Avrupa’da faşist rüzgârların belirgin şekilde estiği aşikâr. Bu rüzgârların esintisi hiç mi Türkiye’yi yalamıyor? Ergün Yıldızoğlu’nun “Haider’in ‘hakikati’ adlı yazısından (Cumhuriyet, 07.02.2000)” ülkemiz açısından alınacak hayli ders çıkıyor. Yıldızoğlu’nun makalesini okurken insan, sanki aynaya bakmış gibi oluyor. Okuyalım onu.
Jög Haider[1] Avrupa politikası açısından neyi temsil ediyor ki bu kadar tepkiye neden oluyor? Ne de olsa, Avusturya’da Özgürlükçü Parti’nin iktidara ortak olması ve aşırı sağcı, “göçmen düşmanı”, “Nazi sempatizanı” Haider üzerine çok yazıldı. Ama dün Avrupa Birliği’nin geleceği ve jeopolitiği açısından çok daha önemli sayılabilecek İtalya’nın, kendini “post – faşist” olarak niteleyen, Mussolini’nin mirasına sahip çıkan Kuzey Liga’sının, hükümete ortak olmasına sesini çıkaramayan Avrupa liderler topluluğunun bugün birden bire ayaklanmasının arkasında yatanlar üzerinde biraz daha düşünmek faydalı olabilir.
Haider’in yükselişi aslında Avrupa ülkelerindeki liderlerin ve demokrasilerin bir süredir içine düştükleri bir “çıkmaz”ın ürünü gibi duruyor. Haider, bu çıkmazı dışa vuran bir “semptom” olduğu için bir taraftan bu liderlerden bu kadar tepki çekiyor. Diğer taraftan da Haider bu tepkileri göstermelerine olanak sağlayarak, Avrupa Birliği liderlerinin bir “yarasına” (toplum içinde saygınlıklarının erimesine) anlık da olsa merhem oluyor.
Bir süredir AB ülkelerinde, iktidarda hangi parti olursa olsun (ki çoğunlukla sosyal – demokrat), Haider’in yükselmesiyle yakından ilgili, “hastalıklı” bir siyasî – ideolojik ortam oluşmuş durumda.
Demokrasinin sağlıklı işleyebilmesi, siyasî iktidarların halkın gözündeki meşruiyetlerini korumaya devam edebilmesi için temsil ilişkilerini taşıyan, hükümetleri oluşturan siyasî partilerin ve muhalefetlerinin sürekli olarak “seçenek üretmesi, geleceğe ilişkin umutlu hedefler” sunması gerekir. Ne ki, geçen 10 – 15 yıl içinde, Avrupa ülkelerinde iktidar ve muhalefet partileri arasındaki siyasî ideolojik ayrım, halklarına sundukları projeler açısından, giderek ortadan kalktı.
Muhalefet ve hükümet bu kadar birbirlerine benzemeye başlayınca “muhalefet” yok oldu. Buna bağlı olarak da “vatandaş”, kendinin, tek bir tür politikaya mahkûm edilmiş, seçenekleri elinden alınmış, dolayısıyla “demokratik haklarını kullanamaz” bir durumda olduğunu düşünmeye – görmeye başlamış. Ek olarak, yakın zamanlara kadar, geleceğe yönelik bir proje, “ütopya” sunan sosyalist / sosyal – demokrat partilerin (devrimci ya da reformist olması burada hiç önemli değil) bu kimliklerini terk ederek muhafazakâr partilere benzemesi, en belirgin şekilde “sağ” ve “sol”un sınıflara dayalı politikanın “aşıldığını” ileri sürmeye başlaması, toplumda ileriye yönelik gelişme beklentisinin vektörünü kırmış. İleriye doğru değişme olasılığının ortadan kalkmasına ilişkin bir inancın yayıldığı bir noktada “toplum”, içinde belirgin bir değişme olmadan sürekli dönüp durulan, adeta kanserli hücreler gibi büyümeye ve çürümeye devam eden bir organizma olarak algılanır. İleriye değil, geriye doğru, nostaljik eğilimler su yüzüne çıkmaya, toplumsal hoşnutsuzluklarla ilgili olarak, toplum dışından kaynaklanan açıklamalar ilgi çekmeye başlar. Bu koşulları temsil eden partilerin sundukları seçenekler, toplumun ilgi alanı içine girmeye başlar. Nitekim bu yeni “sınıflar üstü” politika iddiası toplumda, hem emekçi kesimlere, hem de büyük sermayeye tepkili, son derecede muhafazakâr bir orta sınıfın ideolojik reflekslerinin tüm Avrupa ülkelerinde siyasî reçetelerin başına geçmesine neden olmuştur.
Tam bu noktada, Avrupa’nın en zengin ikinci ülkesi Avusturya’ya dönersek, buradaki istikrarlı büyüme, düşük bir işsizlik altında yaşayan 9 milyonluk bir toplumun, bugünkü Avrupalı liderlerin adeta “idealini” oluşturduğunu görebiliriz. Ama Avusturya halkı sistemden mutlu olmayan, muhafazakâr ve sosyal – demokrat yönetici tabakasından hızla bıkmaya ve yeni seçenekler aramaya başlayan ve ararken “geriye dönük, yabancı düşmanı, demagojik”, var olan kurallara uymamakla övünen Haider’i bulan ülke olmuştu. Üstelik, tüm Avrupa ülkeleri “pusuda” bekleyen Haider’lerle dolu!
Tam bu noktada faşizmin doğasını ve yükseliş dinamiklerini herkesten daha iyi çözümlemiş bir düşünür olarak Troçki’nin geleceğe ilişkin “toplumsal umutsuzluk, faşizm için çok verimli bir toprak oluşturur” uyarısını hatırlamakta büyük fayda olabilir.
.
. .
Modern antisemitizm’in “kâşifleri”nden biri Viyanalı Georg von Schönerer’di. Avusturya’da 1800’lerde yandaş bulmaya başlayan akım, önceleri sosyal alanla sınırlı kaldı, ancak çok geçmeden siyasete sıçradı. Antisemitizmi siyaset malzemesi yapmak, aynı yıllarda Viyana’da popüler Belediye Başkanı Karl Lüger’e nasip oldu. Hitler, aklı ermeye başladığında, yani I. Dünya Harbi öncesinde, doğum yerinde anti-semitik demagojiyi kavramakta hiç de zorluk çekmeyecekti. Tabiî faşizmi Almanya’ya yayıp iktidara taşıdıktan sonra, Avusturya’da taraftar bulmakta da.
Nazizm’in ilk suç ortağı, işbirlikçisiydi Avusturya. Hem de gönüllü. Birçok Avusturyalı 1933’ten beri Hitler’in izindeydi. “Nihaî Çözüm”e de hayli katkıda bulundular. Mart 1938’de Viyana’ya giren Alman tankları güllerle karşılandı. 1 milyona yakın insan sokağa dökülüp sevinç naraları attı. Hemen ardından da Viyana sokaklarında Yahudi karşıtı eylemler aldı başını yürüdü. Hitler’in yanı sıra Eichmann gibi Avusturya’nın nice “evlâdı”[2], Nazizm’in neferlerindendi.
Avusturya’da 500 bin Nazi vardı. Bu, oran olarak Almanya’dan fazlaydı. Üstelik Alman ordusunda da 1 milyon Avusturyalı görev yapıyordu.
Ne var ki, savaş sona erdiğinde ortaya bir “yalan” atıldı: Avusturya aslında faşizmin ilk kurbanıydı! Nazilere karşı direnmiş, ancak sonunda boyun eğmek zorunda kalmıştı. Avusturya, ilhak edildiği yedi yıl boyunca “yoktu”. Dolayısıyla soykırımdan sorumlu tutulamazdı. Müttefikler arasındaki “güç dengesi” bunu gerektiriyordu. Faşizmin faturası İtalya’ya, Nazizm’in faturası Almanya’ya kesildi. SSCB’nin payına düşen Avusturya, arada kaynadı gitti. Nazizm’le mücadele adına Avusturya’nın Nazi yandaşı değil, Nazi karşıtı unsurları öne çıkarıldı.
Avusturyalılar bu “yalan”a inanmaya dünden hazırdılar… Hemen kolları sıvadılar: Avusturya’nın geçmişi “temizlenecek”ti. Ülke huzur ve istikrara kavuşturulacaktı. “Yalan”, adeta bir toplumsal sır olup çıktı.
1970’li yıllara gelindiğinde Avusturya’nın gelmiş geçmiş en saygın başbakanlarından, üstelik de Yahudi Bruno Kreisky’nin hükümetindeki bakanlardan dördü eski Nazi, biri de eski SS subayıydı. Hattâ Kreisky’nin Meclis başkanlığı için adayı da, yine bir eski SS’ti! Ancak pek gocunan yoktu durumdan.
Harpten sonra Avusturya siyaset sahnesinde sadece iki aktör rol alacaktı: Muhafazakârlar ve Sosyal – Demokratlar. İki parti kâh tek başlarına, kâh koalisyonla yalnızca ülkeyi yönetmekle kalmayacak, aynı zamanda parselleyecekti. Bu partilerden birine üyelik, bürokratik ya da özellikle devlete bağlı özel sektörde “köşe kapma” bir yana, “profesörlükten itfaiyeciliğe” kadar her kapıyı açacak, buna karşılık orta sınıf ve gençlik düzene yabancılaşacaktı. Burjuvazi yerini çoktan almıştı.
İşte tam bu sıralarda, 1980’lerin başında Jörg Haider diye birinin sesi duyulmaya başlandı, Avusturya’nın taşrası Kärnten’de. Nazi kökenli bir aileden geliyordu Haider. Slovenya sınırında Almanya’nın Avusturya’yı ilhak ettiği 1939’da Yahudilerden zorla satın alınmış 15 bin dekarlık, 15 milyon dolarlık bir arazinin sahibiydi. Eski bir Nazi subayı ve Avusturya’da en ateşli Hitler taraftarlarından biri olarak bilinen babası, bir cinayete adı karıştıktan sonra soluğu Almanya’da almıştı. Babasıyla gurur duyuyordu Haider.
Haider, 1986’da ÖFP’nin dizginlerini eline geçirdi. Oy oranı henüz yüzde beş civarındaydı. İlk işlerinden biri Carinthia’da okulları ayırmaya girişmek oldu. Ona göre Slovence – Almanca eğitim yapan okullar bir yanda, yalnız Almanca eğitim yapan okullar bir yanda olmalıydı. Zaten “çok kültürlülük bir hayal”di (“Ne mozaiği ulan!”…).
1986’da Avusturya’da cumhurbaşkanlığı seçimi vardı. En güçlü aday, eski BM Genel Sekreteri Kurt Waltheim’di. Ne var ki, tüm dünya Avusturyalıları, Waldheim’a oy vermemeye çağırıyordu. Çünkü geçmişinde Nazi lekesi saptanmıştı. II. Dünya Harbi sırasında bir Nazi subayı olarak Bosna’da yaptıkları gün ışığına çıkmıştı. Ancak o da, milyonlarca Avusturyalı gibi “hafıza kaybı”ndan muzdaripti ve “böyle bir şey” hatırlamıyordu. Avusturyalılar oralı olmadılar ve Waldheim’i Cumhurbaşkanlığına seçmekte hiçbir beis görmediler. Çünkü o, “aralarından biri”ydi.
1980’lerin sonunda Haider sivri çıkışlarıyla dikkat çekmeye başlamıştı. Açıktan açığa Yahudi karşıtlığı gütmüyordu belki, ama soykırımın hakikaten yapılıp yapılmadığını sorgulamaktan, 1989 yılında sırf Yahudi kökenli olduğu için valilik seçimlerindeki rakibini karalamaktan da geri durmuyordu. Başarılı da oldu; o artık eyalet valisiydi.
Ama gözü yüksekteydi Haider’in. Ortam müsaitti. O kadar ki Viyana’nın merkezinde, iki büklüm olmuş ihtiyar Yahudileri, ellerinde diş fırçasıyla kaldırımların tozunu alırken resmeden heykel, Avusturyalıların hoşuna gitmediği için tam yedi yılda bitirebildi. Soykırım anıtı da o yıllarda bürokratik engellemeler ve toplumsal direnişle karşılaştı.
Haider, 1991’de eski SS subaylarının katıldığı bir konferansta “Sevgili dostlarım” diye söz alıyor, ülkelerine derinden bağlılıklarını övüyor; dört yıl sonra, yine bir başka toplantıda aynı dostları için “onurlu ve karakterli insanlar” diyor…[3].
.
. .
Hikmet Çetinkaya[4], genelde kültür emperyalizmine, özel olarak da Alman “İslâm”ının yerleştirilmesi çalışmalarına değiniyor ve bunları hakimane irdeliyor. Okuyoruz onu.
“Micha Brumlik, Almanya’da tanınmış bir eğitim araştırma uzmanı…
Brumlik, “Eğitim ve Bilim sendikası”nın (GEW) yayın organına (Şubat 2000) verdiği demeçte şöyle diyor:
“Yabancı ülkelere göç eden toplumlara, kendi anadillerinde eğitim verilmesi imtiyazının kaldırılması gerekir…”
Şimdi akla gelen soru şu oluyor:
“Almanya’da 2 milyon 400 bin Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı bulunuyor; acaba Almanya Türklere karşı bir tavır mı takınıyor?”
Kendi kültürlerinden uzaklaştırıp, Alman kültürüne yaklaştırılma çabaları uzun süredir bu ülkede tartışılıyor…
Son olarak GEW kongresinde gündeme getirilen “Uyanış kültürü” ve Muhalif kültürler Avrupa’sına giden yol” konulan bir asimilasyon (kendi içinde eritme) politikası mıdır?
Micha Brumlik’e yöneltilen soru şöyle:
“Bu görüş hangi politik nedenlere bağlı?”
Brumlik’in yanıtı oldukça düşündürücü:
“Bugün artık yabancı ailelerin çocuklarını, ne kendi toplumlarına ne de geldikleri Almanya’nın altyapısını yansıtan bir kültüre yakın tutmak söz konusudur. Nitekim yeni yeni yapılanmaya başlayan farklı bir kültürün doğuşu üzerinde durmak gerektiğini düşünüyorum. Elbette ki, farklı toplumların kültürlerini birbirinden ayırarak yalnızca kendi kültürümüzü ön plana çıkarmanın yanlış olduğunu biliyorum. Fakat göç edenlerin geldikleri topraklarda konuşulan lisanın, herkesin ortak bir değeri olarak benimsenmesi, herkesin kendi dilinde eğitim görmesi ile doğan ayrılığı ortadan kaldıracaktır.
Özellikle de, Almanya’nın işçi alımı çağrısına yanıt vererek gelenlerin, kendi özgür irade ve seçimleriyle göç ettikleri gerçeğinden yola çıkacak olursak, geldikleri ülkede, kendi dil, din ve kültürlerini gündemde tutan bir devlet yönetimi ile karşılaşmayı beklemediklerini varsaymamız gerekir”.
Micha Brumlik’in açıklamaları bir bakıma “Alman İslâm’ı” projesiyle örtüşüyor; Okullarda Türkçe derslerinin kaldırılmasını, yerine Almanca İslâm din dersi konulmasını isteyen çevrelerin düşünceleriyle birleşiyor…
Başta belirttiğim gibi Almanya’da 2 milyon 400 bin Türk yaşıyor; oysa resmî verilerde “ulusal azınlık ” 90 bin kişiyle sınırlı kalıyor…
Almanlar Türklerin ulusal kimliklerinden korkuyor bence…
O zaman da şu soruyu sormak gerekiyor:
“Almanları neden Türk kimliği korkutuyor da, İslâm kimliği korkutmuyor?”
Alman İslâm projesi, Almanya’da yaşayan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarını dinsel kimliklerini öne çıkaranlar “Türk “ ve “Kürt ” ayrımcılığını da körüklemiyorlar mı?
Yeniden Micha Brumlik’in açıklamalarına dönüyoruz.
Soru:
“Burada gerçekten gönüllü olarak gelmiş bir topluluktan söz edebilir miyiz? Daha ziyade çaresizlikten göç etmiş insanların, ekonomik durumlarını düzeltmek umuduyla geldiklerini söylemek daha doğru olmaz mı?”
Brumlik:
“Etnik alanda araştırmalar yapan sosyologlar, özellikle de işçi göçü ile gelen insanların, geldikleri ülkede çalışmaya ve yaşamaya en hazırlıklı olan kesimi teşkil ettiğini savunuyorlar. Eğer ki bu döneme, geriye dönüşü beraberinde getirecek ya da belirli bir süre sonunda sonlanacak bir girişim gözüyle bakılmışsa, bu noktada her iki tarafın da yanılgıya düştüğü aşikârdır. Çünkü bugün görebiliyoruz ki, bu insanlar buraya yaşamlarını sürdürmek ve tutunabilecekleri topraklara yerleşmek üzere gelmişlerdi.
Almanya, yasal anlamda bir göç ülkesi olma yolundadır. Belki bugüne dek, yalnızca bir göç toplumu olmasından kaynaklanan ve göçmenlere tanınan hakları tam bir gönüllülükle kendilerine sunmayan ülke konumundaydı; fakat artık, yeni bir vatandaşlık anlayışını beraberinde getiren ve etnik kökeni ne olursa olsun herkesi bir ‘Alman vatandaşı’ değil de ‘Yeni nesil vatandaşı’ olarak kabul eden değerler doğmuştur. Er ya da geç, Almanya, insanlık adına atılacak bir adımın çok ötesindeki, göçmen yasasını faaliyete geçirmekle, uluslararası bir atılıma geçmek durumunda kalacaktır.”
Geldikleri toprakta konuşulan dilin herkesçe ortak bir değer olarak benimsenmesi ne anlama gelir?
Eğer söz konusu ülke Almanya olursa, o ülkenin altyapısını yansıtan bir kültüre yakın olmak!
Yani, kendi dil, din ve kültüründen soyutlanıp Alman toplumu içinde eriyerek yitip gitmek!..
Almanya bunu “yeni kuşak yurttaşı” diye yutturmaya çalışıyor.
İslâm Federasyonu adlı dernek, Berlin’de Türklerin yoğun olarak yaşadığı Krenzberg’deki Boppstrasse 4 adresinde bulunuyor. Aynı adreste, “Berlin İslâm Federasyonu” adlı dernek dışında “bölge görüntülü yayınları” olarak nitelenen yerel televizyon (Türkisches Fernsehen in Deutschland – Almanya Türk Televizyonu) TFD stüdyoları da var. Bu televizyonda Erbakan, Şevki Yılmaz ve Şevket Kazan gibi eski ve yeni Refah – Fazilet Partisi ile diğer Millî Görüş “büyüklerinin” görüşleri yer alıyor.
Boppstrasse 4 adresinde diğer dernekler de incelendiğinde ortaya ilginç ilişkiler çıkıyor. Binanın mülkiyetine sahip İslâm Vakfı e. V. adlı dernek, aynı zamanda Berlin İslâm Federasyonu’nun üyesi. Yetişkinler için faaliyet gösteren İslâmi İlimler Mektebi’nin yanı sıra aynı adreste İslâm Koleji Derneği tarafından yönetilen ve Berlin Eyalet Hükümetinden, 1999’dan itibaren yılda 860 bin mark yardım alan bir özel “İslâmî” ilkokul da bulunuyor.
İki Almanya’nın birleşme sürecinde Doğu Almanya’nın iktidar partisi SED’in devamı niteliğindeki Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) tarafından verilen 75 milyon eski Doğu Alman markını (yaklaşık 37,5 milyon DM) devlete kaptıran ve Avrupa Birliği mahkemelerinde bu parayı kurtarmaya çalışan “İslâmî Cemaat” adlı dernek de Boppstrasse 4 adresinde yer alıyor (Şeriatçı dernek Türklerin yoğun olduğu yerde, in Cumhuriyet, 29.02.2000).
.
. .
CHP Avrupa Destekleme Derneği, Berlin Senatosu’nun okullarda İslâm dini derslerinin verilmesi konusunda, İslâm Toplumu Millî Görüş Teşkilâtı’yla bağlantılı İslâm Federasyonu’nun yetkili kılınmasına karşı çıktı ve İslâm Federasyonu’nun, Federal Almanya’yı Koruma Örgütü’nce izlenen bir örgüt olduğunu vurguladı.
CHP Avrupa Destekleme Derneği Başkanı, eski PM üyesi Ali Rıza Gülçiçek, yaptığı değerlendirmelerde, son gelişmenin yeni bir şey olmadığını, Almanya’nın bunu hep yaptığını belirterek, Almanya’da Millî Eğitim Bakanlığı olmadığını, eğitim hizmetinin eyaletlere bırakıldığını kaydetti.
Gülçiçek sözlerini şöyle sürdürdü: “Ancak bazı temel ilkeler, Eyalet Kültür Bakanları Konferansları’nda tavsiye niteliğinde kararlaştırılır. Almanya’da ilgili maddelerde, dinî kurumların kamu kurumları olduğu belirtilmiş ve kamu kurumlarının kendi mensuplarından vergi alabileceği hükmü öngörülmüştür”.
Gülçiçek, İslâmî kurumların Almanya’da kamu kurumu olmadıklarının altını çizdi. Gülçiçek, tüm bu oluşumların bilinçli yapılan eylemler olduğunu anımsattı. Gülçiçek, İslâm dininin kendi içindeki sorun ve çekişmeleri bilmeyen iktidarların, kiliselerin oyununa geldiğini vurgulayarak Almanya’daki iktidarın gerek İslâm dininin kamusal din olarak tanınmasında ve gerekse Berlin Senatosu’nda alınan karar gibi din derslerinin köktendinci örgütlere verilmeye kalkılmasında, giderek de Köln’de bir İslâm Cumhuriyeti kurulması olgusuna göz yumulmasında bilinçli ve hiç de dost olmayan bir şekilde davranıldığını ifade ederek, Türkiye’nin bu davranışın üzerine gitmesi gerektiğini kaydetti (“Almanya bunu hep yapıyor”, in Cumhuriyet, 29.02.2000).
.
. .
CHP Avrupa Destekleme Derneği Başkanı ve CHP PM üyesi Ali Rıza Gülçiçek, AB’nin Avusturya’da hükümete giren aşırı sağcı Özgürlükçü Parti (FPÖ) lideri Jeorg Haider’e verdiği tepkinin “göstermelik” olduğunu belirterek AB’nin amacının FPÖ’yü evcilleştirmek olduğunu söyledi. Türkiye’de de aynı ideolojiye sahip bir partinin (MHP) hükümette olduğunu anımsatan Gülçiçek, sol düşünceye sahip insanların “sosyal demokrat olarak görevimizi yerine getirdik mi?” diye kendini sorgulaması gerektiğine dikkat çekti. Irkçılığın geçmişten bugüne kadar geldiğinin ve yarın da devam edeceğinin altını çizen Gülçiçek, “Irkçı düşünce, özellikle yabancılara karşı güdülen ırkçılık, Avrupa’da en sol partiden en sağ partiye kadar hepsinde mevcut” dedi. FPÖ’nün iktidar olmasının büyütülmemesi gerektiğini vurgulayan Gülçiçek, AB’nin istemesi halinde söz konusu partiyi iktidara getirmeyeceğini iddia etti (‘Avusturya’da Haider, Türkiye’de MHP’, in Cumhuriyet, 06.02.2000).
.
. .
Hüseyin Baş, çok kapsamlı araştırmasında, Adolf Hitler’in iktidara gelmesinde finans çevrelerinin rolünü ortaya koyuyor[5].
Faşizmin II. Dünya Harbi sonrası beliren yeni güç dengesi ortamında insanlığı, tıpkı daha önce olduğu gibi doğrudan tehdit edecek boyutlara ulaşması, kuşkusuz, uzak bir olasılık. Ancak küresel sermayenin en gerici kesiminin “iblis”i koynunda beslediği, çıkarları gerektiğinde, ya da tehlikeye girdiğinde bu karanlık güce başvurmakta tereddüt etmeyeceği bilinmektedir. Georges Dimitrov’un 1935 yılında Komünist Enternasyonal’e sunulan raporunda faşizmi, “iktidardaki faşizm tekelci sermayenin en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğüdür” şeklinde tanımlaması, sanırız günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.
1921 yılında Hitler ve tayfası sadece çok sınırlı bir küçük patronlar grubunun desteğine sahip bulunuyordu. 1923 yılında ise Naziler büyük sanayi kuruluşlarından Thyssen’in ilgisini çekmeyi başaracaklardı. Hitler ve tayfasının kasasına ilk giren para, Thyssen’in verdiği 100.000 altın mark olmuştur. Daha sonra durum bütünüyle değişecekti! Sanayi çevreleri, Nazilerin “anti – kapitalist” lafazanlıklarıyla, sosyal demagojilerinin, gerçekte, halk kitlelerini “aldatmaya” yönelik olduğunu anlamış ve kesenin ağzını açmışlardı.
Eberhard Czichon’un “Hitler’i kim iktidara getirdi?” adını taşıyan belgesel incelemesinde, Nazilere para akıtan Thyssen ve sair büyük sanayicilerin politik destekleri olmaksızın Nazi Partisi’nin 1930 Eylül’ündeki şaşırtıcı seçim zaferinin asla mümkün olamayacağını iddia ediyor. Reichbank’ın eski başkanı Hjalmar Schacht’la ilişki kurması, Hitler için büyük önem taşıyordu. Bu ilişki, Goering’in 1931 yılında verdiği bir davette kurulmuştu. Schacht, bu davette Nazi liderinin fanatik dinamizminden son derece etkilenmişti.
Hitler, Schacht’ın önerisine uyarak Berliner Börsenzeitung adlı ekonomik bültenin yazı işleri müdürü Walter Funk’u, kendisine ekonomi danışmanı atadı. Böylece tekelci sermayenin çeşitli grupları, ortak amaçları “güçlü bir iktidar”ın kurulması için birleşmişlerdi. Söz konusu olan, Weimar Cumhuriyeti’ne karşı komplo düzenlenmesinden başka bir şey değildi. Böylece, Almanya’yı faşist bir devlet yapmaya kararlı sanayici ve bankaların nüvesi kurulmuş oluyordu. Liberalizmin ideologlarından bir başka Batı Alman araştırmacı, Prof. Rahl Dahrendorf, “Almanya’da toplum ve demokrasi” adlı eserinde ise, “Nazi liderleri” ile bir kısım büyük sanayiciler arasındaki ilişkinin varlığını kesin bir biçimde kabul etmekle birlikte, “bunun Nazizm’le büyük sanayiciler arasında bir suç ortaklığından çok, bazı patronların Hitler’in iktidara gelmesi olasılığı karşısında, kendilerini garanti altına alma” eğiliminden kaynaklandığını ileri sürüyordu.
Mamafih, Nürnberg mahkemesinde ABD başsavcısı şöyle diyordu: “Alman sanayisi ile Nazi partisi arasında işbirliği olmasaydı Hitler ve suç ortakları ne iktidarı ele geçirebilirler, ne de durumlarını güçlendirebilirlerdi”.
Ve Hüseyin Baş, yandaki bir ayrı sütunda “Kara tehlikenin ayak sesleri” adlı yazısıyla devam ediyor.
İtalya’da neo-faşistlerin Bolonya tren istasyonunu havaya uçurarak 86 kişinin ölümüne yol açtığı tarihten bu yana, faşizan aşırı sağın, ülkemizde 12 Mart, 12 Eylül dönemlerinden günümüze uzanan zaman dilimi de dâhil olmak üzere çok sayıda ülkede yeniden yükselme eğilimine girdiği kimsenin saklısı değil. Bunun temel nedenleri arasında, düzen partilerinin toplum sorunlarına yıllardır kabul edilebilir çözümler getirmekte başarısızlıkları ön sırada yer alıyor. Ancak, aşırı sağın ivme kazanarak Avusturya örneğinde olduğu gibi, iktidara ortak olacak konuma gelmesindeki zamanlama, yakın gelecekle ilgili kuşkuları artırmaktadır.
Fransa’da Le Pen ve Megret’in bazı önemli belediye başkanlıklarını ele geçirdikleri, İsviçre, İspanya, İsveç, İtalya, Belçika ve Türkiye’deki aşırı sağın gelişme içinde oldukları bilinmektedir. Yeni ve tehlikeli olan, Haider gibi bir Hitler ve SS hayranıyla, bir muhafazakâr düzen partisinin ilk kez iktidar ortaklığına girmesi ve bunun Avrupa’da iktidar olma hevesiyle yanıp tutuşan çok sayıda muhafazakâr parti için oldukça çekici bir “model” oluşturmasıdır. Aslında düzen partilerinin aşırı sağ’la ya da onun bir başka varyantı siyasî İslâm’la ortaklığa kadar giden “modeli” ilk oluşturan, çoğunca savlandığı gibi Avusturya değil, Türkiye’dir. Bu konuda ülkemizin hakkı yenmemelidir. Bayan Çiller’in Refah’la ortaklığı, ANAP’ın kökeni ırkçı küçük bir partiyi bünyesine alması ve hele son Ecevit koalisyonu, sözü geçen modelin ilki sayılmak gerekmektedir. Ayrıca, burada bir başka ilk de söz konusudur. Çünkü seçimlerden bu yana sistemi iyice güçlenen Sayın Ecevit ve partisi, oy uğruna, siyasî İslâm’ın belki de en tehlikelisinin gönlünü hoş tutmanın yanı sıra, aşırı sağ bir partiyle ortaklık yapan ilk “Sosyal Demokrat” etiketli partidir.
Hüseyin Baş, ertesi gün yine Cumhuriyet’te yukarda mezkûr yazısının devamını yayınlıyor[6].
Burjuva parlamenter demokrasisinin malî açıdan desteklenmeden işleyemediği bilinmektedir. Seçimler büyük çapta harcamalara ihtiyaç göstermektedir. Partilerin salt üyelerinin aidatlarıyla varlıklarını sürdürmeleri hemen hemen olanaksızdır. İktidara gelmek isteyenlerin, bu amaçlarına sanayici ve bankacıların “sadakası” olmaksızın ulaşabilmeleri ise mümkün değildir. Harpten sonra Alman sanayisinin krallarından biri olan Friedrich Flick’e, Nazilere ne miktar para verdiği sorulduğunda, bu ünlü para babası onlara öbür partilere oranla daha az para verdiğini kanıtlamak amacıyla 1932 yılında başta Hindenburg olmak üzere siyasetçilere verdiği paraların dökümünü yapmış.
Sermaye dünyası ile Nazizm arasındaki ilişkiler konusunda Renanya – Westfalya Kömür Sendikaları Başkanı Emil Kirdorf’la ilgili olaylar da apayrı bir yer tutmaktadır. Kirdorf Nazilerle, faşist partinin emekleme döneminden itibaren ilişki kurmuştu. İmparatorluk döneminde fetih tutkularını körükleyen “Pangermanik Birliğin” aktif üyeleri arasındaydı. Bu kömür kralı, Weimar Almanya’sı döneminde Ludendorff’un, daha sonra da Hugenberg’in destekçisi olmuştu. 1926 yılında, bir rastlantı sonucu onun Adolf Hitler’le tanışmasına yol açmıştı. Kirdorf, o andan itibaren Hitler’in düşüncelerinin coşkulu bir propagandacısı olmuş, bununla yetinmeyerek Renanya – Westfalya Kömür Birliği’ne bağlı firmaları, Nazilere her ton kömür başına 5 fenik haraç vermeye razı etmişti. Harpten sonra bu pisliğin örtbas edilmesi için çok çaba harcandı.
Belki bu ana değin Adolf Hitler’in sadece Mein Kampf’ı yazdığı sanılıyordu. 1925’te yayımlanan “Kavgam”, Nazilerin “İncil”i sayılıyordu. Harpten sonra Hitler’in bir başka kitap daha yazdığı ortaya çıkarılmıştı. Amerikalı tarihçi Henry A. Turner ise Hitler’in bir üçüncü kitabının daha olduğunu keşfetmişti. Bu kitap, 1927’de, yukarda sözü edilen Emil Kirdorf’un “özel siparişi” üzerine kaleme alınmıştı. Emil Kirdorf, Hitler’den bu kitapta, iş dünyası için programını sergilemesini istemişti. Führer, bu “sipariş”in önemini anında kavramıştı. Hitler’in siyasî yaşamının ilk günlerinden itibariyle hayranı olan yayınevi sahibi Bruckmann tarafından, dar bir işadamları çevresi için “Yeniden Yaratılışın Yılları” adı altında yayımlanan bu eseri, işte böyle gerçekleştirmişti. Üçüncü kitap, Mein Kampf’a oranla çok daha kısaydı. Daha çok bir broşür olarak adlandırılması gereken bu kitapta führer, Hitlerizm’in hedeflerini kısa ve dobra bir biçimde sergiliyordu. Nazizm’in lideri, sözü geçen broşürde faşist propagandacıların “antikapitalist” lafazanlıklarını bir yana bırakarak “hayat sahası” kuramıyla doğrudan bağlantılı olarak Almanya’nın ekonomik gelişmesi için geniş bir programdan söz ediyordu. Federal Almanyalı Profesör Heinrich Winkler şöyle yazıyor: “Nazi partisinin finansmanı sanayi ile faşist parti arasındaki ilişkilerin sadece bir bölümünü kapsamaktadır. Alman sanayisinin sağ kanadının 1929’dan itibaren, sosyal politika ve daha genelde Weimar sistemine karşı giriştiği savaşlar, ilk Alman Cumhuriyeti’nin yıkılıp gitmesindeki dolaylı desteği, çeşitli sanayicilerin Nazi partisine yaptıkları direkt maddî yardımlar kadar önemlidir”.
Gerçekten de Weimar Almanya’sının alın yazısı üzerinde söz sahibi olabilecek tek sosyal grup, finans kapitali ve sanayicileriydi. İktidarın anahtarlarını ellerinde tutanlar bunlardı. Ve bu iktidar Nazilere teslim edilmişti.
1930’la 1932 arasında Reich’in başbakanı olan Heinrich Brüning, anılarında ilginç şeyler söylüyor. “Saygıdeğer” burjuva partileri Hitler’in ne mal olduğunu pekâlâ biliyorlardı. Bununla birlikte işbirliği yapmayı da ihmal etmiyorlardı. Brüning, 1930 Mart’ında iktidara geldiğinde, Ekim ayının daha başında, büyük bir gizlilik içinde Hitler’i kabul etmiş, onunla izlenecek ortak taktiği, enine boyuna görüşmüştü. Brüning, Hitler’e ayrıca “Daha sonraki işbirliğinin doğal habercisi niteliğinde olması gereken muhalefet biçimi üzerinde bir anlaşma” da önermişti. Oynanılacak roller, “komünizme karşı denge oluşturmak” şeklinde olacaktı.
Antikomünist hareketleri ve Hitler’in iktidara gelişini destekleyen Ruhr havzası patronları, İngiltere’deki “Ekonomik Birlik” adını taşıyan, gerçekte ise iş dünyasının anti-komünist örgütü olan bu kuruluşla sıkı işbirliği içindeydi. Ruhr’lu patronlar, aynı zamanda, başta Fransa ve Belçika olmak üzere, diğer ülkelerdeki anti – komünist patron kuruluşları ile de içli dışlı ilişkiler sürdürüyorlardı. Brüning’in şu itirafı, ayrıca ilgi çekiyordu: “1930’da Hitler’in iktidara getirilmesi projesi olgunlaştığında, çok sayıda büyük patron (Brüning burada isim vermiyor) bu konuda salt Hindenburg’a baskı yapmakla yetinmemişler, o dönemdeki ABD Büyükelçisi Frederick M. Sackett’i ziyaret ederek ondan ‘hükümete karşı bir davranış içine girmesi ve Hitler lehine baskı yapmasını’ istemişlerdi”. Brüning tarafından 1947’de yayımlanan bir mektupta, Nazilerle tekeller arasındaki ilişkiyle ilgili son derece ilginç bir cümle yer alıyordu: “Hitler’in iktidara tırmanışında rol oynayan önemli unsurlardan birini de, Nazi liderinin yabancı ülkelerden büyük miktarda para yardımı alması oluşturmaktadır”.
1933 Ağustos’unda başkanları Albay Sosthenes Behn yönetiminde ünlü ABD tekeli ITT’yi temsil eden bir heyet Berlin’e geldi. Sosthenes salt Hitler’le görüşmekle kalmayıp Wilhelm Keppler aracılığıyla ITT’nin Almanya şubesi için temsilciler tayin edilmesini önerdi. Almanların bu konuda öne sürdükleri isim, Baron von Schröder oldu. ITT ile Naziler arasındaki ilişki amaçsız değildi. ITT’nin Almanya şubesi, Lornez, Foche-Wulf uçak fabrikasına yüzde 28 hisseyle ortak olmuştu. Foche – Wulf’un ürettiği uçaklar daha sonra İngiliz kentlerini bombalayacaklardı.
ABD tekeli ITT ile (bu tekelin Şili’de Allende’nin demokratik rejiminin yıkılmasındaki karanlık rolü henüz belleklerdedir) Naziler arasında sıkı işbirliği II. Dünya Harbi’nin başlangıcına değin sürmüştü. İşin ilginç yanı, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bu ilişkiden tümüyle haberli olmasıydı. Bakanlıklar arası iletişim komitesinde 1943’te düzenlenen bir resmî rapor, ITT’nin giriştiği karanlık işlerin yanı sıra bu kuruluşun “ittifak” ülkelerindeki “şube”lerinden sağladığı büyük “kârlardan” da söz ediyordu. Hitler’i ziyaret eden tek ABD’li işadamı Behn olmamıştı. Faşist lider, ABD’nin büyük petrol ve otomobil sanayicilerinin temsilcilerini de Berlin’de kabul etmişti. Bu takıma göre Hitler’in kurduğu Nazi rejimi, muazzam kârlar elde edebilecek bir “yemlik”ti.
Makalenin sonunda Hüseyin Baş, bir dipnot düşüyor. Hitler’in mimarı ve Silâhlanma Bakanı Albert Speer, “III. Reich’in Yüreğinde” adını taşıyan anılarında “Adolf Hitler Fonu”ndan söz ederken, çevredekilerin Hitler’e kişisel gelir sağlamak için nasıl birbirleriyle yarıştıklarını da anlatmaktadır. Bunların arasında en ilgi çekici olanı, Bormann’ın “dâhiyane” buluşudur. Bormann, Posta Bakanı’nın ve Hitler’in fotoğrafçısının da yardımıyla führerin, pullardaki fotoğraflarından her pul için küçük bir miktar “telif hakkı” almasını sağlamış. Bormann’ın bu ilginç buluşuyla Hitler’in kişisel kasasına, satılan milyonlarca puldan “telif hakkı” olarak milyonlarca mark girmiştir.
.
. .
Almanya gerçeğini irdelerken bunda “Yeşiller”in payını görmezlikten gelemeyiz. Bu hareketin gerçek mahiyetini, dününü ve bugününü, Aydın Engin’in kaleminden okuyoruz[7]:
Almanya’da Karlsruhe kentinde, koalisyonun küçük ortağı Yeşiller’in kurultayı toplandı. Türkiye’ye satılması düşünülen Leopard tankları da kurultay gündemindeydi.
Ekonomik açıdan böylesine ağız sulandırıcı, 7 milyar dolarlık bir “ticaret”, Yeşiller’in kurultay gündemine oturdu. Türkiye’ye Leopard 2 tanklarının satışı, kurultayda ateşli tartışmalardan sonra reddedilirken Türkiye dışındaki ülkelere tank satışı yapılması, 296 Yeşil delegenin olumsuz oyuna karşı, 305 Yeşil (?) delegenin olumlu oyuyla benimsendi.
Yani Yeşiller, Türkiye’ye tank satışını reddetti, ama başka ülkelere tank satışı yapılmasını kabul etti.
Avrupa’nın en güçlü Yeşil Partisi’nin yeşili biraz daha soldu. Açık yeşille sarı arasında çok az fark kaldı.
Alman bayrağı üç renkten oluşur: Siyah, kırmızı, sarı.
Yeşiller siyaset arenasına çıkmadan önce, iktidar ve muhalefet rollerini aralarında bölüşen üç partiden sosyal demokrat SPD “kırmızı”yla, merkez sağ muhafazakâr parti CDU “siyah”la, liberal çizginin, serbest piyasa ekonomisinin kararlı savunucusu FDP de “sarı”yla simgelenirdi.
Önce “açık kırmızı” SPD solmaya başladı ve şimdiki Başbakan Gerhard Schröder’le birlikte iyice sarardı.
1980’den itibaren siyasî arenada önce yavaş yavaş, sonra da hızla tırmanmaya başlayan Yeşiller, Alman bayrağında bulunmayan bir renktiler. Siyaset sahnesinde gerçekten de “yepyeni” bir renk ve soluk getirdiler.
Komünist partilerin örümcek bağlamış bürokrasisinden sıtkı sıyrılmış Marksistleri, doğanın kirlenmesinin ve tahribinin insan yaşamını yok oluşa götüren azgın tırmanışına karşı çıkan çevrecileri, üç geleneksel parti arasındaki “tahterevalli demokrasisi”nin çürümüşlüğüne karşı tepki duyan aydınları kucaklayan ve onlarla büyüyen Yeşiller, Almanya’daki barış hareketinin, militarist düşlerin, özellikle kimya sanayisinin doğayı ve yaşamı tehdit eden saldırganlığının ve her şeyden önce “kâr, daha çok kâr” hedefine kilitlenmiş kapitalizmin korkulu düşü oldular.
Başlangıç yıllarının kirlenmemiş coşkusu içinde Yeşiller hareketinin temel siyasî stratejisi, siyasî iktidarı ya da iktidar ortaklığını reddetmek ve “demokrasinin sopası” olarak kalmaktı.
İyi sopaydılar. Vurdukları yerden ses getiriyorlardı. Alışageleni, tabuları, değişmez sanılan kurumları sarsıyor, hırpalıyor ve diri bir toplumsal muhalefetin çocukları olarak yorulmak bilmez bir inatla sistemi eleştiriyor ve sisteme “müdahale” ediyorlardı.
Geleneksel temsilî demokrasiyi ellerinin tersiyle bir yana itecek, delegelerle parti kodamanları arasında yıllardır sürüp giden “al gülüm – ver gülüm” ilişkisini kıracak yollar aradılar. Seçilen milletvekilinin, seçim bölgesindeki seçmenlerin isteği üzerine geri çekilebilmesinin, seçilenlerin bir iki yıllık periyotlarla değişmesinin, parti içinde liderliğe soyunan ve sonra da liderliğini pekiştirmek için örgüt içi manevralara girişenlerin önünü kesmenin yollarını aradılar. Geleneksel partilerin itirazlarına rağmen, “temsilî demokrasiden taban demokrasisine” giden yolları tıkayan kapıları aralamasını becerdiler.
Bu dirilik onları güçlendirdi. Güçlenen Yeşiller, önce kent parlamentolarında, ardından eyalet parlamentolarında barajı aştılar. Sonra da federal parlamentoya girmek için zorunlu yüzde 5’lik barajı da yıktılar ve parlamentoda grup kurup çocuksu, diri, yaratıcı, üretken muhalefetlerini parlamento çatısı altına taşıdılar.
Ve süreç tersine işlemeye başladı.
Sistemi değiştirmeden onarmayı hedefleyen Yeşiller, sistem tarafından emilmeye başladılar. Hele önceleri eyalet parlamentolarında başlayan, çoktan “sararmış” sosyal demokratlarla koalisyon ortakları federal hükümette bir ortaklığa dönüşünce Yeşil’in solma süreci de hızlandı.
Yeşiller’in iktidar ortağı olduğu hükümetin önüne Kosova’ya askerî müdahale sorunu geldi. Yeşiller, militarist çözümlere kesinlikle “hayır” diyen geçmişlerini unutup “evet” dediler.
Alman ekonomisini, serbest piyasa kurallarına sımsıkı sarılarak geliştirme sorununu önüne koyan “sarıya dönüşmüş kırmızı” SPD, sosyal devletin yüzyıllık kazanımlarının son kırıntılarını da budamaya niyetlendiğinde, Yeşiller’e düşen, “düzene itiraz”larını unutmak oldu.
Ve şimdi… Sorunların barışçıl çözümünü “olmazsa olmaz” bir siyasî ilke olarak benimsemiş Yeşiller, 7 milyar dolarlık tank ticaretinde “Türkiye’ye satmayalım, ama başka ülkelere satalım” noktasına gerileyerek iyiden iyiye soldular.
Solup sararan kırmızı SPD’ye, şimdi de solup sararan Yeşil eklendi.
Hem de nasıl.
Bir “yeniden doğuş”un sancılarını çeken CHP’nin de, bir türlü ergenlikten delikanlılığa sıçrayamayan ÖDP’nin de alacakları çok ders var…
.
. .
Türkiye’de rejim karşıtı faaliyet gösteren irticaî gruplara destek veren ülkelerin haritası çıkarıldı. İstihbarat birimleri, yurt içinde faaliyet gösteren tarikat, cemaat ve bunların kollarının hemen hemen tamamının dışarıdan destek aldığını belirledi. İstihbarat birimleri Süleymancılar, Kaplancılar ve Işıkçıların Almanya, Nurculuğun iki kolu Yeni Asyacılar ve Fethullah Gülen Grubu’nun ABD, Nakşibendî tarikatının İskenderpaşa, Menzil ve Erenköy cemaatlerinin Suudi Arabistan, Halvetîler tarikatının da Suriye tarafından desteklendiğini tespit etti. İstihbarat birimleri, Suudi Arabistan’ın güçlenen Millî Görüş’çülere maddî yardımda bulunduğunu, 10 yıl öncesine kadar da Kadirîleri desteklediğini belirledi (Suudi Arabistan’ın arkasında ABD’nin bulunduğu hatırdan çıkarılmayacaktır – B. O. ).
Almanya’nın, topraklarında Türkiye karşıtı faaliyet göstermek isteyen irtica yanlılarına ilk olarak Köln’de dernek ve vakıf kurmaları, ardından diğer bölgelere yayılmalarına izin verdiği bildirilmektedir.
Köln’de örgütlenen cemaatlerin eyaletlerde bulunan “Eyalet Anayasasını Koruma Ofisi (LFV) gözetiminde çalıştıkları vurgulandı. Bu ülkede en yaygın örgütlenmeye Süleymancılar, Millî Görüş’çüler içinde Nakşibendîler ve Kaplancıların sahip olduğu kaydedildi.
Almanya’da yoğun olarak örgütlü bulunan Süleymancıların bu ülkedeki “İslâm birliği Merkezleri”nin sayısı 405, tüm Avrupa’daki “İslâm Birliği Merkezi” sayısının 800 olduğu bildirildi.
Süleymancıların, içerisinde pansiyon ve dernek merkezi yer alan ve mülkleri kendilerine ait 180 binalarının bulunduğu; Türkiye’de ise 800’ün üzerinde dernek, vakıf ve Kur’an kursuna sahip oldukları dile getirildi. Almanya’ya en sadık cemaat olan Süleymancıların bu ülkedeki taşınmaz varlıkları bakımından Millî Görüşçülerden daha zengin oldukları, İran’la ilişkilerini Viyana üzerinden sürdürdükleri vurgulandı.
Türkiye’de faaliyet gösteren Nurcu grupların da son dönemde Avrupa’ya, özellikle Almanya’ya açılmayı amaçladıkları bildirildi (Cumhuriyet, 19.04.2000).
.
. .
Yeni Nazizm, bir “hortlayan hastalık” gibi gösteriliyor. O ise ki, hep söyleyip yazdığımız gibi, 1945’te başlatılan “Nazilikten arınma hareketi”, aslında göstermelik bir hareketten ibaret olup aslında “kenenin başının içerde kalması”na özellikle özen gösterilmişti. Ortada bir büyük tehlike vardı: Komünizm. Nazizm ise bunun antidotu (panzehiri) olarak kullanılacaktı, İslâmî “yeşil kuşak” gibi. Ama bunların her ikisi de, medenî dünyanın başına belâ kesilmekte gecikmeyeceklerdi. Öyle ya, kenenin başı içerde kalınca o baş, kopartılan şişmiş kan torbasını yeniden oluşturup doldurur, yapıştıkları hayvanın kanını emerek.
İsveçli Naziler, İngiltere’deki Avrupa’nın en militan aşırı sağcı gruplarının polis tarafından etkisiz hale getirilmelerinden sonra önem kazanmışlardı. İsveçli gruplar, özellikle iletişim ağı kurmakta gösterdikleri “başarıyla” ün kazandılar. Aşırı sağ oluşumlar konusunda uzman olan gazeteci Stieg Larsson, yabancı Nazilerin, İskandinavya’ya hayranlıkla baktıklarını söylüyor. Larsson bunun nedenini ise “İskandinav Nazilerin şiddete olan yatkınlığı ve eğilimi” olarak açıklıyor. Bu sonuncuları ayrıntılarıyla tetkik etmiş olan Gürhan Uçkan’ın yazısından önemli bölümleri aktarıyoruz[8].
İsveç basın tarihinde 30 Kasım 1999’da özgün bir şey oldu: Ülkenin dört büyük gazetesi, günlük rekabeti bir yana bırakarak ortak bir bildiri yayınladı. Gazetelerin şef redaktörlerinin imzaladıkları bildiri, “Demokrasiye karşı tehdit” başlığı altında geniş bir haberi virgülü virgülüne aynen gazetelerinde yayımladılar. Konu, İsveç’te hortlayan ve artık cinayetten de geri kalmayan Yeni Nazileri ve eylemlerini teşhir etmekti. Gazeteler, 62 Nazist ve aşırı sağcı eylemcinin fotoğraflarına da yer verdiler. Ortak bildiride, bu ortak eylemin nedeni olarak şu satırlar yer alıyordu:
“Sendikacı Björn Södenberg’in öldürülmesi, Nacka’daki gazeteci çifte ve Malmö’de polislere karşı düzenlenen bombalı saldırı ve Alexander’de iki polisin öldürülmesi, doğrudan doğruya topluma yöneltilmiş terör eylemleridir. Nazist gruplar, motosiklet çeteleri ve örgütlü çeteler, artık hedef olarak demokrasinin temel taşlarını görmektedirler: Adlî makamlar (savcılar ve polisler), politik erki (yerel ve ülke genelinde görev yapan politikacılar) ve denetleme görevini yapanlar (gazeteciler ve köşe yazarları, tartışmacılar). Korku yayılmakta ve kök salmaktadır: Adliyede, tanıklar arasında, politikada ve gazete redaksiyonlarında. Bu durum demokrasinin zehirlenmesi riskini içermektedir: (Kamu önünde) tartışmaların yok olması ve antidemokratik güçler hakkında araştırma yapmanın sona ermesi riski vardır (…). Biz, dört büyük gazete olarak, suç işleyen grupların yaptıklarını ve suçluların kimler olduğunu ifşa etmeye devam edeceğiz. Korkunun, bizim sesimizi kırmasına izin vermeyeceğiz.”
İsveç’te görev başında olan 650 savcıya gönderilen ve bunların yüzde 67’sinden yanıt alınan, oldukça yeni bir anket, şef redaktörlerin kaygılanmakta haklı olduklarını gösterdi: Savcıların yüzde 37’si tehdit edildiği için elindeki davanın düşmesine karar vermiş, yüzde 32’si tehdide aldırmamış ve yüzde 31’i bu konuda yanıt vermekten kaçınmış.
Tanıkların tehdit edildiklerini söyleyen savcıların oranı yüzde 79, tanıkların hiçbirinin tehdit edilmediğini söyleyenlerin oranı yüzde 13. Bu konuda “bilmiyorum” diyen savcıların oranı ise yüzde 8.
Savcıların yüzde 59’u en az bir kez doğrudan doğruya tehdide uğramış. Polislerin durumu da iyi değil (ayrıntılarına girmedik). Son yıllarda aşırı sağcı gruplardan ve çetelerden gelen tehdidin arttığını söyleyen polislerin oranı ise yüzde 94!
“National Socialistik Front(NSF) – Nasyonal Sosyalist Cephe”, İsveç’teki en yaygın örgüt ağına ve temsilciliğine sahip Nazist bir örgüttür. 1994’te Karlskrona’da örgütün yeniden yapılanması sonucu etkisi de güçlenmiştir. Uluslararası Nazist örgütlerin en tanınmışlarından olan “Blood and Honour (Kan ve Onur)” ile iletişim içindedir. İngiltere ağırlıklı bu örgütün İsveç’teki Helsingborg kentinde temsilciliği vardır. Hem kendi adını taşıyan, hem de “Route 88” adlı bir dergi yayımlamaktadır.
Sverige demokraterna (İsveç Demokratları) yasal olarak faaliyet gösteren bir partidir ve yerel seçimlerde 6 belediye meclisine temsilci sokmayı başarmıştır. 1991 parlamento seçimlerinde 4.889 oy alan bu partinin oy miktarı, 1998 seçimlerinde 19.624’e çıkmıştır.
“Anti-Afa”, Nazistlerin, düşmanlarını belgeleyip kara listeye alması için kurulmuş bir örgüttür. Polisleri, gazetecileri, savcıları, politikacıları, düşünürleri ve sanatçıları fişler. Anti-Afa’nın listeleri kendi yayın organında ve internet’te yer alır. Listelerde yer alan kişilerin “rahatsız edilmeleri, uğrayıp hatırlarının sorulması” için “ipuçları” da bulunur.
“Combat 18”, merkezi İngiltere’de olan, ancak Yeni Naziler ve bunların heveslileri arasında özgün bir yere sahip olan ırkçı ve çeteci bir örgüttür. İngiliz polisi bu örgütü çökertmek üzere olduğu için “çalışmalarını”, yani “beyaz güç (White Power)” müziği üretimi ve ticaretini Bulgaristan dâhil, çeşitli ülkelere kaydırmıştır. Irkçı ve faşizan idealler maskesi altında büyük paraların döndüğü bu ticarette, bu tür grup ve çetelerin birbirleriyle savaştığı da görülmektedir.
Uçkan’ın buraya kadar verdiği bilgiler, hiç de iç açıcı değil. O, İsveç’teki Nazi örgütlerin uzun listesini de veriyor. Biz bu ayrıntılara girmiyoruz.
.
. .
Halen Türkiye’ye “Demokrasi, İnsan Hakları” konularında sürekli ders veren Almanya’da geçmiş, asrın önemli bir olayının öyküsünü veriyoruz[9].
Aralarında Avrupa Parlamentosu üyesi Daniel Cohn-Bendit’in ve Libération gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Serge July’nin de bulunduğu Fransız aydınlarının 1969 yılında Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun (Rote Armee Fraksion – RAF) kurucu ve liderleri Andreas Baader’le Gudrun Insslin’e (Resim 82) yardım ve yataklık yaptığı ortaya çıktı.
İki eylemci, Fransa’ya kaçmadan önce Paris’te kendilerini gizleyecek birisini bulmaya çalışıyorlar. Bunun için de yarı Fransız olan ve Mayıs 1968 olaylarına önderlik ettiği için sınır dışı edilen Daniel Cohn Bendit’ten yardım istiyorlar. “Kızıl Dany” onlara Paris’te bir isim veriyor.
Baader ve Insslin 1969 yılında bir gece Libération’un o tarihteki yayın yönetmeni Marcel Bouguereau’nun kapısını çalıyor. Ünlü gazeteci de “Kızıl Dany’nin selâmıyla gelen” iki teröristi geri çevirmeyip saklayacak bir yer aramaya başlıyor.
Ve Bouguereau sonunda “Bolivya’da hapiste olan bir arkadaşlarının boş evini” Baader ve Insslin’e tahsis ediyor. Söz konusu arkadaş, Che Quevera’yla omuz omuza çatışırken Bolivya’da esir düşen ve hapse atılan Fransız araştırmacı – yazar Regis Debray’dan başkası değildi.
İki teröriste cep harçlığı ve üst baş da temin eden Bouguereau, aklı fikri yakıp yıkmakta olan ve “Fransız devrimcileriyle tanışmalıyım” diye tutturan Baader’i, Maocu Proleter Sol Örgütü’nün hızlı bir militanına emanet ediyor.
İki terörist Paris’te saklandıktan sonra Almanya’ya dönecekler ve Ulrike Meinhof, Holger Meins ve Jan Karl Raspe ile RAF (Alman Kızıl Ordu) örgütünü kuracaklar.
RAF, başta Almanya’daki Amerikan üsleri ve basın holdingi Springer olmak üzere birçok hedefe kanlı saldırılar düzenledi. Üç aylık eylemlerinin bilançosu 5 ölü ve birçok yaralıydı.
Haziran 1972’de RAF örgütünün elebaşlarının hepsi yakalandı. Hücrede tutulmalarını protesto etmek için başlattıkları açlık grevinde 1,85 boyundaki Holger Meins 45 kiloya düşerek öldü. 1975’te çok zayıf oldukları için mahkemeye gelemeyen zanlıların davası başladı. Bu arada Ulrike Meinhof hücresinde asılı bulundu. 1977’de, kalan üç terörist müebbet hapse mahkûm edildiklerinde, destekçileri Libération gazetesi haberi “müebbet ölüm” manşetiyle verdi.
Baader – Meinhoff’un dışarıdaki militanları, lider kadrosunu kurtarmak için bir seri eylem yaptılar. Bunların en çok ses getireni ise Alman patronlarının patronu Hans Martin Schleyer’in üç koruması ve şoförü öldürülerek kaçırılması oldu. Rehine krizi sürerken bu kez de Lufthansa’nın bir uçağı, Baader grubuna taşeronluk yapan 4 Filistinli tarafından kaçırıldı. Kaptan pilotu yolcuların gözleri önünde öldürülen uçağın yolcuları, bir askerî operasyonla kurtarıldı.
Alman polisine göre, uçak kaçırma operasyonunun başarısızlığı üzerine RAF liderleri ölümü seçtiler. Insslin, demirlere asılı olarak, Baader ve Raspe ise kafalarına birer kurşun sıkılmış olarak bulundu. Kendi kalbine bir ekmek bıçağı sokan Möller ise yaralı olarak kurtuldu. Dünya kamuoyu “RAF’çılar intihar ettirildi” derken Alman işadamı da ölü bulunacaktı.
.
. .
Aradan 25 yıl geçecek ve Baader – Meinhof sırrı aydınlanacak. Almanya’nın Baader – Meinhof liderlerinin 1977’de intihar ettikleri açıklamasına gölge düştü. Otopsiyi yapan eski SS subayı, üç liderin gizlice maskını çıkarmış. Bunun nasıl olduğunu Der Spiegel ve Daily Telegraph’ın haberinden okuyoruz.
“Almanya’da 1970’lerin radikal sol örgütü Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF)’na bağlı Baader Meinhoff grubunun liderlerinden üçünün ölüm masklarının bulunmasıyla, akıbetleri üzerindeki şüphe yeniden belirdi. Almanya’nın ölümlerini intihar olarak sunduğu grup üyelerinin otopsilerini eski bir SS üyesinin yaptığı ortaya çıktı. 2. Dünya Savaşı’nda SS tank tümeninde yer alan Hans Joachim Mallach, savaş sonrası Tübingen Üniversitesi’nde adlî tıp alanında ordinaryüs profesörlüğe yükselmesi sonucu yakındaki Stammheim Hapishanesi’nde tutulan grup liderlerinin otopsilerini üstlenmiş. Mallach, mahkûmların tecrit hücrelerinde tutulduğu Stammheim’da birkaç yıl içinde sırasıyla ölü bulunan Ulrike Meinhof, Andreas Baader, Gudrun Esslin, Jan Carl Raspe, Juliane Plambeck ve Wolfgang Beer’e ‘intihar’ teşhisi koymuş. Mallach, ayrıca cesetleri iki gün morgda kalan Baader, Esslin ve Raspe’nin ölüm masklarını çıkarmış. Gölgede kalanlar… Maskların varlığı, Mallach’ın iki oğlunun babalarının Ocak 2001’deki ölümünün ardından düşünüp taşınıp geçen hafta olayı polise ve basına anlatmasıyla ortaya çıktı. İddiaya göre, Baader ile Raspe kendilerini hapisten çıkarmak için yapılan uçak kaçırma girişimi başarısız olunca 17 Ekim 1977’de kafalarından vurulmuş şekilde, Ensslin ile birlikte asılmış halde bulunmuştu. Üçlünün cesedi, 18 Ekim gecesi, örgütü ‘düşman’ diye niteleyen Mallach ile ekibinin otopsi masasına geldi. Eski SS üyesi, oğullarına, otopsiyi bilimsel mi, kasıtlı mı yaptığı hakkında yorumda bulunmadı. Ama Stutgart polisi kriminal şubesinin başındaki Josef Ring’in talebi üzerine ölenlerin yakınlarına ve savcılığa bildirmeden cesetlerin her birinden üçer tane olmak üzere toplam dokuz ölüm maskesi aldığını anlattı. Oğulları, babalarının maske işlemini ‘kafa derisi yüzme’ye benzettiğini ve onlardan ‘SS tank tümeninin savaş ganimeti’ olarak söz ettiğini aktardı. Oğulları 1980’lerde babalarını adli tıp enstitüsünde ziyaret ettiklerinde de maskları dolapta görüyorlarmış. Ring de altı maskı koruyup sonunda ‘Baden Württemberg Tarih Evi’nin deposuna gizlice kaldırmış. Oğulların ihbarıyla bu masklar bulunurken, Mallac’ın diğer maskları attığı sanılıyor. Mallach’ın hayatı ise, azılı bir Nazi’nin savaş sonrası Almanya’sında kolayca yükselebildiğinin göstergesi. Mallach, 1942’de 17 yaşında SS’e katılıp, Stalingrad kuşatmasında yer almış ve Hitler’in muhafızlığını yapmış. Madalya bile alan Mallach, esir düştüğünde 21 yaşında toplumla bütünleşmesi için serbest bırakılmış. SS künyesi dövmesini kurşun deliği bırakacak şekilde sildirmiş. Son yıllarında ise hizmetlerinden ötürü devlet nişanı almış. Ancak nasyonal sosyalist idealleri aşılayarak yetiştirmeye çalıştığı iki oğlunun solcu olmasını önleyememiş.” (Radikal, 16.10.2002)
Böylece de Avrupa’da her iki kutbun aktörlerinin rolleri az da olsa aydınlanmış oluyor.
.
. .
Almanya’da aşırı sağ şaşkınlığı yaşanıyor. Sanki belirli aralıklarla sahneye çıkıyor: Düsseldorf’taki bir metro istasyonunda, çoğunluğu Yahudi bir gruba düzenlenen bombalı saldırı, gelip gündeme oturdu. Ama bu aşırı saldırılarla ilgili iki soru var. Bir: Kim istiyor? İki: Kimin çıkarına? Yani Avrupa’nın en güçlü ve dünyanın üçüncü büyük ekonomisi, sırtında özel bir yükle birlikte büyüyor. Örnek bol: Deutsche Bank ile Dresden Bank’ın birleşmesi için çabalar sürerken Nazi Almanya’sının köle işçilerinden hayatta kalanlara ödenecek tazminat birden manşetlere çıktı. İki dev birleşip dünyanın en büyük kuruluşunu da oluşturamadı.
Bu saldırılar ekonomiye büyük zarar verebilir. O nedenle saldırıdan hemen sonra, Federal Çevre Bakanı Jürgen Trittin, Alman ekonomisine ağır zararlar verebileceğini açıkça dile getirme ihtiyacını duydu.
Almanya’nın böyle bir kaderi var. Aşırı sağ, Neonazi gruplar, halktan destek alabiliyor. 90’ların ortasında Rostock’ta sığınmacıların yurdu yakılırken alkışlayan çevre halkı, bir kâbus gibi yönetimin başına çökmüştü. Eyalet meclislerinde, bu denli parçalanmış olmasalar, aşırı sağ grupların yüzde 5’lerin çok üzerinde bir siyasî güce sahip olabileceklerini, Almanya Yahudi Cemaati Başkanı Paul Spiegel açıkça söyleyebiliyor. Devlet ve ekonominin sahipleri bu güçlerin neden oldukları tahribatı asgariye indirmek istiyor.
Ekonomi dünyası son derece tedirgin. Büyüdükçe kesin kaynağını bir türlü saptayamadığı bir saldırı psikolojisine karşı nasıl önlem alacağını bilemiyor. Alman ekonomisi, büyümenin içinde bu “ekonomi dışı” yükü nasıl karşılayabilir? Dış pazarlara, yabancı düşmanlarının bombalı saldırılar düzenlediği bir ülke nasıl çıkabilir? Dış pazarlarda hareket yeteneği kadar, hammadde bağlantılarında da ters rüzgârlar alınacaktır. Önemli olan, siyaset ve ekonominin özellikle de büyük sermayenin bu gelişmelerden duyduğu rahatsızlıktır. Bir üretim merkezi olarak Almanya değil, Almanya’nın dış pazarlardaki varlığı tehlikeye giriyor[10].
Aynı konu üzerinde Hilmi Tozan da, aynı gün, yine Cumhuriyet’te şunları yazıyor[11]:
Federal Anayasa Koruma Örgütü’nün son raporunda da aşırı sağ grupların yeni iletişim teknolojilerini kendi amaçları için çok iyi kullandıkları ve aşırı sağın, yabancıların yanı sıra sol siyaset adamları ve yazarlara karşı “katli vaciptir” çağrılarında bulunduğu ve yabancı oranının yüksek olduğu kentlerdeki polislerin yüzde 15’inin aşırı sağ görüşlü olduğu belirtiliyor.
İçişleri Bakanı Otto Schily, Düsseldorf saldırısının ardından yaptığı açıklamada, SPD – Yeşiller hükümetinin aşırı sağa karşı tutumunu gözden geçireceğini kaydetti; Adalet ve Gençlik bakanlıkları müsteşarları, aşırı sağa karşı çalışmalarını yoğunlaştıracaklarını ilân ettiler. Dışişleri Bakanı Joschika Fisher, tüm topluma aşırı sağla mücadele çağrısında bulundu. Fisher, “öyle bir noktaya geldik ki, toplumda çoğu zaman sessiz kalan çoğunluğun artık susmaması gerekiyor” dedi.
Federal Çevre Bakanı Jürgen Trittin ise, saldırganların tek başlarına hareket eden kişiler olmadıklarını kaydederek “Federal eyaletlerin sınırlarını aşan ağ ile karşı karşıyayız” dedi. Trittin, “bu saldırılar, bir üretim merkezi olarak Almanya’yı olumsuz etkiliyor. Birçok şirket, Doğu Almanya’ya, işçilerinin bu tür şiddete maruz kalmalarını istemediklerinden yatırım yapmaktan çekiniyor” diye konuştu.
.
. .
Avusturya’da aşırı sağcı Özgürlük Partisi’nin iktidara ortak olması yüzünden AB.’nin Viyana’ya tavır almasının yankıları sürerken, Almanya’da son haftalarda ırkçı saldırıların yoğunlaşması, aşırı sağcı neo – Nazi örgütlerinin kapatılması tartışmasını başlattı. Tartışma, Bavyera Eyaleti İçişleri Bakanlığı’nın, başta aşırı sağcı Ulusal Parti (NPD) olmak üzere, ırkçıları barındıran örgütlerin kapatılmasını önermesiyle başladı. Yeşiller Partisi üyesi Çevre Bakanı Jürgen Trittin de, ırkçı örgütlerin yasaklanmasını önerirken, son yıllarda ırkçı saldırılarda öldürülenlerin sayısının 1970’lerde sol örgütlerin silâhlı eylemlerinde ölenleri kat kat aştığına dikkati çekti. Trittin, “Yabancı düşmanlığı hep olmuştur. Ancak bugün gelinen nokta, ırkçılığın üst bir boyut kazandığını gösteriyor. Irkçılar saldırırken Almanya adına hareket ettiklerini düşünüyorlar. Tehlikeli olan bu” diye konuştu (Radikal, 04.07.2000).
.
. .
Willy Brandt’ın başbakanlığı döneminde çıkarılan “Aşırı Uçlar Genelgesi” ve sonuçlarına karşı mücadele verenler arasında günümüzün Almanya Başbakanı Schröder de bulunuyordu. Alman K.H.K’si (Kanun Hükmünde Kararname) 1970 ve 1980’lerde solcuların devlet kurumlarına sızmasını önlemek üzere gündeme getirilmişti.
–Konuyu Osman Çutsay enine boyuna irdeliyor[12].
“Türkiye’nin bir anda gündemine giren ve memuriyetten atılmayı kolaylaştıran kanun hükmünde kararname (K.H.K.) uygulaması, Federal Almanya’nın yakın tarihinde haksızlıklara ve geniş tartışmalara yol açtı. 28 Ocak 1972’de çıkarılan genelge sonucu, Almanya’da binlerce memurun ve memur adayının kamu hizmetinde çalıştırılması engellendi. Uygulamaların yol açtığı haksızlıklarla mücadele edenler arasında, o dönemde avukat olarak çalışan, günümüzün Almanya Başbakanı Gerhard Schröder de bulunuyordu. 1987 yılında Alman Komünist Partisi’ne (DKP) üye olduğu gerekçesiyle işine son verilen Dorothea Vogt’un avukatı olan Schröder, vekili adına Federal Anayasa Mahkemesi’ne genelgenin anayasaya aykırılığı nedeniyle başvuruda bulunmuş, ancak bu talep geri çevrilmişti. Dorothea Vogt, iç hukuk olanakları tükenince Strasbourg’daki İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gitmiş ve bu uygulamanın Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun 10 ve 11’inci maddelerine aykırılığını kabul ettirerek 1995 yılında haklarına kavuşmuştu. Federal İçişleri Bakanlığı’ndan Cumhuriyet’e yapılan açıklamada, Aşırı Uçlar Genelgesi’nin (Radikalen Erlass), o dönemde sadece Federal İçişleri Bakanlığı ile eyaletlerin içişleri bakanları arasında yazıya dökülmüş bir anlaşma olduğu belirtilerek bir genelge niteliği taşımadığı savunuldu”.
“Devlet hizmetlerinin ‘aşırı uçlardaki kişilerden uzak tutulmasını’ amaçlayan Aşırı Uçlar Genelgesi (Radikalen Erlass), Federal Almanya’da 1972’den sonra birçok tartışmaya neden oldu. Bu genelgeyle öğretmenlik görevine son verilenlerin arasında Sylvia Gingold’da yer alıyordu. 1946 yılında Frankfurt’ta doğan Sylvia, 1974 yılında Frankfurt Üniversitesi Eğitim Fakültesi’ni bitirdikten sonra Hessen Eyaleti Eğitim Bakanı tarafından özel bir görüşmeye çağrıldı. Bu görüşmede kendisine, Anayasayı Koruma Örgütü’nün kendisini 11 yıldan, yani 16 yaşından beri izlediği açıklandı. Sylvia Gingold’a, Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin (DDR) kuruluşunun 20’nci yıldönümü kutlamalarına katıldığı, 1965 yılında Vietnam Savaşı’na karşı protestolarda yer aldığı ve komünist partinin gençlik kolu SDAJ ve Alman Komünist Partisi (DKP) üyesi olduğundan görevine son verildiği bildirildi. Bismark Almanya’sından başlayarak Weimar Cumhuriyeti ve Nazi döneminde siyasi düşünceleri nedeniyle baskı altında olan Sylvia Gingold’un ailesi, eyalet hükümetine karşı idarî mahkemede dava açtı. Davanın ilk aşamasını kazanan Gingold ailesi, daha sonra Yüksek İdare Mahkemesi’nde görülen temyiz davasından yenik çıktı. Yüksek İdare Mahkemesi kararı, Sylvia Gingold’un ileride bir suç işleme imkânı olabileceği gerekçesiyle temyiz mahkemesinin kararını onayladı. Almanya’da 70’li yıllarda Aşırı Uçlar Genelgesi nedeniyle işine son verilenler arasında en fazla uluslararası tepkiye yol açanlardan biri olan Sylvia Gingold’un bu davası, Fransız Başbakanı Françoise Mitterrand’ın da olaya ilgi göstermesini sağladı. Sylvia Gingold’un uğradığı haksızlık nedeniyle mahkeme sürecini başlatan ve bugün 84 yaşında olan babası Peter Gingold, Willy Brandt hükümeti tarafından yürürlüğe sokulan Aşırı Uçlar Genelgesi’nin, bütün dünyada ve Almanya’da da büyük yankılar yaratan öğrenci ayaklanmasını ve o zamanki federal hükümetin doğuya karşı yeni başlattığı yumuşama siyasetinin sol kesimin güçlenmesine yol açacağı tedirginliğinden doğduğunu belirtti. Gingold, ‘Aşırı Uçlar Genelgesi, sadece DKP üyelerini hedef almıyordu, bütün sol kesimi, tüm sol muhalefeti yıldırmayı amaçlıyordu. Bu amaca ulaştılar. Üniversiteye girmek ve devlet memuru olmak isteyen, bütün bu soruşturma mekanizmasının içinde ezilmek istemiyorsa yaptığı eylemleri, partilere ve kuruluşlara üyeliğini gözden geçirmek zorunda kalıyordu’ dedi. Almanya’da 1956 yılında kapatılan KPD, daha sonra DKP olarak yeniden oluşturulan komünist partinin uluslararası baskı üzerine kurulduğunu savunan Gingold, ‘Yumuşama siyaseti sırasında, İspanya’nın yanı sıra komünist parti olmayan bir tek Almanya vardı. Sovyetlere karşı izlenen siyasette ve yapılan görüşmelerde Almanya’da bir komünist partinin olmadığı göze çarpıyordu’ değerlendirmesinde bulundu. Öğrenci hareketinin etkisine de değinen Gingold, Almanya’nın tarihinde üniversitelerin her zaman sağcı olduğunu belirterek ‘Bu, imparatorluk çağında böyleydi. Weimar Cumhuriyeti’nde böyleydi. Nazi döneminde de değişmedi. Alman üniversiteleri her zaman sağcı potansiyele sahipti. Öğrenci hareketiyle bunların değişmesinde üniversitelerin sosyal yapısının da değişmesinin etkisi var. Artık eskisi gibi varlıklı ailelerin çocuklarının yanı sıra işçi çocukları da üniversitelerde okuyabiliyordu. Bütün bu sol eğilimleri susturmak için bu genelge yürürlüğe geçti’ görüşünü savundu. Genelgenin lastik gibi her yöne çekilebilir bir niteliği olduğunu belirten Peter Gingold, şu görüşleri de dile getirdi: ‘Genelgede, özgürlükçü demokratik düzeni korumak için çaba göstermeye hazır olmayanların devlet memuru olamayacağı açıklanıyor. Bu genelgenin kurbanları arasında SPD’nin sol kanadından kişiler de vardı ve yürüyüşlere katılıyorlardı. Kim Anayasayı Koruma Örgütü’nce izlendiyse sorumlu daire tarafından ifadesi alınmaya çağırılıyordu ve işlerine son veriliyordu. Tabii bu karara karşı mahkemeye gitme imkânı vardı. Ama en önemlisi, bu memurların çalıştıkları çevreden büyük destek almasıydı. Almanya’da bu işten çıkarılma olayları büyük tepki yarattı. Medyanın desteği ile bir hareket olmuştu. Bu hareketin temelinde genelgenin antidemokratik olduğu ve düşünceye karşı açıldığı yatıyordu. Hattâ genelgenin metni birkaç değişiklikle Hitler’in çıkardığı Memurlar Genelgesi’yle aynı’. Genelgenin bugüne dek resmen iptal edilmediğini de hatırlatan Gingold ‘Genelge sessizce uygulamadan kaldırıldı. Ama bu, uzun bir süre aldı. O zamana dek işinden uzaklaştırılanlara tekrar görevlerine geri dönmeleri için teklif de geldi. Ama örneğin benim kızım, mahkeme kararıyla işinden atıldığı için devlet memuru olamıyor’ dedi”.
Avrupa’nın Türkleri A.B.’de görmek istemediği ve bunu kesinlikle önlediği bedahet mertebesinde (apaçık olma hali) bir gerçektir. Bu gerçeği Hakkı Devrim bir kez daha göz önüne seriyor[13]. Okuyoruz onu.
Almanlar da, Fransızlar da bir türlü içlerine sindiremediler; zaman zaman başka telden çalsalar da, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olmasını göze alamıyorlar; kısaca istemiyorlar. Alman Dışişleri Bakanı Fischer, geçen yıla nispetle ağız değiştirdi; son günlerde Avrupa Birliği yerine bir federasyon kuralım, demeye başladı; Kohl’un yontulmamış ırkçı ve dinî ayrımcı görüşleri, Fischer değinmesinde biraz “inceltiliyor”. Son günlerde Fransızlar da bu notadan çalmaya başladı; eski cumhurbaşkanları Giscard d’Estaing’in bile aynı maksatla dile geldiği oluyor.
Nedir bunların Türklerle alıp veremediği?
Almanya’da dikkate alınması gereken sayıda Türk var. Onların özümsenip nüfus çoğunluğu içinde eritilemeyeceği anlaşıldı. Türkiye Avrupa ülkesi statüsüne katılırsa, Almanya’daki bu son derece canlı ve dayanıklı azınlık, aslına, daha büyük bir rahatlıkla ve güvenle bağlı kalacak. Almanya bunu istemiyor.
Almanlar, 1970’li yılların ortasında bu durumun bilincine vardılar. Özümlenmesi imkânsız görünen bu farklı azınlığı, anavatandan koparmanın, değilse uzaklaştırmanın, o da olmazsa aykırı bir noktaya taşımanın yolunu aradılar. Buldukları çare, Alamancı nüfus içinde dinci akımları besleyip geliştirmektir. Bu yönde hayli mesafe aldıkları doğrudur.
Laf kalabalığına boğulmak istenen, Avrupa’nın Almanya’sında, Fransa’sında tezgâhlanan, yine aynı oyundur.
Haydi, Almanya’da milyonlarca Türk var, Fransa’ya ne oluyor? Onlar da, içlerine karışmış Kuzey Afrikalı Araplar sebebiyle, özümsenemez bir diğer azınlıktan şikâyetçi, topluca Müslümanlardan.
.
. .
A.B.’ni Avrupa Federasyonu’na dönüştürmenin uzantısı olarak Türkiye’nin A.B. üyeliği aleyhine kulis yaptığı söylenen Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’in Türkiye’ye silâh satışını da engellediği belirtildi. Die Welt, Fischer’in Türkiye’ye sadece Leopard 2 tank satışını değil, tüm silâh satışlarını engellemeye çalıştığını yazdı. Bunlar arasında, Türkiye’ye daha önce resmî izinle satılmış silâhların önemli yedek parçalarıyla keşif ve gözetleme sistemleri de bulunuyor. Bu yüzden Ekonomi Bakanlığı, Dışişlerine ateş püskürürken, Başbakan Schröder’in dış politika danışmanı Michael Steiner de, Fischer’in engelleyici tutumunu sert biçimde eleştiriyor.
Bu, işin hükûmet cephesi. Ama bir de konu, silâh imalcileri açısından önem taşıyor ki, Fischer yüzünden büyük kârlardan mahrum kalıyorlar ve bu tutumun uluslararası piyasada duyulması halinde sonucun Alman silâh endüstrisi açısından feci olacağı görüşünü ileri sürüyorlar.
Ama nafile. Fischer bir kez kancayı taktı. Nuh diyor, Peygamber demiyor… (Radikal, 01.06.2000).
.
. .
“Ve şimdi Hürriyet’ten ilginç bir haber: Helmut Schmidt (Resim 81), ‘70 milyon Türk, Avrupa’da dolaşmamalı’ demiş”.
“Nisan ayının 8’inde Uluslararası Alışveriş Merkezleri Konseyi’nin Berlin’de bir toplantısı vardı. Bu toplantıya Türkiye’den de konuyla ilgili kişiler katılıyorlardı. Toplantıda “Keynote speaker” olarak Almanya eski başbakanlarından Helmut Schmidt de katıldı ve bir konuşma yaptı. Konuşmanın başlığı, ‘Avrupa’nın geleceği’ idi. Ve Schmidt konuşmasında, Türk katılımcıları dehşete düşüren şu sözleri söyledi: ‘Avrupa’nın geleceğinde ne olursa olsun Türkiye’nin yeri yoktur. 70 milyon Türk vatandaşını, Avrupa içinde serbestçe dolaştıramayız. Avrupa’nın İran, Irak, Suriye gibi ülkelerle sınır komşusu olmasını kabullenemeyiz. Türkiye ile ekonomik ilişkilerimizi sürdürmeliyiz. Genç ve hızla büyüyen nüfusunun satın alma gücünden faydalanmalıyız. Bu ülkeye ihracatımızı sürdürmeliyiz. Ticaretimizi geliştirmeliyiz. Ancak bu ülkenin globalleşmenin temel prensiplerine sahip olmadığını ve uluslararası kardeşliği içine sindiremediğini de görmeliyiz. Schmidt böyle demiş. Tabii toplantıya katılan Türk heyeti hemen protesto metinleri yazmış ve Schmidt’i sert şekilde eleştirmiştir. Schmidt de ‘Bunlar yaşlı bir siyasinin görüşleridir. Kimse alınmasın gocunmasın’ deyip çıkmış işin içinden. Ben şahsen hiç alınmadım. Hiç de kızmadım. Çünkü Schmidt pek çok Avrupalının düşündüğü ama hiçbirinin açık yüreklilikle söyleyemediği gerçeği dile getirmiş. Avrupalının Türkiye’ye nasıl baktığını özetlemiş. Schmidt’e asıl kızması gereken Avrupalılar bence. Gizli niyetlerini açık ettiği için.”
.
. .
Anadolu’da halkı Hristiyanlaştırma çabasındaki Misyoner örgütleri, Almanya’daki Müslümanları ise Almanlaştırma çabası içinde görünüyorlar.
Amerikan kökenli bu projenin hayata geçirilmesi ve Alman Devletinin çıkarlarına göre biçimlendirilmesi için, çalışmalar son hızla sürdürülüyor. Alman İslâmı’nın önemsenmesi gereken iki ciddî boyutu var: Oradaki Türklerden, Almanya’da bir “İslâm azınlığı” yaratmak ve Türkiye’deki Türk ulus – devletini bölmek!
Ana hedef; Almanya’da bulunan milyonlarca Türk’ün, bu çalışmalar sonunda, ülkelerinden koparılmış, silik, yozlaşmış ve kendisine, toplumuna yabancı; besbelli kimlik bunalımı içinde bulunduğundan, ne Türk, ne de Alman olabilen, kozmopolit bir topluluk haline dönüştürmektir. Bu amaçla, Türkçe derslerinin kaldırılmasına yönelik çalışmalar da hız kazanmıştır; böylece tam entegrasyonun önündeki en önemli engel olarak, anadilimiz Türkçeyi gördükleri anlaşılıyor.
İşin sebebi ise şu: Alman resmî politikası, Almanya’daki Türk toplumunun, “etnik bir azınlık” oluşturmasından korkuyor; bunu engellemek için de, onu bölmek ve kendi içinde kutuplaştırmak amacıyla, kültürel kimliği öne çıkarıp, ulusal kimliği uzun vadede silerek yerine “etnik” ve “dinî” kimlikleri geçirmek istiyor. Bu işleri kimler çeviriyor? Partiler üstü bir “uzlaşma” halinde gündeme getirilen “Almanca İslâm dini dersi” tasarısının sahibi, finansmanı Alman Dışişleri Bakanlığı’nca karşılanan Hamburg Doğu Enstitüsü’dür. Bu Enstitü’nün müdiresi Uda Steinbach, 2 Şubat 1998’de, Bavyera Eyalet Meclisi’nde konuşarak: “ … “Avrupa’da 10 milyon Müslüman yaşadığına” dikkati çekmiş”. “İleride Müslümanların sorun olmaması için bunların Avrupa’ya entegre edilmelerinin” gerektiğini savunmuş; kısacası, “Almanya’da İslâm’ı Almanlaştıralım” demiştir. Federal Almanya hükümetlerine, Ortadoğu ve Türkiye “danışmanlığı” yapan bu kişinin önerileri de şunlar oluyor:
Asıl amaca gelince, Uda Steinbach, neyi amaçladıklarını çok açık bir dille ifade ediyor: “Mesele, İslâm dinine mensup Alman yurttaşı yaratmaktır! yani Türk kimliğinden uzaklaştırmak![14]
.
. .
Alman Güvenlik ve Şirket Danışmanları Federal Birliği Başkanı Klaus – Dieter Matschke, “vurucu tim” tarzında Neonazi örgütlerinin ortaya çıkabileceğini ve özellikle de ekonominin üst düzey yöneticilerinin hedef alınabileceğini kaydetti (Cumhuriyet, 18.08.2000).
.
. .
Ortada sadece dazlaklar yok, koca koca doktorlar da var!
Hürriyet’in duyurduğu “Almanca bilmeyen hastaya kalp nakli yapılmadı” haberine, dünya medyası büyük ilgi gösterdi. Uluslararası ajanslar, Hürriyet’in haberini abonelerine servis yaparken Alman gazeteleri de kalp nakli yapılmayan Fatma Elaldı ile röportaj yaptı. Olay, Amerikan Associated Press Ajansı (AP) tarafından da geniş şekilde duyuruldu. Fatma Elaldı ile dün bir görüşme yapan Bild gazetesi, haberi “Almanca bilmiyorum diye ölüme terk edildim” sözleriyle sayfalarına taşıyor. Bu haberde Bad Oeynhausen Hastanesi’nin Başhekimi Gero Tenderich’in, Hürriyet’te çıkan haberi doğruladığı kaydedilirken, doktorun da şu sözlerine yer verildi: “Çok zor bir karar aldık. Ancak, aldığımız bu karar, kesinlikle yabancılara karşı alınan genel bir karar değildir”. Doktor Tenderich, A.P’e yaptığı açıklamasında, organ bağışındaki kıtlık nedeniyle organ nakli yapılacak hastaların titizlikle seçildiğini kaydediyor. Ailenin tepkisini anlayabildiğini belirten Bad Oeynhausen Hastanesi Başhekimi Gero Tenderich’in “kadının kesinlikle kalp nakline ihtiyacı var” demesine karşın, olmayan Almanca bilgisinin ameliyatın başarı oranını düşürdüğünü iddia etti.
İşe müdahale edip Elaldı’nın durumuyla bizzat ilgilenen Dr. Yaşar Bilgin’in gayretiyle kadın, Giessen Üniversitesi Hastanesi’nde ameliyat listesine alınıyor (Hürriyet, 21.08.2000).
.
. .
Daha bu skandalın dumanları tüterken, bir diğeri Frankfurt’ta yaşandı. 3 Aralık 1997’de ev doktoru tarafından böbrek nakli için Frankfurt’taki ünlü Goethe Üniversite kliniğine gönderilen 46 yaşındaki Lütfiye Çakmakçı, kendisini muayene eden iki doktoru tarafından “Almanca öğren de gel” denilerek ameliyata alınmadı ve evine gönderildi (Hürriyet, 23.08.2000).
.
. .
Hitler’in sağ kolu Rudolf Hess’in oğlu Wolf Rúdiger Hess, Hitler’i ve babasını savunmuş. Neonazilerin milliyetçi düşüncelerini olumlu bulduğunu söyleyen oğul Hess, ancak yöntemlerinin eski olmasını eleştirdi. Hess, Türklerin Almanya’da yaptıkları işleri Almanların yapmasının gerektiğini, bu durumda Türklere ihtiyaç kalmayacağını söyledi. Almanlar tembelleştiği için yabancılar gelişmiş.
Wolf R. Hess, Münich yakınlarında Graefelfing’te büyük bir bahçe içindeki villa tipi evinde yaşıyor (Hürriyet, 24.08.2000).
.
. .
Hitler’e karşı mücadelesini Türkiye’de de sürdürmüş olan dünya mimarisinin önde gelen isimlerinden Margarete Schütte – Lihotzky’nin isminin, olduğu kentin bir caddesine verilmesi istemine, muhafazakârlar ile sosyal demokratlar ve yeşiller arasında aylar süren bir tartışma çıktı.
Bu derece ilginç öyküyü Aysun Bektaş’ın kaleminden okuyoruz[15]:
“Frankfurt- Bu yılın şubat ayında 102 yaşında Frankfurt’ta hayata veda eden Avusturyalı ünlü mimar Margarete Schütte – Lihotzky’nin adının uzun tartışmalardan sonra, bu kentte bir sokağa verilmesi kabul edildi. Hristiyan Demokrat Partili (CDU) belediye meclisi üyeleri, Schütte – Lihotzky’nin ‘Stalinciliğinin ve komünistliğinin ömür boyu devam ettiğini’ ileri sürerek ‘Mimarî alanda üstün başarılar göstermiş olsa da’ ünlü mimar kadının adının bu kentte ölümsüzleşmesine karşı çıkmışlardı.
Margarete Schütte – Lihotzky, 1938 yılında geldiği İstanbul’da iki yıl kalmış ve Avrupa’daki faşizmin baskısından kaçan bazı aydınlarla birlikte Milli Eğitim Bakanlığı tarafından görevlendirilmişti.
Frankfurt Belediye Meclisi’ndeki tartışmalar sonrasında Yeşiller ve Sosyal Demokrat Partili (SPD) üyelerin oylarıyla adının bir sokağa verilmesi kabul edilen ünlü kadın mimarın uzun yaşamı, Almanya kamuoyunda bir kez daha gündeme geldi.
Hem politik tutumu hem de mimarî alandaki büyük başarılarıyla tanınan Margarete Schütte – Lihotzky, 23 Ocak 1897’de Viyana’da dünyaya geldi. Schütte – Lihotzky, resim dalında özel eğitim aldıktan sonra, zamanın kadınlara açık tek yüksek eğitim kurumu Viyana Güzel Sanatlar Okulu’nda yükseköğrenim gördü, ardından da mimar olmaya karar verdi. Viyana’da aydın özelliği ve barışçı görüşleriyle tanınan ailesinin bütün erkekleri Margarete’nin mimarlık okumasına karşı çıkarlar. Dönemin ünlü öğretim görevlilerinden Oskar Strnad, Schütte – Lihotzky’nin okula kabul edilmesini sağladı.
Strnad, Margarete’nin ‘İşçi Evleri’ adı altında açılan bir yarışmaya katılmasını sağlar. Ancak, Strnad’ın bir tek şartı vardır: Margarete önce, Viyana’nın işçi semtlerine gidip işçilerin nasıl yaşadığını yerinde incelemek zorundadır. Bu inceleme, Margarete’yi hem iki dünya savaşı arasında Avrupa’da en önemli yapı modeli haline gelen ‘yeni yapı’ tarzının öncülerinden biri yaptı, hem de olan sosyalist düşüncelerle tanışmasına neden oldu.
İncelemesini yarışmaya katılan tek kadın olarak jüriye sunan Schütte – Lihotzky, 20 yaşında verilen büyük ödülü kazandı. Schütte – Lihotzky, çalışmalarında işçi ailelerinin ev işini azaltan ve işlerin kolayca görülmesine imkân veren yöntemler bulmaya çalıştı. Hazırladığı konutlarda, özellikle işçi kadınların ev işlerinin yanında günlük hayatlarını tümden rahatlatacak çözümler bulmaya çalıştı. Schütte – Lihotzky, Avusturya Sosyal Demokrat Partisi’ne üye oldu.
Frankfurt İmar Dairesi Başkanı Ernest May’ın teklifi üzerine 1926 yılında Frankfurt’a taşındı. Ünlü mimar, burada kısa sürede 2 bin 200’evin üzerinde konutun yapılmasını sağladı. Evi yalnızca barınılan bir ortam değil, ‘bir yaşam alanı’ olarak gören Schütte – Lihotzky, daha sonra kendi adıyla mimarlık tarihine geçen ve “Frankfurt mutfağı” adıyla anılan pratik mutfak projesini geliştirdi. Almanya’da başlayan ekonomik kriz nedeniyle sosyal yapı projeleri durdurulunca, Ernst May, 1930 yılında 16 kişilik ekibiyle birlikte Sovyetler Birliği’nin teklifini kabul ederek Almanya’yı terk etti. Bu ekip içindeki Schütte-Lihotzky, 1927 yılında evlendiği Alman asıllı kocasının da ekiple birlikte Moskova’ya gelmesini sağladı. Ernst May başkanlığındaki Alman mimarlar ekibinin Sovyetler Birliği’ndeki görevi, yeni kurulan metal endüstri bölgelerinin çevresinde işçi şehirleri kurmaktı. Bu projelerin başında 120 bin konutlu Magnitogorsk şehrinin kurulması geliyordu. Schütte-Lihotzky’nin projedeki asıl görevi ise kentin çocuk yuvalarını plânlamaktı. 1934 yılında şefi May, Sovyetler Birliği’ni terk edip Afrika’ya gitmeye karar verince Schütte-Lihotzky, ‘Buradaki görevim daha bitmedi’ diyerek burada kaldı. 1936 yılına kadar görevlerini sorunsuz bir biçimde yürüten ünlü mimar, Almanya’yla Sovyetler Birliği arasında soğuk savaş rüzgârlarının esmeye başlaması üzerine, Alman kökenli olan kocası yüzünden ‘kara listeye’ alındı. Ülkede bütün yabancı mimar – mühendislerin görevine son verildi. Alman pasaportlarının süresinin bitmesine kısa bir süre kala Schütte-Lihotzky ve kocası Wilhelm Schütte apar topar Moskova’yı terk ederek Paris’e geldiler. NSDAP (Nazi Partisi) kontrolündeki Almanya’ya gidemeyeceklerine göre, Paris’te bir süre kalan çift, daha sonra birçok Nazi sürgünü ya da kaçkını aydın ve sanatçı gibi Türkiye’ye gitmeye karar verdiler. Çiftin bu karara varmasında Paris’te önde gelenlerinden Otto Heller’in etkisi vardır. Schütte-Lihotzky, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi çevresine girdi ve burada iki yıl yoğun çalışmalar yürüttü. Margarete Schütte-Lihotzky, tanıştığı Prof. Clement Holzmeister’in isteği üzerine Avusturya Komünist Partisi’ne girdi. O dönemde Türkiye Komünist Partisi’yle de ilişkilerini sürdüren bu grup, İstanbul’da hem Marksizm konusundaki teorik çalışmaları sürdürdüler hem de Avusturya’daki direniş hareketine destek vermeye çalıştılar. 1940’da parti Eicholzer’in Avusturya’ya dönmesine karar verdi. Onu Margarete Schütte-Lihotzky’nin gitmesi izledi. Beş yıl sonra hapisten çıkan Schütte-Lihotzky, bir gazeteye verdiği demeçte, ‘Neden rahat bir ülke olan Türkiye’yi bırakıp Nazi işgalindeki Viyana’ya dönme kararı aldığını’ şöyle anlatıyordu: ‘Zor bir zamanda rahat yaşamı seçilmez. Nazilere karşı savaşmak için Viyana’ya dönmem küçük bir adımdı’. Bu büyük kadını 5 yıllık hapis hayatından sonra bekleyen acı bir de sürpriz vardı: Mücadele arkadaşlarından hiçbirisi hayatta değildi. Margarete Schütte-Lihotzky, 102 yaşında ölünceye kadar Avusturya Komünist Partisi’ne üye ve sosyalizme bağlı kaldı. Sosyalizmin, muhafazakâr çevreleri inadıyla rahatsız eden bu inanmış savunucusu ve mimarînin efsane kadını, şehirler kurduğu sosyalist ülkede bir küçük sokağa adının verilmesini beklerdi belki de.”
.
. .
Federal Almanya’da SPD ile Birlik 90 / Yeşiller’den oluşan koalisyon hükümetinin, seçimlerden önce kamuoyuna verdikleri söze uyarak, çifte vatandaşlığı da içeren Alman vatandaşlık yasa tasarısı çalışmalarının son aşamaya geldiğini açıklamasının ardından sağcı partiler karşı hücuma geçtiler.
Seçimlerde kaybeden Hristiyan Demokrat – Hristiyan Sosyal Birlik partilerinin (CDU – CSU), çifte vatandaşlığa karşı imza kampanyası başlatacaklarını, Federal Anayasa Mahkemesi’ne başvuracaklarını açıklamaları, Almanya’daki ırkçı, yabancı düşmanı güçleri harekete geçirdi. Mölln ve Solingen olaylarının arkasında olan ırkçı Alman Halk Birliği (DVU), Cumhuriyetçiler (REP), Nasyonal Demokrat Parti (NPD) gibi akımlar, birlik partilerinin açtığı kampanyayı desteklediklerini açıkladılar. DVU Genel Başkanı Gerhard Frey, basına yaptığı açıklamada “Bu görüşü biz yıllardır savunuyoruz. Geç bile kalındı. CDU – CSU’nun yanında yer alacağız” dedi.
Federal İçişleri Bakanı Otto Schilly, Süddeutsche Zeitung’da yayımlanan söyleşisinde CDU – CSU’ya sert tepki göstererek “Almanya’da çifte vatandaşlığa karşı çıkan CDU – CSU, Polonya’daki Almanların çifte vatandaşlığı için direniyor. Bu, bilinç kargaşasıdır. Bir Alman’ın çocuğu kan bağı yasasıyla Alman oluyor. Bu çocuk doğar doğmaz entegrasyon sürecini tamamlıyor mu? Entegrasyon, kan bağı ya da benzeri kurallarla değil, eğitim ve yetiştirme biçimi ile mümkündür” diyor (Cumhuriyet, 12.01.1999).
Bir yandan, ülkelerinde çalışan Türkleri entegre edeceğiz diye yırtınan Almanya, öbür yandan çifte vatandaşlığa şiddetle karşı koyuyor. Bu ne perhiz, ne lahana turşusu?
.
. .
CDU başkanı Wolfgang Schäuble’ye göre “ulusal kimlik, bir tarihî deneyler ortaklığına iştiraktir”. Kendisine Fransa’da çifte vatandaşlık konusunun herhangi bir sorun yaratmamış olduğu hatırlatıldığında, şöyle diyor Schäuble: “Fransa ile Almanya, farklı tarihî deneylere sahiptirler. Fransa’nın göçmen sorunsallığının büyük bölümü Kuzey Afrika’dan geliyor ve özgül bir tarihî bağlamı var. Asırlar boyunca daha zayıf bir demografik kesafetle Fransa’da, geleneksel olarak daha genişleyebilen bir milliyet yasası var olmuştur. Avrupa’nın kalbinde bulunan Almanya, göçle daha ilgilidir ve burada yaşayan yabancıların entegrasyonu ile ciddi şekilde meşgul olmak zorundadır. Hükümetin tasarladığı gibi, Alman uyrukluğuna adaylara çifte vatandaşlık hakkını vermesi, iş bu entegrasyon hedefini teşvik etmeyip aksine ona zarar verecektir. Uyrukluğa geçmek kararı artık Almanya’da yaşayıp burada entegre olma isteği olmayacaktır”.
CDU Başkanı’nın bu baptaki mütalaaları ayni minval üzere devam ediyor (Le Monde, 24.01.1999).
.
. .
Hitler’i ve onun sürüklediği Almanya’yı dünya’nın başına belâ eden amillerin başında gelen Weimar Cumhuriyeti içinde yaşadığı koşulları bir kez daha gözden geçirmekte fayda mülâhaza ederiz. Bunu Prof. Dr. Vural Ülkü’nün kaleminden okuyacağız[16]:
“Son dönem Almanya tarihindeki önemli olaylardan üçünün yıldönümleri 1999’a rastlamaktadır. Bundan 150 yıl önce (28 Mart 1849’da) Almanya’nın ilk anayasası Frankfurt’ta toplanan Ulusal Meclis tarafından kabul edilmiş, 80 yıl önce (6 Şubat –1919’da) Almanya Cumhuriyeti Meclisi Weimar Cumhuriyeti toplanmış, 50 yıl önce (23 Mayıs 1949’da) Almanya Federal Cumhuriyeti Anayasası yürürlüğe girmişti. Alman tarihinin 1918-1933 arasındaki dönemi, I. Dünya Savaşı’nın kaybedilmesinden sonra toplanan Alman Kurucu Meclisi’nin ilk toplantısını Weimar kentinde yapmış olması nedeniyle ‘Weimar Cumhuriyeti’ adı ile anılır. Weimar’ın ilk toplantı yeri olarak seçilmesi, Alman kültür tarihindeki ‘kültürel başkent’ rolü ve ömürlerinin büyük bölümünü orada geçirmiş olan Cranach, Bahc, Liszt, Herder, Wieland, Schiller ve özellikle Goethe’nin adları ile bağlantılıdır. Weimar Cumhuriyeti, Almanya topraklarında demokratik bir devlet kurma yönünde Alman tarihindeki ilk denemedir. Deneme başarısızlıkla sonuçlanmış, özgürlükçü demokratik Almanya Cumhuriyeti on dört yıl içinde yıkılmış, yerini Nasyonal sosyalist (Nazi) diktatörlüğüne bırakmıştır. ‘Almanya Cumhuriyeti’nin doğumu, çok olumsuz koşullarda 1918 sonlarındaki ağır yenilgi ve anarşi ortamında gerçekleşmiştir.
7 Kasım 1918’de Münih’te başlayan, Bavyera Kralı’nın ülkeden kaçmasıyla ve ‘Bavyera Cumhuriyeti’nin ilânıyla süren ihtilâl hareketi, Almanya’daki bütün krallıkların, dukalıkların, prensliklerin birkaç gün içinde tarih sahnesinden silinmesine yol açmıştır. 9 Kasım günü Kayser Wilhelm tahttan, hükümet toplu olarak görevden çekilir, II. Wilhelm Hollanda’ya kaçar. Böylece Almanya’da imparatorluk dönemi bitmiş olur. Aynı gün Berlin’de aynı saatlerde ‘Schloss’ (Saray) balkonundan Spartakus Birliği Önderi Karl Liebknecht ‘Hür Almanya Sosyalist Cumhuriyeti’ni (Freie Deutsche Republik) ilân eder ve silahlı çatışmalar, iç savaş başlar. İşte ‘Almanya Cumhuriyeti’ böyle bir ortamda kurulur. İlk amaç yeni devletin yönünü belirlemektir. Çünkü bir grup, Sovyet modelini örnek almakta, öbürleriyse parlamenter bir demokrasi gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Aralık 1918 sonunda Berlin’de toplanan Şûralar Kongresi (Raetekongress), Almanya için Sovyet modelini reddeder ve genel seçimler yapılmasını kararlaştırır. O sırada Berlin, ihtilâlci askerlerle hükümet güçlerinin kanlı savaşlarına sahne olmaktadır hemen her gün. 30 Aralık 1918’de kurulan ‘İhtilalci Komünist İşçi Partisi’ (Revolutionaere Kommunistische Arbeiter partei – daha sonraki KPD – Almanya Komünist Partisi, genel greve ve sokak savaşlarına önderlik eder. 6 – 15 Ocak 1919 arasındaki ‘Berlin Savaşı’, askerî birliklerin ihtilâli ezmesiyle, 15 Ocak’ta ihtilâlin liderleri Karl Liebknecht ile Rosa Luxemburg’un öldürülmesiyle sona erer, ‘sükûnet’ sağlanır. 19 Ocak 1919’da yapılan seçimlerde, parlamenter demokratik cumhuriyeti isteyen partiler (Sosyal Demokratlar, Merkez Partisi ve Alman Demokratik Partisi) dörtte üç gibi ezici çoğunluk kazanırlar. Ancak bu sırada barış antlaşması görüşmelerinde ateşkes antlaşmasından da ağır şartların dikte ettirildiğinin duyulması, havayı bir anda değiştirir. Demokratik devlet taraftarları, tek amaçları cumhuriyeti yıkmak isteyen sağ ve sol güçlerin sürekli saldırılarına karşı savunmaya çekilmek zorundadırlar artık. Aşırı solcular, sosyal demokratları sosyalist devrime ihanetle, sağcılar ise yeni yönetimi Alman devletini yıkmakla suçlarlar. Birinciler Komünist Almanya’yı, ikinciler Yeni Alman İmparatorluğu’nu kurma amacındadır. Bazı tarihçilerin deyişiyle, Alman cumhuriyeti, ‘cumhuriyetçi yandaşı olmayan bir cumhuriyet’tir. Öte yandan, ‘Weimar Cumhuriyeti’, eski imparatorluğun bütün yönetim, yargı, eğitim ve askerî kadrolarını aynen koruyup hiç bir alanda reform yap(a)mayarak, çok zayıf temeller üzerinde yaşamaya çalışıyordu. Kazanılan haklar ve özgürlükler geniş kitlelerin umurunda bile olmamış, ancak kötü niyetliler, bu özgürlükleri, rejimi yıkmak için ustaca kullanmışlardır. Weimar Cumhuriyeti tarihini üç bölümde ele almak ve incelemek mümkündür: 1) 9 Kasım 1918 – 1923 sonu arası, 2) 1923 sonu – 1929 sonu arası, 3) 1929 sonu – 30 Ocak 1933 arası. Birinci dönemin en önemli olayları arasında, 6 Şubat 1919 günü (bundan tam 80 yıl önce) Weimar’da Ulusal Tiyatro’da (Kurucu) Ulusal Meclis’in toplanıp SPD lideri Friedrich Ebert’i cumhurbaşkanlığına seçmesi, bir anayasa hazırlaması, 10 Ocak 1920’de Versailles Barış Antlaşması’nın yürürlüğe girmesi, 13 Mart 1920’deki (çok kısa sürede bastırılan) sağcı Kapp ayaklanması, 1923’te Ruhr Havzası’nın Fransızlarca işgali, siyasal cinayetler, suikastlar, ayaklanmalar, tarihte eşi görülmemiş boyutta hiper enflasyon vb. genç cumhuriyetin istikrarını sık sık büyük tehlikeye atan olaylar yer alır. (22 Ekim 1923’te 1 doların karşılığı 40 milyar markı bulur!) İkinci dönem, 1923 Kasım’ında yeni para düzeninin belirlenmesi ve enflasyonunun durdurulması, Ruhr bölgesindeki savaşın sona ermesi, Münih’te Hitler – Ludendorff ayaklanmasının bastırılması gibi olumlu gelişmelerle başlar. Döneme damgasını vuran devlet adamının adıyla ‘Stresemann dönemi’ de denilen o yıllarda Almanya, ekonomik ve siyasî açıdan toparlanma, rahat soluk alma olanağı bulur. Savaş tazminatı sorununa Amerikan yardımı ve Dawes Planı yoluyla çözüm getirilir. Locarno Sözleşmesi’yle Almanya yeniden büyük devletler arasına eşdeğerli partner olarak alınır, Fransa ile uzlaşma ve barışma kapıları açılır ve 1926’da Almanya, Uluslar Birliği’ne (Völkerbund – Cemiyeti Akvam) kabul edilir. Ancak ülke içinde, Meclis’teki partiler arasında hiçbir uzlaşma sağlanamaz. 25 Ekim 1929’da (Kara Cuma) New York Borsası’nda patlak veren ve bir anda bütün dünyayı saran büyük bunalım, üçüncü dönemin belirleyici öğesidir ve Almanya Cumhuriyeti’nin de sonunu hazırlar. Ülkede yeni bir ekonomik çöküntü yaşanır, işsizlerin sayısı 6 milyonu bulur, cumhuriyet düşmanları ve radikal partiler bir anda güçlenir, kentlere göç eden işsizlerin, kültürsüzlerin, niteliksiz kuru kalabalıkların umut kaynağı olurlar. Almanya Parlamentosu’nun çoğunluğun desteğine sahip güçlü hükümetler çıkaramaması, çok sayıdaki ufak partilerin ve parti liderlerinin ülke çıkarlarını bir yana bırakıp birbirleriyle bitmek tükenmek bilmeyen didişmeleri ve her biri yüzde 8 – 10 oy oranına sahip küçük partilerin hiçbir konuda birleşememeleri, halkta bezginliğe, siyaset ve siyasetçiden tiksinmeye neden olur; demokrasiye inancı tamamen yok eder ve sonraki dönemin totaliter rejimine çok uygun bir zemin hazırlar. Çok kısa ömürlü zayıf hükümetler, parlamenter sistemin çöküşüne, onun yerini otoriter başkanlık sisteminin almasına yol açar. Birbirini yemeye, yok etmeye çalışan ve bunu demokrasi diye gösteren partilerden hiçbir destek göremeyen başbakanlar, hiçbir yeni politika üretemeyen partiler ve hükümetler, aşırı uçların aşırı güçlenmesine karşı ve cumhuriyetin korunmasına yönelik hiçbir önlem alamazlar. Kısa aralıklarla tekrarlanan genel seçimler, her defasında aşırıların, özellikle Nazi’lerin daha da güçlenmesini sağlar. 2 Aralık 1932’de General von Schleicher’in Reichskanzler (başbakan) yapılması da çöküntüyü önleyemez. Büyük işadamlarının, sanayicilerin, büyük toprak sahiplerinin ve mali çevrelerin desteğini sağlayan, 1932 Eylül’ünde yüzde 37,8, 6 Kasım 1932 seçimlerinde yüzde 33,5 oy alarak 608 üyeli Meclis’te 230 sandalye kazanan nasyonal sosyalistlerin lideri Adolf Hitler, 30 Ocak 1933’te başbakanlığa getirilir ve Alman Cumhuriyeti fiilen sona erer. Hitler’in başbakan oluşunu büyük endişeyle karşılayan çevrelere, başbakan dışında sadece on bakandan oluşan hükümette Naziler yalnızca iki koltuğu (İçişleri Bakanlığı ile Genel İşler/Devlet Bakanlığı Göring) işgal etti, geri kalan bakanların tutucu (muhafazakâr) ya da bağımsız olduğu, bu şekilde Hitler’in güzelce kontrol edilebileceği, sivriliklerinin törpüleneceği, böyle bir ortamda bir de onun denenmesinin yarar sağlayacağı ifade edilir. Her ne kadar Hitler demokrasiden sadece iktidarı ele geçirinceye kadar yararlanacağını söylemiş, bütün hedeflerini ve amaçlarını ‘Mein Kampf’ta (‘Kavgam’da) açık açık yazmışsa da uyarılara kulak asılmaz, kitabı da pek kimse doğru dürüst okumaz bile. Hem zaten kısa süre içinde yeni seçimler yapılacağına göre, Hitler başarısız olursa hemen tasfiye edilebilecek, halk da bir söylencenin, eski deyimle bir efsanenin bitişini görecektir. Gerçekten de 5 Mart 1933’te ‘özgürümsü’ son seçimler yapılır. Ancak daha önce 27 Şubat’ta Meclis binasının yakılması, suçun solculara yüklenmesi ile sosyal demokrat ve komünist basın organları yasaklanmış, bütün ‘sakıncalı’ parti yöneticileri tutuklanmış, ertesi gün de ‘Halkın ve Devletin Korunması Kararnamesi’ ile anayasanın temel haklarla ilgili birçok maddesi yürürlükten kaldırılmıştır. Nazi diktatörlüğünün yıkılışına kadar yürürlükte kalan bu düzenleme ile zaten hukuk devletinin esasları ortadan kaldırılmış oluyordu. ‘Seçimler’de Naziler oylarını yüzde 44’e, 648 üyeli Meclis’te koltuk sayısını 288’e çıkarırlar, aşırı sağcı bir küçük partinin yardımıyla yüzde 52’lik bir destek sağlarlar. İyi örgütlü bir hareket, amacına ulaşmış, demokratik cumhuriyeti yıkmıştır. Daha 15 Mart 1933’ten itibaren, seçimin üzerinden on gün bile geçmeden, ilk toplama kampları kurulur, on binlerce muhalif tutuklanır, 24 Mart 1933’te ‘Özel Yetki Yasası’nın çıkarılmasından sonra sendikalar, partiler, özgür basın yasaklanır, Almanya faşizmin karanlığına gömülür; önce kitaplar, sonra insanlar yakılmaya başlanır, daha sonra 2. Dünya Savaşı çıkarılır, onlarca milyon insan ölür, öldürülür… Ve Almanya ancak 20. Yüzyılın ikinci yarısında, büyük bir yıkımın peşinden kendini toparlar, demokratik cumhuriyetini kurabilir. Weimar Cumhuriyeti, yeni Almanya için sürekli olarak bir uyarı görevi yerine getirmektedir. 1919’da yürürlüğe giren ‘Weimar Anayasası’, 1848 Devrimi’nin ve 1848 – 1849’da Frankfurt’ta toplanan Ulusal Meclis’te kabul edilen anayasanın ilkelerine dayanıyordu. 1849 Anayasası ile Alman tarihinde ilk kez belirlenmiş olan ‘her vatandaşın özgürlük hakları’, Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’nde ve Fransız Devrimi İnsan Hakları Bildirgesi’nde ifadesini bulan temel haklar ve özgürlükler, Weimar Anayasası’na da aynen yerleştiriliyordu. En mükemmel anayasalardan biri olarak kabul edilen Weimar Anayasası, cumhurbaşkanı halk tarafından doğrudan seçilen parlamenter demokratik bir cumhuriyeti öngörüyordu. Ancak bazı partilerin ve zümrelerin cumhuriyeti yıkmak için pervasızca çabalayacağı, özgürlüklerin demokrasiyi yok etmekte öylesine gözü dönmüşçesine kötüye kullanılabileceği düşünülmemişti. Ayrıca her görüşün parlamentoda temsil edilmesi amaçlanırken, çok sayıda küçük partinin ortaya çıkacağı, bunların ülke sorunlarını bir tarafa bırakıp birbiriyle sürekli kavga etmesinin demokrasi zannedileceği, yönetimdekileri devirmeye, onların yerini kapmaya çalışmanın demokratik mücadele olarak gösterileceği, Weimar Anayasası’nı hazırlayanların aklına gelmemişti. Meclis’te hükümet devirmenin son derece kolay, yeni hükümet kurmanın inanılmaz derecede zor olduğu ise ancak tecrübe ile yaşanınca anlaşılmıştı. 1949’da kabul edilen ve Almanya’yı ‘Demokratik, sosyal hukuk devleti ve federal bir cumhuriyet’ olarak belirleyen Almanya Federal Cumhuriyeti Anayasası, temel haklar ve özgürlükler konusunda 1849 – 1919 çizgisine sadık kalmış ve bunları çok sağlam esaslara bağlanmıştır. Ancak bu anayasanın birçok yerinde Weimar Cumhuriyeti’nin yıkılışına neden olan hatalardan kaçınmak çabası ve Nazi diktatörlüğünün totaliter devletiyle yaşanan deneyimlerin ve alınan derslerin izi görülmektedir. Federal Almanya Anayasası, sınırsız özgürlük kabul etmektedir. Bu nedenle, ‘Hedefleri bakımından ve yandaşlarının da davranışlarına göre özgürlükçü demokratik temel düzeni bozmaya ya da yıkmayı ya da Federal Almanya Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye sokmayı amaçlayan partiler’ anayasaya karşıdır ve Federal Anayasa Mahkemesi kararıyla yasaklanıp kapatılır (Md. 21/2). Bu maddeye dayanılarak aşırı sağcı ve solun birçok partisi anayasa karşıtı olarak ilân edilip yasaklanmış ve kapatılmıştır. Weimar Anayasası’na göre çok önemli bir yenilik de, ‘Konstructives Misstranensvotum’ (yapıcı güvensizlik oylaması) ilkesidir. Kendi kişisel çıkarlarını ülke çıkarlarının önüne koyan, mevcut hükümeti yıkmayı tek amaç gören, ancak Meclis çoğunluğunun oyunu alacak alternatif yeni bir program konusunda ve yeni bir kuruluşu üzerinde anlaşma sağlamamış küçük muhalefet gruplarının bir hükümeti kolayca devirmesi, bu ilke nedeniyle kolay kolay mümkün olmamaktadır. Mevcut başbakana ve hükümete güvensizlik oyu veren Bundestag (Meclis), aynı anda çoğunluğun oyuyla yeni başbakanı da seçmelidir. ‘Hele hükümeti bir devirelim, sonra ne olacağını görürüz’ düşünceleri, haftalarca, aylarca koalisyon arayışları, görüşmeleri, pazarlıkları mümkün değildir. Bu ilke nedeniyle, 1949’dan bu yana yönetime istikrar egemen olmuş, 50 yılda sadece 6 başbakan görev yapmıştır. (Yedinci Başbakan Gerhard Schröder 1998 sonunda seçilmiştir). ‘Yapıcı güvensizlik oylaması’ ile yine 50 yılda sadece iki kez başbakan devrilmeye çalışılmış, ancak bir tek kez 1982’de böyle bir şey gerçekleştirilmiştir: Başbakan Helmut Schmidt’in güvenoyu alamadığı anda, Helmut Kohl başkanlığındaki yeni hükümet (ve onun programı) güvenoyu almış ve yeni başbakan göreve başlamıştır. Alman seçim sistemi de istikrarı esas almıştır. İstikrar ise gelişmenin, huzurun, refahın temel koşuludur. Almanya, bu alanda çok acı deneyimlerden sonra çok büyük yol almış, birçok ülkenin gıpta ile baktığı bir lider ülke durumuna gelmiştir.”
.
. .
Almanya’da sadece Hitler ve hempasının ölüm yıldönümlerinde yürünmüyor. Nadir de olsa, öteki kutupta olanları da anmak için tören yapılıyor. Cumhuriyet’in bir haberine göre (11.01.1999), 80 yıl önce öldürülen Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht 10 Ocak’ta Berlin’de törenlerle anılmış. On binler Rosa için yürümüş. Bu iki ünlü sosyalistin Weimar Cumhuriyeti dönemindeki siyasî faaliyetlerini biz daha önce anlatmıştık. Şimdi bu vesileyle bunları bir özetlemek yerinde olacaktır.
Aynı yıl doğan Rosa Luxemburg (Resim 15) ve Karl Liebknecht, yaşamlarını Almanya’da sosyalist devrim gerçekleştirmeye adamışlardı. Birçok kez cezaevine girip çıkan ikili, 15 Ocak 1919’da tutuklanarak öldürülmüşlerdi. O tarihlerde Almanya, sosyalist devrime henüz hazır değildi.
“On binler Rosa için yürüdü… Almanya Komünist Partisi’nin kurucuları Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, öldürülüşlerinin 80. Yılında dün Berlin’de düzenlenen törenle anıldı. 15 Ocak 1919 tarihinde öldürülen Luxemburg ve Liebknecht için Berlin’deki mezarları başında yapılan törene on binlerce kişi katıldı. Polis, solcu ve anarşistlerden oluşan 6 bin kişilik bir grubun Berlin’de düzenlediği yürüyüş sırasında 13 kişiyi gözaltına aldı. Yaşamlarını Almanya’da sosyalist devrim gerçekleştirmeye adayan ve 1871 yılında doğan iki eylemci de savaş karşıtı oldukları ve Kayzer Wilhelm II yönetimine karşı çıktıkları için pek çok kez cezaevine girmişti. Lenin’le mektuplaştı… Polonya Yahudi’si Luxemburg, yönetim karşıtı eylemleri yüzünden İsviçre’ye, oradan da Almanya’ya kaçmak zorunda kaldı. Başarılı bir gazeteci ve Marksist kuramcı olan Luxemburg bir işçi dergisinin editörlüğünü yaptı. Sürekli Lenin’le mektuplaşan Luxemburg’a Lenin ‘Kartal’ adını takmıştı. Luxemburg pek çok savaş ve yönetim karşıtı eyleme öncülük etti. Hümanist avukat Karl Liebknecht Sosyal Demokrat Parti’nin kurucularından birinin oğluydu. Luxemburg ve Liebknecht, savaş karşıtı Spartaküs Birliği’ni kurdular Almanya’nın yenilgiyle çıktığı Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, Kayzer Wilhelm II’nin devrildiği gün olan 9 Kasım 1918’de Liebknecht, Berlin’de sosyalist cumhuriyet ilân etti. Karl Ebert’in sosyal demokrat hükümetine karşı ayaklanma çağrıları yapan çift yayımladıkları manifestoyla 30 Aralık 1918’de Almanya Komünist Partisi’ni kurdu. On binlerce asker ve işçinin katıldığı ayaklanmanın bir devrime dönüşmesinden korkan hükümet baskıya başladı. Cepheden dönen 40 bin milliyetçi asker ayaklanmayı kanlı bir biçimde bastırdı. Luxemburg ve Liebknecht 15 Ocak’ta tutuklandılar, öldürüldüler ve cesetleri Landwehr Kanalı’na atıldı. Resmî tarihe göreyse Luxemburg kızgın bir kalabalık tarafından linç edildi, Liebknecht’se kaçmaya çalışırken sırtından vurularak öldürüldü. “
[1] Haider, Avusturya’da iktidara gelen ırkçı – faşist lider.
[2] Adof Eichmann (1906 – 1962), Alman savaş suçlusu. II. Dünya Harbi sırasında Yahudilere karşı yürütülen soykırımda oynadığı rol nedeniyle İsrail’de asılarak idam edilmiştir. I. Dünya Harbi sırasında ailesiyle birlikte Almanya’dan Avusturya’daki Linz kentine göç etti. Nisan 1932’de o sırada gizli bir örgüt olan Nazi Partisi’ne girdi. Kasım 1932’de Heinrich Himmler’in seçkinlerden oluşturduğu Schutzstaffel’e (SS) katıldı. 1933’te Linz’den ayrılarak Bavyera’daki Lechfeld’de bulunan “Avusturya Lejyonu”nun tedhiş örgütüne katıldı. 1934’te, Ocak – Ekim arasında Dachau’daki SS birimine bağlı olarak çalıştıktan sonra, SD’nin (Sicherheitsdienst, “Güvenlik Servisi”) Berlin’deki merkezine atandı. Burada Yahudilerle ilgili bölümde görevlendirildi. SS hiyerarşisi içinde hızla yükseldi. Avusturya’nın Mart 1938’de ilhak edilmesinin ardından, kenti Yahudilerden temizleme göreviyle Viyana’ya gönderildi. Bir yıl sonra da benzer bir görevle Prag’a yollandı. Himmler 1939’da Devlet Güvenlik Başmüdürlüğü’nü (Reichssicherheitshaupamt – RSHA) kurduğunda, bu örgütün Berlin’deki Yahudi bölümüne atandı. Ocak 1942’de, Berlin yakınlarındaki Wannsee’de toplanan ve üst düzey Nazi subaylarının katıldığı bir konferansta, Yahudi sorununa uygulanacak “kesin çözüm”e (Endlösung) ilişkin örgütsel ve lojistik düzenlemeler tartışıldı. Eichmann, söz konusu düzenlemelerde eşgüdümü sağlamakla görevlendirildi. “Kesin Çözüm”ün soykırım olduğu herkesçe bilinmese de, artık Eichmann baş cellât olarak niteleniyordu. Bundan sonra Yahudilerin saptanması, toplanması ve öldürülmesi için toplama kamplarına gönderilmesi işlerini o örgütledi.
[3] Erdal Güven. – Haider’i Avusturya’ya çok görmeyin. in Radikal, (14.02.2000).
[4] Hikmet Çetinkaya. – Uyanış kültürü, in Cumhuriyet, (25.02.2000).
[5] Hüseyin Baş. – Sermayenin beslediği iblis, in Cumhuriyet, 02 ve 03.03.2000.
[6] Hüseyin Baş. – İşadamlarının örtbas çabası, in Cumhuriyet, 03.03.2000.
[7] Aydın Engin. – İktidarda solup sararan Yeşil, in Cumhuriyet 20.03.2000.
[8] Gürkan Uçkan – Hortlayan hastalık: Nazizm, in Cumhuriyet, 03.05.2000.
[9] Serdar Devrim – Fransız aydınları, Alman teröriste yataklık yapmış, in Hürriyet. 03.05.2000
[10] Osman Çutsay – Nazizm, sermayenin sırtında yük, in Cumhuriyet, 04.08.2000.
[11] Hilmi Tozan – Almanya’da aşırı sağ şaşkınlığı, in Cumhuriyet, 04.08.2000.
[12] Osman Çutsay – K.H.K, Almanya solunu biçti, in Cumhuriyet, 07.08.2000.
[13] Hakkı Devrim – Avrupalının gözünde Türk, Müslüman fark etmez, in Radikal, 01.06.2000.
[14] Atillâ İlhan – Manzara-i Umumiye !…, in Cumhuriyet, 12.07.2000.
[15] Aysun Bektaş – Faşizme karşı savaşan mimarın adı ölümsüzleşti, in Cumhuriyet, 11.09.2000.
[16] Vural Ülkü – Weimar Cumhuriyeti I. Ve II., in Cumhuriyet, 10 ve 11.02.1999.