Kültür Eserleri > THKK 4 - Dokuma ve Giyim Teknikleri > Boyama

Boyama

Giysilerin renkleri hakkındaki bir takım inançlardan daha önce kısaca söz etmiştik. Şimdi doğruca mensucatın boyanması konusunu ele alıyoruz.

Herhangi bir renk herhangi bir life baskıyla uygulanabilirken tüm lifler tüm renkleri almazlar. Bunların çoğu chromophore tabir edilen renk taşıyıcı organik grupları haiz bileşiklerdir. Ama bütün renkli bileşikler dokumaları boyamazlar. Bunun için auxochrome’ların, yani tuz oluşturucu grupların mevcut olması gerekir. Birçok boya maddesi bir lifi doğruca renklendirmeyecektir; bunun için mordant’lar kullanılacaktır. Bunlar alüminyum, demir, kalay veya krom tuzları olup boya ve lifle birleşerek boyayı suda çıkmaz hale getirirler. Bazı sıradan mordantlar, odun külünden elde edilen potas, dünyanın birçok yerinde (ve bu arada Türkiye’de) yaygın şap ve kostik sodadır. Bir boya banyosunda mordant değiştirilerek farklı renk veya renk dereceleri elde edilir.

 Her ne kadar çok sayıda madenî, bitkisel ve hayvani malzeme boyamada kullanılmışsa da, başlıca birkaç tanesi en önemlileri olup bunlar az çok evrensel olarak kullanılmış ve ticareti yapılmış. Pahalı boya maddeleri Büyük İpek Yolu’nu ve Ortaçağ Avrupa’sının ticaret yollarını kat etmiş. Vasco de Gama, boya maddesi peşinde olarak Asya’ya deniz yolu aramıştı…

Madenî boya maddeleri

Boya maddesi olarak ilk kullanılanlar muhtemelen madenî pigmentler olmuştu. Bunlar genellikle suda sabit değillerdi. Doğal toprak boya, demir oksidi içeren bir yeşil, bazen de kırmızı, kil, en yaygın olanlardan biriydi. Kırmızı ve kahverengi, kumaşı deniz tuzlarını içeren pınarlara daldırarak elde edilebilirdi. Kireç taşı beyaz için kullanılıp bazı siyah boyalar manganez dioksitten yapılırdı, o ise ki kaynak en yaygını odun kömürü ve is idi

Daha başka madenler zaman zaman boya malzemesi olarak istimal edilmiş. Bir kırmızı – turuncu civa sülfidi olan zincifre, göztaşı dâhil birçok bakır minerali, arsenik sülfürü san zırnık, kurşun tozu olanak bilinen mürdesenk (kurşun oksidi)…

Bitkisel boya maddeleri

Çivit otu, belki de dünyanın en önemli boya maddesi olmuştu. Onu Mısırlı ve Mezopotamyalılar, Hellenistik dönemin çok öncesinden beri biliyorlar ve bunu geniş ölçüde yetiştiriyorlardı. 

Birçok bitkinin konca, yaprak ve sürgünleri, sarı için kullanılabiliyor. Bunlar lifi doğruca renklendiriyorlarsa da güzel renk için mordant sık sık katılıyor.

Dört tür sarı, özellikle önemli olmuşlardı ve halen de böyledirler.

Plinius, iris familyasından, Saffron, Crocus sativus, yani safran hakkında yazmış. Bu bitki M.Ö. 2000’lerden beri Mısır’da kullanılıyordu. Grek ve Romalıların bu boya maddesi, Yakın-Doğu’nun önemli bir ticaret metaı olmuştu. Safranın Buddhist giysilerinin resmî rengi olduğu biliniyor. Haçlıların bunu Kuzey Avrupa’ya ithal etmelerini müteakip yün ve ipeğin boyanmasında, yiyecek renklendirme ve kokulandırmada (Örneğin Türk zerdesi) ve ıtriyatta kullanılmış. Boyası daima pahalı olduğundan çoğu kez aspir ile tağşiş edilmiş (karıştırılmış).

Devedikeni familyasından aspir (carthamus tinctorius), Asya ve Afrika’nın birçok yerinde yetişir. Çiçekleri iki renk verici malzemeyi içeriyor: sarı aspir (zayıf ve suda eriyen) ile kartamik asit (kırmızı ve erimez). Güney Asya’da genellikle sarısı kullanılır, kırmızı ile boyama çok çapraşık bir iş olup alkalilerle muameleyi gerektiriyor.

Cehri, Reseda Luteola, Akdeniz bölgesinin en eski boya bitkisi olup Ortaçağ ve ilk modern Avrupa’sında yaygın olarak kullanılmıştır. Uzun başağa benzer çiçek başından renkli madde çıktığından sapları ve bütün yaprakları, olduğu gibi bütün bitki çekilip ilerde kullanılmak üzere kurutulur. Zengin, parlak bir sarı elde etmek için çok miktarda bitki gerekir.

Kök Boya (kızıl boya)’nın ne zamandan beri kullanıldığı bilinmiyor. Mohenjo-Daro ve en eski Mısır mezarlarında bununla boyanmış kumaşlar bulunduğundan çok eski olduğu anlaşılıyor. Rubiaceae familyasından otuz beş kadar türü bulunuyor ve bunlar Asya ve Avrupa’nın birçok bölgesinin yerli bitkileri oluyorlar. Yakın-Doğu’nun en yaygın nevi Rubia tinctorum olup kökleri güzde sökülüyor, yıkanıp kurutuluyor ve toz halinde öğütülüyor. Bunun boyası (ruberythrik asit) dış kabukla kökün odunsu göbeği arasında bulunuyor ve rengin şiddeti, kökün içinde bittiği toprak cinsine bağlı oluyor. Kök boya tüm doğal elyaf için ucuz ve solit boya ise de rengi çoğu kez donuk terrakotta’ya (pişmiş lüleci çamurunun turuncumsu kırmızısı) çalıyor ve pahalı böcek boyalarının parlak al’ını vermiyor. XVIII. yy.ın sonlarında, yün üstünde parlak kırmızı elde etmek için kalay mordantları kullanılmaya başlanıyor. Daha önceleri bu, mümkün olmuyordu. 

Pamuk üzerine kök boya, Türk kırmızısı, parlak oluyordu. Tam yöntem, Fransızların bunu keşfedip 1765’te yayınlamalarına kadar Orta-Doğu’da sır olarak kalmıştı. Bundan böyle Avrupalılar, Yunanistan ve Anadolu’nun parlak kırmızı pamuk ipliklerinin aşırı pahalı fiyatını ödemeye istekli olmayacaklardı. Yöntem, çeşitli muamele ve mordantları içeriyordu. Çırpıp ağartıldıktan sonra pamuklu, zeytinyağı, içyağı, kolza ve balıkyağı ile yağlanıyor, lifi “hayvanileştirmek”, yani onu yün gibi yapmak üzere gübre içinde muamele ediliyordu. İkinci aşama, kumaşı “sumaklama”, yani tanen ilâvesi idi. Mazı da kullanılıyordu. Kuruduktan sonra kumaş şaplanıp nihayet boyanırdı. Önemli bir adım, berraklaştırma, boyamadan sonra gelip iplik ya da kumaşı potas sabunu banyosunda kaynatmak ve güneşte kurutmaktan ibaretti. Bu çeşitli aşamalar çoğu kez tekrarlanırdı ve her boyacının yeğlediği yöntemi vardı.[1]

İşbu kök boya konusu bizi daha çok eğleyecek. Bu arada sözü Emre Dölen’e bırakıyoruz:

“Kökboya ile bitkisel elyaf üzerinde uzun ve zahmetli bir boyama yöntemi uygulanarak elde edilen parlak ve haslığı yüksek olan renk, Türk kırmızısı veya Edirne kırmızısı adı altında ün kazanmıştır. Bu rengin elde edilmesi yağ, mazı suyu, şap, kireç ve kökboya kullanılarak yapılan ve yaklaşık bir ay kadar süren 20 basamaklı bir işlemdir. Bu yüksek haslık veren boyama yöntemi Batı Avrupa’da bilinmediğinden kumaşlar boyanmak için Türkiye’ye gönderilirdi. Bursa, Edirne, İzmir ve XV. yüzyıldan sonra Teselya önemli boyacılık merkezleri olmuşlardır. XVIII. yüzyılda Edirne bu alanda büyük ün kazanmıştır. Fransızlar XVIII. yüzyıl ortalarında Türk kırmızısının sırrını çözerler ve 1747’de Rouen’deki d’Haristoy Türkiye’den ustalar getirterek gerçek Türk kırmızısı boyacılığına başlar. Rouen ve öteki kentlerde boyahaneler kurulur ve 1765-1770’de bu yöntemle boyama bütün Avrupa’ya yayılır. Boyama işleminin bir aşamasında kumaşlar güneşe serildiğinden Mulhouse-Dornach’daki böyle bir boyahanenin yeri günümüzde bile “La Mer Rouge-Kızıldeniz” olarak anılmaktadır.”

“Türk kırmızısı, alizarinin oluşturduğu CaAl(OH)(N2), iki tane hidrojen iyonu vermiş alizarin molekülünü gösterir.”

 “Kökboya Anadolu’nun hemen her yerinde yetiştirilmekle birlikte en nitelikli olanı Bakır Çayı vadisindeki Bakır kasabasında yetiştirilen ve “Bakır” adı verileniydi. Bunun yanında Manisa, Akhisar ve Gelenbe’de elde edilen kökboyanın da niteliği yüksekti. Şam yöresi ve Kıbrıs’ın üretimi Anadolu’nunki yanında oldukça azdı. XIX. yüzyıl ortalarında Şam yöresinin üretimi 200.000 okka (256.989 kg) ve Kıbrıs’ın üretimi de 350.000 okka (449.030 kg) dolayındaydı.”

 “Kökboya ticaretinin en önemli ve tek merkezi İzmir’di. Batı Anadolu’da yetişenler karayolu ile Akdeniz kıyısı, Ege adaları ve Yunanistan’da yetişenler de deniz yolu ile İzmir’e getirilir ve burada harmanlandıktan sonra ihraç edilirdi. Düşük nitelikli Kıbrıs ürünü mutlaka harmana katılır, öteki yerlerin ürünleri tek başına veya harmanlanarak ihraç edilirdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun kökboya ihracatının ortalama % 90 kadarı İzmir limanından yapılıyordu ve bunun % 90 kadarının alıcısı kendisinde kökboya yetişmeyen fakat önemli bir dokuma sanayisine sahip olan İngiltere idi. İngiltere’ye yapılan ihracat içinde kökboya tahıldan sonra ikinci sırayı almaktaydı. İhracat 6,5 – 7 kantarlık kenevir balyalar biçiminde yapılıyordu…”[2]

 Kökboya (Rubiatinc torum), boyacıkökü, kızılboya otu olarak da biliniyor. Bunlar, kökboyasıgillerden köklerinden kırmızı bir boyarmadde (alizarin) çıkarılan çok yıllık, tırmanıcı bir bitki oluyorlar.

 Tarihin ilk dönemlerinden beri boyama özelliğinin bilindiği sanılan bitkinin mumyalar üzerinde bulunan kumaş parçalarından eski Mısırlılarca kullanıldığı anlaşılıyor; ayrıca, Herodotus döneminde (M.Ö. V.yy.), Kuzey Afrika’da kadın giysilerinin kök boyayla boyandığı biliniyor.

 Ülkemizde XVIII. yy.da bu bitkinin geniş çapta tarımı yapılmakta ve dünya kök boya gereksiniminin büyük bir bölümü Osmanlı Devletince sağlanmaktaydı. O dönemlerde köklerden çıkarılan kırmızı boyaya Türk kırmızısı ya da Edirne kırmızısı adı verilmiş. Günümüzde ise artık kökboya üretimi yapılmamakla birlikte Anadolu’nun hâlâ bazı yerlerinde halı ipliklerinin boyanmasında, yabani olarak yetişen kök boyalardan yararlanıldığı bilinmektedir.

 Kökboyacılıkta kullanılan öbür bitkisel ürünler arasında sarı boya elde edilen cehri meyveleri, meşe palamudu, nar kabuğu, safran, kızılağaç kabuğu, sütleğen, asma yaprağı, ayva kökü, soğan kabuğu ve ceviz yaprağı sayılabilir (AB).

 Yumuşak renkler, genel olarak “yosun” diye adlandırılan ve kaya ve ağaçlar üzerinde symbiosis halinde yetişen deniz yosunu ile mantarlardan mürekkep bitkilerden elde edilebiliyordu. Yün, bunlarla doğruca boyanabiliyorduysa da bazen yosun, fermantasyonu gerektiriyordu.

 İran ve Anadolu’da ve sonra Avrupa ve Amerika’da, kahverengi ve siyah boya olarak ceviz kabuğu kullanılmış.

 Belli desen-örgeleri haiz dokumalar (halılar, heybeler, çoraplar vs.) dokunmadan önce boyanmış ipliklerden meydana gelir. Düz renkli kumaşlarda ise boyama işlemi dokumadan sonra olur. Dokumaya girecek iplik önce gasarlanır, yani kireç kaynağı ile “ağartılır”. Aynı iş, bez dokunduktan sonra da yapılır. Dokunmuş bezler, sığır, inek veya manda mayıs’ına konduktan sonra suda çalkalanarak veya (yünlü kumaşlar – başörtüler) kükürt buharına tutularak beyazlatılır. Bu arada iplik, düzgün hale gelmesi için, haşıl’a batırılıyor: Kepekli un, sıcak su içinde biraz tuzla birlikte haşlanmak suretiyle hâsıl olan bulamaç bu yönde kullanılıyor. İpeğin haşıl’a daldırılması çoğu zaman dokumanın düzgün çıkmasına yetmediğinden bez tahak ile boydan boya vurulur, tahaklanır.

 Yukarda gördüğümüz antikçağların uygulamaları, zaman içinde fazla bir değişmeye uğramamışlar. Az çok aynen devam ediyorlar.

 Keteni ağartmak için çırpıcı çoğanı[3] kullanılır. Çoğan, halen “çoven” denilen nebat (kök) olup onunla muamele edilen malzemeleri beyazlatmak hassasına sahip olması itibariyle aynı işi gören sair maddelere de alem olmuş.[4]

 Ahar ise, kumaşın “apre”sine[5] yarar.[6] Aynı iş için çiriş[7] ve kitre[8] de kullanılır.

“Al giyen aldanmamış” der bizim Anadolu’muz. Göze çarpan renkler burada her zaman yeğlenir.

Tuyahtı’da bir kurganda Göktürk’lere ait ölünün elbisesi üç kat olarak bulunmuş; İlki koyu kırmızı, ortadaki yeşil, içteki de altın sarısı ipekten.[9] Kırgızlarda da kırmızı renge ibadet edildiği kayıtlara geçmiş.[10] İskitlerde kadın kılıklarının erkeklerinkinden daha da renkli olduğu biliniyor[11], o erkek kılığı ki neşeli appliqué’leriyle nam salmıştı.[12] Finikelilerin de giyimde göz alıcı renklere düşkünlükleri malûm.[13] Filistinliler bundan aşağı kalmamışlardı.[14] Asur, Kuzey Suriye kral ve soylularının ünlü işlemeli giyim zevkleri bugün dahi Türkiye’yi de içine alan Doğu diyarlarında devam edegelmektedir. Ancak Finikelilerin bunlardan üstünlüğü Tyr (Sûr) ve Sayda’da imal ettikleri erguvan renkli (koyu kırmızı menekşe) kumaştan ileri gelmiş. Bunun için kullanmış oldukları Murex trumculus ve Murex brandaris adını taşıyan iki cins deniz kabuğu (şeytan minaresi)’ndan faydalanmışlar. Bunun ayrıntılarına ilerde gireceğiz.

 Zaman geçip de mezkûr kökboya’nın kimyevî sırrı çözüldükten sonra Avrupa’nın “anilin” ve “alizarin” boyaları geniş ölçüde bunun yerini almışsa da[15] Anadolu’nun her tarafında hâlâ kökboya’nın kullanıldığına bizzat şahit olduk, pazarlarda meselâ “mordant” olarak bilinen mazı çekirdeği ve çeşitli köklerin çuvallarla satışını gördük (1950-60’lı yıllar).

Bunların çeşitleri ve kullanılma şekilleri hakkında bazı değerli veriler bulunuyor. Bunları kısaca özetleyeceğiz[16]: Tuz veya şap az çok bütün boya eriyiklerinde bulunuyor. Bunlardan başka meşe palamudu (pelit), koruk, sirke, turunç suyu, sütleğen sakı ve sütü, meşe kökü, karaboya, göztaşı (SO4CU), idrar, pösün adı verilen (Bo) taş yosunları, kil, marn, kireç, boyacılığın yardımcı maddeleri (mordantlar) arasında bulunuyor.

 Boya eriyiğinde kullanılan suyun da önemi üzerinde duruluyor. “Sert” sulara fazla iltifat edilmiyor. Volkanik araziden çıkan sular makbul tutuluyor.

 Kökboya’ların esasını oluşturan aşağıda sıraladığımız maddeler olduğu gibi, ya da dövülerek suda kaynatılır. Sonra çoğu zaman su süzülür, iplikler tekrar içine atılıp yeniden beraberce kaynatılır. Kahverengi ve siyah boyalar zaçkıbrıs[17] ile takviye edilir. Fazlaca ilâvesi kahverengiyi koyultur.

 Kırmızı renk için kullanılan bitkilerden bazıları şunlar oluyor: Alçiçek, Bakam, Boyalık, Boya pürü otu, Çubuk, Kökboya (Rubia tinctoria). Bunlarla kavuniçinden koyu kırmızıya kadar tonlar elde ediliyor, iplikler önce sek[18] ile kaynatılır. Ot’un Ağustos’ta toplanmış olmasına dikkat edilir.

 Sarı boyalar için bölgesine göre kullanılan kökler ise önem sırasına göre şöyle dizilebiliyor: Ala çehre – Cehri – altınağacı (Ramnus infectorius, Ramnus saxatiles). Orta Anadolu’nun bu konuda en namlı işbu bitkisi I. Dünya Harbi’ne kadar ihraç metaı olmuştur.

Kadın tuzluğu-Karamuk (Berberis vulgaris); Sarıboya ağacı (Rhus Cotinus), Akdeniz ikliminde yetişir; Boyacı katırtırnağı (Genista tinctoria), sap ve çiçekleri bu yolda kullanılır; Debbağ somağı (Rhus coriaria); Gence (Datisca cannabia), Çorum civarında yaygın; Sütleğen (Euphorbia), çiçek ve dallarından sarı boya elde edildiği gibi sütü bazı boyalarda tespit maddesi olarak kullanılır; aspir (Carthamus tinctorius), çiçek ve yaprakları boya verir; Hayıt (Vitae agnus castus), Akdeniz ikliminin ürünü olup sarı boya üretimi için filiz ve yapraklarından faydalanılır. Bunlardan başka Kurupancar[19], saman, papatya, soğan kabuğu, çınar kabuğu, kızılağaç kabuğu, karaağaç kabuğu, nar kabuğu, asma yaprağı ile fasulye yaprağı da çeşitli sarıların elde edilmesinde hammaddeyi oluşturur. Burada “sarı”, çok açığından turuncuya kadar giden renk derecelerini kapsar. Nitekim Bitlis’in ilçesi Mutki’ye özgü cepkenin (Resim 52) ön kanatlarının yukarıdan aşağı ve kısa kolları çevreleyen turuncu motiflerin soğan kabuğu ile boyanmış iplikten işlendiğini yerinde öğrenmiş, cepkeni satın almadan önce kaynar suda çitilemiş ve rengini kaybetmediğini ve boyanın yayılmadığını görüp almıştık (1951). Keza asma yaprağının tazesi filizî rengi verir, kartı ise sarıya boyar. Nar kabuğu da bazı yerlerde kahverengi ve hattâ siyah boya elde etmekte kullanılır. Boyanın solmamasının sağlanması için çoğu yerde çömleğe başvurulur, boya sıvısı veya boyanmış iplikler burada az veya uzun süre tutularak “ekşimesi” temin edilir.

Kahverengi ve siyah boya elde etmek için şu bitkilerin çeşitli unsurlarından faydalanılır:

 Meşe kabuğu, diğer adıyla telli mazı. Açık kahverengi verir. Siyaha dönmesi istendiğinde iplikler bir kez de, içine paslı demir parçaları atılmış yoğurt suyu içinde veya zaç kıbrıs’lı bir eriyikte kaynatılır. Boyanın parlak olması için de şapla otu ve somak tohumu veya serkele otu[20] katılır.

Palamut tırmağı, tuz ve zaç kıbrıs ile birlikte siyah boyar.

Nar kabuğu, sarı ile kahverengi arasında renk verir, içine az veya çok zaç kıbrıs eklenmesiyle kahverengi koyulaşıp siyaha kaçar.

 Cevizin yeşil dış kabuğunun miktarına göre renk açık kahverengiden koyuya gider.

Çamur – hamur boya ile siyah boyanır. İplikler ılıca çamurunda bırakılır, sonra içine paslı demir parçaları atılmış bu çamurun suyu içinde kaynatılır.[21] Eyyam-ı bahur’da (Ağustos’un çok sıcak günlerinde) çamurda kalan iplik çürük olurmuş.

 Yine siyah ve gri, mavi çiçekli serikle (Avanos-Kırşehir) – serhele – sergil otu kökü; “devetüyü” veya “sıçan tüyü” rengi, yarpuz veya narpiz adı verilen yabani nane; menekşe rengi idris[22] ve mürver ağacı’nın[23] meyvelerinden elde edilir.

 Gerçek yeşil, san ile indigo; mor da kırmızı ile indigo karışımının ürünü oluyor.

 Lacivert boya elde etmek için “bir çömlek alınır, içine dövülmüş ve kaynatılmış kökboya suyu konur. Durulmuş küllü su da katılır. Arpa unundan tutulmuş maya bir keseye konarak içine sallandırılır. Başka bir keseye de ceviz kadar çivit boya konur, bu da çömlek kulpuna bağlanmak suretiyle içine sallandırılır. Çömlek, ocak başında hafif ateşli bir yerde 2-3 gün bırakılır. Burada ekşir. İçine parmak sokulduğunda beneksiz yüksük tutarsa maya olmuştur. Küpün içine ip batırılır. Bir iki saat bırakılır, çıkarılır. Bir çuvala sarılır. Bir saat sonra serilir, kurutulur. Rengi açık olup da daha koyusu istendiğinde tekrar batırılır. Kurutulan iplikler, yeniden kökboya dövülerek temiz suya konur, kaynatılır, sonra yıkanır. “[24]

Görüldüğü gibi mavi ve bu renkten hareket ederek mor ve yeşil renklerin ana hammaddesi Hindistan ve Yemen gibi çok sıcak diyarların ürünü olan indigo bitkisidir.

 Boyaya girecek ipliklerin yağsız ve temiz olmalarına itina edilir. Bunun için özellikle iplikler çöğen – çöven’li veya sodalı su içinde iyice kaynatılır. Bunlar bulunmazsa içine bir keseye konmuş kil veya odun külü sarkıtılmış kazanda kaynatılır. (Bu vesileyle Anadolu’nun sabununun kil olduğuna, kirli çamaşırın killi suda kaynatıldığına veya dere kenarında kil sürülüp dövülerek yıkandığına çok kez tanık olduğumuzu belirtelim).

 Boyanın iyi massedilmesi ve yeknesaklığının sağlanması için Manisa ve Balıkesir dolaylarındaki köylerde iplikler boyanmadan önce bir gece ayazda çiğ etkisine maruz bırakılır. Bazı bölgelerde de boya maddesi ıslatılmış olarak önce iplikler üzerine serpilir, bir gün bekledikten sonra üzerine su eklenerek kaynatılır. Yine başka yerlerde de boya ve “mordant’larla iplikler bir küp içine yatırılarak küp uzunca bir süre hafif bir odun kömürü ateşiyle sıcak halde tutulur.

 Hayvanî boya maddeleri

Çok eski zamanlardan beri böcek ve molüskler, protein elyaf için, parlak kırmızı ve mor, koyu menekşe boyaları sağlamışlardı. Geçmişte bu boya malzemeleri, köken ve süreçlerinin gösterdiği gibi pahalı olmuşlar ama günümüze kadar çıkmış derin, zengin renkler vermişlerdir.

 Musa’nın çağında hatunlar, gün batmadan önce, lamba ışığında, meşe yaprakları arasındaki bitleri toplarlarmış. Ellerinin tırnaklarını da bu iş için uzatırlarmış. Kılıflı bitin dişisi yumurtalarını bırakır, bunları korumak için üzerlerine yayılır ve ölürmüş. İbranîler bu boyaya tola, Ermeniler kermes derlermiş ki bu sözcüklerin her ikisi de “kurt” demek oluyor. Eskiler bunu meşe palamudu sanırlarmış. Böcek gövdeleri, boyamak için öğütülür veya kurutulur ve ufacık tohum manzaralı olarak satılırmış. Bütün Asya ve Yakın-Doğu’da ve de Ortaçağ Avrupa’sında bilinen kermes, ad olarak “koşnil” tarafından yerinden edilene kadar, yün ve ipek için en iyi kırmızı boya olmuş.[25]

“Kırmız: Akdeniz bölgesinde yaygın olan Kermes ilicis ve Amerika’nın tropik ve astropik bölgelerinde bulunan Dactilopius coccus gibi, kırmız böceği adıyla bilinen çeşitli kabuklu bit türlerinin dişilerinin kurutulup öğütülmesiyle hazırlanan kırmızı boyar madde” (AB) olarak tanımlanıyor. “Kırmız” sözcüğü Arabîdir.

 Lâl, ya da “erguvan kırmızısı”, koyu menekşe renginin kökeninin öyküsü, efsanede yatıyor. Bir gün (yakl. M.Ö. 1500), Finikelilerin bir tanrısı olan Melgarth, köpeği ile Akdeniz kıyılarında dolaşıyormuş. Birden köpek kabuklu bir deniz hayvanım kıtır kıtır yemiş ve ağzından bir kırmızı boya sızmış. Boya o denli parlakmış ki tanrı, sevgilisi Nympha Tyros için bununla bir entari boyamaya karar vermiş. Bu ünlü Tyria lâli (kanayan ağız lâli ya da Türk kanı) olmuş olup, o denli özelmiş ki sadece kraliyete ve Romalı senatörlerin hırkalarına mahsus kalmış. Böyle başlamış ünlü Finike boyama endüstrisi. Günümüzde Doğu Akdeniz kıyılarında eski boyama tesisleri kazılarının bulundukları yerlerde, kullanılmış kabuk yığınları hâlâ görülmektedir. Lâl boyamanın çapraşık bilgisi Finikelilerden Greklere, sonra da Romalılara ve nihayet Bizans’a geçiyor. Bu sonuncusunun 1453’te sukutundan sonra işin sırrı kalmıyor ve Kilise’nin damgası sayılan Kardinal lâli, kermesten yapılır oluyor.

 İşbu dibromoindigo’yu (terkipte iki bromin atomlu) elde etme süreci basit değildi. Sır, şeytanminaresinin nefes alma organına komşu bir küçük guddenin ifrazatında yatıyordu. Açık havada işbu sarı sıvı, birkaç aşamadan geçip morumsu kırmızıdan tam lâle geçiyor ve bu renk farkları, kabuklu deniz hayvanının açık havaya maruz kalma süresine göre oluyor. Bu sıvı hemen kullanılacağından, tekstil merkezleri bu kabukluların bol oldukları mahallerin yakınlarında kurulmuş. Kabuklular ezildikten sonra üç gün süre ile tuza batırılıyor, yıkanıp kaynatılıyor. Bu, boyayı yoğunlaştırıyor ve et ve dışarıdan gelmiş yabancı maddelerden arındırıyor. Kumaş daldırılıyor ve eğer açık havaya bırakılarak istenilen renge gelmemişse, boya banyosu biraz daha uzun kaynatılıyor.

 Plinius’a göre gerçek Tyr lâli (Tyr kenti- Arabî Sûr – Lübnan’da, Beyrut’un 85 km güneyinde) iki kez daldırılmış olup bu süreç onu alabildiğine pahalı kılıyordu: Kumaş, ağırlığınca altın ediyordu.[26]

Döneceğiz bu böceklere…

* * *

Binlerce yıl boyunca Yakın-Doğu insanları, kenarlarında kent ve sair ikamet mahallelerinin geliştiği ticaret yolları vasıtasıyla bütünleşmişlerdi. Bölgede tarihin ilk yıllarından itibaren meydana çıkmış erken dinlerin sembolizminin bazıları, tekstillerde kaydedilmiş.

 Ptolemaus dönemi Mısır’ı, Hellenistik monarşilerinin sonuncusu, Roma idaresine M.Ö. 30’da girmişti. Ptolemauslar, Kahire’nin Güney-Batı’sında al-Fayyum mahiyesini geliştirmişlerdi. Burası bir tekstil imalât merkezi olup, içindeki kumaş buluntuları itibariyle mezarlığı önemli olmuştu. Keza, Yukarı Mısır’da çok eski bir kent olan Ahmin de, Ptolemaus döneminde önemli bir tekstil merkeziydi.

Roma’yı 284’ten 305’e kadar idare etmiş, Hristiyanlığın can düşmanı Diocletian, kendine tanrısal hüviyeti yakıştırmış, İran sarayının şaşaa ve ihtişamını benimsemişti. Bunların arasında tekstilin de bulunmuş olması mükellef dokumanın yeşermesini intaç etmişti, İmparatorluk içinde.

 Bir zamanlar Romalıların baş düşmanı ve ipek ticaretinde önemli bir bağlantı olmuş olan Parthlar, iç ekonomik ve politik zorlukların gerilimleri altında zayıflamaktaydılar ve sonunda güçlü Sasânîler tarafından devrileceklerdi (M.S. 220). VII. yy.ın ortalarına kadar sürecek olan Sasânî hâkimiyetinin hengâmesi içinde bunları çoğu kez Romalılarla savaş halinde görüyoruz. Bununla birlikte İran bir sanat Rönesans’ını yaşıyordu. Sanat eserleri arasında çapraşık dokunmuş tekstillerde vardı. Kraliyetin güç ve tanrılaşma emeli, saray giyim ve tefrişatında özenilmiş bir sergileme şeklinde yansıyordu. Dokumalar kraliyet atölyelerinde üretiliyordu.

 Justinianus zamanında (527-564) Bizans İmparatorluğu Sasânî büyümesinin paralelinde olmuştu. O artık, her yönde fetihleriyle Akdeniz’de başlıca güçtü. Sair başka birçok hususta olduğu gibi Bizanslılar, ipek üretiminin sırrını öğrenip Batı’da bunu tekelleştirme ile ve ekonomik politika yoluyla stratejik avantaj kazanmışlardı. Justinianus’un sarayı, İran etkisiyle, hayli müsrif bir saray olacaktı. Burada, başka birçok yenilik arasında, Hristiyanlığın öğretisi içinde sanatın ve bununla birlikte tekstil yapımının, artan kullanılışı vardı.

İslâm akidesine göre, günahkârlar cehennemde ebediyen yanarken, dürüst, dindar olanlar, cennette ipek elbiseler içinde dolanacaklardır, öyle diyor bu Kitab’ı.

İslâm uygarlığının doruğu, Harun Reşid zamanında (786-809) yaşanmıştı. Siyasî ve manevî istikrar rejimi sağlanmıştı ve bu sayede bilginler, sanatkârlar ve zanaat sahipleri, kendilerini vererek çalışıyorlardı. Mezkûr halifenin Charlemagne’a çok zarif dokumalar gönderdiği biliniyor. Harun Reşid’in Bağdat’taki sarayının israfı, “Bin bir gece masalları”na konu olmuştu.

 Kutsal Topraklara Hristiyan ziyaretleri ve bunları takip eden XI. yy.da Haçlı seferleri, tekstil tarihçisi için çok ilginç oluyor, şöyle ki bu olaylar, Yakın Doğu ile Kuzey Avrupa arasında büyük bir ticarî ve kültürel alışverişin başlangıcına damga vuruyorlar. Hristiyanlar III. yy.dan itibaren Kudüs’ü topluca ziyaret etmeye başlıyorlar. Harûn Reşid’in idaresinde Müslümanlar hacılara çok misafirperver davranıyorlar; bunun sebepleri arasında, az çok önemlisi olmayan, hacıların din şehitlerinin kemiklerine olan taleplerinin yarattığı canlı pazar bulunuyor. Bittabi kemikler, zarif dokumalara sarılmış olarak satılıyor.

 XVI. yy.ın başlarında İran’da Safavîler iktidara gelmişlerdi. XVIII. yy.ın ortalarına kadar sürecek egemenlikleri sırasında, özellikle Şah Abbas (1587-1629) zamanında saray, Yezd, Keşan ve İsfahan dokuma merkezlerinin ürünü debdebeli giysi ve perde ve sair sarkık kumaşlarıyla hattâ Harûn Reşid’inkini geçmişti.[27]

* * 

Dönüyoruz deniz kabuklularına.

Latin doğabilimci Yaşlı Plinius (MS.23-79), bize eski Tyre (Sûr) kentinde kumaşların al’a (erguvanî kırmızıya) boyanma yöntemlerini yazıp bırakmış.

 Akdeniz havzası kazılarında, Yeni Bronz Çağı’ndan itibaren birikmiş Murex kalıntıları bulunmuş. Plinius’un Tabiîye Kitabı’nda sadece Tyr (Sûr) kentinden söz etmesi, bu kentin boyacılık babındaki öneminin delili oluyor. 1909’da M. Friedlander 12.000 Murex’i muamele ederek, 1,40 gram boya elde etmiş ve eski lâl’in (erguvanî kırmızının) bir dibromoindigo olduğunu ispat edebilmiş.

 Boyama işlerine gerekli olup da eskilerin ellerinin altında bulunan araçlar şöyle sıralanabiliyor:

  1. Hafifçe alkalin olan deniz suyu (PH7,9), lâl’in keşfi sırasında, alkalin ortam olarak kullanılabilirdi.
  2. Keza alkalinlik, belli bir çağda, idrarın, küle karıştırılıp sonra süzülmüş suyun, ya da kireç suyunun fermantasyonundan da gelebilirdi.
  3. Eskiler, kurşun takım, avadanlık, kap kacak kullanıyorlardı: Kolayca dekape edilebilen kurşunun yüzeyi, redükleyici yüzey olarak iş görebilirdi. Yine şekerler de redükleyici etken olarak kullanılabilirdi.
  4. Sirke, asit etken işini görebilirdi.
  5. Hava, oksitleyici unsurdur.

Lâl, “Vat die” da boyanmış kumaşların, boyamadan sonra, rengi daha iyi tespit etmek için bir asetik asit banyosunda muamele edildiği söylenebilir (Yukarda mezkûr sirke).

Roma döneminde Tyr (Sûr) sakinlerinin ellerinin altında, deniz suyu dışında, aşağıdaki alkalin ürünler vardı:

  1. Odun külleri (Potaslı alkalinlik),
  2. Fermante idrar (ammoniyaklı alkalinlik),
  3. Kireç suyu (kalsiyum hidroksidin su içinde eriyebilmesinden hâsıl olan alkalinlik)

Potaslı alkalinlik:  Odun külleri bir kez suya karıştığında, çökelmeden sonra süzdürülen sıvı bir alkalin işlere sahip olur ve kolaylıkla PH12’ye varabilir. Bu alkalinlik odunun içerdiği ve küllerde yoğunlaşmış potastan ileri gelir.

 Ammonyaklı alkalinlik: Çevre sıcaklığında fermantasyona bırakılmış idrar, bir hafta sonra 9,5 PH’lık bir alkalinliğe varır. Bu, ürenin ammoniyaka dönüşmesinden ileri gelir.

 Burada, önemli olan bir hususun belirtilmesi önemli oluyor: Tyr kenti daha çok yün boyuyordu. O ise ki kuvvetli kaleviler (bazik maddeler) tarafından yeniyor ama ammoniyaklı alkalinler bu zararı vermiyor.

 Kalsiyum hidroksitten ileri gelen alkalinlik: Sönmemiş ya da sönmüş kireç suda eritildiğinde kirecin su içinde az erimesi (litrede bir gram) dolayısıyla bir alkalin eriyik elde edilir.[28]

 Biz, Anadolu dokumacılığında boya olarak bu deniz kabuklarının kullanılmış olduğuna dair herhangi bir kayda rastlamadık. Ama bunların, boya maddesi olarak doğuş yeri Lübnan ve belki de komşu Suriye’de kullanılmış olmaları muhtemeldir. Bu coğrafî alanlar yüzyıllar boyunca Osmanlı mülküne dâhil olmuş olup buralarla sürekli faal ticarî ilişkiler içinde bulunulmuş olması ve dokuma emtiasının bunda büyük bir paya sahip olması itibariyle işbu boyama yönteminin tümden bilinmemiş olmasını düşünemiyoruz. Aslında bu yukarıdaki etüdü bu görüşümüz çerçevesinde buraya derç ettik.

 Tyr (Sûr) kentinin boyama yöntemini yeniden keşfedebilmek için yapılmış olan çeşitli denemelerin ayrıntılarına girmiyoruz.

 Doumet, mezkûr deniz böceklerinin resmini vermiş (Resim 53). Keza Jacques André’de (Matières calorantes, Grèce et Rome, in coll. – Dictionnaire archéologique des techniques) bir lâl boyacısının mührünü derç etmiş (Resim 54).

 Ünlü tarihçi Moscati de bu konuya değiniyor.

 Finikelilerin başlıca endüstrisi tekstildi. Homeros birçok vesileyle Sayda’lıların çok renkli giysilerinden söz ediyor; Mısır abideleri üzerinde görülen Asyalıların keza renkli elbise giydikleri anlaşılıyor. Finikeliler dokumalarını murex trunculus ya da murex brandis ile boyamada ün yapmışlardı; bu deniz kabukları Finike sahillerinde bir zamanlar bol iken aşın kullanım sonucu tedricen yok olmuşlar.

 Ölü Murex, beyaz malzemeye sürüldüğünde onu mora boyayan bir sıvı ifraz ediyor ve bu, Finikelilerin adına bağlı koyu menekşe rengi oluyor. Sıvının yoğunluğu ve güneşe tutulmasını süresine bağlı olarak renk, pembeden koyu mora kadar değişiyor. Yazılı belgelerin yanı sıra Finike’nin bu boya endüstrisi, Sayda ile Sûr yakınlarında bulunan vâsi kabuk dağlarıyla da ispatlanıyor. Herhalde bu deniz ürünlerinin, içinde çürüyüp sıvılarını ifraz edene kadar açıkta bırakılan hazneleri, neşrettikleri kötü koku dolayısıyla kentten oldukça uzak bir yerde idiler.[29]

 Anadolu’nun “Al giyen aldanmamış” sloganını zikretmiştik. Bu “al giymek” ya da herhangi bir türlü al’a bulanmak, tarih öncesinden beri, temsil ettiği sembolizm ve buna bağlı inançlarla ilgili olarak sürekli devam edegelmiş bir âdet olarak karşımıza çıkıyor.

 Üst paleolithik’te boyaların ve özellikle kırmızının rolü üzerinde epey durulmuş: Mağara ve kaya resimlerinin hammaddesi olarak mezarları, canlıların bedenlerini boyamaya, genel olarak kan’ı ve dolayısıyla hayatı ve özellikle de ölününkini simgeleştirmeye hizmet ettiği sanılıyor.

 Kırmızı, fosillerle birlikte, Üst Paleolithik’e takaddüm eden ve bu sonuncusu boyunca süren bir geleneğin ilk tanığı oluyor. Mezkûr çağın başından itibaren insanlar, farklı açıklık koyuluklarda, sarıdan mora kadar, demirli kırmızı toprakları aramasını ve kavurarak onları hazırlamasını bilmişlerdi. Daha sonraki çağlara kadar kırmızı, toz, kalemler, plakalar, toz halinde ya da rendelenmiş bloklar halinde, manganez bioksidi bulunuyor. Ve kırmızı, çok yaygın bir kullanımı olan bir madde oluyor.[30]

 İşbu “renk” dahi, önemli bir ticaret metaı olmuştu. VII. yy.dan önce uluslararası ticaret babında Armeniyye’nin başlıca ihraç malları atlar, katırlar, metaller, boyalar, özellikle “Ermeni boyası” denen ve mor renk veren sandyx, tahıllar, şaraplar, bitkisel yağ ve çeşitli yerel el zanaatı ürünü işlemelerden oluşuyordu. Yaşlı Plinius, Tabiîyye adlı kitabında aşağıdaki bitki, boya ve mineralleri zikrediyor: Aslanların, önünde ağzı açık olarak düşüp öldükleri adamantis bitkisi, İran, Medya ve Armeniyye’de biten ve tıbbî bitki olarak Roma’ya ihraç edilen laserpitium’un usaresi; boyacıların orobitis tesmiye ettikleri Armeniyye’de hazırlanan renk; Armeniyye’den gönderilen armenium adlı ve chrysocolla gibi boyayan maden; şap (alimen) ve değirmen taşları.

 Milâdî I. yy.da yaşamış tabip Dioscorides, en iyi kakulenin altın renginde ve hoş kokulu Ermeni kakulesi olduğunu bildiriyor. Kakule, kâfur’u andıran kokulu ve o zamanlar ıtriyat olarak kullanılmış maddelerin arasında bulunuyor.[31]

 * * *

Hep söylediğimiz gibi, insanoğlunun renk sembolizmi ve buna dayalı inançları, bütün hayatına hâkim olmuş, ürettiği çeşitli mallar ve giysileri, işbu sembolizmin derin etkilerini taşımışlar.

 İbranîlerin din kitaplarından Ahd-i Atik’in bir tefsiri olan Talmud’da, boyalar hakkında bahis mevcut olup bunda öğüt ve yasaklar yer alıyor: Tekheleth ve Argaman – Mavi ve koyu menekşe-erguvanî. Ahd-i Atik mavi ve mor boyalı elbise ve sair nesnelerden söz ediyorsa bu renklerin nereden ve nasıl sağlandığını söylemiyor. Eski Yahudilerin seyyar tapınağı (tabernacle)nın perde ve örtüleriyle eski İbranî kâhinlerinin ayinlerinde giydikleri elbise (efod) ile göğüs plâkasının askısı mavi idi: “Ve Rab Musa’ya söyleyip dedi, İsrailoğullarına: Bana takdime (sunu) getirsinler…: Altın ve gümüş, ve tunç, ve lâcivert, ve erguvanî, ve kırmızı, ve nice keten, ve keçi kılı, ve kırmızı boyalı koç derileri… ve hoş kokulu günnük (Çıkış XXV/1-8). Yüksek mertebeli kişilerin giysileri lâcivert ve erguvanî idi: “Ve O hâlâ benimle fahişelik etti; ve oynaşlarına, komşu Asurlulara gönül verdi, onlar ki lâcivert giyinmiş valiler ve beyler, hepsi gönül çeken yiğitler…” (Hezekiel XXIII/5-6); keza (faziletli kadın) “kendisine halılar yapar; esvabı ince keten ve erguvanîdir… Keten esvap yapar ve satar, tüccara kuşaklar verir” (Süleyman’ın meselleri XXXI/22-24). Sûr kentinin gemi yelkenleri de böyle idi: “Ve bana Rabbin şu sözü geldi… Yelkenin, sana bayrak olsun diye, renk renk işlemeli Mısır’ın ince ketenindendi. Elişa adalarının lacivert ve erguvanîsi sana tente oldu… (Hezekiel XXVII/7). Sûrlular bu renklerin üretiminde ve bunlarla malzeme boyanmasında usta idiler. Talmud bu konu üzerinde uzunca yayılıyor (bildiğimiz murex…)[32]

Sırtlarına aslan ve kaplan derileri atılmış Etiyopyalılar, savaşa giderlerken bedenlerinin yarısını tebeşirle beyaza, gerisini de zincifre (kırmızı renkli doğal cıva sülfürü. Eskiden, kırmızı kurşun oksidi olan sülüğene de zincifre denirdi) ile[33] kırmızıya boyuyorlarmış. Trakyalı kıtalar başlarını tilki kürkü ile örtüyor, entari üzerine zeira ya da uzun ve parlak renkli harmaniyyeyi atıyorlarmış. Bunlar Küçük Asya’ya göç ettikten sonra Bithynialı olarak bilinmişler. Ayaklarına da geyik derisinden açık kahverengi yüksek çizmeler giyiyorlarmış.[34]

 Dede Korkut Kitabı’nda, çadır tasvirlerinde renge büyük önem veriliyor, sair eşyanın, kıyafetin de renkleri kaydediliyor. Oğuz Kağan destanında da renkler var: Oğuz’un yüzü gök, ağzı ateş kızıl, gözleri elâ, saçları ve kaşları kara’dır. Oğuz’un rastladığı kızların gözleri gökten daha gök’tür. Oğuz’a yol gösteren kurt gök tüylü, gök yelelidir. Oğuz Kağan destanında “gök” sözcüğünün çeşitli şeylere izafe edilişi, onun dinî bir mana taşıdığını hissettiriyor. Dede Korkut Kitabı’nda da renkler belli anlamlara geliyor.

 Bayındır Han’ın kurduğu ak, kızıl ve kara çadırlar bir organik ve sosyal değerle bütünleşiyor. Bayındır Han şöyle emrediyor: “Kimün ki oğlu kızı yok, kara otağ’a kondurun, kara kepçe’yi altına döşen, kara koyun yahnisinden önine getürün… Oğlı olanı ağ otağa, kızı olanı kızıl otağa kondurun!”

 Beyrek’in beşik kertmece nişanlısı Banu Çiçek de kızıl otağda oturur. Ak renk saadeti, kara renk felâketi temsil ediyor. Beyrek’in esir olduğu ve ölümü haberi geldiğinde ak çadırı bırakarak kara çadıra geçiyorlar. Ala renk de sevilen renkler arasında. Beylerden birçoğunun çadırı ve evi ala renkli olarak gösteriliyor.

 Konstantinopolis’e hediye almak üzere yollanan kervan dönünce Beyrek’in babası ala sayvan dikerek karşılar: “Bezirgânlar geldi deyu babası sevindi, çadır otağ, ala sayvan dikdürdi, ipek kalıçalar saldı, geçti, oturdı.”[35]

 En çok sevilen renk kırmızıdır. “Güzeller serveri” Selcan Hatun kendini ayırmak için kırk nedimesine kırmızı elbise giydirdiği halde sarı elbise giyinir.

 Kâfirler ve dervişler genellikle “kara tonlu”, Oğuz’lar ise “ağ tonlu” olarak niteleniyor. Matem esnasında ağ ton çıkarılıp kara ton giyiliyor. “Ton”, aşağıda göreceğimiz gibi “giysi” anlamındadır. Yukarıdaki ifadelerden Oğuz’ların dervişlere fazla iltifat etmedikleri ve bunları “kâfirler”le bir tuttukları anlaşılıyor. Devam edelim Kaplan’ı dinlemeye.

 Oğuzlar başlarına sarık sarıyorlar, kâfirler ise kara şapka giyiyorlar. Oğuz beyleri kulaklarına altın küpe takıyorlar. Banu Çiçek beşik kertmece nişanlısı Beyrek’le ilk kez karşılaştığında, yaşmaklanıyor. Ama daha sonra onunla at ve ok yarıştırdığına, hattâ güreştiğine bakılırsa, yüz örtmenin göçebeler arasında girmeye başlamış, fakat pek de riayet edilmeyen bir yabancı âdet olduğu anlaşılıyor. Bir yerde Oğuz’da dört kişinin “nikapla gezdiği” söyleniyor. Anadolu halk hikâyelerinde nikaplı bazı kahramanlara rastlanıyor. Bu, yüzü düşmandan saklamak için bir yol olmalı.[36] 

Bu vesileyle İslâmî renk ve giysi tercih ve önerileri üzerinde aşağıda ayrıntılarıyla duracağız.

* * *

Ünlü dilcimiz A. Dilaçar, “don-ton” sözcüğü için “Saka (İskit) thauna’dan Uygur don – don, elbise diyor.[37] Buna karşılık Clauson “ton” elbise parçası, giysi”. Modern dillerin çoğunda “dış giysi, palto” olarak yazıyor. Güneybatı Azerî ve Osmanlıcada, Türkmenlerde “don”. Birkaç yıl boyunca buna İskit thauno’dan alınma bir sözcük olarak görmek mutat olmuştu, ama bu doğru olmuyor, şöyle ki Türklerin anadillerinde “giysi” karşılığı sözcüğün bulunmayışı düşünülemez; bu itibarla iddia, muhtemelen bir ses benzetmesinden ileri gelmiştir. Kaşgarlı’da “ton = elbise” (III/137).[38]

Yazıcıoğlu “Selçuknâme”sinde Oğuzların efsanevî kahramanlarından Dede Korkut kitabında geçen bütün adlar sıralanırken Deli Dumrul”dan “Altın köprü yapan, Azraille savaş kılan, salkım salkım don giyen…” diye söz ediliyor. (Orhan Şaik Gökyay… Dedem Korkud’un Kitabı DL XIV).

 Evet, Hacı Bektaş “güvercin tonuna girer ve uçup gider”…

 Kırmızı (ve erguvanînin) prehistoryadan beri ne denli revaçta olduğunu biliyoruz. Bu itibarla bu renk ve özellikle bunun ülkemizde tatbik şekli üzerinde biraz daha duracağız.

Dünyaya ün salmış Türk kırmızısı, bitkisel elyaf üzerine kök boya ile boyanan, uygulaması hayli güç, parlak ve has bir kırmızıdır. Bunun gerçek bileşimi hâlâ şüpheli görülüyor.[39] Bunun Tesalya’da Türkler tarafından nasıl yayıldığını 1876’da neşrettiği bir eserde anlatan Thédore Chateau’ya göre bu kırmızının esası yağ, mevad-ı debagiye (sepicilikten elde edilen maddeler), şap, kireç, kök boyası olup yirmiden çok işlemi gerektiriyor ve haftalarca sürüyor.

 Théodore Chateau’da, sair birçok Avrupa eserinde olduğu gibi, Türk kırmızısı boyama yönteminin yanlış olarak Hindistan’dan geldiği kaydediliyor. O ise ki Türk ve Hint kırmızıları arasında esaslı farklar bulunuyor. Bu sonuncusunun en eski tarifi, Jésuite misyoneri Coeurdoux’nun 1742’de üstlerine gönderdiği mektuplarda bulunuyorsa da bunda ne gibi maddelerin kullanıldığı açıklıkla anlaşılmıyor. Ancak 1830’da D. Gonfréville adlı bir kişi yerli yerinde esaslı araştırmalar yaparak Hint kırmızısının kök boyası (Almanca “Krapp”) ile yapılmadığını görmüş ve Türk ve Hint kırmızıları arasında gerek boyama tarzı ve gerekse kullanılan maddeler itibariyle esaslı farklar bulunduğunu saptamış.

 Hint kumaşının eski ticaret yolları üzerinden Orta Asya’ya geldiği ve orada yerli maddelerle Türk kırmızısına dönüştüğü de pek akla gelen bir şey olmuyor, şöyle ki her iki kırmızıda elzem olan şapın Hindistan’da bulunmadığını, iyi şapın Asya’da Taşkend’den getirildiğini misyoner Coeurdoux’nun mektuplarında okuyoruz. Öbür yandan Bancroft’un 1813’te yayınladığı bir eserde, Hindistan’da şap kullanılmadan kırmızı boyandığından söz ediliyor. Bu işin şapsız nasıl yapıldığı üzün süre meçhul kalıyor ve ancak Félix Driessen, Hindistan’da kırmızı boyamak için kullanılan maddeleri tahlil ederek “djirak” adındaki ağaç kabuğunda sülfat şeklinde alüminyum bulunduğunu saptadıktan sonra iş anlaşılıyor. (Şap, bir potasyum ve hidratlı alüminyum çift sülfatıdır).

Boyacılık tarihine ait çok değerli tetkikleri bulunan Dr. Karl Reinking (Neckargemünd/Heidelberg) şu mütalaada bulunuyor: “Türk kırmızı boyacılığı, tabiatiyle pamuğun ve diğer nebatî ve madenî yardımcı maddelerin bulunduğu bir yerde icat edilmiş olması gerekir. Bu yer, Orta Asya stepleridir. Türk kırmızı boyacılığının orada oturan Türkler tarafından icat edildiği ve oradan Hindistan’a yayıldığı ve Türkiye’nin kurulmasıyla sonuçlanan göçlerle Küçük Asya’ya geldiği kabul ediliyor”.

Uzun yıllar Avrupa’nın bu kırmızıyı Hindistan’a bağlamaları da şöyle izah edilir: Hindistan’dan, önce karayolu, sonra da denizyoluyla Avrupa’ya Indiennes namıyla önemli miktarda has boyalı bezler gönderilmiş. Bu Indiennes, XVIII. yy.da Avrupa’da çok rağbet görüyor. Hollandalılar, Fransızlar ve İngilizler ve bunların Hindistan’daki üretim örgütleriyle, Avrupa’ya o denli fazla mal sevk ediyorlar ki sonunda yerli dokuma sanayisi tehlikeye giriyor ve Indiennes’lerin ithali yasaklanıyor.

 Bittabi bu mallarla birlikte, imal yöntemleri de geliyor. Sadece Indiennes’lerin Avrupa’da yapılan taklitlerindeki kırmızı renk, Avrupa ikliminde ve burada mevcut maddelerle yapılması mümkün olmayan Hint yöntemleriyle değil, gerçek Türk kırmızısı yöntemiyle yapılmış, Hint ve Türk kırmızılarının ayniyeti düşüncesi buradan doğmuş.

 Şap, daha önce de söylemiş olduğumuz gibi, Anadolu’da bol miktarda bulunuyordu. Sadece Foça civarında yılda 14.000 kantar üretiliyor ve Avrupa’nın tüm şap gereksinimi Anadolu’dan karşılanıyordu. İşin gerisinin bizim için gülünç sayılacak bir öyküsü var: Avrupa’da şap, ilk kez 1462’de, İstanbul’da fetihten önce bir boyahanesi olan Giovanni de Castro adında Padua’lı bir İtalyan tarafından Tolfa (İtalya)’da bulunuyor. Giovanni, o zamanki Papa Pius II’ye mektup yazarak Avrupa’nın Türklerden yılda 300.000 dukalık şap almak zorunda olduğunu ve Tolfa’da bunun bulunmasıyla bu zorluğun kalkacağını bildiriyor. Heyd’in verdiği bilgiye göre, Papa, kendi toprağında şapın bulunmasını “menfur (nefret edilen) Türklere karşı kazanılmış bir zafer” telâkki ederek Hristiyanlara kendi şapını kullanmanın vicdan borcu olduğunu telkin ediyor (tabii, aynı zamanda dukaları kendi kasasına akıtma borcu…). Şaptan elde edilen hâsılatın Türklere karşı yapılan ve yapılacak savaşlarda kullanılacağını ilân ediyor.

 Türk kırmızısında kullanılan kök boyası (Almanca “Krapp”), Orta Asya’da olduğu gibi Anadolu’da bolca yetişiyor. Önceleri, “boyalık” denilen tarlalarda yetiştiriliyordu. Günümüzde, çeşitli yerlerde kendinden bitiyor. Bu kök boyası Alizar adıyla Avrupa’ya sevk ediliyordu. Sentetik Alizarin’in adı da buradan geliyor. Sözcüğün “al” rengi ile ilişkisi açık.

 XVIII. yy.da Edirne, Türk kırmızısı boyacılığıyla ün kazanıyor, o kadar ki “Türk kırmızısı” eserlerde “Edirne kırmızısı” olarak geçiyor. Bunun nasıl vaki olduğunu Bursa Şer’iyye Sicilleri’nden öğreniyoruz. Bursa, Osmanlı devletinin ilk başkenti olmasının ötesinde, Orta Asya ve sair yerlerden kalkan kervanların son varış noktası olmuş. Sicillerde Bursa’ya Orta Asya’dan ipek geldiğine dair kayıtlar bulunuyor. Yine bunlara göre boyacılık, XVI. yy.da Bursa’dan Edirne’ye taşınıyor, götürenlerin adları bile kayda geçmiş.[40]

***

 Ve türkülerde renkler ve kadın süslenmesiyle ilgili olarak halk ağzından “şiir”e dökülmüş “nağmeler”:

 Gayseri sürmelisi:

“Sürmelimin gaşlarına mayılan (eğilimliyim)

Ayda bir selâmın gelse gayilem

Aman aman sürmelim aman

Sen gidersen ben nerelerde galırım aman”[41]

 

Gına türküsü: ”Elekten eleğin gınanı

Yahın şu soyha galanı

Aalatma gelin anamı

İşte geldim gidiyorum

Sılayı terk ediyorum”[42]

Ve Karakoyunlu uruğu ağzından, renklerle ilgili türkü:

“Kimisi al geymiş kimisi turuncu

Olmuş dişleri ağzında bir sıra inci

Goynunda sahlamış narı turuncu

Heç birisi Gülizar’a benzemes”

 

“Kimisi al geymiş kimisi gırmızı

Kimi gul deşirir (gül devşirir-toplar) kimi nergizi

Cümlesi be’lerin vezirin gızı

Heç birisi Gülizar’a benzemes “[43]

 * * *

Boyacılığımız sürüyor.

Mensucat kimyagerlerinden Hasan Sabri Bey adında bir zat, “Türk tarihinin ana hatları” adlı esere “boyacılık tarihinde Türkler” diye bir bahis koymuş. Bunda Hasan Sabri Bey “bir Alman âliminin, Almanya’ya kırmızı boyacılığın Yunanistan’daki Tırnova’dan ve Tırnova’ya da Bursa’dan geçen fatihlerden Paşa Yiğit’in oğlu Turhan Bey tarafından götürüldüğünü tespit eylediğini” beyan ediyor.[44]

Konuyu, Bursa mahkeme sicillerini tetkik ederek ele alan Kepecioğlu, gerçekten bu kentte boyacılığın çok güzel örneklendiğini; bu sanatın âlemşümul olduğunu, İran’dan boyanmak üzere buraya ipek getirilip boyandıktan sonra götürüldüğünü ve İstanbul’un fethinden sonra da saraya ait keçelerin ve donanmaya ait alay sancaklarının Bursa’da boyandığını saptıyor. Gerçekten Bursa’nın al boyasının emsali hiçbir yerde yoktu.

XVI. yy.da Bursa’da en önemli boyahaneler şimdiki vilâyet matbaasının karşısındaki Kara Şeyh Camii ile kız Muallim Mektebi arasındaki sokakta, ayrıca Abdullah mahallesinde, Reyhan Paşa mahallesinde ve Ulu Cami’in Kuzey yakınında bulunuyordu. Al boyacılar vilâyet matbaasının bulunduğu sokakta bulunuyordu ve bu civarda son günlere kadar da “Al boyacılar hamamı” adlı bir hamam vardı.

 Boyacılar, esaslı bir teşkilâta bağlı olarak kısımlara ayrılmış ve her cins boyanın uzmanı başka olduğu gibi boyanan bezin cinsine göre de boyacıları ayırırdı. İpek ve ibrişim ve ipekten yapılmış kumaşlarla bez, keten, aba ve keçenin boyandıkları boyahaneler başka başka idi. Yani boyahaneler, renklere göre ve boyayacakları dokumaya göre ayrılmaktaydılar.

 Her cins boyanın zabt ve rabtları için boyacılar Kethüda-şeyhi, kullanılan boyanın nevini ve cinsini tayin eden, Yiğitbaşı’sı ve sanatın tümden erbabı ve uzmanı bulunan ehl-i hibre eksperleri vardı.

 Kepecioğlu, konuyla ilgili olarak birçok Bursa Şer’iyye Mahkemesi sicillerinden örnekler veriyor. Biz burada sadece çok önemli gördüklerimizi özetliyoruz.

 902 / 1496 tarihli bir sicilde (defter 12, s.143), boyacılıkta kullanılan birçok ecza adları kayıtlı bulunuyor. 1503 tarihli bir kayıtta, Gediz’den getirilen şapın boyacılıkta kullanıldığı yazılmış (defter 19, s.137). Padişah emri gereğince Bursa’dan Edirne’ye boyacı ustası da sevk ediliyor (1519- defter 28, varak 5).

 Şaban 1050/1640 başlarına ait bir kayıtta (defter 266, s.25), Bursa’da kırmızı boğası boyayan essibağ (boyacılar) taifesi kırmızı boyaya şirügen (şırlağan – susamyağı) konmakla mezkûr şirugen ki ehali-i vilâyet tez bakkallardan iştira ediyor (satın alıyor), cevami (camiler) ve mesacide (mescitlere) mahsustur. Şehre müzayaka veriyorsunuz deyu men’ ve defi eylemişlerdi…[45]

* * *

Balıkesir – Sındığı yöresinde imal edilen ve ilerde sözünü edeceğimiz Yağcıbedir halılarında egemen renk, yaklaşık % 50 lâcivert, % 40 kırmızı, % 10 siyahtır. Bu renkler, anlatacağımız şekilde elde ediliyor:

 Lâcivert: Alabada (kuzu kulağıgillerden labada = efelek) kökü iyice ezilir, bir toprak küpe konur, tezek külü ile karıştırılarak bir ay bekletilir. Boya yapılacağı zaman lapalaşmış bir eriyikten bir miktar alınıp kazanda suyla kaynatılır. Biraz buğday hamuru ile yünler bu suyun içine konarak iki saat kaynatılır. Sonra yünler bol suyla yıkanır.

 Bugünkü Yağcıbedir halılarında lâcivert rengin elde edilmesi için (alabada ve küllü) kaynayan suyun içine mayalamak amacıyla bakır sülfat (göztaşı) ve renklendirme için çivit atılmaktadır.[46]

 Bu arada tezeğin bir selülozik madde olup külünün, odununki gibi potas içerdiğine dikkati çekelim.

Kırmızı (vişneçürüğü-Lâl):  Kavak kabuğu iki saat kaynatılır. Kabuklar çıkarılır. Yün ve buğday unundan hamur, kaynayan boyalı suya bohça ile konur. Siyah rengin elde edilmesinde kullanılan “Boş yaprağı” (mahiyeti saptanamamış), bu suya eklenerek kaynatma işlemi sürdürülür. İstenilen renk oluşunca kazan ateşten indirilip soğumaya bırakılır.

 Günümüz (bozulmuş) Yağcıbedir halılarında ise kırmızı renk, kaynayan kavak suyu içine atılan şap ve kırmızı toz boya ile elde ediliyor. Ayrıca kaynayan kavak suyu içine, başka yerde kaynatılmış adaçayına benzer murt (mersin) suyu da konabiliyor. İlk kaynatılan murt yaprakları renk vermiyor. Murt sadece toz boyanın renginin iyi tutması için kullanılıyor.

 Siyah: Boş yaprağı kaynatılır. Elde edilen siyah boyalı suya yünler ve bir çıkın hamur konarak sabahtan akşama dek ağır ateşte tekrar kaynatılarak soğumaya bırakılır.

 Günümüz Yağcıbedir halılarında ise, boş yaprağı ile kaynayan suya toz boya ve tuz atılıyor. Kaynama iki saat sürüyor.

Tüm bu renklerin elde edilişinde yakılan ateşin ağır olabilmesi için tezek kullanılıyor.[47]

* * *

Yine renkler arasında gelişigüzel dolanıyoruz.

Yukarda söylediğimiz gibi genellikle Avrupalılar kızılkök boyasının mucidi olarak Hindistan’ı gösterme eğiliminde olmuşlar. M. Burke de[48] bunlardan biri. Ama bunun dışında bazı ilginç olabilecek ayrıntılar da yeriyor. Şunları anlatıyor: Batı Asya’da renk zevki, yün olsun, keten olsun, giyside de kendini gösteriyor. En çok aranılan renk kırmızı gibi. III. binden itibaren Mohenjo – Daro sakinleri, Indus vadisinde, kızılkök bitkisinin köklerinin boyayıcı niteliklerini biliyorlardı ve bunu muhtemelen Mezopotamyalılara öğretmişlerdi. Ama kırmızı boyama prensibi kırmızböceği ve kermesten çıkarılıyordu (böcekler kurutulduktan sonra). Önce Anadolu’ya has bu teknik Asur’a Tiglat-Pilaser (M.Ö. XII. yy.) tarafından ithal edilmiş.

 Bir Akdeniz yumuşakçası (molüsk) olan Murex’in çeşitli türleri, erguvanî kırmızı imaline yarıyor, bunun çeşitleri koyu kırmızıdan mavi-mor’a kadar gidiyordu. Bu çok pahalı ürün, II. binden itibaren Suriye kıyısının zenginliğini sağlamıştı. Ras Shamra (Eski Ugarit)da bir boyanmış yünlüler komptuan bulunuyordu: Bir muhasebe tableti üzerinde, 100 ilâ 400 shekel (Mezopotamya’da ağırlık birimi: 1 shekel = 8,4 gr) değerinde yünlü almış müşterilerin adları mukayyet. Maalesef, kullanılan teknikler hakkında bilgilerimiz kıt. Molüskler ayıklanıyor, kabuklarından ayrılıp sepetlere istif ediliyor, en büyüklerinde sadece boyayı içeren cep alınıyor, daha küçükleri tamamen eziliyor, sepetlerden akan sıvı toplanıyor ve buna deniz tuzu ekleniyor; sonra, renkli metalik oksitlerin oluşmasından kaçınmak için, taş kaplarda dinlendiriliyor ve köpükleri alınıyor. Çeşitli mordanlar kullanılmış olmalıydı ki bunlardan biri, belki de limon suyu idi (sitrik asit).

Bitkisel kökenli boyalar o denli pahalı değildi: Nardan, oldukça fakir bir kırmızı renk veren bir boyayıcı çıkarılıyordu. Yapraklarından mavi renk elde edilen bir bitki olan Pastel’den (?) mavi, safrandan da sarı ve turuncular elde ediliyordu.

 * * *

Orta ve Batı Anadolu’nun yerleşik köy ve göçebe bölgelerinin halı ve kilimleri sık sık erguvanî – lâl (purple) rengini, çoğu kez geniş alanlarda olmak üzere içeriyor. Gerçekten erguvanî, sarı gibi, XIX. yy.ın ortasına kadar Orta Anadolu köy ürünü halıların karakteristik bir veçhesi olarak görülebilir. Basit bir hesap bu halıların en az üçte ikisinin erguvanî rengi içerdiğini göstermiştir. Bu keyfiyet, Anadolu köylerinde yaşayan kadınların ve erkeklerin bazılarının, erguvanî-lâl boyamada usta oldukları sonucuna götürüyor. Bu sanat, saray imalât merkezlerinin yüksek ölçüde uzmanlaşmış boyacılığının imtiyazı olamazdı, şöyle ki, sarayla ilgili olduğu sanılan bazı halı gruplarında erguvanî görülmüyor. Hattâ, halı ve kilimlerde bu rengin kullanılmasının bir ölçüde saraydan bağımsızlığın ifadesi olduğu söylenebilir. Bazılarına göre, erguvanî rengin kullanılması bir parçanın göçebe ya da köylü dokumacıların işi olduğunu gösterir. Saray “palet”i ise, muhtemelen saray ürününü göçebe ve yerleşik köylününkinden ayırt edebilmek için erguvanî içermiyor.

 Erguvanî, birincil kırmızı ve mavi renkleri karıştırarak elde edilen ikincil bir renk oluyor. Renk tayfında kırmızı ile mavi arasında yer alır. Öbür iki ikincil renk de yeşille turuncu oluyorlar. Yeşil, birincil sarı ile mavi, turuncu da sarı ile kırmızı arasında bulunur. Anadolu yün boyamasında ikincil yeşil ve turuncu renkleri, beklenebilen şekilde elde edilir: Turuncu, yeşil ve kırmızı bitkisel boyaları; yeşil de mavi ve sarıyı karıştırarak meydana getirilir. Mavi, genelde indigo olup çok sayıda farklı sarı bitkisel boya elde bulunuyor ve bunlar yeşil ve portakalın bileşeni (mürekkibi) olarak kullanılıyor. Bu itibarla, erguvanînin doğal mavi ve kırmızı boyaların, yani mavi için indigo, kırmızı için de kabuklu deniz böcekleri (cocheneal) ya da madder (kökboya)’nın karıştırılmalarıyla elde edildiğini düşünmek mantıkî olmaktadır.

Yapılan tahliller Anadolu erguvanî – lâl’inin mutat olarak indigo veya deniz kabuğu (cocheneal) değil, madder kökünden elde edilen boya malzemesini içerdiğini göstermiş. Bu itibarla Rubia dinetorum (madder)’in sadece kırmızı için değil, aynı zamanda erguvanî için de bir boya bitkisi olduğu görülüyor. Mordant olarak da demirin kullanıldığı saptanıyor.[49]

* * *

Boyacının sanatı tasarımcınınki ile aynı önemde görülecektir zira bir yaygının ne tür yaşlanacağı büyük ölçüde yündeki renklerin tipine bağlı oluyor. Boyalar kaynakları, fizikî dokuları, kimyevî bileşimleri, renk kalitesi, sabitlik, mordanlar gibi dış vasıtalara bağımlılık ve uygulama yöntemleri açısından betimlenebilirler. Boyaların çoğu, bir eriyikte eritildiklerinde ya da bir kumaşa uygulandıklarında, ışığı massetme niteliğini haiz olan çapraşık organik moleküllerden ibaret olup bu massetme keyfiyeti, gözün özel bir renk olarak gördüğü, başka dalga uzunluklarını yansıtma yoluyla olur. Her ne kadar burada gözün fizyolojisi, ya da ışık dalgalarının fiziği ile meşgul değilsek de etkilerini yün üzerinde tespit eden bir boyanın kimyevî nitelikleri üzerinde bazı temel verileri bilmeye ihtiyacımız oluyor. (Boyalar başka kumaşları farklı şekilde etkiler, pamuk ve özellikle ipek, renge daha dayanıklıdırlar) Başlıca ilgi odağı rengin sabitlik derecesi olup yıkamakla çıkan, ya da ışıkta solan bir boya işe yaramaz. Birçok boya, zamanla renk atmaktan başka, farklı bir renk alır ki bu, etkisi bakımından bir renkler ahengine bağlı olan bir kumaşta, muhtemel bir felâket olur. Aynı şey, öbür renklerle kaynaşmayı sınırlayan parlak ve sert nitelik için de söylenebilir. Bir yaygıda bir boyanın, günlük kullanma ve yıkanmaya nasıl cevap vereceğini bilmemiz gerekir.

 Bir başka ilginç husus da boyama işleminin malzemeye verdiği zarardır. Bu, özellikle siyaha boyanan yünde önemli oluyor. Yünün kaynatılması ya da asit veya bazik tabiatlı bir sıvıya daldırılma işlemleri, onun dayanıklılığı üzerinde etkili olacaktır. Bazı doğal yağlar çıkacak ve dolayısıyla lif daha gevrekleşecektir. Mordan ve boyaların kostik etkileriyle çekme mukavemeti azalabilir.

Boyaların uygulama yöntemi çok tartışmaya konu olmuştur. İran’ın dokuma bölgelerinde boyacı daima bir zanaatkâr olarak sınıflandırılmış ve köylerde belli bir şöhret sahibi olmuş. Sanatının etrafında çeşitli renkleri elde etmekte kullanılan doğru formül ve yöntemler hususunda bir esrar perdesi oluşmuş. Gizli işlemler kuşaktan kuşağa aktarılmış ve eski yaygı kitaplarının çoğu bu geleneklerin sonuçları hakkında sanki bir esrarengiz, ama kaçınılmaz şekilde üstünlük varmış gibi beyanda bulunmuşlar. Ama artık günümüzde İran bitkisel boyaları üzerinden sır perdesi kalkmış olup aynı teknikler bütün Orta-Doğu’da kullanılmaktadır.

 Esas itibariyle soruna basit şekilde yaklaşılıyor. Malzemenin hangi aşamada (ham, eğirilmemiş elyaftan bitmiş, dokunmuş kumaşa kadar) renklendirileceği konusuna gelince, Orta-Doğu boyacılığında boya geleneksel olarak iplik aşamasında uygulanıyor ve bunda büyük malzeme çileleri kaplara daldırılıp kurumak üzere güneşe seriliyor. Birçok durumda önce bir mordan uygulanıyor. Sonra iplik boya kaplarına daldırılıyor, bunlarda, istenilen renk derecesine göre, değişik süreler bırakılıyor. Yün kuruyunca dokumacıya veriliyor. Tartışma hem boya tipleri, hem de mordan hususunda oluyor.

 En yaygın olarak kullanılan boyama yöntemi, önce yünü bir şap mordanı içinde kaynatmak gibi görünüyor. Şapın yoğunluk dereceleri değişik olmakla birlikte mutat olarak her yün ağırlığı için bunun dörtte biri kadar şap ağırlığı kullanılıyor. Mordanlama işlemi genelde iplik, yün ağırlığına eşit ağırlıkta kızılkök tohumunun önceden eritildiği kazana daldırılmadan evvel birkaç kez tekrarlanıyor. Boyada bekletilme süresi, istenilen renk açıklık koyuluk derecesine göre mutat olarak birkaç saat oluyor. Sonra iplik, tercihan akarsuda, iyice çalkalanıyor.

 İndigonun Orta-Doğu’da geniş ölçüde yetişmeyip civardan ithal edilmesi gerektiğinden biraz farklı bir sorun arz ediyor. Kullanımının eski yöntemi hayli çapraşık: İndigo kil, sönmemiş kireç, şeker ve potas (odun külü) ile tahammür (fermante) ettiriliyor. Temel karışımın hazırlanması birkaç gün sürüyor, ancak bu çabalar karşılığında çok sayıda açıklı koyulu mavi tonları elde edilebiliyor.

 Anadolu’da kızılkök bolca yetiştiğinden burada kırmız böceğine fazla itibar edilmemiş.

Sair doğal boya maddeleri arasında çok sayıda mahallî farklar bulunuyor, şöyle ki istenilen renkler birçok maddeden elde edilebiliyor. Birçok bitki san boya veriyor ve birçok yeşil, önce indigo ile, sonra da sarıya boyamak suretiyle sağlanılabiliyor. Muhtemelen en parlak sarı, aslında pahalı olan safrandan çıkarılıyor. Daha yaygın olanı cehri olup Orta Anadolu’da yetiştirilen bir türün (Rhamnus petiolaris) meyvelerinden sarı renkli boyarmadde elde ediliyor. Yine Kuzey Anadolu dağlarında yetişen adi cehri ya da akdikenin (R. Catharticus) de kabuğundan sarı renkli boyarmadde çıkarılıyor.[50] Kazana konan miktar, yün ağırlığının yüzde beşi ile kırkı arasında değişiyor. İstenilen renk derecesine göre sumak yaprakları da kullanılırsa renk, cehrininki kadar canlı olmuyor, bol ve ucuz olan nar kabuğu, kabul edilebilen sarı ya da sarı-kahverengi veriyor.

 Cevizin dış yeşil kabuğu birçok kahverengi dereceleri sağlıyor ki bunun en yaygını, bej (sarıya çalan kahverengi) olup birçok tüccar bunu doğal deve tüyü diye satıyor. Meşe kabuğu ile mazı da zengin kestane rengi veriyor ve kızılkök büyük yoğunlukla uygulanıp birkaç gün süreyle ısıtılacak olursa sonuç bir kırmızımtırak kahverengi oluyor.

 Turuncu dereceleri çok kez kına yaprağı ile boyanıyor, ama bunda hayli değişmeler oluyor; asma yapraklarıyla kızılkök, yine güzel bir turuncu veriyor. Siyah, boyacının en büyük sorunu olmuş, şöyle ki birçok halıda bu renkteki bölümler aşınıp gitmiş. En kolay çözüm doğal koyu yün kullanmak ise de bu, her zaman kolayca elde edilemiyor. Bazı bölgelerde koyu renk yünler indigo ile boyanabiliyor ve özellikle derin, zengin renk derecesi sağlıyor.[51]

 * * *

Karapınar halıcılığım tetkik etmiş olan Fulya Bodur da bunda kullanılan boyaların dökümünü veriyor:

“Karapınar kadını, hayatını bağladığı toprağında ve dağında yetişen otlardan, yabani yemişlerden, aklımıza gelemeyecek daha pek çok nebattan elde ettiği boyalarla geleplerini boyar. Bunları işlenmeye hazır hale getirmesi de aynı bir iş ister. Şöyle ki:”

 “Kimyon otu kaynatılır. Çöpleri ayrılır, içine gelepler (çileler) konularak tekrardan kaynatılır. Krem rengi elde edilir.”

 “Dağ eriği dallarının kabukları kaynatılır, posaları çıkarılır, su sıcakken gelebler basılır ve tatlı pembe rengi elde edilir.”

 “Bahar zamanı otlar yeşerirken toplanan koyun pisliği -kığ-, tenekede ıslanır, soğuk olarak içine gelebler atılır ve beraberce bir hafta bekletilir. Elde edilen renk açık çayır yeşildir.”

 “Kök boya toplanır, kurutulur, değirmende öğütülür, (bu sırada ortasındaki sarı renk ayrılır) ve halılarımızın değişmeyen koyu kırmızı rengi elde edilir. Öğütme sırasında ayrılan sarı renkten ise koyu sarı elde edilir.”

“Kök boyanın meyvesi (üzümü) siyahlaşınca toplanarak kaynatılır ve halk arasında ‘kırçalı’ denilen açık mavi renk elde edilir.”

 “Palamutun ‘çet’ denilen kılıf kısmı dövülerek toz haline getirilir ve kaynatılır. Kahverengi elde edilir.”

“Kesmez dağında bulunan ‘kesmez seyi’ adıyla tanınan taş, yeşil rengin mordanı olarak kullanılır. Toz haline getirilen taş, boyanın içine atılır.”

“Karacadağ bölgesinde Beyören köyünde Kara boyalık suyunun çamuru mordan olarak kullanılır. Tortusuna yatırılan gelebler siyaha boyanır. Eğer gelebleri tortuda biraz fazla tutarsak yün yanarak, duyarlılığını kaybeder.”[52]

 * * *

Bolu çevresinde binit takımı, heybe vs. gibi dokumalarda çeşitli renkleri tespit edip bunların yüzyıllarca solmamasını sağlamak üzere boya, dağ eriği pestiliyle (ezilmiş pestil suyu) kestiriliyor.[53]

 Gonca Samuk da, Uşak bölgesinde kullanılan boyarmaddelerin dökümünü veriyor. Erguvan:  Akdeniz havzasında sak bitkisinin dallarının kabuklarından elde ediliyor.

 Karavemik:  Omasya, Havacıva da denir. Boya bu bitkinin köklerinden çıkarılıyor. Ürgüp ve Divriği taraflarında bulunuyor.

 Sarı rengi çehri veriyor. Ayrıca Kadın tuzluğu, nam-ı diğer karamuk’un köklerinden de sarı boya çıkıyor. Akdeniz ikliminde yetişen bir de sarıboya ağacı var. Katırtırnağı’nın çiçekleri de sarı boya veriyor, debbağ somağı gibi. Bu sonuncusunun dal ve yapraklarından bu renk elde ediliyor. Çorum yöresinde Gence adı verilen bir bitki de aynı işi görüyor, aspir (çiçek ve dallarından), safran (çiçeklerinden) olduğu gibi. Bunların dışında bir de Hayıt var ki Akdeniz ikliminde dere içlerinde yetişen bir bitki olup filiz ve yapraklarından sarı boya elde ediliyor.

 Haki renkleri meşe palamudu, mazı, cehri veriyor. Kül rengi şergil ota kökleri, devetüyü ve sıçan tüyü rengi yarpuz ya da nargiz adı verilen yabani nane; eflâtuna renkler de ender olarak idris ve mürver ağacının meyvelerinden çıkarılıyor.

Şap, meşe palamudu, koruk, sirke, turunç suyu, sütleğen sak ve sütü, meşe kökü, limon tuzu, karaboya, göztaşı (bakır sülfat), idrar, taş yosunları, kireç ve yardımcı maddeler olarak kullanılır.[54]

 İsmail Öztürk, iki büyük sayfa halinde 38 adet bitki adı, boyamada kullanılan bölümleri, elde edilen renkler ve yardımcı maddeleri (mordan) sıralamış.[55]

 * * *

Evliya Çelebi’ye göre, sadece Zir ilçesinin merkezi olan İstanos’da sof ve muhayyer (Mohair) işleyen bir tezgâh bulunuyordu.[56] Çelebi, boyama işinin nasıl yapıldığını şöyle anlatıyor: “Büyük bir kazanı ateşin üzerine oturtup yarıya kadar su koyarlar ve buna istedikleri renkte boya katarlar. Sonra, dokunmuş sofları deste deste kazanın içine yerleştirirler, kazanın ağzını kapatıp etrafını hamurla sıvarlar. Kazanın içinde sıcaklığın şiddetinden meydana gelen buhar soflara vurup Tanrı işi türlü türlü öyle işler meydana gelir ki… Bu sof dahi Engürü (Ankara)’ya mahsustur.” Busbeck de “daima çizgiler halinde geniş hareler kazanan kumaşlar çok makbuldür. Eğer hareler küçük ve uzunlukları değişik olursa ve birbirlerinin içine karışırlarsa bu bir kusur kabul edilir. Fiyat birkaç altın az tutar” diyor.

Tiftik ipliğinin iyisi sof dokumasında kullanılıp kabacası kuşakçı esnafına verilirdi. Bunlar da bundan kolan, kuşak ve tekbent yaparlardı. Bu bir kanun gereği ve gelenekti.

 Sofların boyanıp cenderelenmesinde büyük bir titizlik gösterilmesi gerekirdi. Aksi halde renkler bozuk çıkardı. Ankara’da bir mirî boyahane vardı. Softar burada boyanırdı. Boyahanenin, başka hiçbir kuruluş ve kişi tarafından kullanılmayan özel bir suyu vardı.

 Sof ve muhayyer (mohair)’in boyanmasında iyi cins boya kullanılması da çok önemliydi. Eskiden buna büyük özen gösterilirdi. XVII. yy.da Ankara’daki boyahane Ermeniler tarafından işletiliyordu. Ancak Mahkeme-i Şer’iyye Sicillerindeki bir kayda göre, boyacılık sonraları daha gelişmiş ve Müslümanlardan meydana gelen bir birliğin eline geçmiş. Bu birlik, sof ve muhayyerlerin boyanmasında iyi çivit kullanmaya özen göstermekle birlikte kullananlarla da uğraşmak zorunda kalmıştı. Nitekim 1631 tarihli bir belgeye göre Ankara’da muhayyer dokuyan Ermenilerden bir kısmı lök işi yapmaya; yani muhayyerleri lök ile boyamaya kalkışmışlar. Düzen bozuculuğundan başka bir şey olmayan bu hareket yasaklanmakla birlikte bu tür hileye başvuranların ellerinde bulunan lök ile boyanmış muhayyerlere de el konmuş.

 Lök, birçok manalara geliyor, ezcümle: Lâk anlamına gelen koyu, kalın ve kuvvetle yapışan Hint zamkı. Gomalak. Boya katılarak bulmumu yapılır. Boya ve yaldızcıların löklü astar sülgeni. Lika: Boyacılıkta ve yaldızcılıkta astar olarak kullanılan bir tür zamk. Lâl[57] XIX. yy.ın ilk yarısında Anadolu’daki gözlemlerini anlatan Charles Téxier, Ankara ticaretini şöyle yazıyor: “Geçen asırda (XVIII. yy.) burada müteaddit ecnebi müessesatı varken şimdi hiçbiri kalmamıştır; o vakit yirmi beş bin balyadan ziyade kumaş, çorap ve saire gibi yünden mamul eşya ihraç edildiği halde bu ihracat şimdi beş bin balyaya çıkamaz. İlm-i nebatatta asıl ismi Latince Rhamnus tinctorius olan bir nevi yabani ünnab ağacı bu Ankara havalisinde pek iyi yetişerek meyvesi boyacılıkta kullanılmaktadır, okkası sekiz kuruşa satılır. Bunun 1835 senesi mahsulü dört yüz elli bin kuruşu geçiyordu…”[58]

* * *

  1. yy.ın ilk yarısında köylerde iplik ve dokumalar daha çok, pazardan satın alınan yapay boyalarla ve kısmen de çevrede bulunan doğal boyalarla, köy kadınları tarafından boyanıyor. Kentlere yakın köylerde de doğruca ücret karşılığında kent boyacılarına boyatılıyor. Öbür yandan boya işleri, İçel vilâyeti köylerinde (Erdemli) rastlandığı gibi, köy köy gezen erkek seyyar boyacılar tarafından da yapılıyor.

Gerek kent boyacıları, gerekse seyyar boyacılar tarafından kullanılan boyalar, genelde yapay boyalardır. Sadece bazı boyacıların doğal boyalardan bir bölümünü yapay boyalarla karıştırarak kendilerine özgü bileşimler yaptıkları işitiliyor ve sırrı saklanan boyaların öbürlerine nazaran renklerinin daha sabit ve çeşitli etkilere (su, sabun, ışık, sürtünme…) daha dayanıklı oldukları iddia ediliyorsa da keyfiyet tahkik edilmemiştir.

 Eski dokumaların ve müzelerde mevcut halı ve saire gibi mamullerin ahenkli olan renkleri, hâlâ canlı olarak kalmışlar. Doğal olan boyaların içinde “has” olmayanları yani bu dayanıklılığı gösteremeyenler bulunduğu gibi doğal boyaların tümü itibariyle her türlü etkenlere istisnasız dayanıklı oldukları da söylenemez

Ancak, asıl rengini koruyamayıp zamanla solmasının da bazı doğal boyaların lehlerine kaydedilen cihetleri vardır, şöyle ki usulü dairesinde bunlarla boyanmış bir dokumanın üzerinde bulunan çeşitli renklerin solmasında az çok bir intizam mevcuttur. Bu intizamın varlığı bazı eski mamullerde solan renklerin birbirleriyle olan ahenk ilişkilerini çoğu kez kaybetmedikleri görülüyor. Öbür yandan, doğal boyalarla boyanmış bir ürünün üzerindeki renklerin solmasıyla ortaya çıkan manzara, genellikle asıllarından daha çekici ve daha canlı bir güzelliğe sahip oluyor. Cehrinin bazı renkleri aksine, güneşte koyulaşıyor. Şu halde geç solması, solsa bile renk ahenginin çirkin bir şekilde bozulmaması ve solan renklerin genellikle başka bir güzelliğe malik olması, doğal boyaların lehine kaydedilen bir nitelik oluyor.

 Doğal boyaların sakıncalarına gelince: Bunlardan biri, çeşitli renk maddelerini içeren bitkilerin her yerde bol bulunmaması ve çoğu kez kendiliğinden bitmeleri dolayısıyla bunların dağ ve kırlardan toplanmalarında zorluk oluyor. Kaldı ki bunları yılın her ayında ele geçirilmeleri de olanaksızdır. Öbür yandan, arzu edilen rengi her zaman tutturmak hemen hemen bir talih işi oluyor.

Doğal boyalarla istenilen anda arzu edilen rengin tam olarak tutturulamaması, boyamada doğruca bitki kısımlarının kullanılmasından ve değişik yerlerden toplanan bitkilerin bu kısımlarında mevcut boya kesafetinin belirsiz olması dolayısıyla, arzu edilen rengi elde etmek için boyanacak madde ile boyayı veren bitki kısımları arasında her zaman uygulanabilecek belirli bir oran bulunmasında zorluk olmasından ileri gelir. Doğal boyaların bir başka sakıncası da, renk çeşitliliğinin azlığı olarak gösterilebilir. En çok görülen renkler sarı, kırmızı, kahverengi ve çeşitleridir. Renk azlığını, bu renkleri birbirleriyle birleştirmek suretiyle telâfi etmek mümkünse de, yukarda mezkûr sakınca dolayısıyla, güç bir iş olmaktadır. Yani oran saptanması zordur ve uzun deneyim ister. Ve nihayet, doğal boyalarla herhangi bir rengi elde etmek için fazlaca miktarda hammadde kullanılması gerekir. Ve bu nedenle geniş ölçüde iplik ve dokumanın boyanması da oldukça külfetli oluyor. Yani, günümüz teknolojisi deyimiyle, “endüstriyel” boyutlarda uygulanamıyor. Yapay boyalar, anilinler ve alizarinler (köylü ağzıyla Ali Rıza boyası) olmak üzere tanınmaktadırlar.

 Anilin boyaları, köylünün en çok kullandığı boyalar oluyor. Nedeni ise, kullanmadaki kolaylık ve boyamada hız başta geliyor. Renk çeşitleri bol; belli miktarının boyama gücü bilindiğinden usulüne uyulunca aynı renk, biraz meleke ile elde edilebiliyor. Ancak bu boyalar, sabit olmayan boyalardır. Bu sakınca, bütün faydalarını hiçe indiriyor.

Alizarin boyaları ise, genellikle has boyalardır. O kadar ki, içlerinde doğal boyalardan daha has olanları bile vardır. Renk çeşitleri, anilinler kadar değilse bile köylünün bulduğu doğal boya çeşitlerine göre daha zengindir. Buna karşılık, daha hassas formüller gerektirmesi ve tarifnamelerinin dikkatle okunup bunların aynen uygulanması, köylü katına bazı güçlükler doğurmaktadır.[59]

 Bundan sonra Eşberk, daha önce sıralamış olduğumuz doğal boya maddelerini ve boya tekniğini anlatıyor. Bunları tekrarlamayıp verdiği birkaç ilginç noktayı derç etmekle yetiniyoruz.

 Doğal boyarmaddelerden cehri, birçok ilimizde geniş ölçüde yetiştirilir ve de İzmir ve Samsun’dan dışarıya ihraç edilirken I. Dünya Savaşı’ndan sonra, malûm sebeplerden bunun tarımı sönmüştür. Buna rağmen Maraş, Çorum, Ürgüp gibi birkaç yerde muhafaza olunmuş. Cehri, doğal boyacılığın can damarı olup karışık renklerde geniş rol oynar.

 Yeşil rengin bir gerçek hammaddesi bulunmuyor. Buna aslında menekşe rengi de eklenebilir. Bu iki renk, belli miktarda sarı ve kırmızı ile indigonun karıştırılmasından elde ediliyor. Sarı ile özellikle cehri ve indigonun karıştırılmasından yeşil; sarı, kırmızı ve indigonun karıştırılmasından da menekşe rengi (erguvanî) alınıyor.

 Bunlardan başka ülkemizde Zerdecav (Zerdecal) adlı Curcuma ve Bakkam ağacı, çokça kullanılan boya maddelerinde kullanılırken son zamanlarda tamamen terk edilmiş.

Boya işlerinde kullanılacak suyun da bunda büyük etkisi bulunuyor. Çoğunlukla volkanik araziden çıkan sular boyacılıkta kullanılacak en iyi sulardan addediliyor. İçinde fazla miktarda kalsiyum bikarbonatı içeren (sert) sular bazı durumlarda boyayı tespit hususunda ve boyanmış maddenin rengini parlaklaştırmada geniş rol oynuyor. Bununla birlikte, genel olarak boyamada bu sert sular kullanılmıyorlar. [60]

 * * *

 Renk sembolizmi

Biz ilerde halı, kilim ve sair dokumaların üzerindeki örgelerin sembolizmini enine boyuna irdeleyeceğiz. Burada şimdilik sadece renklerinki üzerinde biraz duracağız.

 Alman Türkoloğu Annemarie Von Gabain, Çinlilerin sıralamasında Doğu cihetinin sembol rengi yeşil (gök, bazen de mavi), Batı’nınki ak (beyaz), Güney’inkinin kızıl (al-kırmızı), Kuzey’inkinin kara ve nihayet merkezinkinin de sarı olduğunu, aynı kozmolojik görüşlerin göçebe Türk ve Moğol halkları tarafından benimsenmiş olduğunu saptamış. Yine Von Gabain, meslektaşı Alman J. Landecirtautas’ın “Türk lehçelerinde çok sayıda renk adları arasında ancak kara, ak, kızıl, yaşıl (yeşil) ve sarığ (sarı)’nın her yerde yaygın olduğunu ve her şey için kullanılabileceğini tespit ettiğini”, buna karşılık ala, kök (gök), boz ve kır’ın, göze çarpan anlam genişlikleri ile belirli nesneler için sınırlı renk ifadeleri olduğunu söylüyor. Yani esas renkler ilk zikredilenler oluyor. Sadece yeşil yerine herhalde kök de geçebiliyor ve böylece de mavi ve yeşilin, yani gök’ün ve otun renkleri aynı oluyor.

 Mamafih bu aynı uzmanlar, bu kabullerin sadece Çinli ve göçebe Asya kavimlerine münhasır olmadıklarını vurguluyorlar.[61]

Atilla’nın babası Mete’nin Çin imparatorunu kuşatmasında herhangi bir bayrak görülmüyordu. Ancak “birliklerin atlarının rengi, bir bayrak rengi gibiydi.” Çin kaynakları keyfiyeti şöyle anlatmışlar: “Hun atlı birlikleri, (Çin ordusunun çevresinde, şöyle düzenlenerek, yer) almışlardı: Beyaz atlarının hepsi, Batı yönünde yer almışlardı. Mavi (yani kır) atlar ise, Doğu’da sıralanmışlardı. Bütün siyah atlar Kuzey’de; kırmızı (yani doru) atlar ise Güney’de yer almışlardı”.

 Çin kaynakları, Çin’in en felâketli günlerinde, başka daha önemli iş yokmuş gibi Mete’nin at renklerine göre, ordusunu nasıl düzenlediğini önemle anlatmışlar. Yani bu ordu düzeni, Çin’e yabancı gelen bir gelenekti. M.S. 983-985 yıllarında Uygur başkentine giden Çin elçisi Wang Yen – T’ê de, kağanlıkta böyle bir düzeni görmüştü. Ona göre “Uygur ileri gelenlerinin at sürülerindeki mülkiyet, at renklerine göre düzenlenmişti. Herkesin at sürüsünün renkleri ayrı idi”. Böyle bir anlayışta belki sosyal ve ekonomik gerekler de rol oynamıştı. Ancak “bu beylerin hepsi kendi atlarıyla kağanın ordusuna katıldıklarında (belki de kendi bayraklarının rengi olan) kendilerine ait tek renkteki atlarla katılacaklardı.

 Hitay devletinde törenlere katılan kabileler, “kendi bayrakları renginde elbiseler giyiyorlardı”[62]

 Ziya Gökalp, ilk kez, renklerin yön belirten sembolik anlamları konusunda dikkatleri çekiyor ve Türkiye Türklerinin Ak Deniz (Batı’daki deniz) ve Kara Deniz (Kuzey’deki deniz) adlandırmalarının tesadüfi olmayıp bu eski geleneğin bir uzantısı olarak ortaya çıktığına işaret ediyor.

 Bu konuyla ilgili olan von Gabain de, renklerin yönlerle ilgili sembolik anlamlarına örnekler verirken şunu da kaydediyor: “Anadolu’nun bilinçli bir şekilde merkez olarak kabul edilmesi, Güney’de Kızıldeniz ve Kuzey’de Karadeniz adlandırmalarına yol açıyor…”. Anlaşıldığına göre Ziya Gökalp, Kızıldeniz’i Anadolu’dan epeyce uzakta gördüğünden bu husus dikkatinden kaçmış ve o, sadece iki denize işaretle yetinmiştir.

 Yine Von Gabain’e göre Batı Hunları’nın bir diğer adı Ak Hunlar olup, Gazneli Mahmud da, Güney’deki Hindistan’a göre Kuzey’in hükümdarlığını temsil ettiği için Karahan unvanı ile anılmış.[63]

 Aslında “ak-kara” sembolizminin daha başka veçheleri de var; biz bunlar üzerinde yayılmıyoruz.[64] Zaten giysi renklerinin ifade ettikleri manalar hususunda sırası geldikçe bilgiler vermiştik. Burada sadece, önemli gördüğümüz bazı tamamlayıcı mülâhazaları zikredip konuyu kapatacağız. Biz bunları daha önceki çalışmalarımızda derç etmiştik. Aynen, özetleyerek, buraya aktarıyoruz.

 Fıtrî (yaratılıştan olan) düşünce sistemi ile dil arasındaki bağlantı, ortaya ciddi bir sorun çıkarıyor. Tecritler, fasılaların nevi, tekrarlar ve münasebetlerle fikir zincirlemesinin mantıkî ifadesi son derece önemli konular olup herhangi bir kültürde düşüncenin dil aracılığı ile nasıl belireceği sorunu hâlâ kültürel dilciliğin bir bakir alanı halindedir.

 Sözcükler manayı içeren, onların çekirdeği demek olan fikr’i ifade eden cezir- kök;  cezrin manasını başkalaştıran, ikinci derecede bir manacı unsur olup türeme kelimeler teşkiline yarayan lâhika-ek ve halis şekil unsuru, kelimelerin bir kelâm kısımlarından olmaları itibariyle aralarında var olan münasebete işaret eden münteha-sonuç’tan oluşmuştur. Türk dili iltisakî (bitişken – agglutinant) lisanlar zümresindendir. Bu arada dilin morfolojisi ile fonetiği arasındaki farkı bir örnekle belirtmekte fayda var: “Kavuk sözcüğü, eski Türkçenin bir “kagvuk” (içi boşalmış) aslından gelmiş olması sorunu, fonetik bir cihet oluyor. Buna “lar” ekleyerek çoğullaştırılınca (“kavuk,lar”), mesele morfoloji alanına intikal etmiş oluyor.[65]

 Genellikle mistisizmden uzak, fiziği metafiziğe yeğ tutan, ayaklarıyla yere sağlam basan Oğuz’larla aynı müspet yolda bulunan Anadolu’nun yerli halklarının karışmasıyla nihaî şeklini bulmuş olan Türk dili, her bakımdan rasyonelliğini korumaktadır: Kavramların kalıpları olan kelimeler, eşya ve hadiselerin vasfına göre, onları bu vasıflarını en yakın ve en iyi bir şekilde verebilen seslerden meydana gelmişlerdir.

 Zihin hayatımız bir takım hayallerin kelime adını verdiğimiz kalıplar içine sokuşturulmasından vücut bulmuştur; yani dil müessesesinin temelini, esasında sonsuz sayılacak hayaller oluşturur. Bu hayaller, vasıflarına göre gruplanmak, tasnifler yapılmak suretiyle düşünce binasının taşları olan kelimeler ortaya çıkar.[66]

 Yeşil sözcüğü sair Türk lehçelerinde yasıl, yäsil (=yeşil) şeklinde telaffuz edilir. Bundan – il, -ıl eki atıldığında yaş- kalır ki hem “az ıslak”, hem de “yaşanılan yıl-sin” karşılığıdır. Bu yaş sözcüğü asıl kök olmayıp bir düşün sonucunda yagış’tan meydana gelmiş olup kökü yag- mastarı olmalıdır. Arap sin sözcüğünün ilk manası “diş” olup göçebe Araplar hayvanlarının yaşını dişlerine bakarak tayin edip bunu sonradan insanlara da teşmil etmişler. Türkler ise yaş’ı yağışlara bağlamışlar. Hattâ Uygurcada yaş sözcüğü “taze, yaş, yeşil” manalarından başka “hayat, canlı ot” anlamlarına da gelmektedir.

 Bir de Uygurca “kurban” demek olan yağış veya yaqış var ki Orta Türkçede bunu “putlara kesilen kurban” manasına gelen yağış şeklini görüyoruz. Bunun her ikisi de yag kök mastarından geliyor: Kurban her zaman ilkbahar ve güz aylarında, yani yağışlarla birlikte kesiliyordu. Uygurcada ve Orta Türkçede “yaprak”a yag mastarından gelen bir yagaq sözcüğünün tahsis edilmesi de yine “yeşilliğin ve canlılığın” göz önünde bulundurulmuş olmasından ileri gelmiş olmalıdır. Hattâ yaş ve yıl dahi bir tek ve aynı kelime olmalıdır. Türkçe yeşil kelimesine “ota müteallik” manasını vermek herhalde doğru olacaktır. Kaldı ki yaşar (gözler yaşarmak) da ve bundan değişerek gelen yeşer- kelimesinde yine yag kökünün bulunduğu âşikar oluyor. Görüldüğü gibi “yaş” kurunun zıddı, sin, canlı, taze” kelimesi en bariz vasfı olan “yağışlı, ıslak olmaklık” göz önünde bulundurularak meydana gelmiş ve bundan yine en belirgin nitelik nazar-ı itibara alınarak “yaş” ile ilgili olan anlamında yaşıl veya yäşil sözcüğü üremiş.[67]

 * * *

Kazdağı’nda yatan evliya “Sarı kız” diye anılır. Anadolu’da daha nice “Sarı Kız” ve “Sarı Ana’lar vardır.[68] Tanrıça Kybele de “Sarı kız”dır… Romalılar, kendilerini Hannibal belâsından kurtaran Kybele’ye minnettardılar ve onun hatırına, Tanrıça’nın fazlaca tadını çıkaramadığı güzel sevgilisi Attis’i de bağırlarına basmışlardı. Ama Doğulu rahiplere bir türlü kanları kaynamamıştı. Hele bazı ayin günlerinde (Kan Günü – dies sanguinis) bunların uzun, sarı bazen de çok renkli kadın elbiseleri giymeleri Romalıları çileden çıkarıyordu.[69]

 Bu “uzun sarı” giysi aklımızı bir başka kıtaya taşıdı: “Buddha, babasının evini terk edip de arzusuyla inzivaya çekilmek suretiyle hak yolunu bulmaya çalıştığı zaman, bir avcıya rastlamış ve prens elbisesini bu avcının sarı elbisesiyle değiştirmişti… Bu, herhalde Buddhistlerin iptidaî âdetlerle alâkadar olan sarı giysilerini izah etmek için bulunmuş bir hikâyedir. İptidaî Hindiler yeni elbiselerini sarıya boyamaktadırlar. Çünkü sarı, güneşin, altının ve olgun buğdayın rengidir”[70]

 Ama daha başka yanı da olmalı bu rengin, bu denli yaygın inançlara dâhil olması için. Sarı Kız’lar, şifalı kükürtlü sıcak kaplıcalar, sarı ineklerden söz ediliyor. Ama Sarıkeçililer, Sarıabalılar, Sarıağalılar, Sarı Saltuk’lar da[71] var dağarcıkta. Hünkâr Hacı Bektaş’lar, Sarı Nogay’lar (Manas’ın unvanı). Sarı Türgeş’ler… Sarı at veya sarı inekle sarı devenin kesilmesinin de Asya mitolojisinde yeri vardır, “Türkmen seceresi”ndeki Arsari Bey’in nesillerinin “Sarıca-Sarıcı” kuşundan altın istemeleri gibi. Keza Altay mitolojisinin “yedi başlı dev”inin adı da “Sarı-Yelbegen”dir.[72]

Ve Dede Korkut’tan:

 “Sarı donlu Selcen Hatun işaret eder görmezmisin

Sarı deve burnundan zebun olur dediler bilmezmisin

Sarı donlu Selcen Hatun köşkten bakar

Kim baksa aşkıla oda yakar

Sarı donlu kız aşkına bir hû!”[73]

 Eflâkî “Mevlânâ kendisine vaki bir sual üzerine ‘Ashab-ı Kehf’in köpeği sarı idi; çünkü âşıktı. Aşıkların rengi daima benim rengim gibi sarı olur’ demiştir” diye anlatıyor.[74]

Bütün bunlarda “sarı”nın “ışıklı” karşılığında kullanılmış olması da düşünülebilir. Işık da ilkah eder, Temuçin – Cengiz’in büyük nenesini ilkah eden “Sarı Köpek” gibi.[75]

 * * *

Erguvanî-lâl renginin (Yunan porJu ra, Latin purpura, îng. purple, Fr. pourpre) öyküsünü tarihin derinliklerinden itibaren, İbranîlerin seyyar mabetleri Tabernacle’in perdelerinden de geçerek, kısaca sergilemiştik. Ama bütün bunlar bize bu rengin, bir nevi “üst sınıf”a mahsus bir renk gibi kabul edilmiş olduğunu ima ediyor. Gerçekten lâl, eski kralların giysisinin rengi oluyordu ve Roma’da buna ancak muzaffer kumandanların, daha sonra da imparatorların hakkı vardı. Katolik kilisesi’nde de kardinaller bu renkte dolanıyordu…

 Somaki (porphyree) bir feldspatik kaya olup bunun lâli en makbulü idi. Bizans sarayının bazı odaları somaki mermerden olup duvarları erguvanî yaygılarla kaplı oluyordu ki, babaların tahtta bulunduğu sırada bu odalarda doğan prenslere “lâl içinde doğmuş (porphyrogenetis)” denirdi. Bütün bu hikâyeler, Osmanlı Sultanının erguvanî-lâl kaftanı hakkında herhangi bir düşünce yaratmıyor mu?…

 Padişahlarımızı bir an için bırakalım da o yine somakiyi Roma-Bizans içinde takip etmeye devam edelim.

M.S. 18’de Mısır’da Caius Cominius Lengas adlı bir Romalı lejyoner, daha önce hiç görmemiş olduğu bir taş türü ile karşılaşıyor. Bu, çok ince daneli ve beyaz benekli somaki idi. Bu mermer, oyulmaya mükemmelen geliyor ve daha sonra bunun istihracı bir imparatorluk imtiyazı oluyor. Kısa sürede somaki, idareci sınıfın simgesi haline gelecek ve imparatorluk somakisi tesmiye edilecekti.

 Romalılar bu somakiyi Pantheon’un gömme panoları, imparator heykellerinde togaların (Romalı giysisi) yontusunda ve Lübnan’da Heliopolis’in Baalbek Tapınağının yekpare sütunlarında ve daha nice yerde kullanmışlar.

 Bizanslılar da somaki meftunu idiler. M.S.300’de yeni başkenti Konstantinopolis’in (İstanbul) kuruluşunu tesit etmek üzere 30 m yükseklikte, yedi somaki silindirinden oluşan ve halen de ayakta duran (Çemberlitaş) bir sütun dikmişti. Ayasofya’nın exedrae, ya da yarı-dairevî nişlerini sekiz yekpare somaki sütun tutuyor. Justinian’m vakanüvisi Procopius sütunları, “tüm çiçekleri açılmış,  bazılarının erguvanîsiyle ve bazılarının parlayan kızıllığı ile insanı hayran bırakan bir çayır” olarak adlandırıyor.

XI. imparator I.Alexius’un kızı Anna Comnena, kraliyet ailesi kadınlarının doğum yaptıkları porphyra’yı, yani somaki kaplı odayı betimliyor. Bu oda için özel olarak somaki’nin seçimi tesadüfî değildi. Bu, imparatorluk ailesi mensuplarının harfiyen porphyrogenitos, ya da “erguvanî-lâl içinde doğmuş” olmalarını sağlıyordu. 

Somaki ocaklarının yeri ve bunların Akdeniz’e taşındıkları yol güzergâhı bizi burada ilgilendirmiyor.[76]

 * * *

Boyama ve renkler konusunu burada bırakıyoruz. Ama bunu yapmadan öncede, başta şap olmak üzere boyamada elzem maddeler üzerinde, birçok hususu daha önce açıklamış olmamıza rağmen, son bir kez daha duracağız. Böylece de tekstil üretimi ve bunun hammaddelerinin ticaretine de yine bir göz atmış olacağız

 Pisalılar, Cenevizliler ve Venedikliler arasında siyasî rekabet, aslında ticarî temele dayanıyordu. XII ve XIII. yy. Suriye iskeleleri hem mahallî ürünlerin ihraç mahalli olarak, hem de Arap – İran ve Hint dünyaları ürünlerinin antreposu olarak değerlendiriliyorlardı.

 Bu dönemde Frank Suriye’sinin ekonomik haritası, Lübnan’ın inşaat kerestesini, Trablusşam’ın kızılkök boyasını, Nablus’un ketenlerini, Antakya’nın narlarını (boya), Jenişo’nun (Kudüs’ten 23 km mesafede eski bir Filistin kenti) balsamlı ağaçlarını, indigosunu, Antakya ve Trablusşam’ın pamukları…nı zikredecektir

Sûr, Trablusşam ve Antakya, cendal ve samit denilen ipekli kumaşlarla hareli kumaş imal ediyorlardı. 1283’te, Trablusşam’da en az 4000 ipekli dokuma tezgâhı bulunuyordu. 1150’lere doğru, İdrisî’nin tanıklığına göre Antakya, keza hareli ipekliler, İsfahan türü dîbâlar, altın ve gümüş örgeli ipeklilerde imal ediyordu. Yine Trablusşam’dan deve ve keçi ya da yünlü kalın kumaşlar çıkıyordu. Keza Trablusşam, Sayda, Hebron ve Kudüs’ün boyahaneleri de zikredilecektir.

 Ama bütün bunların ötesinde Suriye iskeleleri, İtalyan gemilerinin tüm eldışı (exotic) ürünlerini aramaya geldikleri pazar oluyordu: Mezopotamya ve İran’ın pamukları ve muslinleri, Orta Asya’nın halıları, Suriye’nin doğal mahreci olduğu tüm ülkelerin malları, Hindistan’dan ince baharat ve değerli taşlar, hattâ Uzak- Doğu’nun ipeklileri…[77]

XIII. yy.ın başında, ilk kez olarak Anadolu’da, örgütlenmiş bir Müslüman devletinin varlığı, Yakın-Doğu ticaretine yeni bir unsur katacaktı. Maden zenginliklerinin (demir, bakır, gümüş, şap) çevredeki ülkelerin bu bapta fakirliği ile karşıt olarak değerlendirilmeleri, büyük ölçüde tuz, indigo, safran ve yün üretimi, önemli bir ihracatı besleyebilecek kentlerin yeniden canlanmalarını ve bir saray ve aydın aristokrasisinin gelişmesini sağlayıp uzak ülke mamullerinin ve pahalı mallarının ithalini uyandıracaktı.

 İç Anadolu’da, Suriye’nin Pisa kolonilerinden gelmiş Toscanalılar, 1240’da Konya’da görülüyorlardı. 1253’te Rubruckus bu kentte, Türk şap ticaretinin tekelini paylaşan bu Cenevizli ile bir Venedikliyi görmüştü; Venedikli daha 1243’te Konya’da olup askeri komutan olarak o felaketli Kösedağ muharebesine (Selçuklular safında) iştirak etmişti.

Provence-Kıbrıs antlaşması icabı Latinleri en çok cezbeden ürünler şap, ince deri, yün ve ipekli oluyordu. Frère Simon’a göre bunlar, İngiltere ve Flandre’a kadar, Türkmenlerin yaptıkları yün takkeleri satıyorlardı.[78]

 Ortaçağ Batı tekstil endüstrisinin ve talî olarak daha başkalarının büyük şap talepleri biliniyor; bu sonuncusunun kaynakları büyük ölçüde, kendileri için, Hristiyan ya da olmayan Doğu Akdeniz ülkelerinde bulunuyordu. Bu çağda hayli tuhaf şekilde, endüstrinin gelişmesi Doğu ticaretinin durumuna ve coğrafî olarak uzak bir bölgede hammaddenin işletilme olanaklarına borçlu oluyordu. Konstantinopolis’in Osmanlılarca fethine takaddüm eden iki asır içinde Küçük Asya’da, Ceneviz Foça’sı ve yine Cenevizlilerin ticaret yaptıkları Türk devletlerindeki yataklarla takviye edilmiş olan işbu değerli maddenin nicelik ve nitelik olarak en önemli kaynakları burada bulunuyordu.

Foça şapının keşfinden önce bunun üretim merkezi Mısır olarak görülüyor. Yataklar Yukarı Mısır çölünde bulunuyor. Fatimîler döneminin sonlarında şap, devlet tekeli altında satılıyor ve Nil’in sol kolu üzerinde Dimyat’a ve İskenderiye’ye taşınıyor. Yine bir başka belgede “Franklar ülkesine gidecek olan şapın taşındığı Yukarı Mısır yolunu muhafaza etmek üzere” Selâhaddin’in (Eyyubî) 577/1181’de birlikler gönderdiğini okuyoruz.

 Bu ve daha başka metinlerden bazı ilginç sonuçlar çıkıyor: Her şeyden önce şap üretiminin Mısır’da bunu çok az kullanan iç pazar değil, dış pazar açısından önem taşıdığı açıkça beliriyor, şöyle ki hem Rûm Franklarının talebi karşılanıyor, hem de şap tekeli dolayısıyla Mısır maliyesi, altın rezervlerine dokunmadan ödemeler dengesini sağlıyor. Bu itibarla iş, Frank alıcılar açısından olduğu kadar Mısır ekonomi maliyesi açısından da yararlı oluyor.

Keza, Antikçağdan beri şapın bazı Ege adalarında ve Küçük Asya’da varlığı biliniyordu. Bunu Herodotus, Dioscorides ve Plinius da biliyorlardı. Bu son ikisi, Strabo ile birlikte, bunun, sair bölgeler arasında Phrygia, Armeniyye ve Pontos’ta, keza Makedonya ve özellikle Ege adalarının Güney’inde küçük Milos Yunan adasında bulunduğunu kaydetmişler.

 Küçük Asya’da Ege kıyısı dışında, 1071 ve müteakip yıllarda Türk istilâsı, bir asır boyunca, Selçuklu sülâlesinin elinde bir gerçek devlet kurulana kadar, her türlü üretim ve işletme olanaklarının, eğer daha önce var idiyseler, durduğu bir gerçektir. Makedonya Sülâlesi döneminde, ya da daha önce, bir Bizans işletmesinin varlığı pek bilinmiyor. Bu itibarla belge yerine geçmeyeceklerse de, bazı makul varsayımlarda bulunulabilir: Bir yandan, Bizans imparatorluk politikasında bu denli esaslı olan kırmızı (erguvanî) kumaşların imalinin sadece Suriye erguvanîsi ile beslenmiş olması az olasıdır; öbür yandan, Küçük Asya’nın, bütünü içinde ve özellikle şap üretim merkezlerinde istilâlardan masun kalmış olması itibariyle Antikçağlarda girişilmiş işletmelerin, sonuna kadar var olmuşlarsa, tümden yok olmaları pek düşünülemiyor. Bu varsayımlar arasında, Bizans işletmelerinin bulunmadığı fazla gerçek olmuyor. Ancak, özellikle bütün kırmızı boyaların şap mordanını gerektirmediği, örneğin Sûr erguvanîsinin (murex) bundan bağışık olduğu dikkate alındığında bunun vüsatını ölçmek güç oluyor. Ama Avrupa pazarında Bizans şapı görünmüyor. Gerçi XI. yy.da Avrupa gereksinmeleri sınırlı kalıyordu. Keza Foça yataklarının henüz bilinmediği kabul edildiğinde Bizans’ınki de böyle oluyor. Her şeyin üstünde, XII. yy.dan önce Bizans şapının pazarda bulunmadığı bir gerçek durumundadır.

 Ama XIII. yy.ın sonundan itibaren de Foça ve Küçük Asya şapının önceliği tartışma götürmüyor. Böyle olunca da son bir soru kalıyor: Mısır önceliğinin Küçük Asya’nınkine ne zaman ve nasıl dönüşmüş olduğu. XIII. yy.ın ilk yarısında ve ortasında Mısır’ınkine eklenen bir Küçük Asya pazarının bulunduğu kesin oluyor; bir yandan Venediklilerin, Ege adalarının büyük bölümüne egemen olarak, bazı eski Bizans yataklarını kendi hesaplarına işletmiş olmaları muhtemeldir. Ama yine de, Mısır işletmelerinin yok olduğu ya da azaldığı düşünülemiyor. Ayrıca yatakların (Şebinkarahisar, Kütahya, Batı Anadolu’da Gümüşsaray ve Marmara’nın Güney’inde Ulubâd) ihraç limanlarından uzaklığına rağmen nitelikleri aynı ve her halükârda, maliyet fiyatlarının daha düşük olması gerekir. Böyle olunca da, imtiyazı veren Selçuklu devleti ile imtiyaz sahibi Avrupalıların kârlarını, Mısır devletininkinden daha düşük oranda tutmuş oldukları düşünülebilir.[79]

[1]              Kax Wilson.- op. cit., s.86-90.

[2]              Emre Dölen.- Tekstil tarihi, İst. 1992, s.476.

[3]              Suda eriyen bir taştır. Bürhan-ı Kaatı’ya göre aynı taşa Loferdis – Yunanîde “hacer-il kiptî deneri gayet gevşek bir taştır, derhal suda erir. Çırpıcılar anınla keten gaslederler” adı verilmiş (TS).

[4]              Uşnan (Farisî): çoğan tabir olunan nebata derler, anınla esvap gaslolunup ve mahrukundan kalye taşı imal olunur – Kalye taşı = potas (ibd.).

[5]              Bu sözcük Fransızca “apprêt”, yani “hazırlama – perdah”tan gelmiştir.

[6]              Kâğıda ve esvap üzere sürülen nesneye ki, nişasta ve yumurtadan yaparlar, kâğıda ve esvaba kuvvet verdiği için ahar dediler (TS).

[7]              Sarızambak (asphodelus ramosus) kökünün kurutulup öğütülerek elde edilen unundan yapılan ve ciltçilerle terlikçilerin meşin yapıştırmakta kullandıkları bir macun. Sulandırılmış şekli, “apre”de istimal edilir.

[8]              Yabani ejder dikeni – keven (astragalus gummifer).

[9]              Bahaettin Ögel. – İslâmiyetten önce Türk kültür tarihi, Ank. 1962, s. 143.

[10]            ibd., s.20

[11]            Tamara Talbot Rice. – The Scythians, London 1958, s. 60.

[12]            ibd„ s.64.

[13]            G. Contenau- La civilisation Phénicienne, Paris 1949, s. 240-241.

[14]            W. F. Albright.- The archeology of Palestine, Middesex 1963, s.96.

[15]            Köylü dilinde bu sonunculara “Ali Rıza boyası” deniliyor. Zehra Örnek.- Alacahöyük ve civarı örme ve dokuma motifleri, in TED IX, 1966, s.48

[16]            Zehra Örnek, (op.cit) -Osman Bayatlı- Bergama’da dokumacılık, in TED II, 1957, s.54-55 ve Kenan Özbel.- Anadolu tefriş halıları, “El Sanatları” serisi. XII, 1949.

[17]            Bakır sülfat- göztaşı. “Zaç”, esas itibariyle “sülfat” radikalini ifade eder. “Kıbrıs” ise ünlü adanın adını aldığı cuprum, cyprum, yani bakırdan muharreftir.

[18]            Kil gibi toprak olup Çağlan köyünde çok bulunur – Halen şap kullanılmaktadır (Z. Örnek- O. Bayatlı, ibd.)

[19]            Pancarla aynı fasileden olmakla birlikte bir tür olup Alacahüyük’te yetişen bir tüberkül.

[20]            Serkele, serge’nin muharrefi olup sürü önünde giden koyun, keçi anlamına gelir (BTL). Serkele otu ise sair adlarıyla sitrenç ve bucterek-i Hindî olup Fransızcası dentelaire’dir (Kamus Fransuvî)- Diş ağrısına iyi geldiğinden bitkiye Fransızca bu ad verilmiş.

[21]            Paslı demir yerine, bunun kükürtlü ılıca çamurunda hâsıl ettiği demir sülfat olan Kara boya da kullanılır.

[22]            Prunus Muhaleb

[23]            Sambucus nigra

[24]            Osman Bayatlı. – Bergamada dokumacılık, in TED II, 1957.

[25]            Kax Wilson.- op cit., s.91-92.

[26]            ibd., s. 86-93.

[27]            ibd., s-107-112.

[28]            Joseph Doumet.- Etude sur la couleur pourpre ancienne et tentative de reproduction du procédé de teinture de la ville de Tyr décrit par Pline lAncient, Beirut 1980.

[29]            Sabatino Moscati. – The world of the Phoenicians, New York 1968, s.83-84.

[30]            André Leroi – Gourhan. – Les religions de la prehistoire, Paris 1969, s.66-67.

[31]            H. A. Manandian. – The trade and cities of Armenia in relation to ancient world trade, Lisbon 1965, s.75 – 80.

[32]            Talmud, Berakhoth 9b. -Tel Aviv 5729 – 1969,  s.173.

[33]            Herodotus VII /66.

[34]            ibd.,  VII/75.

[35]            Mehmet Kaplan. – Oğuz Kağan destanı ile Dede Korkut Kitabı’nda eşya ve aletler, in  Coll. – Jean Deny Armağanı, s. 148 – 149.

[36]            ibd.,  s. 157.

[37]            A. Dilâçar. – Türk diline genel bir bakış. Ank. 1969, s.35.

[38]            Clauson, s. 512.

[39]            Bildirinin tarihi 1937’dir. O günden bugüne çok şey açığa çıkmıştır.

[40]            Sabri Atayolu.- Türk kırmızısı, in II. TTKg, 1937.

[41]            Ahmet Caferoğlu.- Orta Anadolu ağızlarından derlemeler, İst. 1948, s.54.

[42]            ibd., s.62.

[43]            ibd. s.94

[44]            Dikkat edildiyse bütün Avrupalı araştırıcılar, hep işin başını Yunanistan diye gösteriyorlar “Greko- Romen” kafa ile…

[45]            Kâmil Kepecioğlu.- Bursa’da Şer’î mahkeme sicillerinden ve muhtelif arşiv kayıtlarından toplanan tarihî bilgiler ve vesikalar, in Vakıflar Dergisi II.

[46]            Yeşim Öztürk. – Balıkesir.- Sındırgı yöresi Yağcıbekir halıları. Kültür B. yay, Ank.1992.

[47]            Yeşim Öztürk. – op. cit.

[48]            M. Burke.- Matières colorantes. Asie occidentale, in Coll.- Dictionnaire archéologique des techniques.

[49]            Harald Böhmer.-Purple obtained with natural dyes in Anatolian pile karpets and flatweaves in Coll.- Oriental carpets and textile studies III. Part I, s. 127-130.

[50]            AB, madde “cehri”.

[51]            Murray L. Eiland Oriental rugs. A comprehensible guide, Boston 1976.

[52]            Fulya Bodur.- Karapınar halıcılığı, in coll. – Türk Dünyası Araştırmaları. Ekim 1984, s.75.

[53]            İsmail Hakkı Akyoloğlu.- Bolu çevresinde terki (Türk binit takımı) heybeleri, in ibd., s.85.

[54]            Gonca Samuk:  Uşak halılarının dünü ve bugünü, in ibd., s. 122-124.

[55]            İsmail Öztürk. – Bitki boyaları üzerine birkaç not ve Yenikent köyünden boyama örnekleri, in TED XVII, 1982.

[56]            Zir, Ankara’ya altı saat uzakta bir ilçedir.

[57]            Kâmil Su.- Tiftik ve sofçuluk, in TED XVII, 1982

[58]            Charles Téxier.- Küçük Asya, terc. Ali Suat, İst. 1339, CII, s.477

[59]            Tevfik Eşberk.- op cit., s.63-66

[60]            ibd.,  s.68-71

[61]            Reşat Genç. – Türk inanışları ile millî geleneklerinde renkler ve sarı – kırmızı – yeşil, in ERDEM, IX/27. Aydın Sayılı özel sayısı III, Ank 1997, s.1075-1076.

[62]            Bahaeddin Ögel. – Türk kültür tarihine giriş, C.VI. Ank. 1984, s.175-177.

[63]            Reşat Genç. – op. cit., s.1077-1078.

[64]            Bu hususta bkz. B.Oğuz.- Türkiye halkının kültür kökenleri, C.I, İst.1976, s.l43.

[65]            Jean Deny. – Türk dili grameri (Osmanlı lehçesi) İst. 1944, s.6-7

[66]            N. Ucak. – Fenomlerin özellikleri üzerine bir deneme, in AÜDTCF Dergisi IX/4, Aralık 1951.

[67]            ibd.

[68]            Bunun ayrıntılı öyküsü için bkz. Kültür Kökenleri II/1, s.341 ve dev.

[69]            M. J. Vermaseren.- Cybele and Attis. The myth and the cult, London 1977, s.97

[70]            Walter Ruben. – Eski Hind tarihi. Çev. C. Z. Şanbey, Ank. 1944, s.19

[71]            Sarı Saltık (Saltık Dede) için bkz. Burhan Oğuz.- Türk halk düşüncesi C.II ve III passim

[72]            Bahaeddin Ögel. – Türk mitolojisi I, Ank. 1971, s. 301, 317, 363, 522, 524.

[73]            Orhan Şaik Gökyay. – Dedem Korkut’un Kitabı, İst.1973, s. 86, 89, 90.

[74]            Zikreden A. Taneri. – Eflâkî ve eseri hakkında, in Coll. İran Şehinşahlığı’nın 2500. kuruluş yıldönümüne armağan, s.432.

[75]            Bunun öyküsü için bkz. Manghol-un Niuca Tab’caan. – Moğolların gizli tarihi (yazılışı 1248). Terc. Ahmet Temir, Ank. 1948. paragr. 17-21 (s.7-8).

[76]           Louis Werner. – Via porphyrites, in ARAMCO WORLD, Nov-Dec 1998.

[77]            René Grousset- L’Empire du Levant Histoire de la question d’Orient, Paris 1949, s.323-324.

[78]            Clau Je Cahen – Turcobyzantina et Oriens Christianus, Variorum reprints, London 1974 (XII. Le commerce anatolien an débit du XIIIè siècle.)

[79]            ibd., İ.L’alun avant Phocée. Un chapitre d’histoire économigue Islamo – Chrétienne au tepms des Croisades.