Kültür Eserleri > THKK 2/B - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > Bürokratik kurumlar

Bürokratik kurumlar

Anadolu Selçuklularının, Büyük Selçukluların chancellerie geleneğine sadık kalarak devlet dairelerinde Farsçaya büyük önem verdiklerini biliyoruz. Konya Sultanlığı dîvanında Büyük Selçuklular ve Harzemşahlardaki ve sonraları daha birçok Türk devletlerindeki dîvan gelenekleri devam ediyordu.[1] Bu geleneklerde İran etkisinin ağır bastığı, birçok sözcüğün Farsçadan Arapçaya, muarreb şekliyle de yine İran’a ve sair Türk-Müslüman ülke dillerine geçtiği bir vakıadır.

Bunlardan biri “vezir”dir. Aslı Farsça olup Avesta’da ircira (karar vermek, hükmetmek) şeklinde geçmekte, Pehlevî dilinde de v(i)çir, “hüküm, karar”dır. Bu sözcüklerden Arapçaya, oradan da Araplaşmış şekliyle tekrar Farsçaya geçmiş olan “vezir”, Arap vzr sülâsîsinden (“yüklendi”) türetilmiş. Abbasîlere gelinciye kadar, Peygamber ve dört halife ve de özellikle Şam ve Endülüs’teki Emevîler döneminde, benzer görev yapan kişiler var olmuşlarsa da bunlar “vezir” tesmiye edilmemişlerdir. Bu ad ve vezirlik müessesesi gerçek manada Abbasîler döneminde ortaya çıkacaktı. Tamamen İran kökenli olan bu müessesede vezirin görevi, Sasanîlerdeki Vazurg Framâahâr’inki (hükümdarın mührünü taşıyan mutlak vekili) ile aynıydı.

Vezirlik kurumu, Sâmânîler çağında az çok Abbasî ve Buveyhîlerde olduğu gibiydi. Halefleri olan Gazneliler ve Karahanlılarda da aynı şekil devam edecekti, Gazneliler yoluyla Sâmânîlerin idare sistemini benimsemiş olan Selçuklularda olduğu gibi.[2] Gaznelilerde vezire Hâce-i büzürg unvanı verilirdi ki bu unvan, sonradan Selçuklu ve Harzemşahlarda da devam edecekti.[3]

Osmanlı devletinin son yıllarına kadar süren “Hâcib” tabir ve unvanı yine Sâsânîlere kadar geri gitmekte olup Hâciplik görevinin, Bizans ve Sâsânî etkileri altında, Emevîler döneminde, saray hayatı başladıktan sonra İslâm Devleti’nde meydana çıktığı söylenebilir. Gaznevi teşkilâtında Hâce-i büzürg’den sonra en büyük şahsiyet hâcibi buzurg oluyordu.[4]

“…Halifeliğin devlet ve idare işlerinde, birkaç dilden alınmış olan ıstılahlar, İran’dan zapt edilmiş olan yerlerde de, İran’dan gelmiş olan sözler, evvelce Bizans’a ait olan vilâyetlerde de kullanılmaktaydı. O zaman da, eskiden olduğu gibi, hükümetin haberlerini nakleden postaya Latince viridus tabirinden alınmış Berîd[5] ismi veriliyordu… Asıl Arapça sözlerle-birlikte… askerî polise Şurta ismi veriliyor… Lâkin bu unvanların hepsi İranlılardan alınmış olsa gerektir. Gerçi halifeler, birdenbire, İranlılar gibi müstebit olmadılarsa da, onlar için İran idare usulü bir örnek vazifesini gördü. Emevîler zamanında henüz halife İran Şahı’ndan ziyade Arap şeyhine yahut kabilenin Seyyid’ine benziyordu. Hattâ halife Velid I, bir zamanlar Peygamber’in yaptığı gibi, ‘kendisinin yalnız ismi ile tesmiye edilmesini’ talep etmişti.”

“Hilâfet, devlet işlerinde İran ananelerine tâbi olduysa da, maddî medeniyet sahasında, bilhassa Bizans’tan çok şey aldı…”[6]

Posta teşkilâtı el-berîd ancak Muâviye zamanında İslâm devlet teşkilâtına ithal edilmiş olup teşkilât yüzyıllar öncesinden beri İran, Roma ve Bizans’ta kuruluydu (cursus publicus, δημονσιος δπόμος).[7]

Gerçekten el-berîd, kökeni belirsiz, belki de Asurî olup “posta hayvanı” demek olan Latin veredus, Grek beredos’tan galattır ve Posta ve istihbarat teşkilâtına alem olmuştur. Araplar bunu İran’dan aldıkları şekliyle bunun Ahmenîler zamanındakinden farksız olduğu görülüyor. Bunun burada bir kamu hizmeti değil, Devlet hizmeti olduğu anlaşılıyor: memurlar hızla bir yerden öbürüne gidebiliyor, her taraftan haberler hızla merkeze ulaşıyor.[8]

Sâmânî, Gaznevî gibi Türk devletlerinde berîd örgütünün devamı ve istihbarat işlerinin önem kazandığı görülüyorsa da Büyük Selçuklular bunun bu sonuncu yanını ihmal etmişlerdir.[9]

“Devlet-i Osmaniye bir hükûmet-i İslâmiye olmak itibariyle bütün muamelâtında ahkâm-ı şer’iyyeyi rehber-i harekât ittihaz etmiş ise de mürur-u zamanle tahaddüs eden bazı merasim, alelhusus şer’an olmaktan ziyade örfî surette ittihazı lâzım gelen bazı tedabir dolayısıyla padişahlarımız vakit vakit bazı kanunnâmeler tanzim etmişlerdir ve o kanunnâmelerin bir kısmında umur-u belediyeden bahseylemişlerdir…”

“Fasl-ı sâlis der beyan-ı kanun-u muhtesiban. Muhtesib olan kimse kadı marifet ve tenbihi üzre narha tenbih ede. Habbâzlar (ekmekçiler) çeşni tutup onu on dört üzerine narh oluna…”

“Fasl-ı öşrîn fî beyan-ı ihtisab. Kelime-i şerif-i âlîşân budur ki: şimdiki halde dergâh-ı ma’deletpenahîm ehl-i hirfet almakta ve satmakta ziyade ifrad edip beraber faideye kanaat etmeyüb her nice isterler ise ol veçh üzre satarlar imiş. Öyle olsa bu bapta anların hallerine nazar edüb alub ve sattuği nesnelerin ana göre kendileriçün faide kodurub narhın tayin ettirdim…” [10]

“Hisbe-ihtisab”, “hisab (hesap)”dan müştak olup yukarıdaki kanunların muhatabı “muhtesib” ya da “ihtisab ağası”, yani çarşı pazar denetçisi olmaktadır.

Her ne kadar elde yeterince belge bulunmuyorsa da gerek Selçuklular, gerekse mukaddem Türk devletlerinde de hisbe teşkilâtının varlığından şüphe edilemez. [11] Nitekim bir menşur, Sadr-i kebîr Dîvân ül-hisbe hâkimi ve muhtesipler meliki Necmeddin Ebu Bekir’in Dâr ül-mülk (başkent) Konya ihtisap işlerine tayinini mübeyyin olup bunda bu mansıp sahibinin vazaifi sayıldıktan sonra onun eski muhtesiplerin, ihtisap resmi olarak, tasarruf ettikleri iradı alması ve beratlar gelinceye kadar (filân tarihten filân tarihe kadar) mukataa[12] usulüyle deruhte etmesi bildirilmekte ve emîr, nâib ve Konya pazarları halkının Necmeddin Ebu Bekir’i muhtesip ve pazarların hâkimi olarak tanımaları buyrulmaktadır.

Bu mansıbın Selçuklularda askerî teşkilât içinde de varlığını (muhtesib ül-asakir), Karatay vakfiyesinden öğreniyoruz. Muhtesiplere öbür devlet memurları gibi aylık bağlanmayıp yukarıdaki menşurdan görüldüğü gibi, esnaf ve pazarlardan belli bir ihtisap resmi veriliyordu.

Divertimento

Zekeriyya Kazvinî (ölm. 1283), Sivas’a giden bir yabancının mescitte şarap fıçısı görerek şikâyet amacıyla Dâr ül-muhtesib’e gittiğini, kendisine (içki yasağının uygulanmasını denetlemekle görevli) muhtesibin sarhoş uyuduğunu söylediklerini, ayılmaya kadar sabredip mescitte gördüğünü muhtesibe anlattığını, o da bunun (mescidin) vakfı olmadığından haraba yüz tuttuğunu, onu (fıçıyı) kiraya verip mescidi tamir ettiğini söylediğini, kendisine bir muhtesibin nasıl sarhoş olabileceğini sorduğunda da cevaben halk, dindarlığının azlığından, su ile nebîz karıştırıp satar, ben de ondan tadar ve bunu yapanları cezalandırırım dediğini hikâye ediyor.[13]

Bu öykü, Selçuklu Türkiye’sinde daha önce birçok örnekle anlatmış olduğumuz dinî yasaklara riayetsizliğin[14] bir doğrulanması mahiyetinde oluyor. Kazvinî, Âsârü’l bilâd’ında Sivas halkını eğlenceye düşkün gösterirken[15] Eflâkî de bütün Anadolu halkının zevk ve sefaya düşkünlüğünü dile getiriyor, Menakibü’l ârifîn’inde.

Yukarıdaki menşurda, muhtesibin görevleri arasında zımmîlerin özel giysi ve alâmetlerinin denetlenmesi hususunun zikredilmemiş olması Selçuklu Türkiye’sinde Hristiyan reâyâya gösterilen hoşgörü ile izah edilir. Buna karşılık Hristiyan reâyânın az bulunduğu İran’da Sultan Sencer tarafından verilen bir ihtisap menşurunda “fesâd ehlinin cezalandırılması, camiler ve mezarlıklar civarında içki ve fışkın menedilmesi, zımmîleri tezlil eden kıyafetlerine (gıyâr) dikkat gösterilmesi, kadınların ilim ve vaaz meclislerinde erkeklerle karışık oturmaması” hususları belirtiliyor.[16] Bütün bunlar oluyormuş ki men’i için muhtesibe muhkem tembih ediliyor!…

Şimdi de işbu muhtesip ile Roma-Bizans çağlarının agoranomos’u arasında varlığı iddia edilen ilintilere göz atıp bu ilintilerin gerçekten var olup olmadıklarını ortaya çıkarmaya çalışalım.

“Agoranomos” sözcüğünün uzun bir tarihi olup sözcük, değişik dönemlerde aynı şeyi ve bir dönemde de değişik şeyleri ifade etmiştir. Bunun esas anlamı “çarşı denetçisi” olup klasik Grekçede böyle geçmektedir. Küçük Asya ve Suriye’de çoğunlukla Roma dönemine ait birçok yazıt bu alanlarda “agoranomos”un ne anlama geldiğini saptamada yardımcı oluyor.

Eflâtun ideal çarşı denetçisinden epey söz ediyor[17] ki onu site valisinin, pazarda talep edilecek makul fiyatlara dair kararlarını yürürlüğe koyan memur olarak gösteriyor. Agoranomos, deneyimli perakendecilerden vicdansız tacirlerin uyguladıkları çeşitli sahtekârlıkları öğrenip bu perakendecileri bir nevi alıcı rehberi olarak görevlendiriyordu.

Devam etmeden önce bu yöntemin muhtesiplerce XV. yy.da Osmanlı kentlerinde mutat olarak uygulandığını vurgulayalım.[18]

Agora, Grek kamu yaşamının merkezi olmakla agoranomos’un durumu önemli olacaktı. Bu sonuncusunun işlevini Latin dünyasında “aedile” yüklenecekti. Roma çağlarının aedile’liği, o mansıp sahibine gelir getirmeyip aksine ona paraya mal olan bir kamu hizmeti oluyordu. Bunu ancak, nadiren bir yılı geçen ve imparatorluk döneminin sonlarına doğru da sadece birkaç ay süren bir müddet için kamu anlayışlı bir kişi üstlenirdi. Bir onursal görev olarak yürütülürdü bu işi. Hattâ “tanzim satışı” için de cebinden para ekleyerek piyasaya ucuz mal sürüp yine masraflarını bizzat karşılayarak mabetleri tamir ettirirdi.

Küçük Asya’da ticaretin kent ekonomisinin temeli olması itibariyle agoranomos’luk kurumunun önemi büyük olmalıydı. Bu husus Küçük Asya’nın her yanına dağılmış Roma çağı yazıtlarıyla doğrulanmakta olup bu “denetçiler” hem geleneksel çarşı denetçisi, hem de, memuriyet günden güne “pahalı” duruma geldikçe, süresi her gün daha kısalan Roma aedile’si gibi hareket etmiş olmalıydılar.

Doğu ve Batı Roma kentlerinde yüzyıllar boyunca nizamların cari olduğu ve bunlara işlerlik kazandıracak olan memuriyetlerin de faal bulunduğu açıktır. Bu memuriyet ya da memurların “agoranomos” tesmiye edilip edilmemeleri önemli olmayıp bir memuriyetin işlevi, bunu yürüten kişinin unvanı ile ilişkili değildir.

Bizi burada ilgilendiren sorun, Arap fütuhatı sırasında Bizans İmp.nda normal olarak agoranomia’ya bağlı işlevlerin mevcut olup olmadığı ve bunları yürüten memurun “agoranomos” tesmiye edilip edilmediği merkezindedir. Hiç değilse imparatorluğun bir bölümü için olumlu yanıt vermek mümkündür şöyle ki, unvan ne olursa olsun, bir zamanlar agoranomos’un üstlenmiş olduğu kentsel işlevleri yürütecek birinin bulunmadığını düşünmek olanaksız olur.[19] Ancak zamanla, seçimle işbaşına gelen agoranomos (aedile) tarihe karışıyor; eyaletlerde seçim imtiyazlarının sönmesine ve dolayısıyla ücretsiz kamu hizmetinin çekiciliğini kaybetmesine yol açan, her gün artan otokrasi ve idari merkezîleşme sonucunda bu memuriyete merkezî idarece ücretli kişi atanır oluyor. Böylece de merkezî hükümet beledî idarenin tüm denetimini ele geçirmiş oluyor. Bu yeni adama artık “agoranomos” değil, “eparkos” adı veriliyor.

Akdeniz havzasında görülen bu gelişmenin az çok benzerine Mısır, Suriye ve Filistin’de de tanık olunuyor. Kaldı ki bu son iki eyalette çarşı denetiminin çok saygıdeğer bir gelenek olduğu bilinir ve dolayısıyla Arap fütuhatı döneminde ve sonrasında da bu çarşı denetiminin mutlaka sürmüş olması gerekir.

Müslüman yazarların hisbe’nin bir dinî memuriyet olduğu hususundaki ısrarlarına rağmen Arap dünyasında eline agoranomos’un meşin kamçısını alıp çarşı pazar dolaşan ilk kişi (Hz.) Ömer oluyor ve muhtesip’in görevi basitçe “iyi olanı emredip fena olanı men etmek”ten ibaret kalıyor ki yazarlar ona ait işleri Tanrı’ya müteallik emir ve yasaklar, Tanrı-insan ilişkileri ve insanın kamu ve özel işleri olmak üzere bölüyorlar; bu aynı ayırımı az çok Eflâtun’da da görüyoruz. Özetle “hisbe” ile “agoranomia” bir işlevler dizisiyle ilgili idarî memuriyete verilen iki ad olup bu dizi, her ikisinde de çoğu kez aynı olmuştur.[20]

“Hisbe”nin bir Kur’an terimi olmayıp bir taraftan her Müslüman’ın, yukarda söylendiği gibi “iyiliği terviç edip kötülüğü men etme” görevini, öbür taraftan da ahlâkî davranışların ve daha özellikle çarşı pazarların gözetiminde işbu kaidenin uygulanmasıyla bir kentte fiilen görevli bir kişinin işlevini ifade etmek üzere kullanılan bir terim olduğu anlaşılıyor.

Başlarda ne “hisbe” ne de “muhtesip” sözcüğüne rastlanıyor; buna karşılık sâhip (veya âmil) ül-sûk, sonuncusunun yerine kullanılıyor ki bunun Helenistik kentlerin agoranomos’unun halefi olduğu genellikle kabul edilmektedir: görevleri geniş ölçüde aynı olup Arapça ifade Grek teriminin tercümesi olarak görülebilir. Bununla birlikte Arap fethinden üç yüz yıl öncesinden itibaren agoranomos lafzı Grek yazıtlarında geçmez oluyor. Muhtemel olarak bu ad halk kullanımında yaşamını sürdürmüş olup eski kentler de ilk kurumlarını muhafaza etmişlerdir. Mekke ve Medine gibi birer sûk’a sahip Basra, Kûfa vs. de bir sahip ül-sûk’un dıştan ilham olmadan ortaya çıkmayacağı hususunda ısrarın da bir anlamı yoktur.

Sâhib ül-sûk, Halife el Ma’mûn zamanında muhtesip’e dönüşüyor ve bundan böyle de klasik muhtesip, çarşı denetimi olan görevinin daha geniş, esasında dinî, sosyal yaşamın görünürde nizamını koruma göreviyle bütünleşmesi suretiyle nitelenmiş oluyor. Böyle olunca da kadı ve zabıta örgütü olan şurta’nın başının görevleriyle bununkinin arasındaki fark kesinlik kazanmamış oluyor.[21]

  1. Christensen, Sâsâni kitabelerinde bir “çarşı-pazar şefi”, vâzârbas’ın varlığını bildiriyor.[22] Bu vesileyle de “bazar-pazar”ın Farsça olduğunu[23] belirtelim.

Kendisinden sık söz ettiğimiz İbn Teymiye’nin bir de el-Hisbe adlı eseri var ki bunda, mülkiyet bunun bir bölümü olmak üzere ferdin iktisadî faaliyetleri ile devletin müdahalesi arasındaki ayırıcı çizgi veya başka deyimle, ferdin iktisadî hürriyet ve faaliyetlerinde devletin sınırlama yetkisi sorununa çözüm getiriyor. Bu kitapta fiyatların saptanıp bağlanması, işçi ücretlerinin düzenlenmesi, çalışmaya zorlama durumları, mülkiyet dolayısıyla doğan zarar konuların, bu hususlarda fakihlerin görüşleri, bunların Kur’an ve Sünnet’ten delillerini dikkate alarak, değiniyor. Fiyatların oluşmasında arz ve talep kuramı gibi bazı yeni bakış açıları da katıyor.[24]

Bir emperyalist ticaret burjuvazisi belli bir “disiplin”e tâbi olmadan gelişemeyeceğine göre biz İbn Teymiye’nin bu çalışmasını, günün sosyoekonomik koşullarının bir gereği gibi görme eğilimindeyiz. Batı burjuvazisi ancak müsamahasız bir ethic sayesinde bugünkü durumunu ihraz etmemiş miydi?

Gerçekten, o güne kadar her biri “kendi bacağından asılmış” Mekke’nin bu üst tabakası mensupları, artık bir “devlet” bayrağı altında örgütlenip kendilerine bir “ideoloji” geliştirme zorunluluğunu duymuş olmalıydılar. Oluşan “devlet”in “tez”i olan işbu “burjuvazi”, antitezi olan “cemaat-Ümmet” içinde düzgün ekonomik ve ticarî uygulamaların cari olmasını sağlama işini üstlenecekti; buna ek olarak da kamu ahlâkını, kendi normlarına uygun olarak, denetim altında tutacaktı.

İbn Teymiye bu küçük Hisba kitabında, ufukları daha da geniş tutmuştu. Onun bahis konusu ettiği, sadece Müslümanların ticarî davranışlarının tanziminin ötesinde ayrıca bunların Allah ve öbür Müslümanlara karşı davranışları, yani bir “devlet ethic’i” oluyor. Bu “ethic” hiçbir surette bir kapsamlı dinî görüşten soyutlanmayacaktı. İnsanların iktisadî ve ticarî faaliyeti, özerk ve kendine yeten “iktisat” ve “ticaret” kavramlarından değil, her şeyi kapsayan bir dinî görüşten gücünü alacaktı. Aslında başka türlüsünü de düşünemezdi, İbn Teymiye: Marx henüz doğmamıştı.

Evet, insanlar “doğru” olacaklardı çünkü onlar Tanrı korkusuyla yaşayan Müslümanlardı…[25]

“Her kültür kalıbı sosyal yapı içinde bir sosyal düzeni kapsamaktadır. Şahıslar ve gruplar arasındaki organize olmuş ilişkiler ağının tayini kültür kalıplarına aittir. Böylece ortaya çıkmış olan yeni biçimdeki karmaşık durum sosyo-kültür çevresinin muhtevasını teşkil etmektedir. Artık burada sosyo-kültürün elemanları birbirlerini destekler vaziyettedirler. Örneğin âdet ve örfler hukuk sistemini desteklerken, hukukun kanunları da âdet ve örfleri kuvvetlendirmektedirler…[26] Bu sözlere Şerif Mardin’in de ekleyecekleri var: “…topluluğu anlamanın iki şekli var. Sosyal strüktür olarak anlayabilirsiniz veyahut da sosyal ilişkiler olarak anlayabilirsiniz. Ben İslâm’ı, Osmanlı’yı ele aldığım zaman sosyal ilişkiler olarak incelemenin bana daha çok şey anlattığını görüyorum… sosyal strüktürün kişiler üzerinde bağlı olduğunu söyleyebilirsiniz. Ama sosyal ilişkilerin kişiye bağlı olması, o kişinin bir kişiliğe sahip olması anlamını taşımaz… İlginç olan taraf şu: Herhalde toplumun içinde insanların kendi özlerine inmelerine engel olan bir takım düşünce kalıpları da var.[27]

Osmanlı idaresinde hisbe sözcüğü sicil ve belgelerde geçmeyip bunun yerine bunlarda, temel anlamı tacirler ve esnaftan ve aynı zamanda bazı ithalâttan vergi ve rüsumun tahsili olan ihtisab’ı buluyoruz. Daha sonraları ise muhtesip ya da ihtisab ağası’na (nadiren emini) yüklenmiş tüm görevleri içerir oluyor.

İlk ihtisap nizamnameleri, Osman Nuri’nin de kaydettiği gibi, II. Bayezid dönemine rastlıyor.[28]

Muhtesip ve memuriyeti ihtisab İran’da, Abbasîlerin devrilmesinden sonra teşekkül eden çeşitli imparatorluk ve krallıklarda, sair birçok dinî memuriyetlerle birlikle, varlığını sürdürmüş olup bu kurum üzerinde Nizamülmülk’ün de ısrarla durduğunu biliyoruz, İlhanlılar döneminde de bu konuda bir şey değişmiyor.[29]

İstanbul’da asayişin sağlanması, zorunlu gereksinmelerin karşılanıp denetlenmesi, zahire işlerinin tertip ve tanzimi, ölçülerin muayenesi suretiyle yapılan kontrol ve teftiş, sadrazamın vezaifi cümlesindendi. Burada İstanbul (veya Galata vs.) kadısı, yeniçeri ağası ve bostancıbaşı…ya bırakılmış denetim görevleriyle sadrıâzamınki arasında tedahül vaki olduğu görülüyor, Arap dünyasında kadı ile şurta başındakiler arasında olduğu gibi. Aslında bu tedahül subaşı ile aşağıdaki ases başının görevleri arasında da görülüyor.

Sadrıâzamların kola çıkmaları şöyle anlatılıyor: “Sadrıâzam, selimî denilen kavuk ve erkân kürkü giyer ve divana gittiği ağır takımla ata binerdi. Alayın en önünde başında perişanî denilen kavuğu ile subaşı (İstanbul Emniyet Genel Müdürü) ve başında süpürge sorgucuyla ases başı at başı beraber kendi maiyetleriyle birlikte yürürler… ihtisap ağası başında perişanî kavuk ve orta kuşak ve elinde değnek ile vezir-i âzamın sağ tarafında piyade gidip önünde terazi taşıyan bir memur bulunurdu…”[30]

Ases, asayişin korunması için kol gezen gece bekçisi olup Evliya Çelebi’ye göre “esnaf-ı askerî-i asesbaşı”lığını ilk olarak Fatih ihdas ediyor.[31]

“Hanede mey nûş eden bilmez nedir haf-ı ases

Pençe-i şehbazdan azadedir mürg-ü kafes” (Uşşakîzade)

Ases başı, Yeniçeri ocağını teşkil eden ortalardan 28. ortanın çorbacısına verilen addı. Ocaktaki görevinden başka kentin asayişinden de sorumlu polis müdürü demekti.

Yukarda sözü edilen eparkos’un ağır ve çapraşık görevi birçok yardımcı personeli gerektiriyordu ki bunlardan biri ve mevki itibariyle en yükseği assesor (ούμπονος) oluyordu ve bu zat hukukî işlere bakıp bazı loncaları gözetimi altında tutuyordu.[32]

“Assesor” Latince “birinin yanında oturan, asistan, yardımcı” anlamında olup vezir-i âzam ya da kadı’nın yardımcısı ases ile ses benzerliği gerçekten dikkati çekiyor.

Halife Ömer’in, çeşitli envanterler tutma gereği karşısında istişare ettiği Halid bin Velid ona, İran’ı takliden, “dîvan” teşkilini öneriyor, o da bunun manasını İranlı Hürmuzan’a sorduğunda asker kayıt defteriyle para hazinesinin böyle adlandırıldığını öğreniyor ve uygulamaya geçiyor (H.20).[33] İran’a “kuyudât defteri” anlamında “divân”, eski Suriye ve Mısır’da Yunanca tutulan hesap defterlerinden geçmiş olup bunlara Pehlevî dilinde “devân” adı verilmiş[34]. Bu sözcük aslında “cinler” demek olup “devana-divana” da “deli, meczup…” karşılığındadır[35] ki kâtiplerin bu gözle görüldüğü anlaşılıyor.

Emevîler döneminde, tesis edilmiş bulunan dört esas dîvândan biri olan “Dîvân el-harâc”, Abdülmelik zamanına kadar Farsça ve Yunanca yazılmış. Bu halife İran ve Şam dîvânını Arapçaya çevirtiyor. Yine, oğlu el-Velid de Mısır’ın dîvânını Arapçaya çevirtiyor[36].

“Dîvân”ın da İran kökenli olduğunda şüphe kalmıyor.

Osmanlı hükümdarının “padişah” adının da kökeninin Farisî olduğunu (pâdşâh) biliyoruz, tıpkı onun Balkan ülkeleri ve sair yerlerden aldığı (vergi) bâc’ın (“baj”) olduğu gibi.[37]

[1] M. Fuat Köprülü.- Anadolu Selçukluları tarihinin yerli kaynakları, in Belleten VII/27, Temmuz 1943, s. 413.

[2] T. H. – Vezir, in İA.

[3] M. Fuat Köprülü.- Bizans müesseselerinin Osmanlı müesseselerine tesiri, İst. 1981, s. 43.

[4] M. Fuad Köprülü.- Hâcib, in İA ve C. E. Bosworth.- Hâdjib, in EI.

[5] Bu geçişe Yunancanın aracı olması ve böylece v-b değişmesinin vakî olmuş olması muhtemeldir.

[6] W. Barthold. – F. Köprülü.- İslâm medeniyeti tarihi, s. 42-4 ve Yusuf Ziya Kavakçı.- Hisbe teşkilâtı. Bir İslâm hukuk ve tarih müessesesi

olarak kuruluş ve gelişmesi, Ank. 1975, s. 3-6.

[7] Louis Bréhier.- Les institutions de l’Empire Byzantin, s. 263.

[8] A. Christensen. – op. cit., s.129.

[9] M. Fuad Köprülü.- Berîd, in İA ve D. Sourdel.- Barid, in EI, Ayrıca bkz. Gaudefroy- Demombynes et Platonov.- Le monde musulman et

bysantin jusqu’aux- Croisades. Histoire du monde, T. VII, Paris 1931, s. 397.

[10] Osman Nuri.- Mecelle-i Umur-u Belediye, C. I, İst. 1337-1922, s. 404-9.

[11] Yusuf Ziya Kavakçı.- op. cit., s. 46.

[12] “İltizam” anlamında.

[13] Osman Turan.- Türkiye Selçukluları hakkında resmî vesikalar, Ank. 1958, s. 35-7.

[14] Bkz. C. I, passim.

[15] Zikreden Osman Turan, op. cit.

[16] ibd.

[17] Plato – The laws, transl. Trevor J. Saunders, Middlesex 1980, XI/23, 917-920. Çeviride “Market-Warden” olarak geçiyor.

[18] Nicoara Beldiceanu.- Recherche sur la ville ottomane au XVe siècle, passim.

[19] Louis Bréhier.- Les institutions, s. 171.

[20] Benjamin R. Foster.- Agoronomos and muhtasib, in JESHO XIII/II, April 1970, s. 128-144.

[21] Cl. Cahen and M. Talbi.- Hisba (General: Sources, origins, duties), in EI.

[22] op. cit., s. 129.

[23] Bkz. BTL ve Steingass.

[24] İbn Teymiye.- es-Siyasetü’ş-şeriyye. Siyaset. Türkçesi V. Akyüz, İst. 1985; s. 20-1, Muhammed Mubarek’in “Giriş”i.

[25] Muhammed Umar Memon.- İbn Taymiya, Public duties in Islam: The institution of the Hisba’nın tanıtım yazısı, in IJMES XVII/1, 1985,

  1. 141

[26] Nihat Nirun.- Sistematik sosyoloji yönünden sosyal dinamik bünye analizi, Ank. 1969, s. 95.

[27] Ali Bayramoğlu- Şerif Mardin.- Din ve devlet sosyolojisi konusunda söyleşi, in Dün ve Bugün Felsefe I, 1985, s. 162-3.

[28] R. Mantran.- Hisba (Ottoman Empire), in EI.

[29] A. K. S. Lambton.- Hisba (Persia), in EI.

[30] İsmail Hakkı Uzunçarşılı.- Osmanlı Devletinin merkez ve bahriye teşkilâtı, Ank. 1948, s. 141-2.

[31] M. Z. Pakalın.- Tarih deyimleri, mad. “ases”.

[32] L. Bréhier.- Les institutions, s. 156 ve passim.

[33] İ.H. Uzunçarşılı.- Osmanlı Devleti teşkilâtına medhal, s. 5, infra (s. 4’den devam).

[34] Mecdud Mansuroğlu.- Divan, in İA.

[35] Steingass.- Persian- English dictionary, s. 555. Keza bkz. A. A. Duri-Dîwân, in EI.

[36] Yusuf Ziya Kavakçı.- op.cit., s.4.

[37] M. Fuat Köprülü.- Bâc, in İA.