı başat hayvan, ekinlerini de başat flora olarak içerir. İnsan tarafından kullanılan bütün ekosistemler az çok insan faaliyeti tarafından yaratılıp değiştirilir.
Hatta kentler bile ekosistem kavramı içinde irdelenebilirler. Ekosistemin dokusu insan tarafından yaratılmıştır; kentin flora ve faunasının çoğu, insan tarafından yerli yerine konmuş olup, onun tarafından korunur; bu arada başka flora ve fauna da yine insan faaliyeti tarafından meydana getirilmiş çevrede gelişir. Kentsel ekosistem içinde, çöplerin atılması, bir çapraşık kuş yaşamı ağı için bir çevreler takımı teşkili gibi tali alt sistemler de vardır. Başat sistem, bununla birlikte, kentin insan faaliyeti, bunun iaşesi, enerji ve suyun sağlanması, mal giriş çıkışı, münakale sistemi ile ilişkilidir (17).
Üretim sistemimizin belirlediği kültürel ve sosyal örgütlenmemiz yeni bir çevre oluşturmakta ve bize özgül bir ekolojiyi icbar etmektedir. Bu beşerî ortam, başka deyimle “kültürel ortam”, bazı hallerde doğayı pekiştirir, bazı hallerde de bunun normal etkilerine karşı koyar. Bizim ekolojimiz kısa ve uzun vadeli olmak üzere iki açıdan ele alınabilir:
Kısa vadeli beşerî ekoloji ilk bakışta bizim için en önemli olanıdır. Gerçekten o, günlük yaşamımızın koşullarına, sağlığımıza, dengemize, hava, su, toprak kirlenmelerinin ve çeşitli olumsuz hırpalanmaların (streslerin) etkilerine, çevremizin tabiatına ve onun bizi taşıyabilme kabiliyetine taallûk eder. Demografi, fizyoloji, sağlık ve koruyucu tababetle ve aynı zamanda da doğanın korunmasıyla sıkı bağlantı halindedir.
Uzun vadeli beşerî ekolojide artık ortamın kendi değil, torunlarımız, gelecek kuşaklar üzerinde bu ortamın yansıması bahis konusudur (18).
Önemine binaen ekoloji üzerinde biraz daha eğleneceğiz. Başlarda bitki ve hayvan ekonomisi bilimi olarak ortaya çıkmış olan ekoloji, yavaşça yeni baştan tanımlanmış ve bu kez sadece insanları değil, insan-çevre karşılıklı ilişkilerinin bütün alanını kapsar olmuş. Son yıllarda, sanayileşmiş ve de sanayileşmekte olan ülkelerde, ve bu arada Türkiye’mizde, davranış norm ya da örflerde gevşeme ve liberalleşme yönündeki değişmeler doğaya duyulan ilgide aşikâr bir artışı beraberinde getirmiştir. Zayıf güçlüyü yakın çevreyi kirletmekle; bilimsel kuruluşlar öbür kesimleri akıl dışı (irrational), hiç değilse kötü tasarlanmış üretim stratejisiyle dünya olanaklarını (resources) zayıflatmakla suçlamaktadırlar. Kirlenme ve ekolojik bozulmanın varlığı şüphe götürmez: “Semtler büyüdükçe, gökdelenler yükseldikçe, bacalardaki duman fazlalaştıkça, kentlerdeki kuş sayısının giderek azaldığı bildirildi. Uzmanlar, sosyal yapının değişmesi nedeniyle kuşların kentleri terk ettiklerini söylediler…” (Cumhuriyet, 24.12.1985). Bunun sonucunda kuş-zararlı böcekler dengesinin bozulduğunu eklemeye gerek var mı?
Ancak, bu olguların sosyal ve kültürel boyutları gözden kaçırılacak olursa konuyu bütün genişliği içinde kucaklamak olanağı kalmaz. Çevre, seçmeli olarak algılanır. İnsan kendi zihnî genişliğinin yapısı ile kişisel deneyimlerinin birleşik bir ürünü olmaktadır. Ormanların tahribi, toprakların çölleşmesi gibi ekolojik sorunlar aslında sosyal kaynaklıdır. Bunun yanı sıra sosyal yöntem ve varsayımlar doğal bilimlerinkilerini de içerir. Örneğin sosyal bilim yazınının az çok her dalı pratik olarak bazı belirgin varsayımları içerir: (a) Değişen koşullara herkesin tepkisi mekaniktir (teknolojik özekli yaklaşım); (b) tüm tepkiler toplumsal kaynaklıdır (sosyal özekli yaklaşım) ve (c) davranış, özellikle simgelerin değer ve gücüyle temsil edildiğinde, sadece düşünce süreçlerinin işletilmesiyle anlaşılır (fikir ağırlıklı yaklaşım).
Çevre sorununun karşısına geleneksel ekonominin yapısı dikilir: Tarla açma, ısınma ve maddi olanak sağlamak için ağaç kesimi…
Burada, vurgulanması gereken çok önemli bir husus da bu ağaç kesicileri (ya da bunun yakıcıları) ile planlamacılar arasında, bir belirgin çıkar çatışmasından kaynaklanan kültürel ve (dolayısıyla) toplumsal anlaşmazlıkların bulunduğudur. Geleneksel kırsal kesim sistemlerinde üretim teknolojisi bir noktada yaşamın bir bölümünü oluşturmaktadır ve bunun kendine özgü kalite standardı vardır. Kuşaktan kuşağa, herhangi bir şeklî örgütlenmeden yoksun olan bu teknoloji, piyasa ekonomisininkilerden farklı ve de ulusal bürokrasinin sosyal amaçlarından değişik hedeflere yönelmiştir. Öbür yandan bu teknoloji toplumsal yapıya gömülüdür; teknolojiyle sosyal yaşam, biri çatladığında öbürü dağılacak şekilde birbirleriyle girift olmuşlardır.
Bunun dışında bir başka olgu ile de karşılaşılmaktadır: Cemaat-çevre yakınlıkları, maddi teknolojinin değişmiş olup da yerel insan topluluğunun doku ve değerlerine hiç ya da az dikkat edilmiş olması halinde görülür (19).
Örgütün, nüfusla çevrenin karşılıklı etkilerinden ortaya çıktığı varsayımı tutarlı görünmektedir. Mamafih “bir olayın dışında bulunan ve ona etki yapması potansiyelde (kuvvede) melhuz her şey” diye de tarif edilen çevre, sabit bir içeriğe sahip olmayıp her farklı araştırma konusu için yeni baştan tanımlanmalıdır. Çevre, hem yaşantı sorununu ortaya koyan, hem de onun çözülmesi için araçları sağlayan keyfiyet gibi görülür; bu noktaya gelmek, sorunu bir zaman-mekân bağlamı içine sokmak demektir.
Her sosyal sistem sürekli olarak değişmeye tâbidir, zira çevre daimi değişim halinde bulunduğundan elde edebilen denge nadiren kısmî olmaktan ileri gider. Yerine konmayan olanaklar üzerine oturan bir sistem sürekli değişme zorunluluğuyla karşı karşıyadır. Er geç ya çökecek, ya da zorla bir değişik olanak temeline geçecektir. Örneğin tarımsal toplumlar çoğu zaman toprağı işledikleri yöntemlerle sürekli olarak onu zayıflatırlar; sonunda bu toprak, sistemi, kurulu olduğu şekliyle, artık taşıyamaz olur. Bir işlevin, özellikle bir kilit işlevin, ciddi şekilde değiştirildiği yerde sistem yeni baştan oluşturulmalıdır.
Sosyal sistemlerin tekâmülü ve insanın doğayla ilişkilerini kapsayan temel sorunlar konusunda özellikle bir hususun belirtilmesi zorunludur: Bir sistemin kendini tekrar ederek devam ettirmesi, sistem içinde çelişkilerin bulunmamasına bağlı olmayıp bu (aslında var olan) çelişkileri tanzim eden ve bunların birliğini geçici olarak idame ettiren bir mekanizmanın varlığına bağlıdır (20).
Her ne kadar herhangi bir toplumun kültürü bir bütün teşkil ediyor ve bunun her veçhesi birbiriyle yakın ilişki halindeyse de bir kültürün çeşitli bileşenleri ekolojik koşullar tarafından aynı şekilde etkilenmez (21).
Doğa, çevre ve kültür arasında “Doğa x Kültür = Çevre” denklemi gereğince bir ilişki mevcuttur. Bir alanın doğal görünümü değişip de bunu telâfi edici bir kültür değişmesi olmazsa yeni bir çevre dengesi meydana çıkar. Yine, alanın doğal görünümü sabit kalmışken bazı yeniliklerin ya da icatların veya bazı konularda yeni yöntemlerin doğması yeni bir çevrenin yaratıldığını ifade eder. Doğayı kültürden ayırmak zordur. Dünyada çok az doğa görünümü insan kültüründen masun kalmıştır (22).
Hal böyle olunca çevre determinizmine, yani çevrenin bir kültürü tayin etmesi keyfiyetine olan inancın hiçbir temele dayanmadığı bir kez daha aşikâr oluyor. Oğuzların Anadolu’ya gelişlerinden sonra bu toprakların doğal görünümü, bazı bölgelerde, hayli değişikliğe uğramıştır. Cengiz Han da, Çin’de zapt ettiği ekili arazileri “otlak olma asaleti”ne yükseltmemiş miydi?..
Evet, çevre bir kültürü ancak sınırlayabilir.
“Hızla artan nüfusun çevreyi zorladığı, çevre değerlerini tahrip ettiği.. kabul edilen bir gerçektir… Hızla artan ve özellikle büyük merkezlere akan nüfusun yol açtığı çevre sorunları, bu artışın sebep olduğu çevre tahribatı, çok dikkatle takip edilmesi gereken ayrı ve çok önemli bir gelişmedir… Çevre değerlerini korumada dikkatsiz ve önemsemeyen bir davranış içinde olmak, hele nüfusun bu hızlı artış temposu da göz önüne alınırsa, yakın gelecekte Türkiye’yi altından kalkılması zor bazı sıkıntılara sokabilir. Nüfus ve çevre konularını, birbirinden ayrılması mümkün olmayan iki konu olarak düşünmek, titiz, dikkatli ve gerçekçi olmak zorundayız.” (23).
Ve nihayet bu bağlam içinde insan ve onun kültür-çevre “çerçeve”siyle ilişkili davranışlarını ele alalım.
“Davranışçılık-Behaviorism”, bu psikoloji sisteminin başta gelen temsilcilerinin ifadelerinde “beşerî nizamların bütün alanını kendine mal eden bir doğa bilimi”dir. Bu itibarla psikoloji; fizik, kimya, biyoloji ve fizyoloji, özellikle fizyolojiye teşbih edilecek ve madde, hareket ve sayı olarak ifade edilemeyen, yani “evrensel bilim teriminin içine alınamayan” eski psikolojilerden her şey dışlanacaktır. Bu itibarla davranışçılık şuur, his, idrak, irade, hayal vesaireyi reddetmektedir. O, bu haliyle bir nevi yüksek fizyoloji olmaktadır. Bu itibarla onun verileri muayyen ve ölçülebilirlerdir. Davranışçılığın emeli, kendi alanında fizikçininki gibi “insan faaliyetini vukuundan önce makul kesinlikle haber vermek” ve “örgütlenmiş toplumca insan hareketlerinin denetimi mümkün kılan kanun ve prensipleri” vaz etmektir. Bir başka bağlamda psikanaliz gibi davranışçılık da zihni insan tabiatı hususunda yeniden yönlendirmiştir (24).
“Davranış bilimleri” deyimine günü gösteren olay hangisiydi? Bu temel olay, 1950’lerde Ford Foundation’ın bu alandaki bir programının gelişmesi olmuştu. Bu program başlarda “bireysel davranış ve beşerî ilişkiler – individual behavior and human relations” tesmiye edilmişse de kısa süre sonra “davranış bilimleri programı” adını alıp böyle devam etmiştir. Yedi maddeden oluşan bu programın ayrıntıları ile bütün insancıl görünümü içinde bunun ortaya konuşunun muhtemel art niyetinin tahlili bizi uzaklara götürür (25).
Psikoloji, antropoloji ve sosyoloji az çok aynı amacı güderler, ezcümle insan davranış konusu etrafında bilimsel olarak geçerlilik kazanmış genellemelerin tesisi amacını; bu itibarla bunlar dürtü, algılama, değer ve normlar, eğitim, tavır ve düşünce, kişilik, sosyal örgütlenme, grup uygulamaları, kültür ve benzeri hususlarla ilgilidirler. Ancak politika bilimcileri aynı şekilde hareket ettiklerinde, bunlara disiplinin “politik davranış kanadı” adı verilir ki, belki de Ford Foundation’ın mezkur art niyeti buydu…
Böylece her şey olabildiğince yerli yerine oturtulduktan sonra gelelim şimdi, yine bu bağlam içinde, insanla çevre ilişkisine. Ama bunu dahi yaparken yine bir peşin sınıflandırma zorunluğu çıkıyor karşımıza: Kimdir Türkiye’nin adamı?
Önce onun mensubu bulunduğu toplumun sosyo-ekonomik yapısını vurgulayalım. Batı dünyasının içinde bulunduğu endüstriyel ortama karşılık Türk toplumu geleneksel tarımcı bir toplum olma niteliğini maalesef sürdürmektedir, şöyle ki, bir ülkenin üretim potansiyelinin göstergesi olarak kabul edilen çelik üretim miktarı hâlâ iki milyon ton gibi çok düşük bir düzeyde bulunmaktadır. Bu itibarla bütün davranışları, gelenekleri, âdet ve inançları doğayla, daha geniş anlamıyla doğal çevresiyle ilişki halinde bulunacak, Kartezyen yola girmemiş düşünce sistemi buna göre şekil alacaktır. Ancak burada bir sınıf ölçüsüyle de karşılaşıyoruz. Her grubun varlığının nesnel koşulları onun bunlara göre ayarlanmış davranış, his ve sözleriyle sistematik bir bağlantı halinde görünüyor. Yahya Kemal’in “çevre”si, Park Otel’in camından seyrettiği Boğaz oluyor:
“Git bu mevsimde, gurub vakti, Cihangir’den bak!
….
Nice yüz bin senedir Şark’ın ışık mimarı
Böyle mamur eder ettikçe hayal, Üsküdar’ı..”
(Hayal Şehir)
Oysa ki kayalara oyulmuş (örneğin Erkilet-Kayseri ve daha nice yörede) ya da toprağa gömülü (Doğu Anadolu) mekânlarda ömürlerini sürdürenler çevrelerini Park Otel’in balkonundan farklı bir delikten seyredip bu çevreyi farklı şekilde algılamaktadırlar. Emperyalist Fransa bahriyesinin subayı olup bir Pasifik çiçeğinden kendine takma ad (Pierre Loti) alan Julien Viaud’nun “çevre”si, ilham kaynağı da, o tarihlerde fazla kokmayan Haliç ve hususiyle Eyüp olmuştu.
Bütün bu mülâhazalar dışında kültürel değerlerin ayrıntılı bir etüdünün (26) yapılması gereği ortaya çıkıyor. Toplumun ilgisi, onun veya bireyin refahı için esas olan şeylere dair sosyal hüküm anlamını taşımaktadır. Ancak, her kültürde bu hüküm de değişik olur: Ortaçağ Avrupa’sında malikâne-şato mülkiyeti sistemi revaçtayken Selçuklu ve Osmanlılar feodalleşmenin, toplum refahının tümden aleyhine olduğunu kabul edip onunla kıyasıya mücadele etmişlerdir. Değerlerin etüdü, ancak kültürün sınıf karakterini belirtmek suretiyle mümkün olabilir: Türk’ü, yani halk tabakasını küçümseyen Bâki, Nedim, Nefî… ile Pir Sultan, Dadaloğlu, Karacaoğlan… aynı sınıfa mı hitap ederler?..
Maddi değerlerin toplumun her sınıfında az çok aynı olmasına karşılık tinsel kıymetler ayrılmaz bir sınıf karakterini haizdirler. Gerçi bu sonuncularda da evrensel bir insancıl veçhe bulunur. Ancak bu veçhenin dağılış ve uygulama şekli büyük farklar arz edebilir. Kültürel değerler, bir sosyal gereksinmeye cevap verdikleri sürece var olurlar. Her topluluk içinde bunların yandaşları olduğu kadar karşıtları da bulunur. Her iki taraf da böylece mensup oldukları sınıfın çıkarlarını korumuş olurlar.
Kültür kavramının tarih babında söylediklerimizi toplayıp diyebiliriz ki: Ulusal kültür bir olgu olmakla birlikte bunun içinde iki ayrı yön vardır; Mevlânâ, Bâki, idareci sınıfı; Hacı Bektaş, Pir Sultan da idare edilenleri simgelerler, hepsi de Türk Ulusunun malı olarak.
Olayı bütün bu açılardan irdelediğimizde, üretim ürünlerinin herhangi bir nedenle değişmemesi, ve dolayısıyla, insan, insan grubu veya, daha eksiksiz bir deyimle, sınıfın refah düzeyinde herhangi bir gelişme olmaması halinde değerler, toplumun eski üretim yöntemlerindekinin düzeyini ister istemez koruyacaktır. Ulus içinde bazı sınıflar ya da zümreler bu kaidenin dışına çıkabilirler; ancak, onların bu yeni değerleri, bu değerler başka toplumlarda yüksek olsa da, üretim gücü ile birlikte yürüyerek yerleşmediğinden, yüzeyde ve sınırlı bir çerçeve içinde kalmaya mahkûmdur. Daha da ileri giderek, bu yeni kıymet değerlendirmesinin sadece sınıflar arasındaki çelişkinin keskinleşmesine hizmet etmekten başka bir yol tutmayacağını ifade edelim. Buharın gücüne dayanmamış bir toplumda Wagner’in gürlemesini düşünmek zor geliyor bize. Taşıma aracının hayvanla çekildiği bir ortamda Dede Efendi, ancak monofonik müziği kendi ölçüleri içinde şahikasına getirebilirdi…
Bu bağlamda bir başka paralele yer verelim: Aynı tipte bir fiziksel çevre (örneğin ılık bir tatil günü, ibadet sonrası, kalabalık, ağaçlıklı-asma çardaklı bir yol-cadde üzerinde bir kahvehane), değişik tipte insanlar için değişik mâna ifade eder, kültürel adaptasyon sorunu şeklinde. Gerçekten bu aynı “hava” içinde, nargilesini fokurdatarak acı kahve (mırra) içen, bilincinin altında devletinin geçmiş büyüklüğü ile yaşayan bir Sivaslı ile Champs-Elysées’de, bir sol partiye mensup olmakla birlikte Cezayir’in bağımsızlığa hakkı olmadığını düşünerek Courvoisier’sini yudumlayan Parisli, aynı potaya konabilecek mi?…
Kent, bir sanayici toplumun aglomerasyonudur; tarımsal toplumlarınki ise köyle kasabadır. Kent, sınaî faaliyetlerin gerektirdiği fikrî disipline, tarımcınınkine göre çok daha üstün bir eğitim görmesi ve gelir sağlaması itibarıyla uygarlık ürünlerini çok daha büyük vukufla kullanma yeteneğine sahip kitlelerin ikamet yeridir. Kısaca başka bir “yaşam tekniği” gerektirir: Ciddi bir altyapı (su, elektrik, havagazı, kanalizasyon, telekomünikasyon, taşımacılık…), rasyonel ulaşım sistemi ve trafik düzeni vardır, kentte. İçinde yaşayanlar da belli bir düzenle yürümeyi, yere kâğıt atmamayı bilirler, Belediye’nin de yeterince çöp sepeti yerleştirip bunları muntazaman derlemesinin yanı sıra.
Ama toplum ciddi şekilde sanayileşmemişse, onun oluşturacağı kent görünümündeki kalabalık aglomerasyon, bir Ortaçağ kenti görünümünden farksız olur, sanayi devrimi öncesi Ortaçağ kentinden, onun davranış kaosundan: Köylünün hiçbir faaliyeti saate bağlı değilken bir sanayi işçisi, tuvalete bile belli saatlerde gitmek zorundadır…
Burada hemen belirtilmesi gereken bir husus da, sözünü ettiğimiz “tarımsal toplum”un, tarımı sanayinin bir kolu olarak bilememiş olan toplum olduğudur.
Belediyelerin oluşturdukları yeşil alanlardan, parklardan faydalanmanın, buna duyarlılık göstermenin, bunu bir gereksinme olarak görmenin vazgeçilmez önkoşulları vardır: Karnın tok, sırtın pek olması; başını sokacak bir kapalı mekâna ve sürekli bir işe sahip olunması ve bunların beraberinde gelecek olan eğitim koşullarıdır, bunlar.
Kent planlaması bilimle kentsel yaşam arasında zorunlu bir bağlantıdır. Bugün artık, özellikle aşağıda sözünü edeceğimiz MAB program araştırması sayesinde, kent planlaması için bilimsel esasların gelişmesinde ciddi başarılar sağlanmıştır: Bir kentte disiplinler arası bir yaklaşım gelişmesi, onun ekonomik, sosyal ve ekolojik altyapıları ve mekânsal düzenlemesi arasında başlıca bağları belirmiştir; bunun dışında ekolojik olarak sıhhatli bütünleşmiş çevre düzenleme yöntemlerinin gelişmesiyle kentsel ekosistemlerin “davranış”ını önceden kestirmek için matematik modellerin ortaya çıkışı zikredilebilir. Kısaca bir yandan bir sosyal ve doğal bilimler kompleksiyle, öbür yandan bir kentsel planlama ekolojisi gibi bir bağımsız uygulamalı bilgi dalıyla birlikte ekolojik, sosyal ve sair bilgilerin kentsel düzenleme diline çevrilmesi bahis konusudur.
Ama bütün bunların bir geleneksel tarımcı toplumun oluşturduğu ve kent adını verdiği iskân aglomerasyonları için geçerli olamayacağı aşikârdır. Devam edelim.
Marx, her zaman, insan faaliyetlerinde değişmenin son tahlilde, insanın kendisini değiştirmeye götürdüğü savını vurgulamıştır (27). Bir köylü toplumun adamı, içinde sosyal, ekonomik ve teknik sistemlerin birbirlerini etkiledikleri bir eko-siteye (kent), onun sosyo-fonksiyonel kavramına ters düşer.
Gerçekten kentleşme ciddi örgütlenmeyi gerektirir. Plânsız hızlı şehirleşmenin ortaya çıkardığı kaosun acılarını çekmekteyiz. “Kentler yaşayabilir mi? Kent, bir beşerî karşılıklı etkiler için ve özellikle gelişmekte olan ülkeler için değişim momentumunu sağlayan bir mahaldir. Burada sevgi ve nefretimiz, enerjimiz, işsizliğimiz, tembelliğimiz ve ayıp ve kötü itiyatlarımız ifadelerini bulurlar. Her birimizdeki en berbatıyla en iyisini meydana çıkarır. Burası serserilerin, sapıkların, hippilerin ve şairlerinin yeridir. Burası fikirlerin yaratıldığı ve çok sayıda konu üzerinde değişik düzeylerde büyük tartışmaların cereyan ettiği yerdir. Çatışan düşünceler ifade edilir ve keskin odaklaşmalar vaki olur.”
“Maalesef, gelişmekte olan ülkelerin çoğu, tekâbül eden bir gelişme ve sanayileşme olmadan hızlı ve emsali olmayan bir kentleşme olgusu ile karşı karşıya bulunmaktadırlar…” (28).
Gördüğümüz gibi, uzmanların hiçbiri sanayi, bilim, teknoloji, kentleşme, ekoloji kavramlarını birbirinden soyutlamıyor. Bu keyfiyet, ülkemizin çevre ve bunun korunması sorununa eğilmeye karar verdiğinde ne denli handikaba durumda olduğunu ortaya koyuyor: Birleşmiş Milletler’in çelik pazarını inceleyen raporunda yer alan 1984 yılı verilerine göre, Türkiye’deki kişi başına çelik tüketimi Batı Avrupa ortalamasının çok altında ve Yunanistan’ın da dahil olduğu sıralamanın en altında bulunuyor, kişi başına 105 kilo/yıl ile (Hürriyet, 11.12.1985). Üretimi ise, bu miktarın yarısından azdır. Çelik üretimi bir toplumun ekonomik potansiyelinin kesin göstergesi olup dolayısıyla onun yaşam düzeyinin, kültür ve düşünce yapısının da bir ifadesi olmaktadır. Bu veriler karşısında toplumumuzun bütün davranışlarına geleneklerin egemen olduğunda şüpheye yer kalmamaktadır. Çevre sorununa da bu açıdan yaklaşma zorunluğu ortaya çıkmaktadır.
Ama bütün bunların dışında çevrenin yine de Türkiye insanının ruhuna işlediği bir vakıadır. Genellikle düzülen türkülerin ilk iki dizesi, çevreyi simgeleyerek türküye heyecan eklemeyi amaçlar. Mevsimin kâh hazin, kâh neşeli renkleri, yerel özellikler kullanılır bu yolda:
“Bu dere baştan başa ayvalı bağ
Ayvalar sararıyor, dön geri bah…”
(Elazığ türküsü) (29)
İnnina-Nina-Nana… adlarıyla anılan Sümer tanrıçası Ishtar’a yakarma ritusunun, tarihin derinliklerini delip geçerek günümüze çıkmış “ninni”sinde de, yöreye göre çevrenin coğrafyasını, üretim şeklini görebiliyoruz (30):
“Ninni bebek ninni “Sıra sıra ayvalıklar
Uyu da büyü Suda oynar balıklar
Yaylalarda yürü…” Hu diyip döner içi yanıklar…”
(Giresun) (Isparta)
“Ninni derim uyuturum “Uy inekler inekler
… Kızım ne zaman emekler?
Kuzularla yürütürüm…” Ninni yavruma ninni…”
(Eskişehir) (Van)
Bir Kayserilinin, bir Diyarbakırlının, geçmişinin ihtişamının bir simgesi olan kalelerinin yaşayan görkemliliği hiç mi gönlünde yatmaz? Ya Ankaralınınkinde?…
Peki, ya dağlar, taşlar?..
Burada da yine tümden başka bir alana dalmış oluyoruz, bütün bir inançlar deryasına (31). Gerçekten doğa, Türkiye insanının ruhunun derinliklerinde yatar. Onu, davranışlarının her alan ve aşamasında teşhis etmek olasıdır, kilimin örgesini seçişinden, şakağına oturttuğu döğmesine kadar. Ne mi ifade ediyor onun için doğa? Bütün bir “doğa üstü” âlemi!..
Evet, doğa onun için “doğal” değildir!
Doğa onun için müteal (transcendent), yani “deney dünyasını aşan, başka bir tabiatta olan” bir varlıktır; yani kısaca “kutsal”dır.
Genel olarak “kutsal olan” ile “kutsal olmayan”ın sınırı, kültürden kültüre hayli değişik düzeyde görünür. Kimi kültürlerde, ve bu arada eşsiz etnik karışımların ürünü Anadolu kültüründe, çağımızın düşünce sistemine göre din ile hiçbir ilişkisinin bulunmamasının gerektiği nesne ve faaliyetler, dinî alan tarafından tamamen kendine mal edilmiş durumdadır. Sınır, ne kadar kaygan olursa olsun, bunun bilinci her zaman mevcuttur; bir “başkalık”ın etkisi, kendisinden üstün güç ya da güçlerin varlığı yaşamını sinsice tehdit etmekte olup bunlardan gelmesi düşünülebilen tehlikeleri göğüslemek ve yapabilecekleri iyiliklerden faydalanmak üzere bunlarla uzlaşma yolunu aramıştır, Anadolu’nun adamı. Bu itibarla insanın insanüstü güçlerle ilişkiler toplamı, dinin bir ilk tanımlanması olarak kabul edilmiştir, tıpkı dinin, son tahlilde, insanoğlunun toprakla olan ilişkisi olduğu varsayımı gibi…
Böyle olunca da din, onun bir özerk faaliyeti ya da ruhunun tek yanlı bir belirtisi olmayıp insanoğlu ile doğaüstü güçler arasında karşılıklı ve hayati bir etki sürecini kapsar.
Evet, yağmur yağacaktır, güneş açacaktır ki, toprak ve de hayvan verimli olsun. Bunların tanzimi işini üstlenmiş olan dağlar da, taşlar da, sular da, ağaçlar da… kutsaldır, çok değişik hayvan türünün olduğu gibi. Köprünün yapımını önlemek amacıyla (1950’lerde) şantiye şefini vurup öldüren Birecikli, kelaynaklara el sürmüyorsa, onları kutsal bildiği içindir.
İstanbul’da yol, Kabataş Araba Vapuru İskelesi hizasına vardığında, büyük bir çınarla karşılaşılır. Dibinde Fatih’in çizmeci başısı yatmaktadır. Bu zat ne bir evliya, aziz kişi, ne bir tarikat şeyhidir; ama Müftülüğün asılı duran uyarı levhasına rağmen ona dua edilip mum dikilmektedir, taşının dibine (ölüye mum dikmek de şer’an caiz değildir!). Kutsallık bu kişiye, başındaki büyük çınardan geçmiştir. Tahtacı (Isparta-Antalya yöreleri…), tüm geçimini ağaç kesmekten sağlamasına rağmen, ondan “özür dilemeden” sallamaz baltasını; aksi halde balta ağacı bir türlü kesmez!.. Hele düz ovada, kıraç bir tepede, ister küçük ister büyük, tek bir ağaç olmaya; dilek küpüne döner, dallarına bağlanan bezlerine.
“Acep ne oldu, nasıl oldu da günün birinde kara söğüt, salkım söğüt olup çıktı? Efsane olmasına efsanedir ama, her efsane bir inanıştır…”
“…Karakız yol dememiş, sel dememiş; yüz yüze gelmiş, söğütlere el atmış ama, dallar eğilip gelmiş; dalgalar, dalların elinden çekip almışlar onu… O günden sonra kara söğüdün adı salkım söğüt kalır. Bu söğütten sürüp gelen söğütler de o gün, bu gün başlarını yukarı kaldırmazlar. Ya dal dal sulara eğilirler, Karakız’ı arıyor gibi! Ya salkın salkın yerlere serilirler, saçlarını yoluyor gibi…” (32).
Hristiyan vaftiz olurken, başına üç beş damla su damlatılır. Bu onu insanlığın ilk günahından, Adem ile Havva’nın Cennet’ten kovulmasıyla sonuçlanan günahtan arındırır, Müslüman abdest aldığında ritüel olarak “temizlendiği” gibi. Yani su kutsal bir nesnedir. Moğol yasası, suyu içine işeyerek kirleteni ölümle cezalandırıyordu! Edirne’de, kırk gazinin şehit düştükleri yerden kırk pınar fışkırmamış mıydı?.. Bu gözle bakılır Anadolu’nun irili ufaklı su kaynaklarına.
Dağlar ise, daha Sümer’den itibaren tanrıların konutudur. Onların görkemliliği ruhlara yansır. Ispartalı “çevre”sini, Davras Dağı olmaksızın düşünemez. Ya Niğdeli, Ağrılıya kasabasının arka planını oluşturan yüksek kayalıkların Sivrihisar sakinine etkisi?
Taşlar da bin bir efsanenin konusu olmuşlardır. Bektaşi, simge olarak boynunda “Teslim Taşı”nı sallandırmaz mı? Ya havada, boşlukta duran taş öyküleri? Delik taşlar, kuyu çemberleri?.. Peygamber’in ayak izini, Hz. Ali’nin atının nal izini (oysaki Hz. Ali Anadolu’ya gelmemişti) taşıyan taşlar, kayalar?..
Ve Sünnî’siyle, Alevî’siyle, Yezidî, Mandeî, Biberî, Şemsî, Kamerî’siyle… Anadolu, ve etrafındaki “kutsal” doğa öğeleri ve bunların kültleri!..
Ve Küçük Asya’nın sayısız uygarlıklarının mirası yüzlerce ören. Bunlara karşı çevre insanının, hatta Başkent’te oturan ve aralarında bürokratların da bulunduğu bazılarının duyarlılığı biraz farklı özellikler arz ediyor.
Ezelden beri bu örenler, define folluğu olarak görülmüş, olmadık tahribata maruz kalmışlardır, taşlarının taşınıp, kabartma ve heykelleriyle birlikte inşaatta kullanılmasının yanı sıra. Daha yakın zamanlarda arkeologlar, “yasal” kazıların durduğu kış aylarında “yasal olmayan” kazıların başladığından, definecilerin özellikle mezarları tahrip ettiklerinden yakınıyorlar. Bakanlığın ören yerlerine ayırdığı bekçi kadrosunun değil, müzelerde bile bunun yetersiz olduğu belirtiliyor. “Türkiye’de kazı arkeoloğu diye bir meslek yok. Öyle olunca, kazıyı yapan ya üniversitelerden öğretim üyeleridir, ya da müze müdürleridir… Avusturya ve Almanya’da bulunan kazı enstitüleri elemanlarının tek görevleri kazılardır ve bütün yıl kazı yapmak ve elde edilen buluntuları değerlendirerek yayına hazırlamakla ilgilenirler…” (Cumhuriyet, 28.12.1985). İlgili bakanlıklarda ise bu hiç değilse etkin koruma yönünde bir hareket görülmüyor.
Başkent’te oturanların bir bölüğünün ise tutumu tümden olumsuz: Bu kişiler örenlerin yok olmasını diliyor; “Gâvurun izi kalmasın ki bu topraklarda gözleri olmasın!” diyor. II. Abdülhamid’in teşvik ettiği bu tutum, 1950’lere kadar mülkî ve askerî çevrede epey yandaş buluyordu. Buna bugün dahi tanığı olduğumuz bağnaz akımları da ekleyeceğiz, bu örenlerin turizm geliri açısından öneminin artık anlaşılmış olmasına rağmen.
Toplumun başlıca kaygısının ekonomik olmuş olması itibarıyla sosyal tarih büyük ölçüde doğruca bir ekonomik tarih olmaktadır. Bu sonuncusuyla beşerî coğrafya da birbirlerine çok yakın olmaktadırlar: Yaşamlarını belli çevrelerden sağlayan ve bu süreç içinde bu çevreleri değiştiren toplumların evrimini konu edinen daha geniş ekonomik tarih için coğrafi mülâhazalar bir gerçek anlam taşırlar (33).
Evet, ortaya çıktığı günden beri coğrafya, beşerîdir. O ancak beşerî olabilir. Yeryüzünde mekân, belli bir karakter ve mahiyetten azade bir çerçeve oluşturmaz: Herhangi bir mahal ya da yüzey üzerindeki her ölçü, sınırlama, yerleştirme, nitelendirme, bir takdir çizgisinin içinde kalır. Yakın veya uzak, yaşanmış, bilinmiş, tahayyül edilmiş coğrafi mekân objektif (uzunluk, zaman, maliyet… birimleri) ve sübjektif mesafelerden oluşur.
Gerçekten coğrafya, bir “sosyal bilim” olarak nasıl gelişip açıkça kendini kabul ettirmiştir?
Herodotos başlatmıştı, insan gruplarının, faaliyetlerinin, tasarılarının bilgisini. Çevreselliğin muzaffer olduğu noktada modern coğrafya yerini bulur: İnsanların doğal ortamlarıyla, daha doğrusu ortam-insan / insan-ortam diyalektik ilişkileriyle giriyor devreye. Bu ilişkiler de “yaşam tarzları” şeklinde ifade ediliyor. Böyle olunca da bu, doğru bir görünümün ötesinde, insanları grup halinde bilmeyi hedef alıyor. Karikatür, ortam ve insanların determinist şekliyle ele alınmış teması olmuyor mu?
Strüktüralizm (yapısalcılık) da coğrafyaya yeni boyut getiriyor: “Bir grubun dış görünümü bir karar ve kesin hükümler silsilesini ifade ediyor: …Ekolojinin ağırlığı, iletişim ihtiyacı, sosyal değer ve dokuları duyarlı kılmak kaygısı ortaya çıkar.” (34). J. Sion daha önce “Toprağı, üstünde yaşamak için değiştiren homo oeconomicus olmayıp, daha iyi olma arzusuyla kendinde olan bütün sosyal ve inançsal yanlarıyla, bütünü ile insanın kendisidir.” (35) demişti. Ve ortaya, “sosyal ile mekânsalın diyalektiği”ni vurgulayan, sosyal olgular coğrafyası çıkacaktı. Sosyal mekânın tanımlanmasını sağlayan etmenler de şöyle sıralanacaktı:
– Mahallin etkisi, insanlarla mahallerin ilişkileri, doğa ile kültür arasındaki mesafe;
– kültürün etkisi, ortamlarda mekânın farklı yorumları tarafından mekânın bölünmesi;
– sınıf etkisi, mekânın örgütlenme ve farklılaştırılmasını yapıların (strüktürlerin) istikrarı değil, “sosyal intibaksızlık”lar, başka deyimle değişmenin dinamiği üzerine oturtmaktadır;
– bir yapı (strüktür) hiçbir zaman hareketsiz olmayacağına göre, hareketliliğin etkisi; mekânın örgütlenmesi bir süreçtir.
Böylece de mekânsal menzillerin bir ihtiyatlı görünümünü vermiş olduk. Bunlardan biri, idareci sınıfların hükmedip tasarladığı mekân, diğer üçüne, ezcümle kök salmış toplulukların istikrarlı ve sınırlı mekânına, el uzatılamamış mekânlara ve “kökten kopmuş”ların yeni kök tutmalarına karşı durmaktadır. Bu son üç yapı, inkıyad karakterleri dolayısıyla, doğaya veya bir dış güce yaklaşırlar. İnkıyad toplulukları hemen etrafındaki yerel çerçeveye kapatır (36).
Roma hukukunda deniz ve kıyılar gibi müşterek varlıklar, kamunun faydalanmasına açık tutulmuştu. Hava kirlenmesi denetimi ise XIV. yüzyıl İngiltere’sinde görülüyor; burada “Nuissance” yasası bunun aslını oluşturuyor. ABD’de, yerel sağlık kurumlarının kurulmasını öngören yasalar daha 1797’de mevcuttu. Bununla birlikte Birleşik Devletler’in ulusal politikasının bir sonucu olarak korumanın başlangıcı, Yellowstone National Park’ı ortaya çıkaran 1872 tarihli yasaya bağlanmaktadır. Yasa, parkın eşsiz olanaklarının “doğal koşulları altında” tutulmasını derpiş ediyordu (37).
Avrupa ve ABD’de endüstriyle kamu otoriteleri arasındaki işbirliği ve iyi niyetin, hava ve su kirlenmesinden meydana gelen zararları önlemekte hayli etkin olduğu aşikâr olmuştu. Hava ve su kirlenmesinin farklı karakterlere sahip bulundukları, dolayısıyla da bunlara karşı koymanın farklı teknikleri gerektirdiği unutulmayacaktır. Atmosfer kirlenmesinin vaki olduğu ve nedeninin bilindiği yerlerde bir fabrikanın alacağı önlem genellikle bir başkası için de uygun olur. Buna karşılık su kirlenmesi, su akımlarının ve istifadeye arz edildikleri çok sayıda noktanın değişik tabiatı, daha bireysel ve özel teknikleri gerektirmektedir. Tasfiye bahis konusu olduğunda hava ve su kirlenmeleri arasında çoğu kez irtibat bulunur. Belli bir yöntem hava kirliliğini su kirliliğine dönüştürürken bir başkasında, doğruca bir su akımı içine boşaltılmış maddeler havayı kirletebilir.
Devam etmeden önce kirlenmenin başlıca nedenlerinin ev ve endüstride kullanılan ve kurum, kil, katran, sülfürlü bileşikler vs. artıkları hasıl eden katı ve sıvı yakıtlar olduğunu söyleyelim. Hava kirlenmesinden herkes etkilendiğine göre bununla mücadelenin bedeline herkesin doğruca veya dolaylı olarak iştirak etmesi gerekir. Bu itibarla herhangi bir kontrol sisteminin kamuoyu tarafından desteklenmesi bir yerde zorunlu gibi görünmektedir. Gerçekten hava kirliliği ile mücadeleyi amaçlayan yasaların hızlı artışı, kamuoyu taleplerinde bir ısrarın varlığının kanıtı olmaktadır.
Birleşmiş Milletler’in 1972 Stockholm Beşer Çevresi Konferansı (Human Environment) gerek gelişmiş, gerekse gelişmekte olan ülkelere, her ne kadar bunlarda öncelikler ve zorlamalar değişik olursa da, çevrenin ne anlama geldiği hususunda bir global bilinç geliştirmekte köşe taşı olmuştu. On yıllık bir süre sonunda dikkat odağı kirlenme (pollution)den fosil yakıtların tükenmesi ve doğal olanaklar (resource)ın bozulması olgusu üzerinde artan bir ilgiye dönüşecekti. Bu on yıl birçok ülkede daha radikal çevreci hareketin doğuşuna tanık olacaktı. Buna rağmen de çözüm bulmada fazla ileri gidilememiş, global model bulunabileceğine dair inançsızlık derinleşmişti.
UNESCO’nun çevre programlarından biri “Man and the Biosphere (MAB) programı olup, 1971’de ortaya çıkmış bir araştırma ve eğitim amacı için düzenlenmiştir; yaşayan dünyanın olanaklarının hem bugün, hem de gelecekte gereği gibi, yani rasyonel ve sürekli şekilde, idaresini derpiş etmektedir. Bu itibarla MAB programında sadece insanın çevre üzerindeki etkisini değil, aynı zamanda çevrenin değişmesi halinde bunun insan üzerinde ne etki yaptığı da araştırılmaktadır.
Bilimsel sosyal bilgiler olmadan sadece fiziksel ve biyolojik bilimsel verilerin çevre planlaması ve idaresi kararları için uygun olmayan bir temel sağladığı son yıllarda karar verici organlara sık sık hatırlatılmış olup bu mesaj 1972 Stockholm Konferansına MAB projesi çerçevesi içinde iletilmiştir. “İnsanoğlu iki dünyayı iskân etmektedir. Biri, bitkiler ve hayvanlar, toprak ve hava ve suyun oluşturup onun bir parçası bulunduğu doğal dünyadır. Öbürü de kendi için inşa ettiği sosyal kurumlar ve beşer amaçlarına itaatli bir çevre şekillendirmek üzere eliyle yaptığı aletler ve makinaları, bilimini ve hayallerini kullanarak meydana getirdiği dünyasıdır. Bu iki dünyanın çoğu kez çelişik görüşlerinin çözümlenmesi, çevre konusuna eğilmişleri ağır bir zorlamayla karşı karşıya bırakmaktadır. Bununla birlikte bilim adamlarına yine de sık sık tek bir dünya, içinde doğal ve kültürel dünyaların birbirlerine destek olacak şekilde bütünleştiği bir küre çerçevesi içinde düşünmelerinin gereği hatırlatılmaktadır.” (38).
İsviçre’nin Pays d’Enhauf projesi, bir halk-MAB işbirliğine çok yeni ve güzel bir örnek oluşturmaktadır, şöyle ki, bu yörede MAB dernekleri kurulmuş, bunlarla halkın MAB araştırmalarına iştiraki sağlanmış, araştırmacılarla halk arasında bilgi alışverişi çok kolaylaşmıştır (39).
Buraya kadar kültür-çevre-insan karşılıklı ilişki-etkisini (interaction) irdeledik. Şimdi artık “ekonomi”yi de devreye sokmanın sırası geldi. Bunu yaparken de yine en başta, hareket noktamız olacak olan temel varsayımları zikredeceğiz.
Ekonominin temel taşı üretim olduğuna göre biz, başlıca ekonomik faaliyet olarak endüstriyel faaliyeti ele alıyoruz. Yukarda ifade ettiğimiz gibi tarım da, bugünkü ekonomik anlamıyla, ancak sanayinin bir şubesi olarak irdelenebilir; kimya da sanayinin bir şubesi, turizm de onun bir başka şubesidir. Ne tarımı, ne turizmi, bunların ekonomik derinliklerini gözden kaçırmadan, sanayiden soyutlamak mümkündür.
Bir sınaî gelişme, çeşitli koşulların yanı sıra en başta teknolojiye el atabilme olanaklarına bağlıdır. Ve bu sonuncusu her halükârda büyük boyutlarda kitle eğitiminin varlığını gerekli kılmaktadır, zira teknolojiye erişmek, eninde sonunda geniş ölçüde bilime erişmek demektir. Devam etmeden önce bir kişisel anımızı zikredeceğiz.
1949 yılında Tokat’ta bir askeri birlikte yazma okuma bilip bilmedikleri erlere soruluyordu. İçlerinden biri, oldukça ters bir eda ile “biliyordum, ama unuttum!” dedi. “Niye unuttun?” sorumuzu da, yine aynı terslikle “nidecem?” diye yanıtlamıştı.
Evet, ömrünü dağda davar gütmekle geçirmeye mahkûm bir kişi “nidecek”ti okumayı. Hatta, ona bunu öğretmek için sarf edilmiş olan sosyal çaba, havaya gitmiş olmuyor muydu?
Bu öyküden çok somut bir sonuç çıkıyor: Eğitimle üretimin ayrışmazlığı.
Felsefesini bir yaşama coşkusu üzerine oturtmuş ve bu temel ilkenin desteğini sanatta aramış olan Nietzsche, eğitim kurumlarının geleceği üzerine yazdığı bir kitapta talim ve terbiyenin aşıladığı yeni davranışların sonradan nasıl bir yaşamsal alışkanlık haline geldiğini anlatıyor. Ancak bu noktada bir uyarıda bulunmak zorunluluğu var, şöyle ki, ünlü filozofun içinde yaşadığı toplum, sürekli gelişme halindeydi ve her toplum böyle bir süreç içinde bulunmayabilir. Kulak verelim söylediklerine. O güne kadar yürümenin bir kaba acemisi, bunu ancak “pratik” olarak öğrenmiş bir delikanlı askere gittiğinde “düzgün” yürümeyi öğrenmekte çektiği sıkıntıdan sonra bu “düzgün” yürüyüş onun, yaşamı boyunca uygulayacağı bir şekil oluyor (40).
Eğitim uzmanlarının karşısına dikilen son derecede zor fakat büyük ilgi uyandıran sorun, eğitim sosyolojisi açısından eğitimle kültürün birbirleriyle nasıl ilişki kurdukları sorunu olmaktadır. Her ne kadar değişik yollarla ve farklı derecelerde ise de eğitimin, her geçen gün daha çok faydacı, dar anlamda pragmatik amaçlara tâbi kılındığı bir gerçek olup çoğu kez doğruca işgücü piyasasının talebini karşılamaya matuf bir meslek sahipleri imalâthanesi haline geldiği bir dünyada yaşamaktayız. Yukarda naklettiğimiz anımızın askeri de, Anadolu köyünün “ağalık” düzeninin talebi olan sığır çobanlığını “iyi” yerine getirebilmek için okumayı unutmamış mıydı?.. Devam edelim.
Aslında toplumla eğitim arasındaki karşılıklı ilişkilerin kültürel bileşkesini meydana çıkarmak gerekir. Bunun anlamı, öğretimin, sadece ekonomik büyümenin gerekli kıldığı uzman insan gücünü sağlamayı amaç edinmiş bir kurum olarak değil, fakat daha iyi ve daha âdil bir dünyanın gelişmesine bütünüyle iştirak eden bir doğru, insancıl ve insanın hür kişiliğini ortaya çıkaran bir evrensel, çok yönlü kültür sağlayan bir kurum olarak görülmesidir. Çoğu kez “canlı robotlar dökümhanesi” olarak telâkki edilen okulları “öğretim evleri”ne dönüştürmek üzere sadece eğitimi değil, fakat toplumun kendisini bir “pazar”dan bir “eğitimsel site”ye tahvil etmemiz gerekir.
Kültür aracılığıyla eğitim ve toplum arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılması, mevcut sosyal yapının ve eğitim sosyolojisinin gelişmesindeki eğilimlerin daha doğru ve sistematik tanımlanmasını gerektirir ki (41) bunu, biraz aşağıda yapmaya çalışacağız.
Devam etmeden önce başka iki anımıza daha yer vereceğiz.
1979 yılı başlarında Malatya’daydık. Hava sürekli yağışlı ve kaldırımlar bile pabuçların üstüne çıkacak kadar çamurluydu. Kentin en iyi otellerinden birinde kalıyorduk. Bu çamur, ister istemez otelin üst katlarına kadar taşınıyordu. Şöyle ki ne giriş kapısında, ne antrede, ne de merdiven başında paspas vardı. Merdivendeki yol halıları gibi koridorlar da batıyordu. Üç dört şalvarlı kadın, akşama kadar bu çamurları silmekle meşguldü. Oteli temiz tutmak için gerçekten hiçbir çaba esirgenmiyordu. Herkes, pabuçlarını oda kapısının önüne çıkarıp otelin verdiği (plastik) terliklerle odasına giriyordu.
Önce otelin kâtibine, sonra da doğruca sahibine, birkaç paspas konmakla yukarlara bu çamur taşınmasının büyük ölçüde azalacağını münasip bir dille söyledik. Her ikisi de içtenlikle hak verdi. Özellikle otelin sahibi çok nazik, belki lise okumuş, deve tüylü paltolu, çelebi bir kişiydi.
Orada kaldığımız iki hafta kadar süre içinde paspas alınmadı. Bizden sonra da alınmış olduğunu sanmıyoruz.
Durum açıktı. Geleneksel köylü toplumlarda mesken (home) kavramı, kapının eşiğinde başlar. Önemli olan, çamurun bu iç mekâna girmemesidir. Otelde de “home”, tahsis edilmiş odanın kapısında başlamaktadır. Gerisi “tarla”dır… Bütün okumuşluğu ve göreceli uygar davranışlarına (ve de deve tüylü paltosuna) rağmen otelin sahibi bu geleneksel anlayışın dışına çıkamamıştı. Kaldı ki, paspaslar konulmuş olsalardı dahi, alışkanlık olmadığından kimse bunlara ayaklarını silmeyecekti. Gerçekten biz Ankara’da, paspasa ayak silmesini bilmeyen, paspas üzerinde yavaşça tepinir gibi olduğu yerde bir iki ayak kaldırıp indirme hareketi ile yetinen, ve sonra da, parkeye basmamak için, doğruca halının üzerine atlayan önemli devlet dairelerinde görevli bir hayli yüksek mühendis gördük.
“Teknolojik bakımdan az ilerlemiş olan ülke insanları arasında ‘gelenek’ daha ağır basar ve yeni, daha iyi şeyler bu insanlarda bunları tecrübe etmek için bir arzu uyandırmaktan çok, onların geleneklerine sıkıca tutunmalarını zorlar.” (42).
Öbür anımız da aynı bağlam içinde, yani “pislik-temizlik” kavramının üzerinde. 1951’in bir yaz gecesi yolumuz Şarköy’e (Tekirdağ) düşmüştü. Zorlukla uyandırabildiğimiz otelciye yatağın “temiz” olup olmadığını sorduğumuzda “Temiz! Sadece bir doktorla, bir mühendis yattı, bir kere de ben yattım.” yanıtını aldık. Elinde tuttuğu isten simsiyah olmuş kırık lamba şişesinin ışığında görebildiğimiz kadarıyla, doğduğunda onu anası bir kez yıkamıştı… Sabaha kadar da pireden uyuyamamıştık.
İşimiz belediye ile idi. Oraya giderken otelin pisliğinden de şikâyet etme azmindeydik. Vardığımızda, belediye binasının otelinkini çoktan unutturacak kadar pis olduğunu görünce vazgeçip işi istihzaya döktük. Tıbbiyenin üçüncü sınıfından ayrılmış ve o dönemin iktidar partisinin tepsi gibi bir rozetini yakasında taşıyan belediye reisine, ortalığın temizliğine hayran kaldığımızı, bundan kendisini kutladığımızı söyledik. Sevindi ve gerdan kırarak “Biraz çalışıyoruz…” dedi.
Bizim otelciye göre doktor, mühendis (ve de kendisi) “temiz” sayılıyor. Pis olan pazarcı köylüdür. O yatmış olsaydı, çarşafları değiştirecekti, bizi yatırmadan önce. Burada “temiz”le “pis”in gerçek farkından çok bir sınıf farkı gözetildiğinde (bilinçaltından dahi olsa) hiç şüphe yoktur.
Gerçi aradan otuz yıldan fazla geçti ve o zamanlar sadece denizden (haftada bir kez) ulaşılabilen Şarköy’ün bugün mükemmel karayolu bağlantısı vardır. Ama acaba kasabada zihniyet ne denli değişti, tarımsal üretim tarzından ciddi bir sınaî üretime geçilmediğine göre? Dolayısıyla hatadan kaçınmak üzere biz yine “çevre”yi bütün bu insanlarla, bu otelciler, mühendis, doktor, kasabanın pazarına tarım ürünü getiren köylülerle birlikte mütalâa edeceğiz.
“Genelde kişisel amaçların, büyük ölçüde eğitim talep artışına götürmek üzere ekonomik gereklerle izdivaç etmiş olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, demokratikleşme eğilimine rağmen sosyal doku, okul farklılaşmalarının esas etmeni olmaktadır. Uzun süreden beri ve ülkelerin çoğunda, öğretim sistemi sınıfların tabakalaşmasına göre tasarlanmıştır. Alt tabakalara, onları uygulama işçisi yapmaya yetecek bir asgari bilgi, öbürlerine idarî işlere hazırlayan genel kültür…” (43).
Eğitimin politik ekonomisi bunu çeşitli ekonomik, politik ve sosyal grupların arasındaki güç ilişkileri tarafından şekillendirilmiş bir etmen olarak ele almaktadır: Bir bireyin hangi türden ve ne miktarda eğitim göreceği ve eğitimin ekonomik büyüme ve gelir dağılışındaki rolü işbu güç ilişkilerinin bir alanı ve bölümü olmaktadır.
Fonksiyonalist görüşe göre öğretimin başlıca işlevi, toplumdaki çeşitli grup ya da sınıflar arasındaki hiyerarşik ilişkileri (yani sosyal statu quo’yu) idame ettirip bu ilişkileri meşru kılmaktadır.
Resmi eğitimin “hikmet-i vücudu” (varlık nedeni), mevcut güç ilişkilerini, yani bir grubun öbürleri üzerindeki tahakkümünü nesilden nesile, şiddet kullanmadan, devam ettirmekten ibarettir. Bunun başlıca aracı öğretim sistemi olup okullarda bir iletişim temeli olarak kullanılan dil, egemen grubun “kültürel keyfî davranışı”, bir değerler ve normlar sistemi olmaktadır. Eğitim sistemi, öğretim yöntemi ve öğretilecek olanın seçimi, toplumun sınıfsal tabiatının damgasını taşır (44).
İnsan sermayesi kuramı artık şekil almaya başlamıştır. Bu teori, homo oeconomicus teknik çizgisinde giderek bireyin, ilerde daha yüksek gelir elde etmek amacıyla bugünkü mümkün kazancından fedakârlık edip eğitimine yatırım yaptığı noktasından hareket ediyor. Çalışma gelirinin prodüktiviteyi yansıttığı farz edilerek, ampirik etütler eğitimin ekonomik gelişmeye iştirak payını ölçmeye yönelmiş olup, bu payın sermayeninkinden daha yüksek olabileceği sezinlenmektedir (45).
Her toplum, kendi özgül çevresine ayak uydurma gereğiyle nitelenir. Bunu yapabilmek için insanlar, çevreleriyle bir doğru ve dolaylı ilişkiler sistemleri geliştirirler ve bu ilişkiler bir toplumun kültürel sistemini teşkil eder. Bu sistem üç tip dolaylı ilişki içerir: (a) yardımcı: İnsanoğlunun geliştirip uyguladığı teknikler; (b) sembolik: İnsanların iletişimlerinde kullandıkları semboller; ve (c) sosyal: İnsanların yarattıkları sosyal karşılıklı etkinin kalıplaşması. “Ayak uydurma” sadece çevreye intibak için değil, fakat aynı zamanda onu, bir uygun yolda, şekillendirmek için çabayı içerir.
Kültür gerçekten fiziksel çevreyi beslemek ve gerekli maddi ve gayri maddi âletleri meydana getirmek için beşerî çabanın tümüdür.
Ayak uydurmak için çabanın uygunluğu, bir toplumun bekasını tayin etmesi itibarıyla, nazik bir husustur (46).
Sokağa kâğıt atmama, sağdan gitme, randevuya dakikasında varma… bir eğitim konusu olduğuna göre bunun hangi dünya görüşüne ait bir sistemin malı olduğunu hemen söyleyelim. Bu, bizim resmen bağlı bulunduğumuz burjuva-kapitalist sistemin bir gereğidir. Ancak, parkların yeşilliğinin beyaz çöplerle bozulduğu, trafik karmaşası, zamansızlıklar da ülkemizde bir vakıadır. Bu temel gerçek bize, adı geçen dünya görüşünün ne denli içtenlikle benimsenmiş olduğu konusunda fikir verir: Henüz Batı anlamında burjuva-kapitalist anlayışın çok uzağında olunduğunu gösterir, bu veriler.
“Resmen” kabullenilmiş bir sistemin fiilen uzağında olmanın nedenleri, sosyal dokunun temellerinde aranacaktır. Burjuva-kapitalist rejim, feodal sistemin antitezi olarak, ancak bu sonuncusunun sahneden çekilmesiyle gelişebilir ve böyle de olmuştur, tarihte. Batı burjuvazisi, bugünkü durumuna gelebilmek için verdiği büyük mücadelelerden muzaffer olarak çıkmış ve gerisinde her türlü feodal kalıntıları temizlemiştir. Oysa ki ülkemiz, büyük toprak mülkiyeti ve aşiret reisliği müesseselerine dayalı iktidarlarca idare edilmektedir. Bu yüzden bir gerçek üretici burjuvazi gelişememektedir. Üretim ilişkilerinin bir ağa-ırgat münasebeti çerçevesinde yürütüldüğü bir ülkede hiçbir ciddi sanayileşmeden söz edilemeyeceği aşikârdır, şöyle ki, bunu başaracak olan Batı tipi burjuva bu koşullarda ortaya çıkamaz. Dolayısıyla eğitimin de, yukarda söylenmiş olanların ışığında, bu sosyal statünün idamesi doğrultusunda yön alacağı anlaşılır, o statü ki, konumuz olan çevre sorunlarını hafifletmeye hiç de eğilimli değildir.
Ve bu bağlamda bir anımız daha.
1952’de Konya’nın Bozkır ilçesinde bulunuyorduk. Belediye reisi, yörenin büyük toprak sahibi maruf bir ailesine mensup ve bu kez tıbbiyeden diploma almış bir kişiydi. Reisin av köpekleri, sokak üzerindeki muayenehanede, hasta muayene yatağının üstünde yatarlardı. Hasta geldiğinde haber verilir, doktor Belediye’den gelir, köpekleri indirir ve buraya hastayı yatırırdı. Buna itiraza yeltenenlere cevap hep aynı olurdu: “Onlar senden temizdir!”… Bir şey eklemeye gerek var mı?
Gerçekten çevre sorunlarının çözümü zordur, ülkemizde. Devam edelim.
“Eğitim, yaşamın ta kendisidir; yaşama hazırlık değil… Eğitimin amacı, çocuğa düşünmeyi öğretmektir, ne düşüneceğini değil” demişti ünlü çağdaş Amerikalı filozof ve eğitimci John Dewey (47), ve eklemişti: “Öğrenme, ilginin ısınma ateşi olmalıdır.” (48). Oysa ki yukarda sözünü ettiğimiz düzenin egemen olduğu bir toplumda, ve bu arada ülkemizde, hür düşüncenin gelişmesi bahis konusu olamaz. Ancak bu düzenin yönlendirdiği bir kitle psikolojisi oluşur. Hâl böyle olunca da “Boğulmakta olan bir adamın samana tutunması gibi, daha sonraki günlerde gelişen âlet ve deneyimlerden yoksun kişi, hayal gücünü kullanarak, zor günlerde yardımcı olabileceğini düşündüğü herhangi bir şeyi yakalar. Bugün âletlerin kullanımı ve amaçlara daha iyi hizmet edecek araçların icadına sarf edilen dikkat ve ilgi, alâmet ve kehanetleri kaydetmeye… ritüelistik ayinler icra edip sihri güce sahip olduğu farz edilen şeyleri ya da doğal olayları kullanmaya hasredilir…” (49). Bu halet ne denli bir çevre anlayışına götürebilir?..
Uzun vadede endüstrileşme, sadece yukardaki koşulları yerine getiren değil, her düzeyde geniş kapsamlı organizasyona yatkınlık isteyen teknoloji değişmelerine intibak kabiliyetini gerektirir. Ekonomik gelişmenin vazgeçilmez unsuru olan kişi başına gelir artışının başlıca, şu ya da bu türlü organize (planlı) sanayiden geldiği de yadsınamaz bir vakıadır. Ciddi plan kavramı hiçbir zaman gözden uzak tutulmayacaktır.
Sınaî gelişmenin ekonomik sonuçlarından biri kentleşme olup sanayi devrimi ile birlikte kentle kırsal bölge arasındaki göreceli stabil (müstakar) denge bozulmuş ve sınaî kentleşme olayı yaygınlaşmış, bölgelerin demografik haritası tümden değişmiştir (50). Karadeniz Ereğlisi, bunun bir tipik örneğini oluşturmaz mı? (51).
Köyle kentin, birbirine kesin olarak ters düşen iki ekoloji arz ettikleri yukardaki insan-doğa ilişkisinin şeklinden de aşikâr olmaktadır. Ekonomik düzeyde de tarımsal çalışma ve buna yatırılan sermayenin ortalama olarak çok az karşılık bulduklarında kuşku yoktur (52). Düşük hayat standardı “temizlik-kirlilik” kavramlarının, bunun yüksek standartlı sanayici toplumunda mevcut olandan çok farklı anlamlara bürünmesini sonuçlandırır. “Temizlik”, insanın telkin ettiği bazı ritüel uygulamaların ötesine geçmez. Sağlığın korunması amaçlı “temizlik” kavramı hâlâ zihinlerde belirsizliğini korumaktadır.
Doğa bilimleri uzmanları hava ve su gibi elementleri de ithal ederek “olanak” (resource) ve bunun nedret ve değer kavramlarının genişletilmesini derpiş etmişlerdir. Bunlar ayrıca sükûnet, manzara güzelliği ve insan kültürünün abidelerine bağlı olanlardaki ölçülemez değerler gibi nitel karakteristikler ithal etmişlerdir. Oysa ki bugüne dek maddi olanaklar uzmanları bunları hep hesap dışı tutmuşlardı.
Bununla birlikte bir soru ortada kalıyor. Teknolojinin kendisi üssî şekilde büyüyen ve her yönde yaşama destek olabilecek bir sınırsız olanak mıdır?
Teknoloji hem “iyi”, hem de “kötü” işler görmüştür. Baca dumanı gibi “kötü”lerin çoğu “iyi”lerden düşüldükten sonra net sonuç, uzun vadede, olumlu olmuştur.
Evet, hangi stil ve nitelikte bir yaşam? İnsan çevre kirlenmesini, aşırı çevre tenbih ve tahriklerini, sosyal izdiham ve rekabeti ve teknolojik ve kentsel yaşamın sair olumsuz belirtilerini hoş karşılayıp bunlara intibaka yeltenebilir. Ama birçok halde bu hoşgörü-intibak, kronik ve dejenere edici bozukluklarla sonuçlanan organik ve aklî süreçler karşılığı olur ki, en müreffeh ülkelerde bile çoğu kez ergin ve yaşlıların yaşamını bozmaktadır.
Gelişmekte olan ülkelerin çoğunda kentsel yoğunlaşma temposu bunların nüfus artış temposunun üstünde olmaktadır. O halde nüfus dağılımı nüfus artışı sorunundan daha acil bir sorun mu olmaktadır? Tartışılabilir ama kesin sonuca varmak olası görünmemektedir (53).
Bu noktada bazı kavramlar devreye girmektedir. Bunlardan biri “çevresel tepki kavramı”dır. Doğada ortam koşulları, kâh organizma için uygun, kâh buna ters düşen yönde değişir. Ortamın genel olarak organizmanın ekolojik gereksinmeleri doğrultusunda bulunduğu zamanlarda bile, popülasyonların biyolojik artış potansiyelleri ölçüsünde artmalarını engelleyecek çok sayıda etken bulunur. “Çevresel tepki”den, bir popülasyonun artışını engelleyici nitelikte her türlü fiziksel, biyolojik, kimyasallık, açlık, ekolojik rekabet, aşırı kalabalık gibi, popülasyonu hem dışardan, hem de kendi içinden etkileyen çok çeşitli etmenleri kapsar. Herhangi bir anda bir popülasyonun büyüklüğü, çevresel tepkilerin biyolojik artış potansiyelini dengelediği nokta olmaktadır.
Doğa bilimleri çerçevesindeki bu sözler, sosyal bilimler için de aynı şekilde doğrudur. Devam edelim.
Öbür kavram ise “ortamın taşıma gücü kavramı”dır ki bunun adı, mahiyetini tanımlamak için yeterli olmaktadır. Hiçbir popülasyon, bulunduğu ortamda sınırsız olarak çoğalamaz. Er geç ortamın koşulları, artan bir popülasyonun besin, mesken gibi ekolojik gereksinmelerini karşılayamaz olur. Bir popülasyon büyüklüğüne, yani ortamın taşıma gücüne yaklaşıldıkça, ortamdan popülasyona gelen çevresel tepki de artar (54).
Evet, ülkede ciddi bir sanayileşmenin desteklemediği İstanbul’da çevre, her yönüyle, “popülasyon” artışına isyan etmektedir…
“Olaylara uzun bir zaman ve geniş bir mekân kesimi içinde baktığımız vakit, etkinin tepkiye eşitliği, “madde ve enerjinin sakınımı” gibi kuralların sadece tabiî bilimler alanında değil, sosyal bilim alanlarında da geçerli olduğu görülmektedir.”
“Etki ile tepki arasında kalan zamanın uzaması, herhangi bir tepkinin yokluğu konusunda yanlış bir zannın uyanmasına sebep olmakta, fakat hiç ümit edilmeyen bir zamanda, daha önce cereyan eden bir olay veya olaylar dizisine reaksiyon olarak bir takım olayların ortaya çıkması insanlığı gafil avlamakta, geçmişteki ucuz ve zahirî başarıların külfetini ödemek durumuyla baş başa bırakmaktadır.”
“Keza, etki ile tepkinin takip ettiği zaman kalıbının değişik olması da bu evrensel kuralın geçerliliği konusunda bazen insanlığı tereddüde sevk etmektedir. Tedrici olarak gelişip zaman içinde yoğunluk kazanan bir hadiseye tabiatın gösterdiği tepki çok kısa bir zaman içinde ortaya çıkabilmekte ve çoğu zaman tedbir almaya bile imkân bırakmamaktadır. Aynı şekilde zamanın ve mekânın belirli bir kesiminde yoğunlaşan ve insanlığın yararına olduğu sanılan bir hadiseye karşı gelişen reaksiyon, daha doğru bir ifadeyle bu hadisenin zararlı yan etkileri, zaman ve mekân içinde yayıldığından bunların farkına varıp karşı tedbirler almak güç olmakta, ancak çoğu zaman bu tip reaksiyonların kümülatif etkileri, sağladıkları yararı rahatlıkla aşabilmektedir.” (55).
Başbakanlık Çevre Genel Müdürü, DPT Müsteşarlık Araştırma Grubu’nun, Ankara hava kirliliğini çözmeyi amaçlayan çalışmalarından, habersizmiş! “…Sekiz aydan bu yana çeşitli koordinasyon konularında güçlükler çekmekteyiz. Ama kimseyi suçlamıyorum. Bu bir disiplin meselesi.” diyor Genel Müdür (Cumhuriyet, 26.11.1985).
Genel Müdür’ün sözünü ettiği “disiplin”, ancak ciddi bir sanayileşmenin zihinlere yerleştirdiği, hiçbir surette bir geleneksel köylü toplumda ve onun üst (ve alt) düzey yöneticisinde ancak istisnaî olarak bulunan “disiplin”dir. Öbür yandan Çevre Genel Müdürü, “yetki alabilmemiz için, önce kendimizi ispat etmemiz gerek” diyor: Köylü toplumlarda istim arkadan gelir…
“Kültürel değerler” ile teknoloji arasındaki ilişki bir doğruca karşılıklı etki ilişkisidir. Teknolojik yenilik sosyal değişmenin arkasında itici güç olup sosyal faktör ve bunların ilişkilerine kendi öz mantığını icbar eder.
Çıkan yüzyılın son yarısında çeşitli Amerikan kentlerinde kanalizasyon sistemlerinin kuruluş öyküsü, konumuz açısından, yani kültürel değerlerle teknolojinin sosyal seçimi bakımından hayli ilginçtir. Sorun, kullanılmış su, yağmur suyu ve dışkıların nasıl atılacağı şeklinde başlamış, dışkılar için eski fosseptik sisteminin ıslahı ile öbür sular için çare bulma teklifleri öncelik kazanmış. Ama sonunda her üç sorunu beraberce çözen tek bir kanalizasyon düzeni üzerinde karar kılınmış. Bu entegre kullanılmış suyu atma sisteminin gerisindeki başat değer ölçüsü, kamu sağlığı oluyordu. Bu teknoloji akarsuyun, karıştırılmayla saflaştırıcı etkisi olduğuna dair yayın inançla uyum halinde görünüyordu. Aynı kamu sağlığı sibakı içinde, evde kullanmadan önce suyun tasfiyesinin gerekli olduğu inancı da yerleşmişti. Bu itibarla geliştirilen teknoloji kullanma öncesinde suyun arındırılmasıyla sınırlanmıştı. Ancak sistem yerine oturduktan sonra bütün sorunların çözülmüş olmadığı meydana çıkmıştı. Bu kez suyun aşağısındaki kullanıcıların sorunu ortaya çıkmış ve geniş coğrafi alanları içine alan nizamnameler gerekli olmuştu. Ve nihayet son yıllarda da kullanılmış suyun açık sulara boşaltılmadan önce muamele görmesi zorunlu kılınacaktı. Ayrıca, çevre genel olarak halk tarafından her gün daha fazla değerlendirilir olup böylece de kullanmadan sonra suyun muamelesi ihtiyacı büyük önem kazanacaktı.
Bu örnek iki şeyi gösteriyor. Önce, bir “sorun” karşısında belli bir teknolojinin kabulü bir gidişat konusu değil, bir seçim konusudur. İkinci olarak başlarda bir belli yaygın teknolojinin kabulü, aynı alanda daha sonraki alternatif teknoloji seçimlerini sınırlıyor. Bütün kanalizasyon sisteminin değiştirilmesi çeşitli ve birbirini etkileyen nedenlerle (yüksek maliyet, ilgili profesyonel grupların muhalefeti vs.), zor olmaktadır.
Kısaca çeşitli grupların değer ölçüleri ilk karar almada olduğu gibi sistemin son aşamada adaptasyonunda etken olmuştur (56).
Kirlenme ve ekolojik bozulma bir vakıadır. Ancak bunun sosyal ve kültürel boyutları gözden uzak tutulacak olursa bir sonuca varmak mümkün olmaz.
Bir kapitalist sistemle ilişki halinde köylü çiftçiliğinin sınırları içinde geliştirilen esas tez, köylülük arasında farklılığın daha marjinal çiftçilerin yaratılmasına yol açtığı merkezindedir. Ticaretin olumsuz koşulları, ücretli istihdam, kira ve sair mekanizmalar yoluyla bu çiftçi ve hayvancılardan çekilen artık değer, her gün genişleyen bir sektörü muhataraya sürüklemektedir.
Bu insanlar çevresel toprakları işgal etme eğiliminde olurlar, ya da işgal etmeye itilirler. Prodüktivite düşmesi, aşınma, erozyon bu işgalin doğal sonucu olmaktadır. Yatırımlarının faiz hadleri, kısa vadeli bir risturn, olanakların (resources) uzun süreli muhafazası pahasına, satın alınmaktadır. Böylece de toprak erozyonu, köylülük içindeki tabakalaşmayla müzdeviç hale gelir (57).
“Toplumlar varlık düzeyleri arttıkça üretim faaliyetlerinin sunduğu riskleri almaya değer bulmaz ve muhtemel mükâfatlarından daha kolay vazgeçme eğiliminde olurlar… B. Almanya’da Yeşiller örneği bireyler, teknolojik üretim faaliyetlerinin riskinden, çabasından ve muhtemel mükâfatlarından vazgeçip özel yaşama ve dinlenmeye daha fazla zaman ayırmak isteyebilirler. Bu seçimin bir nedeni de algılanan kompleks ekolojik dengeleri insanın üretim faaliyetleriyle daha fazla zorlamaması gibi akılcı bir istektir. Ancak bu derecede duyarlılık belli bir eğitim ve ekonomik düzeyi başarmak ve o düzeyi doyuma yakın sürdürmekle mümkündür, ülkemiz için henüz sadece ufuktadır…” (58).
Bu sözler, yukardaki eğitimle üretimin birbirlerine sıkıca bağlılığı tezini doğrulamaktadır. Gerçekten eğitim, bir ekonomik sorundur. Yani bir “eğitim ekonomisi” vardır, “maliyet” ve “kâr” hesaplarıyla birlikte. Bu hesapları ancak sanayi olumlu sonuca götürebilir. Öbür yandan sanayileşmenin neden olduğu ekolojik tahribatın, cehaletin neden olduğunun çok altında olduğu da bir gerçektir. Keza sanayileşmenin, kaçınılmaz şekilde sosyal değişmeye de yol açtığı bilinir.
Sosyal değişmenin çevre bilimleri üzerindeki etkisi açısından üç ana kuram grubu tefrik edilebilir: a) sosyolojide gelişmiş sosyal değişme kuramları; b) ekonomide ele alınmış büyüme kuramları; c) bölgesel bilimler, planlama bilimleri, ekonomik coğrafya ve sairede gelişmiş kentsel büyüme modelleri.
Tahlilî olarak, sosyal değişmenin etüdünde başlıca iki sorun kümesi ayırt edilir: a) değişmenin etmen ve mekanizmaları; ve b) sosyal değişmenin tabiatı (vüs’ati, niteliği, cinsi, yönü ve hızı).
Durağan toplumların modernleştirilmesi sürecinde ilk olarak endüstrinin mi kurulması, yoksa bazı sosyal ve ekonomik örgütlenme şekillerinin veya toprak reformunun mu ithal edilmesinin daha önemli olduğu sorusuna, modernleşme mekanizmalarının etüdü olmadan yanıt verilemez. Mamafih çevre ve planlama bilimleri için sosyal değişmenin tabiatının tahlil sonuçları daha uygun gibi görünmektedir. Çevre bilimleri açısından çok sayıda etmen teorileri arasında en anlamlı olanı teknolojik ve ekonomik kurumlarda değişmenin bütün öbür değişmeleri beraberinde sürüklediği merkezindedirler.
Nitekim çoğu kez sosyal örgütlenme teknolojik değişmeye ayak uyduramaz; kültürel geri kalma, çağdaş endüstriyel toplumların birçok veçhesini, ezcümle gerilimlerini, çekişmelerini ve karışıklıklarını, izah eder. Teknoloji otomatik olarak değişmez, fakat sosyal doku, ekonomik örgütlenme, kültürel kalıplar, sosyal statü ve bilim adamlarıyla teknisyenlerin teşviki şekilleri, sosyal ödüllendirme ve sair birçok sosyal önkoşula bağlıdır. Keza toplumların yeni teknolojilere intibak etmelerinin tek bir yolunun bulunması da hiç olası değildir, şöyle ki, farklı sosyo-kültürel bağlamlar içinde kullanılmış aynı bir teknolojiye ait çok sayıda örnek mevcuttur.
Bu arada belirtilmesi gereken bir husus da çevre ve planlama bilimleri konusunda teknolojik ve sosyal yapılar arasında karşılıklı etkileşimin çoğu kez kültürel geri kalma teorisinin ileri sürdüğünün aksini gösterdiğidir. Kentlerde teknolojik doku, yani taşımacılık, münakale ve enfrastrüktürün sair bölümleri, çoğu kez çabuk değişen yaşam tarzlarının gerisinde kalır ve sosyal değişmeyi yavaşlatır. Bir yandan kentlerin fiziksel ve teknolojik yapılarının ataletiyle, öbür yandan toplum gereksinmelerinin yüksek değişkenliği arasındaki zıtlık, kent plancılarının çabuk değişen toplumlarda karşılamak zorunda oldukları iyice bilinen sorunlardan biridir (59).
Bir toplumun genel eğitim ve bilgi düzeyi, o toplumun üretim kapasitesinin damgasını taşır. Bütün genetik potansiyeline rağmen ülkemizden fizik, kimya, tıp ve sair fen bilimlerinden Nobel Armağanı kazanma şansının bulunmadığına şaşmamak gerekir. Bir toplumun her sınıf ve meslek adamının ortalama bilgi derecesi o toplumun üretim düzeyi ile orantılı ve onunla sınırlıdır. Bundan ne üst düzey bürokratları, özel teşebbüs yöneticileri, ne de yasama ve yürütme organlarının kişileri istisna teşkil ederler. Bu keyfiyet, aşağıda geliştirmeye çalışacağımız tez çerçevesinde büyük önem taşımaktadır.
Nitekim bugün artık Batı’nın “sanayi toplumu” dahi yerini “bilgi toplumu”na terk etme yolunda olup bununla birlikte gelen sosyo-ekonomik ve siyasi değişmelere hazırlanmaktadır ki yukarda sözünü ettiğimiz, üstün “eğitim ve ekonomik düzeyi… doyuma yakın sürdürmüş” olan bir toplumda ortaya çıkan “Yeşiller” hareketi, bunun bir habercisi olmalıdır. Ortaya bir “Bilgi Sınıfı (Knowledge Class)” ya da bazılarına göre “Yeni Sınıf (The New Class)” tesmiye edilen bir zümre çıkmıştır. Bir “kültür burjuvazisi” hem Batı’da, hem de Doğu Bloku ülkelerinde, üretimi denetliyor, elindeki “kültür sermayesi” ile güç ve etkinlik kazanıyor; sanayi toplumunda sınıf yapısını üretim araçlarının mülkiyetinin belirlemesi gibi “sanayi sonrası” toplumunda da sınıf yapısını belirleyen temel etken “teorik bilgi” sahipliği oluyor, siyasi iktidar giderek bilginin denetimine giriyor (60). Burada bahis konusu olan “bilgi”nin, Öklid hendesesi ya da Testut anatomisinden başlayıp bazı pratik uygulamalarda son bulan “teknolojik” bilgilerin çok ötesinde bir birikim olduğunu vurgulamakta yarar görürüz.
Kültür-çevre-insan-ekonomi sentezine nihaî şeklini verip bunda, tayini (determinant) öğe olduğunu savunduğumuz sanayinin kesin rolünü belirtmeden önce, önlenmesi gereken “kirlenme” veya “bozulma” olaylarının kısaca ayrıntılarını verip bunlara karşı sanayinin önerdiği “teknolojik” önlemleri özetleyelim.
24-27 Haziran 1984 günleri arasında Münih’te yapılan uluslararası “Avrupa’da hava kirliliği, ormanlar ve sular üzerindeki zararların sebepleri ve önleme çareleri” konulu çok yönlü konferansta F. Almanya’nın sunduğu raporda (61) hava kirliliğinin özellikle ormanlar üzerindeki tahribatı üzerinde durulmuştur. Buna göre 200 yıldan beri bilinmekte olan “is tahribatı” ve 1950’lerin başlarında görülen “köknar ölümü”, 1982’de yapılan bir incelemeye göre B. Almanya ormanlarının % 8’ine tekabül eden 560.000 Ha’lık alanda etkili olmuş, ertesi yıl yapılan tespitlerde zarar gören toplam alanların, Batı Avrupa’da hüküm süren ortalamanın üstündeki yaz sıcaklığının etkisiyle de, %34’e çıktığını ortaya koymuştur ki bunu, 1985 Mart ayında İstanbul Odakule’deki Türk-Alman Kültür Enstitüsü’nde bir konferans veren Bavyera doğa koruma görevlisi Orman Y. Müh. Hubert Weiger de doğrulamıştır. Weiger ayrıca, sair önlemler arasında şunları da belirtmiştir: “Çok duman çıkaran fabrikalara çok yüksek baca konması bir önlem olarak düşünülmüşse de, bunun sadece çevreyi değil, rüzgârların götürmesiyle uzak yerlerdeki ormanları da tehdit ettiği görülmüştür. Örneğin Almanya’dan, Çekoslovakya’dan çıkan zehirli gazların en çok 60 saat sonra Yunanistan’a, Türkiye’ye ulaştığı saptanmıştır.” (62). Alman Orman Sahipleri Derneği, son zararlardan kaynaklanan yıllık kayıpların bir milyar DM civarında olduğunu, buna, bu zararların neden olduğu zamansız devrilmelerin dahil olmadığını, tahribatın sürmesi halinde yılda milyarlarca DM’lık zararın meydana geleceğini hesaplamış.
Mezkûr Münich konferansında ayrıca, ağacın bilinen erozyonu ve toprak kaymasını önleme işlevlerinin dışında, ormanların hava kirlenmesini önleyen bir doğal filtre gibi çalışıp oksijen ürettiği de kaydedilmiş. Ormanın zarar görmesi halinde mevcut hava kirlenmesi daha da büyük boyutlara çıkmaktadır. Bunun yanı sıra ormanlar, hem yüzey hem yeraltı sularını kirlenmeye karşı korumakta, ayrıca taban suyu seviyesini düzenlemektedir. B. Alman bildirisinde orman tahribatının başlıca sorumluları SO2 ve Nox (çeşitli azot oksitleri) olarak görülmüş, yukarda belirtilen maddi zarar rakamlarının dışında ekolojik zararların daha da ciddi olduğu, fakat bunların tahmininin güç olduğu belirtilmiştir.
Yine aynı bildiride hava kirliliğinin akarsularda asitlik derecesinin tolerans sınırlarını aşmasına neden olduğu, sularda balıklar için zehirli sayılmayan düzeyi fazlasıyla aşan yüksek alüminyum birikimine rastlandığı, asitleşmenin görüldüğü dönemde akarsuların atmosfer yoluyla gelen ağır metallerle de kirletildiği de kaydediliyor: Hava kirlenmesi sulara, fosfatların ağır metal ve halojen bileşiklerinin nüfuz etmesine de neden olmaktadır.
Suların asitleşmesinden önemli ekolojik sonuçlar hasıl olmaktadır. Su içi organizmaların ekosistemlerinde köklü biyolojik değişiklikler vaki olmakta, bunlardan en önemlileri çeşitli planktik ve bentik hayvanlar, ayrıştırıcı işlev gören bakteri ve mantarlar ve nihayet balık popülasyonlarında görülen çarpıcı azalma olmaktadır.
Suların asitleşme nedenlerinden en önemlisi asitli maddelerin yağmur yoluyla su toplama havzasında birikmesidir. Özellikle kükürt ve nitrojen oksitleri gibi kirleticiler de, kirlenen su sistemine nazaran kirletici kaynak olarak çok uzaklarda da bulunabilmektedir.
Bütün bunların bir Gökova olayı bakımından ne denli anlamlı olduğunu belirtip Alman bildirisini okumayı sürdürelim.
Bildiride hava kirliliğinin bina ve anıtlar üzerinde yaptığı tahribata da önemli yer verilmiştir. Eski katedrallerin renkli vitraylarının yok olma ile karşı karşıya bulundukları vurgulanmaktadır. Tabiî tastan yapılmış binaların maruz kaldıkları tahribatta 1950’lerden bu yana öyle ciddi artışlar görülmüştür ki, sanatkârane kesilmiş yüzeyler kadar, binaların esas yapılarında da ciddi kayıpların ortaya çıkmasından korkulur olmuştur. Köln Katedralinde olduğu gibi karbonat içeren taşların özellikle hassasiyet gösterdiği anlaşılmıştır. Yunanistan’daki Akropolis, Hindistan’daki Tac Mahal gibi öbür ülkelerdeki anıtlarla birlikte, B. Almanya’daki çok sayıda başka binalarda da dehşet verici zarar belirtilerine rastlanmaktadır.
Kültür mirasının kaybı hiçbir surette maddi ölçülerle ifade edilemez.
B. Almanya için yapılan yaklaşık bir tahminde, bu ülkedeki SO2 emisyonunu %37 oranında azaltabilmek için 1 miyar DM’lık bir harcamanın gerektiği; bu sayede sadece galvanize ve kaplamalı çeliklerde yılda 600 milyon DM’lık bir zararın önlenebileceği hesaplanmıştır.
Gerçekten, “temiz” bir kırsal kesimde ilk pas lekelerinin belirmesi için (galvaniz kaplama kalınlığına göre) 10 ilâ 15 yıl gerekliyken bu süre Sheffield ya da Ruhr havzası gibi ağır sanayi merkezlerinde 4 ilâ 6 yıla inmektedir.
Sözü edilen kirleticilerin, özellikle kükürt dioksit ve azot oksitlerinin başlıca kaynağının fosil yakıtlar olduğu malûmdur.
1953’te yapılmış bir hesaba göre ABD’de hava kirlenmesinden ileri gelen zarar 1,5 milyar $ mertebesindedir. Aynı dönemlerde İngiltere’de ise, sadece para olarak değerlendirilebilen zararın yılda en az 250 milyon £ civarında olduğu, buna tam yanmamadan ileri gelen ve 25 ilâ 50 milyon £ tahmin edilen yakıt kayıpları (10 milyon ton) ile para birimi olarak ölçülemeyecek sağlık kayıplarının dahil bulunmadığı ifade ediliyor (63).
50’li yıllardan itibaren Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilâtı çevre konusuna ciddiyetle eğilmiş olup, daha o tarihlerde teknik ve ekonomik açılardan birçok öneride bulunmuştur. Bunları özetlemekte yarar vardır:
1. Su ve hava kirliliğinin çapraşık ve değişik tabiatı itibariyle bunlara çare bulma çabaları sanayiciler, teknik uzmanlar ve ilgili devlet kuruluşları arasında sıkı işbirliği üzerine oturmalıdır.
2. Hava ve su sorunlarına çözümler, özgül durumların dışında da uygulanabilecek şekilde yeterince yatkın olmalıdır.
3. Önceleri atılan yan ürünlerin değerlendirilmesi suretiyle bir muamele (treatment) tesisinin bir ekonomik risturn gösterdiği hallerde bu tesisin kurulmasında ısrar edilmelidir. Ancak çoğu kez bu ekonomik risturn vaki olmaz ve dolayısıyla böyle bir tesis kurulmadan önce çok iyi hesaplanıp gereksiz bir safiyet derecesine götürecek yatırımlardan kaçınılmalıdır.
4. Piyasadan daha ucuza temini mümkün olsa bile daha ileri bir kullanma için kirletici maddenin değerlendirilmesi, genellikle onun bir dereye boşaltılmadan önce gerekli muamelesinden daha ucuza mal olur. Bu, soruna ilk yaklaşım şekli olmalıdır.
5. Hava kirliliği hususunda, ticarî değeri olan bir ürünün elde edilmesi olasılığı iyice araştırılmalıdır. Örneğin metal ergitme tesisi gazlarından sülfürik asit, solventlerin… elde edilmesi. Kanada’da Trail kalhanesinin çalışmaya başladığı ilk dört yıl süresinde civardaki ekinlere verdiği zarar karşılığı 350.000.-$ tahsis edilmiş. 1947’de şirket, çıkan gazlardaki SO2’yi kullanarak 450.000 ton amonyum sülfat üretmeyi başarmıştır. İngiltere’de Battersea elektrik santralinin artıklarının muamele edilerek Thames nehrine salınabilmesi için yakılan her kömür tonu başına 7 – 8 şilinglik bir masraf gerekmiş (64).
Ayrıca OCDE – DECD de atmosferik kirlenmenin ölçülme metotlarını belirlemiş (65).
“Şehirleşmiş alanlarda da bitki örtüsünün işlevleri insanları yakından ilgilendirir. Düzenli kurulmuş şehirlerde, bilindiği gibi, nüfus başına belirli bir yeşil alan ayrılır. Bu yeşil alanların görevi estetik zevklerden öte, kent havasının niteliğinin korunmasıyla ilgilidir. Örneğin, Ankara çevresinde kurulmasına çalışılan ağaçlık yeşil alanlar, kent havasını temizleme amacıyla planlanmıştır…” (66).
Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilâtı ayrıca, kanalizasyon şebekelerinin asgari ölçüde kirlenmesini sağlamak üzere baştan beri çöplerin toplanma ve tahliyesi ve yolların temizlenmesi sorununa da önemle eğilmiş (67).
Suların kirlenmesi keyfiyetinin etüdü, tarihî olarak iki aşamadan geçmiştir: Deterjanlar öncesi ve sonrası olmak üzere suların tasfiyesi sorunu ele alınmıştır.
Deterjanlar öncesi döneme ait olmak üzere artık sular, kirletici maddelerin erimiş halde, kolloidal olmayan süspansiyon ve kolloidal süspansiyon halinde bulunmalarına göre önlemler geliştirilmiş, zararlarından kaçınılması gereken sınaî artık sular şöyle sınıflandırılmış :
1. Süspansiyon ve eriyik halinde kimyasal olarak nötr mineral maddeler içeren fermante olmayan sular.
2. Az organik madde içeren, buna karşılık ya asit, ya bazik, ya da toksik bileşiklerden yana yüklü çok az fermante olabilen sular.
3. Süspansiyon ve eriyik halinde organik maddeler içeren çok fermante olabilen sular (68).
Deterjanlar sonrası dönemde OCDE’nin, suların bunlarla kirletilmesi sorununa özellikle eğilmesi doğaldı: Bu kirlenmenin en görülür belirtisi, yoğun nüfuslu bölgelerden geçen akarsuların baraj ve seddelerinde biriken stabil köpükler olmaktadır (69).
Almanya’da artık suların mevcut kent kanalizasyon şebekesine boşaltılmasının, sanayicilerce bu suların tahliyesi sorununun en iyi çözümü olduğu genellikle inanılmaktadır; bu suretle, ön tasfiye yapılmaksızın kanalizasyona boşaltılması sonucunda sular yeterince burada tasfiye olmaktadır. Ancak bu boşaltma işleminden önce kanalizasyon şebekesiyle tasfiye merkezlerine zarar vermesi melhuz maddeler ayıklanacaktır ki, bu, birçok halde rantabl bir işlem olabilir. Her halükârda kömür çamurları, ziftler, madenî yağlar, kâğıt elyafı, selüloz, phenol, benzin, demir tuzları ve aynı zamanda bakır tuzları, arsenik, cyanogen, krom vs. gibi toksik maddeler ayıklanacaktır. Bu maddeler, kentin tasfiye merkezlerinde tasfiye işlemlerine zarar verirler. Belediye nizamnamelerine göre boşaltılan sular 35oC’tan daha sıcak olmamasını ve asitlerin nötralize edilmiş olmasını derpiş etmektedir.
Tasfiye merkezlerinin inşası hususunda başat etken kamu yararı olmaktadır. F. Almanya’da sınaî tesisler genellikle özel kuruluşlar olmalarına rağmen “bir sermaye yatırımı, özel teşebbüs için rantabl olmasa dahi, teşebbüsün dışında meyve verip ülkenin genel ekonomisine katkıda bulunması halinde” özel teşebbüsü ilgilendirmektedir (70). Bundan Türk özel girişimcisinin alacağı ders var…
Batı dünyası, bir yandan kirlilikle uğraşırken, öbür yandan da, özellikle fosil yakıt krizinin dürtüsüyle, “temiz” enerji kaynaklarının araştırılmasına, bunların ekonomik olarak güncel yaşama sokulması çabalarına girişmiş, bu konuda zengin bir literatür meydana getirmiştir: Güneş ve rüzgâr enerjisi, jeotermal enerji ve biomasse artık, enerji açığını bir oranda kapatmak üzere devreye girmiş bulunmaktadır (71). Bunların ayrıntılarına girmeyeceğiz.
Ülkemizde çevre sorunlarının farkına varılmasına 1970’lerden sonra başlanmış olup 1980-1983 döneminde özel ilgi iyice artıp çevre sorunlarının hukuk sistemimizde yer alması gibi önemli bir olay bu dönemde vaki olmuştur: Anayasa’nın 56. Maddesinde yer alan “çevrenin korunması” ile ilgili hüküm, 1983’te yürürlüğe giren 2872 sayılı Çevre Kanunu ile pratik uygulamaya konmak istenmiştir. Hukuk sistemimizde yer alan bu konunun ekonomi dünyamızı yakından ilgilendirmesi doğaldır. Yasa bazı kurallar, bazı sınırlamalar, yatırımcıları bazı önlemler almaya zorlamalar getirmiştir.
“Ekonomi açısından üzerinde durulacak ilk konu şudur: Çevrenin korunması için ödenmesi gereken bedel ile iş dünyasının bu bedeli ödemekte gösterebileceği isteksizlik veya ihmal. Daha geniş bir değerlendirme içinde, çevre açısından fayda-maliyet analizleri dediğimiz bu çalışma alanında ilerlemek, Türkiye’nin geleceği için şarttır… Bugün, Türkiye’deki ekonomi politikalarının belirlenmesinde ve uygulanmasında, çevre sorunlarıyla ekonomi arasındaki ilişkiler yeterince ele alınmamaktadır… Orta ve uzun vadeli ekonomi politikaları içinde, çevre sorunlarının artmasını önleyici uygulamalar, mümkün olan en az maliyetle sağlanabilir. Önemli olan, ekonomi politikalarını belirleyen ve uygulayan kadroların, çevre bilincine ulaşmış olması, bu konunun gerektirdiği bilgilerle kendilerini donatmış olmalarıdır.” (72). Oysa ki biz yukarda “bir toplumun genel eğitim ve bilgi düzeyi, o toplumun üretim kapasitesinin damgasını taşır” dememiş miydik? Türkiye’nin hâlâ “düşük üretimli” bir toplum oluşturduğu bir gerçektir…
2872 sayılı Yasa’nın getirdiği “zorlamalar”, öyle sanırız ki, çevre sağlığı konusunda, daha uzun süre tek etken olacaktır: Çerkezköy deresinin başka türlü temiz akacağı yok! (73). Bu arada “Çevre Kirliliğini Önleme Fonu Yönetmeliği”nin yayınlanmasıyla, gerekli önlemlerin alınmasına karşı çeşitli nedenlerle direnenlere devletin yirmi yıla kadar vadeli kredi sağlayacağı öğrenilmiştir (74).
Türkiye Çevre Sorunları Vakfı’nın Ekim 1985 sonlarında düzenlediği “Sanayi ve Çevre” konferansında bazı “standart” sözlerden başka bizce üzerinde durulmaya değer tek görüş Mehmet Arif Demirer’in siyasi partilerin de çevre konusunu gündemlerine almaları gerektiğine dair sözleri olmuştu: “Eğer yerleşik partiler bu konuda dikkat göstermezlerse, Batı Avrupa’da örneğini gördüğümüz uç partilerin çevre alanında ortaya çıkmaları fayda değil, zarar getirir.” diyordu Demirer (75).
Bu sözleri, bir quasi-feodal ve sanayici burjuvazisinin antitezi bir sistemin, sanayi aleyhtarı bir akımla kolay izdivaç edebileceği keyfiyetinin bilincinde mi, yoksa hadsî (intuitive) olarak mı söylediğini bilemiyoruz. Devlet Bakanı Karaevli’nin de “Yeşiller Türkiye’de taraftar bulamaz” sözlerinin (Cumhuriyet, 19.11.1985), ardında ne gibi bir düşünce sisteminin gizlendiği bizce meçhuldür.
Aslında, karşılaşmakta olduğumuz sorunların, endüstriyel sistemin ithal ve/veya desteklediği güdü ve tavırlara bağlanması gerektiğinde şüphe yoktur. Her teşebbüs sisteminin ekonomik modelinin başlıca unsurları, kâr dürtüsü, rekabet, eldeki olanakların en iyi kullanılması vs., çok özgül bir çevre görüşü meydana getirmiştir. Doğa, sömürülmesi gereken bir varlık olduğuna göre ekonomide su ve havanın “serbest mal” olarak tanımlanmış olmasına şaşmamak gerekir. Keza girişimcilerin işbu olanaklardan faydalanmada kendilerini bu denli serbest hissetmiş olmalarıyla beşerî çevrenin alabildiğine bulaştığına da şaşmayacağız. Sınaî gelişme süreci içinde kapitalist sistemin esas saiki, kâr dürtüsü, sistemi servet ve israfa yöneltmiş, şöyle ki, çevre kirlenmesi sürekli bir yüksek ekonomik büyümenin bedeli olmuş gibidir. Bu çerçeve içinde yer almış tüketiciler de, yeni, daha çok, daha çabuk, daha büyük, daha ucuz “oyuncak”ları talebeden, ya da istek için gıdıklanan, fakat bunun bedelinin daha kirli, daha fena kokulu, hastalıklı bir dünya olduğunu hesaba katmayan kişiler haline gelmişlerdir (76).
Türkiye’de çevre sorunları üzerindeki çalışmaların oldukça geniş bir aydın kitlesinde hayli ileri düzeyde olduğunu görmek memnunluk vericidir. Çok etkin bir vakfın özellikle konunun Türkiye ölçeğinde bir envanter çalışmasına girmiş olması (77) araştırıcılara paha biçilmez değerde rehber olacağı gibi dağınık bireysel çalışmaların da sistematize edilmesine yardımcı olacaktır. Gerçekten on yıldan beri üniversite çevrelerinin hava, su, vs. kirlenmesine ciddi şekilde eğilmiş olduğunu görüyoruz (78). Hatta üniversite mensupları konuları gazetelerde, kamuoyu önünde tartışıp teknik öneriler getirerek (79) kamunun aydınlanmasına yardımcı oluyorlar. Öbür yandan enerji sorunu tartışmaları da büyük ölçüde çevre konusunu kapsamaktadır. Şu satırların yazıldığı sıralarda Eskişehir’de, Anadolu Üniversitesi’nce düzenlenmiş “Enerji Dünyasının Sorunları, Seçenek ve Çözümleri Karşısında Türkiye” konulu sempozyumda Türkiye’nin enerji seçenekleri tartışılmaktadır. TÇSV, bu konuda da yayını ile değerli katkıda bulunmaktadır (80).
Toplumun bu dürtüsüne devlet kuruluşlarının yankısına gelince:1978’in son ayında yayınlanan “1979 yılı programı”nda “Türkiye için bir çevre kirliliği envanteri geliştirilecektir” şeklinde bir “niyet” mevcut olup aynı ifade 1979 icra planında da yer almıştır. Öbür yandan Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda “Çevre sorunları konusunda çalışan vakıf, dernek ve benzeri gönüllü kuruluşların plan doğrultusundaki faaliyetleri desteklenecek ve özendirilecektir.” Prensibi yer alıyor (81) ki böylece devlet bu tür bir çalışmadan kendini azat edip işi gönüllü kuruluşlara yüklüyor demektir. Ya TÇSV kurulmasaydı?…
Oysaki Batı’da devletler, daha çıkan yüzyılın ortalarından itibaren, sürekli olarak yeniden ele alınıp güncel hale getirilen yasalarla, konuya bizzat sahip çıkmışlardır. Ayrıca kendi aralarında da, müşterek akarsuların korunması için, anlaşmalara varmışlardır (82).
Bu arada çok çeşitli standartlar yayınlamakla TSE’nin çevre sorununa doğrudan ve dolaylı katkılarını da zikretmek yerinde olur (83).
Yeni Anayasa’mızın 56. Maddesi, “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir.” derken bunu Devlet kadar yurttaşlara da yüklemektedir. Oysa ki, “Dünyanın her yerinde hava kirliliği ile mücadele devlet tarafından örgütlenir. Bu işi iyi bilen ciddi kadrolar vardır. Ciddi önlemler alınır ve uygulanır. Aklına gelen herkes televizyona, basına demeç verip milyonlarca vatandaşla alay etmez.” diyor çok yetkili bir kişi (84).
Düşünenlerin bu konuda hayli kaygılı oldukları bir gerçek: “Anayasa’mızın bu emredici ilkesiyle bazı yeni yasalar düzenlenmiştir. 2872 sayılı Çevre Yasası, 2873 sayılı Millî Parklar Yasası, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasası, 3086 sayılı Kıyı Yasası bunlar arasındadır… Ancak, yasa uygulamalarının doyurucu bir şekilde gelişemediği, buna karşın çevre sorunlarının hızlı boyutlandığı ve bu yönde tedbirlerin sınırlı kaldığı anlaşılmıştır.” (85).
Baştan beri çevre sorunlarıyla ekonomi arasındaki ilişkileri bir çevre-sanayi ilişkisi olarak ele aldık ve genel eğitim düzeyini de mevcut sosyal yapı, ve dolayısıyla sanayi düzeyinin paralelinde olarak mütalâa ettik. İstanbul Karaköy’de Tersane Caddesi âdeta Türkiye sanayinin kalbi mesabesindedir. Burada her gün çok büyük cirolar olur, büyük meblâğlara varan alışverişler yapılır. Buna rağmen günün herhangi bir saatinde oradan geçenler, bu dükkânların içinden süpürülen her tür çöpün, kaldırımın dibine bırakıldığında tanık olurlar! Onlar için de dükkânın dışı “tarla” oluyor… Mercedes’in camından Hilton’un çiçekliğine puro paketini fırlatan kişilere de çok rastladık. Dolayısıyla bu kişilerden, kuracakları sanayi tesislerinde çevreyi düşüneceklerini beklemek fazla iyimserlik olur. Devletin “zorlama” getirmesi, kaçınılmaz bir zarurettir. Bu zevat dönüp çevreye bakmaz, onlara ancak “baktırılır”!.
Zamanla, sanayi ve dolayısıyla eğitim (“bilgi”) düzeyi arttıkça, durum da değişecektir. Zira :
– Sanayide çalışan kişide, tarımda çalışana nazaran şahsiyet ve sorumluluk duygusu, bedenî ve fikrî disiplin, çok fazla gelişir. Spor, buna iyi bir örnektir: Daima birincilikleri, sanayici toplumların sporcuları elde ederler.
– Her türlü eğitim, araştırma ve geliştirme, teknolojik ilerleme… eninde sonunda malî olanaklara dayanır. Gerçek zenginliği ise ancak sanal faaliyetler meydana getirir.
– Ancak sanayinin sağladığı bilimsel ve teknolojik olanaklar, her türlü çevre sorununa az çok uygun bir çözüm getirebilir. Toplum bunun bilincine vardıkça, çevre koruma teknolojisinden kazanç sağlama yoluna gidecek bir özel kesim de oluşacaktır.
Sanayinin diyalektiği sevk ve idare (management), beşerî ilişkiler, motivasyon kavramlarını getirmiş, Batı’da “romantik” hareket, sanayi devriminin ilk yıllarının katı gerçeklerine karşı bir toplumsal tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bugünkü hümanist hareketler, son tahlilde, yine sanayinin bir sonucudur. Dolayısıyla ancak ciddi endüstri, çevre sorununu bireylerin bilincine yerleştirebilir.
Bu itibarla idarecilerimiz boş yere kaygılanmasınlar. Belli bir endüstriyel aşamaya varmadan “Yeşiller” ideolojisi yeşermez!.. O ideoloji, XIX. yüzyıl romantizminin günümüzde almış olduğu bir yeni şekilden ibarettir. Böyle bir hareket, sadece marjinal işler, montajla uğraşıp yatırımını bir yılda amorti etmeden herhangi bir işe girmeyen bir zihniyetin egemen olduğu bir düzenden çıkmaz.
Kaldı ki ülkemizde sanayi yatırımcılarının sermayesi büyük çoğunlukla toprak rantı ve/veya ticarî kazanç ürünüdür. Ticarî zihniyet (commercial mind) kısa vadede kâr maksimizasyonunu hedef alıp genellikle uzun vadeli hesaplar, onun ilgi alanının dışında kalır. Oysa ki sanayici, uzun vadeli plan ve programların adamıdır. Kompütörü ortaya o çıkarmıştır. O, kâr maksimizasyonunu, ülke ve dünya ekonomik konjonktürü, siyasî eğilimler, iç ve dış pazarlar kompleksinin arasından görmeye alışık ve bunun için de geniş bir kültüre, “bilgi” dağarcığına sahip olmak zorunda bulunan kişidir. “Sanayi kafası”na sahip (industrial minded) olmakla iç ve dış siyasî olaylar karşısında tüccardan çok farklı reaksiyonlar gösterir.
Bu itibarla “tüccar kafası” ile hareket eden kişiden uzun vadeli çevre koruma önlemlerinin ekonomik değerlendirilmesini beklememek gerekir. Böyle bir değerlendirme ancak, ülkemizde maalesef örneği az olan gerçek sanayici tipinin işidir. Kaldı ki devletin icra organlarının buna “derûnu dilden” katılması da gerekir…
Bunu söylerken de, icra mevkilerinde oturan kişilerin, yukardan beri tanımlamaya çalıştığımız sosyal dokunun birer temsilcisi olduklarını hatırlatmak istedik; bunların taşıdıkları meslekî unvanlar bize, doğruca veya dolaylı olarak bunların mensup oldukları sosyal sınıfın temel prensiplerinin birer uygulayıcısı olduklarını unutturmamalıdır.
“Genel anlamıyla bugünün çevre sorunları, artan üretim ve tüketimin ‘dışa vurmuş’ bir sonucu olarak görülebilir. Kuşkusuz bu durum, ülkemizin doğa varlıklarını yok etme, zarara uğratma hakkını bize vermemektedir… 1984 yılı itibarıyla termik santrallerde yakılan 9.43 milyon ton linyit kömürü 750 milyon $ dolayında döviz tasarrufu sağlamıştır. Öte yandan linyit madenciliğinde uygulanagelen üretim şekli ve anlayışı ülkenin doğasını, ormanlarını, tarım alanlarını, peyzajını devamlı bozmaktadır. Ülkemiz ekonomisi açısından böylesine değerli olan linyit üretimi, doğa ve çevre onarımı ve düzenleme çalışmalarını içeren ‘koruyucu işletmecilik’ ile birlikte gerçekleştirilmelidir” dedikten sonra iki yetkin üniversite öğretim üyesi, işbu “koruyucu işletmeciliğin” uygulanabilir, somut şekillerini açık seçik veriyor (86). Ama
“Varak-ı mîr-i vefâyı kim okur, kim dinler…”
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi bir sanayici toplumun kentleri, “bilgi” ve maddi olanaklar dolayısıyla, uygun bir çevre düzenine erişmiş haldedirler. Bu kentlerin içme suyu, elektrik, kanalizasyon… gibi sorunları olacağı düşünülemez.
Sanayi, tüm bilim ve teknoloji dallarının kamçısı olmakla bunun genel eğitim üzerinde, hep söylediğimiz gibi, doğruca ve dolaylı büyük olumlu etkisi olduğu bir gerçektir. Bir köy araştırması bunu açıkça ortaya koyuyor. Ankara ilinin Elmadağ ilçesine bağlı Kayadibi köyü ile Elmadağ Belediyesi’nin bir mahallesi olan Yenimahalle, sırasıyla Ankara’ya 50 ve 40 km mesafede sınırdaş iki topluluktur. Yenimahalleliler, Elmadağ Barut Fabrikası’nda işçi olarak çalışırken, “Kayadibi’nin içine girdiği toplumsal çözülmenin hızını kesmek isteyen yaşlı köylüler çocuklarının sanayi işçiliğine geçmelerine engel olmuşlardır.” (87) Bunun çeşitli sonuçlarının yanı sıra Yenimahalle, öbürüne göre büyük ölçüde boş inançlardan (bâtıl itikatlardan) sıyrılmış, her bakımdan modernleşmiş bir toplum olarak karşımıza çıkıyor.
Bugün özel sektörün çevre sorunlarına yaklaşımı sadece turizm ve konut çerçevesine inhisar etmektedir. Hatta “tarihî ve kültürel mirasın korunması”, “tarihî Türk evleri”… gibi aslında son derece olumlu sempozyum ve konferansların da bir noktada “ard düşüncesi”, yine turizm olmaktadır, sanat olayı fasadının arkasında. Konut sorunu da, bu arada, şu ya da bu türlü, devreye sokulmaktadır, öbür konuya ağırlık kazandırmak için. Nitekim 13 – 18 Mayıs günleri arasında düzenlenen “Tarih İçinde Bursa 1985” haftasında ortaya çıkan düşüncelerin özetlendiği “Bursa Bildirgesi”nde, son bölümde, “…Özellikle geleneksel konut varlığının, ülkenin konut ihtiyacının bir bölümünü rahatça karşılayabileceği göz önüne alınarak, yeni konut ihtiyacı için ayrılan fonların bir bölümünün onarımlarda kullanılması hızlı ve sağlıklı bir çözüm olacaktır…” deniyor. Keza İstanbul’da “3. Tarihi Türk Evleri Haftası”nda konuşan Doç. İsmet Ağaryılmaz da Kapadokya’da Niğde ili, Aksaray ilçesine bağlı Güzelyurt (Gelveri) bucağı evleri için aynı şeyi söylemektedir. Bu görüşler bir turistik sit’in gereksindiği pansiyon ya da misafirhaneler için bir ölçüde doğru olsa da doğruca konut sorununun çözümü açısından, özellikle büyük kentlerde, tartışılabilir. Zira mimarî ve tarihî değer taşıyan mahalle ya da bölgelerin korunmaya alınması ve bunların değerlendirilmesi, geniş olduğu kadar da duyguları tahrik eden bir sorun halinde karşımıza çıkar ; buna değişik açılardan yaklaşmak mümkün olup bunlardan hiç değilse geçmiş çağların şaheserlerinin muhafazası, kültürel yapısının yeni kuşaklara intikali keyfiyetini zikredebiliriz. Böyle bir koruma, yaşam merkezinin faaliyetine ne ekler?
Bu dar çerçeve içinde yaklaşım bile birçok sorunu ortaya çıkarır ki, bunlar estetik duygusu, yaşam merkeziyle bütünleşme… gibi olumlu, suprafonksiyonel öğeler; bina ve strüktürlerin güncel yaşamın gereklerine uygunsuzluğu nedeniyle olumsuz sonuçlar olarak ifade edilebilirler. Tarihî binaların modern normlara intibak ettirilmelerinin güçlüğü, hatta birçok halde olanaksızlığı, bu binalara ekonomik düzeyde yeterli bir kullanım sağlanmasını imkânsız kılar.
Tarihî evleri güncel konut haline dönüştürme konusunu bir yana bırakacak olursak, “Bursa Bildirgesi”, bizim buradaki genel istidlâllerimiz doğrultusunda ileri sürdüğü sonuçlarla dikkati çekiyor:
“Koruma-değerlendirme-yaşatma kavramlarının, toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla doğru belirlenmesi, bu kavramların gerek halka, gerekse sorumlu yönetim birimlerine, doğru, açık ve inandırıcı bir biçimde aktarılması, başarının en önemli koşulu olarak ortaya çıkmaktadır… Yerel yönetim birimlerinin bu yönde çalışma programları saptayarak özenle uygulamaları, sorunların büyük bir bölümüne çözüm getirebilecektir”.
“…Çağdaş koruma-değerlendirme-yaşatma çalışmaları, kapsamlı bir planlamayı gerektirmekte, kendine özgü yöntemlerle ve uzmanlarla yapılagelmektedir. Yerel yönetim birimlerinin, belediyelerin bu yönde hızla örgütlenmeleri kaçınılmaz bir zorunluluktur. Öte yandan, koruma ve yaşatmayla ilgili çeşitli kurum ve kuruluşlar arasında, önemli kopuklukların gözlendiği, büyük ölçüde kaynak ve kadro israfına neden olunduğu günümüzde, yerel yönetim birimlerine, uygulamaya rahatlıklar getirecek bir eşgüdümü, bir iletişimi sağlama görevi de düşmektedir”. (88)
O halde?… Devam edelim.
“Dünyadaki nüfus artışı ve çeşitli kullanım alanlarının giderek yayılması ile ilgili istatistikler incelendiği zaman, yakın bir gelecekte yeryüzünün… hiçbir yerinin doğal halde kalamayacağı ortaya çıkar… Tüm kullanılabilir alan; tarım, otlak, yerleşim ve sanayi yeri olarak insan hizmetinde olacaktır. Dolayısıyla, yeryüzünde bazı doğal alanların kalabilmesi, şimdiden belirlenecek milli parklar ve diğer korunak alanlarının kurulmasına bağlıdır.
“Milli park, biyosfer rezervi, biyogenetik rezerv, orman koruma bölgesi, doğal biyotik alanlar, doğal anıtlar, deniz parkı gibi korunak alanı çeşitleri için Miller, altı adımlık bir planlama yöntemi önermektedir. Birinci adım koruma alanının seçimi ile ilgilidir Korunacak doğal kaynağın ne olduğu, parkın hangi amaç veya amaçlara hizmet edeceği önceden planlanmalıdır… Bir milli park kurulurken, dinlence (rekreasyon) tek başına amaç olamaz. Bölgenin korumaya değer ekolojik özelliklerinin olması, korunabilir bir ekolojik bütünlüğün bulunması gerekir”.
“İkinci adım, korunacak alanın büyüklüğü ve biçimi gibi fiziksel noktaları içerir. Bu konuda genel bir kural, mümkün olduğu kadar büyük bir bölgeyi korunak altına almaktır…”
“Üçüncü adım, korunacak bölgenin yönetim planı ile ilgili konular ele alınır. Parkın hizmet edeceği amaçlara yönelik olarak, ne şekilde yönetileceğinin önceden planlanması gerekir. Örneğin, amaç rekreasyon ise, yılda kaç ziyaretçi parkı kullanacaktır? Bu ziyaretçilerin gereksinmelerini karşılayacak altyapı hazırlanmış mıdır?…”
“Dördüncü adım, belli bir zaman süreci boyunca, değişen ihtiyaçlarla ilgilidir. Örneğin, bir korunak alanı, ekolojik araştırmalar, tıp ve eczacılık araştırmaları, çevresel değişimlerin izlenmesi (monitoring), tarımda önemli türlerin değişik çeşitlerinin korunması, ender türler için üreme alanı korunması gibi çeşitli bilimsel amaçlar için kullanılıyor olabilir. Bu çeşit amaçlarla, turizm ve rekreasyona yönelik amaçlar, büyük çapta çelişmektedir…”
“Beşinci adım, korunak bölgesinin yerel ekonomiye katkısı ile ilgilidir. Bu katkı, parkın çeşitli ekolojik işlevlerinin korunmasıyla ilgili olabilir. Örneğin, dağlık alandaki bir park içindeki bitki örtüsünün korunması, aşağıdaki ovada yapılan tarım için yararlı olacaktır… Korunak bölgesinin yerel ekonomiye katkısı, iş alanlarının açılması veya bölge halkının parkla ilgili hizmetlerden faydalanması yönünde de olabilir… Park planlamasına bölge halkının katkıda bulunması, planlar yapılırken, bölgenin toplumsal ve ekonomik gereksinmelerinin de göz önünde bulundurulması gerekir. Bir korunak alanında, o bölge halkının desteği olmadan, doğayı ve içindeki türleri koruyabilmenin olanağı yoktur…” (90).
Bu bilimsel verilerin ışığında, yukarda sözünü etmiş olduğumuz MAB çerçevesinde yürütülmüş, İsviçre’de Pays d’En-Haut projesini anımsamakta fayda var. Devam edelim Kışlalıoğlu-Berkes çiftini dinlemeye:
“Altıncı adım, koruma bölgesini yöneten kurumların veya idarenin etkinliğiyle ilgili konuları kapsar… Burada başarı, kişisel yönetim yeteneklerinden çok, yönetim kurumlarının yeterliliğine bağlıdır. Başarılı bir yönetim sağlamak için, örneğin İngiliz idaresinden Afrikalılara miras kalan müstemlekeci tipi kurumlar günümüzde yetersiz kalmaktadır. Aynı şekilde, milli parkların ilkokul mezunu, silahlı bekçilerle yürütülemeyeceği de ortadadır” (91).
Bütün bunlar, son tahlilde, uzun vadeli işler olmaktadır. Oysa ki, fakirlik içinde bulunan kişinin sorunu, o güne aittir. Aç adamın “yarın”ı yok, “şimdi”si vardır. Ormanı yakan yurttaş, yasa karşısında suçludur. Ama olguların derinliğine inilip o adamın, yaşamını sürdürebilmesi için kendine bir miktar tarla açmaktan başka çaresi olmadığı görüldüğünde, vicdanlar o kişiyi aynı şiddetle yargılayabilir mi?
Öte yandan, bu durumda ve doğal olarak bilgi ve eğitim düzeyi çok düşük, hatta bunlardan tümden yoksun kalmış bir yurttaşa, “Milli Park” sözcüğü ne ifade eder?… En başlarda da söylediğimiz gibi, en azından asgari gereksinmeleri sağlanmış bir yurttaş, bir “Pays d’En-Haut” projesine katkıda bulunabilir.
“Çevre zararları”, çok ölçülemez (non-commensurable) öğe içermesi itibarıyla, kolaylıkla hesap edilip, para birimiyle ifade edilemez. Zarar kesin olarak vaki olduktan sonra, bunu değerlendirmek mümkündür. Bu itibarla, özellikle sanayileşmemiş bir ülkenin, eğitim ve “bilgi” düzeyi sınırlı bir özel kesiminin, ne çevre zararlarını hesap etme yeteneği, ne de buna niyeti olur. Hele “bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar” düsturuyla amel edenler, böyle bir konuyu akıllarına bile getirmezler. Bu itibarla çevre sorunu, devletin sorunu olacak, onu devlet, ciddi bir planlama çerçevesi içinde ele alacaktır. Gerekli yasal düzenleme ve müeyyideleriyle etkinliğini gösterecektir.
“Değişik kişi ve grupların menfaatlerinin çatışması sonucu, özel yararlarla kamu yararları farklılaşmakta, kamu yararının hangi yönde tecelli ettiğini tayin güçleşmekte ve tabiatıyla kamu yararını, serbest pazar, serbest rekabet gibi bir sistemle, otomatik olarak temin etmek mümkün olmamakta; değişik bir ifade ile, kapitalist sistem yetersiz kalmaktadır. Bu durumda her hadisenin, özel bir inceleme ve düzenlemeye tabi tutulması gerekmektedir”.
“Özel yararların kendi aralarında çatıştığı ve buna özel hukukun bünyesi içinde bir çözüm getirilemediği; ayrıca özel yararlarla kamu yararının farklılaştığı durumlarda, kamu yararını korumak için kamu düzenlemelerine girişmek, kaçınılmaz olmaktadır”.
“Netice olarak, serbest rekabet sistemi yerini ister istemez devlet müdahaleciliğine terk etmektedir”.
“Özel hukukla düzenlenen ekonomik faaliyetler azalır veya sabit kalırken, kamu hukuku ile düzenlenen ekonomik faaliyetler artmaktadır…”.
“Belirli bir kişi tarafından yürütülen faaliyetlerin üçüncü şahıslarca hissedilen olumlu veya olumsuz etkileri, toplam itibarıyla ne kadar büyük olursa, geniş bir alana yayılınca, kişi başına düşen pay azalmaktadır. Bundan dolayı, ne olumsuz etkiden zarar görenler bunu yaratanları takip edebilmekte, ne de olumlu etki yaratanlar bundan yararlananlardan bir talepte bulunabilmektedirler. Zamanla; birinci halde zarar görenler teşkilatlanarak çeşitli baskı gruplarını oluşturmakta ve ekonomik zararlarını politik araçlarca önlemek çaresini araştırmaktadırlar. İkinci halde zaman zaman üçüncü şahısları olumlu yönde etkileyen faaliyetler devlet sübvansiyonlarıyla desteklenmektedir” (92).
Aslında konumuz, bir küçük risalenin hacmini çok aşacak boyutlardadır. Bir evrensel olayı, ulusal çerçevede irdelemeye çalışıyoruz Her iki düzeyde sorunlar aynı olmakla birlikte gerek bunların algılanış ve yorumlanış şekilleri, gerekse tasarlanan çözüm yol ve kolaylıkları farklı da olsa akıl birdir; bir noktada birleşilmektedir: dünyayı yaşanır hale getirmek. Ancak bu yolda, özellikle gelişmiş ülkelerin uzmanlarının salkımı kendilerinin yuttuklarını, talkını başkalarına (sömürülmesi planlanmış, sanayide geri kalmış –düşük teknolojili- ülkelere) verdikleri de bir vakıadır. Bu itibarla, “dost öğütleri”nin çok dikkatle değerlendirilmesi gerekmektedir.
Birçok alternatif, birbirine zıt görüşler ileri sürülüyor. Bunları tek yanlı, sadece ekonomi kurallarını işleterek, başta sosyolojik olmak üzere, psikoloji gibi sair disiplinleri de devreye sokmadan ele almanın vahim hatalara götürebileceği, hiçbir zaman gözden uzak tutulmamalıdır. Bir iki özet verelim bu görüşler hakkında.
“Yeni bir büyüme kavramının geliştirilmesiyle kişi, sadece dış dünyasını değil, aynı anda iç dünyasını ve duygularını geliştirmeye de fırsat bulabilecektir. Ancak, çevre meselelerinin, kalkınma ve dolayısıyla kirlenme ve tabiî halin bozulmasını yaygınlaştırarak mı, yoksa belirli yerlerde temerküz ettirip, mümkün olduğu kadar geniş alanları tabiî halinde muhafaza ederek mi daha iyi bir çözüme kavuşturulacağı hususu, hâlâ daha münakaşalara açık bulunmaktadır”.
“Bir görüşe göre: Ekonomik faaliyetlerin yaygınlaştırılması halinde, çevreyle gerekli tesisler arasında iyi bir uyum sağlanabilecek, çevrenin belirli sınırları aşmayan tahribatı kendiliğinden onarabilmesi, belirli derecelerin altındaki atıkları ayrıştırıp, absorbe edebilmesi sonucu, kirlenme probleminin ortaya çıkması önlenebilecektir”.
“Bu noktada… sanayi yatırımlarının yaygınlaştırılması demek, – ortaya çıkan atıkların çevrenin ayrıştırma kapasitesini aşıp aşamayacağı bir yana – her yeri aynı ölçüde kirletelim; bazı kişilerin bir takım ek masrafları göze alma pahasına da olsa, daha temiz bir çevrede yaşama imkânlarını ortadan kaldıralım demekle eşanlamlı olacaktır. Diğer bir görüşe göre, sanayinin yaygınlaştırılması konusunda özel bir gayret sarf edilmez, onun ekonomik kurallarına göre, belirli merkezlerde yoğunlaşmasına veya belirli merkezlere doğru yayılmasına imkân verilirse, kirlenme derecesinin de bu kalıbı takip etmesine; dolayısıyla kirli bir çevrede ucuz oturmak isteyenlerle, daha temiz bir çevrede daha pahalı oturmak isteyenlere bir seçim hakkı verilmesine imkân hazırlanmış olacaktır. Sonuçta hem fakirin, hem zenginin, dolayısıyla toplumun tatminini en çoğa çıkarma yolu bulunmuş olacaktır” (93).
Devam etmeden önce neden Başbakanlık Çevre eski Genel Müdürü ve sonra TSE Çevre Hazırlık Grubu Başkanı Türköz’ün, burada, modern teknolojinin işbu “kirlenmiş çevre”yi temizlemeye muktedir olması keyfiyetine yer vermemiş olmasını anlamadığımıza işaret edelim. Ayrıca da, bizim Şarköylü otelcide olduğu gibi, bilinç altında (ya da üstünde) bir sınıf ayırımı bahis konusu olabilir mi?…
“… Çevre ve Kalkınma meseleleri tartışılırken, üzerinde durulması gereken başka bir mesele de, özellikle-dikkate değer tabiî güzelliklere sahip bulunan, belirli yörelerdeki bütün kaynakların harekete geçirilerek bölgenin kalkındırılmasının mı, yoksa bu bölgeyi tabiî haliyle koruyarak turistik amaçlara hizmet edilmesinin mi daha iyi olacağı hususudur”.
“Bu sualin cevabı, objektif olarak, tabiatıyla bir ekonomik analiz sonucunda verilecektir. Ancak bölgenin kalkındırılması veya tabiî haliyle muhafazası halinde, bu tercihten yararlanacak gruplar birbirinden farklı olacaktır. Bu durumda mesele, aynı grup için yapılan bir ekonomik tercih konusu olmaktan çıkıp, gruplar arası menfaat dağıtımıyla ilgili, politik yönü de olan, bir tercih meselesine dönüşecektir”.
“Ülke içinde gelişmiş ve bundan dolayı tabiî güzelliklerini büyük ölçüde yitirmiş, nüfusu kalabalık yörelerde yaşayan kişi ve gruplar; … ekonomik ölçüler içinde ulaşabilecekleri bir mesafe içinde, kaynakları şu veya bu şekilde kullanılmadığı için tabiî güzellikleri bozulmamış, hafta sonlarını veya yıllık tatillerini geçirebilecekleri bir takım yörelerin bulunmasını istemektedirler. Buna karşılık, tabiî güzelliklerini korumanın bir bedeli olarak ekonomik kalkınmalarını gerçekleştirememiş ve nisbî bir yokluğa mahkum bırakılmış bu bölgenin halkı da haklı olarak, başka yöreler halkının çeşitli eğlenceler gibi, bu yöredeki anlayışa göre marjinal sayılabilecek, bir takım ihtiyaçları için kendi acil ve temel ihtiyaçlarından vazgeçmeye rıza göstermemektedirler. Sonuçta yöreyi kalkındırmak isteyen yerli halkla, yörenin tabiî halinde bırakılmasını savunan, yöre dışında oturan ve yöreyle sınırlı bir ilişkisi olan “çevre koruyucuları” arasında uzun süre devam edip, büyük boyutlara ulaşabilecek olan tartışmalar cereyan etmektedir” (94).
TÇSV gibi gönüllü özel kuruluşlar, çok değerli çalışmalarıyla, devlete yardımcı olabilirler, onun danışmanlığını yapabilirler. “Bursa Bildirgesi”nin kent ve yerel yönetimler ölçüsünde ileri sürdüğü öneriler, ülke çapında uygulanacaktır. Yasal düzenleme ve müeyyideler hususunda, yüz elli yıldan beri Avrupa ülkeleriyle ABD’de uygulananlara bakmak yeterlidir.
Bununla birlikte, bir gecekondu olgusunu önleyemeyen bir sistemin, kentlerde çevre düzeni-ekonomi ilişkisinde ne denli etkin olabileceği de düşünülebilir.
Fakat herhalde, 2872 sayılı Çevre Kanunu’nu bir “niyet” olmaktan çıkarıp, onu somut ve sanayi planlamasının yanı başında etkin bir duruma sokmaya yardımcı olmak, TÇSV’nin en önemli görevi olacaktır.
İstanbul, 2 Ocak