Almanya – PKK – Radikal İslâm

Aralık 12, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Almanya – PKK – Radikal İslâm

Almanya – PKK – Radikal İslâm

Emin Çölaşan, aşağıdaki makalesiyle[1] Almanya’nın TC karşıtı bütün örgütlere kanat gerdiği olgusunu yine kaleme almış: 

 

Onlara dokunmayan yılan bin yıl yaşasın! Dünyanın saygın gazetelerinden Wall Street Journal’ın 18 Eylül 2001 tarihli nüshasında, Almanya ile ilgili bir yazı vardı. Almanya’da üslenmiş İslâmcı terör odağı olarak çalıştığı, bunlardan bazılarının Usame bin Ladin’le bağlantılı olduğu vurgulanıyordu. Ian Johnson imzalı yazıda Milli Görüş ve Karases örgütlerine değiniliyor, bunların Türkiye’de din devleti kurmayı amaçladığı, Almanya’nın bu gibi İslâmcı örgütler açısından ‘tercih edilen bir ülke’ olduğu belirtiliyordu. Ancak yazıda şöyle bir cümle vardı ki, özellikle bizim açımızdan çok önemliydi: ‘Almanya’nın bu gruplara karşı bir şey yapmamasının nedeni, bunların Alman hedeflerine karşı eylem koymamalarıdır’. Bu görüş tamamen doğru. Almanya ve diğer AB ülkeleri ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ anlayışıyla, ülkelerindeki terör örgütlerine özgürlük sağladılar. Yeter ki oralarda eylem koymasınlar, kendi kamuoylarını rahatsız etmesinler! Alman hükümetiyle işbirliği içinde çalışan çeşitli kuruluşlar da bu yolun yolcusuydu! Örneğin Friedrich Ebert Vakfı’nın hazırladığı ‘Almanya’da İslâmcı Örgütler’ raporunda şöyle deniliyordu: ‘Millî Görüş ve Süleymancılarla bağlantı kurulmalıdır. Müslümanların dinî kimliklerine önem verilerek ulusal kimliklerinden (Türklükten) uzaklaştırılmalıdır. Böylece bu kişiler hakkında Türkiye’nin söz söylemesi zorlaşacaktır. Müslümanların giysilerine karışılmamalı, şeriatçı örgütlere imam nikâhı kıyma yetkisi verilmeli, anayasal hakları korunduğu için sevindirilmeli, böylece Türkiye’den uzak tutulmalıdır’. Ya Türkiye aleyhine çalışan diğer terör örgütleri! Örneğin Almanya, 1993 yılında PKK’yı güya yasakladı! Ama PKK Almanya’da cirit atıyor. Almanya’nın dört bir yanı, PKK’ya bağlı derneklerle dolup taşıyor. Kürtçülerin Türkçe gazetesi de Almanya’da çıkıyor. PKK’nın Almanya’da tam 13 dergi ve gazetesi yayınlanıyor. Bunlar her gün, Türkiye Cumhuriyeti’ne kin ve nefret kusuyor. Ayrıca PKK’ya bağlı 100 dolaylarında dernek, vakıf, merkez ve enstitü var. Almanya’nın her tarafında her gün PKK gösterileri yapılıyor, Apo posterleri açılıyor, yine Türkiye’ye sövülüyor. Bu kuruluşların kapalı salon toplantıları da açıkça yapılıyor. Haraç, bağış, aidat rezaleti yine Almanya’da gerçekleşiyor. Dahası, çok sayıda Alman milletvekili ve belediye başkanı, bunlarla açıktan işbirliği yapıyor. PKK ve İslâmcılar açısından aynı durum Fransa, Hollanda, Danimarka, İsveç gibi ülkelerde geçerli. Bu örgütler istihbarat kuruluşları tarafından biliniyor. Yerleri, adresleri belli. Ama gelin görün ki, hiçbir şey yapılmıyor! Çünkü onlar Türkiye’ye karşı çalışıyor! Türkiye’ye karşı bu sinsi politikayı izleyen Avrupa Birliği ülkeleri, elbette durumun farkındalar. Her birinin güçlü istihbarat örgütleri var. Her şeyi biliyorlar, her şeyin farkındalar. Ama işin üzerine gitmiyorlar. Bunu bilinçli olarak yapıyorlar. Örneğin bu terör örgütleri, kara para işinde Avrupa bankalarını kullanıyor. Uyuşturucudan, haraç ve bağışlardan elde edilen milyarlarca dolar, bunların bankalarında kuzu kuzu yatıyor. Avrupa, kara paradan para kazanıyor! Şimdi onlara sormak gerek: Bu Avrupa ülkelerinde örneğin İspanya’ya karşı mücadele eden ETA’ya, İngiltere’ye karşı mücadele eden IRA’ya da aynı olanaklar sağlanıyor mu? Elbette ki hayır! Siz ETA, ya da IRA yandaşlarının, örneğin Almanya’da, Fransa’da, Hollanda’da veya Belçika’da örgütlendiğini, gösteriler yaptığını duydunuz mu? Yine hayır! Yunanistan’da eylem koyan 17 Kasım terör örgütünün sesi Avrupa’da hiç çıkıyor mu? Hayır, hayır! Karşımızdaki acı gerçekleri iyi görelim, iyi bilelim. Başta Almanya olmak üzere pek çok Avrupa Birliği ülkesi, Türkiye’ye karşı çalışan bölücü ve İslâmcı örgütlere göz yumuyor. Bunu bilerek yapıyorlar… Hattâ aralarında pazarlıklar bile oluyor: ‘Benim ülkemde eylem koyma, olay yaratma, Türkiye’ye karşı ne yaparsan yap.’ Türkiye’de sadece PKK terörünün bilançosu: 35 bin can, binlerce sakat, 100 milyar dolar. Yaşasın, yaşasın, Avrupa’ya dokunmayan yılan bin yaşasın!”.

 

Ne kadar irdelense yine de az olan bu aynı konuya Hikmet Çetinkaya da değiniyor[2].

 

Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, Bild gazetesinin sorularını yanıtlarken şöyle diyor: “AB’ne alınmadığımız sürece Türkiye’deki iki dinci parti, daha güçlenecektir…”

 

Mesut Yılmaz’ın Bild gazetesine bunları söylediği gün Berlin İslâm Toplumu Federasyonu, okullarda din dersi verme hakkını bir kez daha elde etmişti…

 

İslâm Toplumu Federasyonu’nun, Necmettin Erbakan ve Saadet Partisi’yle yakın ilişkide olan “Avrupa Millî Görüş”le bağlantılı olduğunu Alman hükümeti bilmiyor mu? Elbet biliyor!

 

Alman Anayasayı Koruma Örgütü raporlarında, İslâm Toplumu Federasyonu’nun Avrupa Millî Görüş’le organik bağı olduğu açıkça yazılı. Ayrıca her iki örgütün gelecekte Almanya’nın ulusal bütünlüğünü tehdit edeceği de Alman Anayasayı Koruma Örgüt raporlarında belirtiliyor.

 

SPD – Yeşiller koalisyonu nedense pek umursamıyor, Almanya’da kökten dinci örgütlenmeyi. O ise İslâm Toplumu Federasyonu, parasal olarak çok güçlü. Türkiye’den Pakistan’a; Afganistan’dan İran’a; Sudan’dan Endonezya’ya pek çok İslâm ülkesindeki radikal İslâmcılarla ilişki içinde. Bunlar Alman Anayasayı Koruma Örgütü’nün raporlarında yazılı.

 

İslâm Toplumu Federasyonu 31 Ağustos 1980’de Berlin’de kuruldu. Federasyon başkanı İmam Nail Dural 21 yıldır görevinin başında. Federasyon, 1980’den bugüne dek Berlin okullarında “İslâm din dersi” verme hakkı için mücadele veriyordu. 1998 yılında Berlin Yüksek İdare Mahkemesi, federasyonun bir “dinî cemaat” olduğunu karara bağlamış, 2000 yılında da karar onanmıştı. Artık Federasyon, Berlin’deki okullarda din dersi verebilecekti…

 

Berlin Eğitim Müdürlüğü hemen harekete geçti ve karara şu gerekçe ile karşı çıktı: “İslâm Federasyonu’nun hazırladığı öğrenim programında yer alması gereken anayasal koşulların garantisi yoktur. Bu durum ise okullardaki şeriatçı örgütlenmenin önünü açar…”

 

Berlin Yüksek İdare Mahkemesi, verdiği kararın yaşama geçmesini istiyor, 25 Ekim 2001’de. Şimdi ne olacak?

 

SPD – Yeşiller koalisyonu, yargı kararına karşın bir engelleme girişimini başlattı ama hükümetin yasal olarak eli kolu bağlı.

 

Eyalet Eğitim Müdürlüğü dayatıyor: “Okullarda şeriatçı” yapılanmaya izin veremeyiz!” İslâm Federasyonu sözcüsü Burhan Kesici bastırıyor: “Hani Almanya demokratik hukuk devletiydi?”. Yüksek İdare Mahkemesi’nin kararı da ortada;  “Din dersleri devlet denetiminde değildir, cemaatlerin işidir…”

 

Burada bir önemli nokta var: Bremen ve Berlin eyaletlerinde din dersleri dinî cemaatlere bırakılmış. Eyaletlerin büyük bölümünde ise din dersleri devletin denetiminde yapılıyor. Bakalım Almanya bu farklılığı giderecek mi?

.

. .

 

Federal Almanya İçişleri Bakanı Otto Schily, Türkiye Araştırmalar Merkezi direktörü Prof. Dr. Faruk Şen aracılığıyla Almanya’daki Türklere çağrıda bulunarak Alman vatandaşlığına geçmelerini istedi.

 

Türkiye Araştırmalar Merkezi’nden yapılan yazılı açıklamada Prof. Dr. Faruk Şen’in, Schily ile görüşerek Almanya’da yaşayan Türk göçmenlerinin yeni Alman vatandaşlık yasası ile yabancı düşmanlığı konusundaki görüşlerini aktardığı bildirildi. Şen’in Schily’ye şunları söylediği kaydedildi: “Resmî rakamlara göre Almanya’da 60 bin ile 80 bin arasında yabancı düşmanı bir kitlenin var olduğu bilinmektedir. Ama Alman toplumu içerisinde yabancılara karşı düşmanlık besleyen çok daha büyük bir kitlenin olduğu bilinmektedir. Zamanında alınacak önlemler sayesinde toplumsal barışın tehlikeye düşmesi önlenebilir”.

 

Şen’in son günlerde yoğun tartışmalara neden olan Yeni Alman vatandaşlık yasası konusunda burada yaşayan Türk toplumunun düşüncelerini de anlattığı vurgulanan açıklamada, Schily’nin de göçmenlerin Almanya’nın ayrılmaz bir parçası haline geldiğini söylediği ifade edildi. Açıklamada, Schily’nin uzun dönemde ırkçı faaliyetlerin yaşama şansı olmadığını vurguladığı bildirildi (Cumhuriyet, 14.10.2000).

 

Acaba Schily, bu söylediklerine kendisi inanıyor muydu? Bu, çok şüpheli, şöyle ki görünen köy kılavuz istemez: Irkçılık Alman ulusunun kanına işlemiş olup, bunun belirtileri her geçen gün daha şiddetli olarak hissediliyor (B.O.)

 

.

. .

 

Sirkeci Garı’ndan 40 yıl önce hareket eden tren, umuda yolculuğun ilk seferini yapıyordu. Federal Almanya’nın büyük bir hamle yapan sanayisinde işgücü açığı oluşması üzerine, Türkiye’den Avrupa’ya başlayacak işçi göçünün ilk dalgasıydı bu. Gurbet kimi zaman yıllar sonra anlatılacak komik bir anı, kimi zaman ise Almanya’ya taşınan yoksulluğun, dramın adı oldu.

 

Her şey Türkiye ile Almanya arasında 31 Ekim 1961’de imzalanan Türk İşgücü Anlaşması’yla başladı. 1961 yılında 6 bin 700 Türk işçisinin bu ülkeye gitmesinin ardından 10 yıl boyunca Türkiye’nin dört bir yanından insanlar dillerine, dinlerine, kültürüne yabancı oldukları belirsizlikler ülkesine doğru yola çıktı. Yanlarında devletin yolluk olarak dağıttığı ibrik içinde su, bir paket kumanya ve birkaç giysi dışında hiçbir şeyleri yoktu.

 

Evet, 40 yıl önce gittiler. Kimi ilk kez gördüğü, kimi klozette yüz yıkadı, kimi maraba çıktığı köye zengin döndü. Döneri sevdirdiler, fırıncıları zengin ettiler. Değiştiler ama onları da değiştirdiler[3]:

 

.

. .

 

Sivas katliamı sanıklarından, haklarında yakalama kararı bulunan 6 kişinin Almanya’ya, 2’sinin Suudi Arabistan’a iltica ettikleri belirlendi. Emniyet yetkilileri, 2 Temmuz 1993’te meydana gelen ve 37 kişinin ölümüyle sonuçlanan Sivas katliamına karıştıkları gerekçesiyle Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından ölüm cezasına çarptırılan 4 kişi ile 7,5 yıl hapse mahkûm edilen 2 kişinin Almanya’ya iltica ettiklerini bildirdiler. Yine haklarında ölüm cezası bulunan 2 kardeşin de Suudi Arabistan’a iltica ettikleri ortaya çıktı. Bunlardan birinin daha önce bu ülkede işçi olarak çalışmış olduğu belirlendi (Cumhuriyet, 01.11.2001).

 

.

. .

 

Almanya’nın aşırı sağcı Milliyetçi Demokratik Parti (NPD) taraftarları, Nazi döneminde Alman ordusunun işlediği suçları anlatan bir serginin açılmasını protesto etmek amacıyla dün (01.12.2001) başkent Berlin’de bir yürüyüş düzenledi. Yaklaşık 3bin kişinin katıldığı protesto yürüyüşü öncesinde olaylar çıktı. Aşırı sağcıların yürüyüşünü protesto etmek için toplanan göstericilerle polis arasında çatışma çıktı. Yaklaşık 1200 gösterici polise yollardan söktükleri kaldırım taşlarını atarken polisler de göstericilere cop ve tazyikli suyla müdahale ettiler. Polis yetkilileri, olaylar sırasında çok sayıda kişinin gözaltına alındığını kaydettiler. Neonazilerin protesto yürüyüşü ise olaysız geçti. Yürüyüşe katılan sağcılar “Tanrı bizimle ve her şey Almanya için”;  “1945 yılından bu yana müttefiklerin terörü var”; “cinayet cinayettir” ve “atalarıyla alay edenler kendilerini aşağılarlar” yazılı pankartlar taşıdılar.

 

Aşırı sağcıların tepkisini çeken Berlin eyaleti Başbakanı Klaus Wowereit, amacının “aşırı sağcılara karşı barışçı bir şekilde cevap vermek” olduğunu söyledi. Wowereit, “Bu NPD gösterisine karşı doğru bir cevaptır. Bu sergi birçok kişinin hatırlamak istemediği, Alman tarihinin bir bölümünü yansıtıyor. NPD’nin yürüyüşü de bazı kişilerin hâlâ geçmişten ders almadıklarını gösteriyor” dedi.

 

Kent merkezinde bir sinagogun ve söz konusu serginin açıldığı binanın önünden de yürümek isteyen aşırı sağcıların güzergâhı daha önce değiştirilmişti (Cumhuriyet, 02.12.2001).

 

Hikmet Çetinkaya, Almanya’daki köktendinci sayısı hakkında, aşağıdaki makalesinde[4]

 

“Almanya İçişleri Bakanı Otto Schily, çok önemli bir açıklama yaptı: “Almanya’da 30 bin köktendinci Müslüman yaşıyor!” Acaba Bakan Schily, bu sayıyı abartıyor mu? Kaplancılar olarak bilinen köktendinci örgüt yaklaşık 22 yıldır Almanya’da ekonomik ve siyasî olarak örgütleniyordu. Almanya Anayasayı Koruma Örgütü raporlarında Kaplancıların sayısının 2 – 3 bin olduğu belirtiliyordu. O zaman bu 30 bin sayısı nereden çıktı? Almanya’da siyasî iktidarlar bugüne dek ‘köktendincilere’ hoşgörüyle baktılar, onların örgütlenmesine ses çıkarmadılar… Kaplancılardan sonra şimdi de sırada İslâm Toplumu Millî Görüş Örgütü’nün (İTMG) dış bağlantıları araştırılıyor Almanya’da. İçişleri Bakanı Schily, çalışmaların gizlilik içinde sürdüğünü belirterek şöyle diyor: ‘Almanya’da yaşayan Müslüman yurttaşlardan beklediğim köktendinciliğe karşı kesin tavır almalarıdır…’ Peki, Almanya’da köktendinciliğin somut ölçüsü nedir? 1997 yılında Dortmund kentinde ünlü Westfallen Stadı’nda düzenlenen ‘Barış ve Kültür Şenliği’ni anımsıyorum ben. Stadyumda 30 bin kişi vardı… Millî Görüş Almanya’da Refah Partisi’nin desteğinde gövde gösterisi yaparken İdris Kahraman adlı konuşmacı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Kültür Bakanı İsmail Kahraman’ın, Devlet Bakanı Cemil Tunç’un gözlerinin içine baka baka şöyle diyordu: ‘Diller belki susturulabilir, ama gönüller asla susturulamaz… Ufka bak yiğidim, millî görüş inkılâbına az kaldı… İslâm devrimine az kaldı…’ Beş yıl önce Almanya’da köktendinciler korunup kollanıyor, onlara her türlü olanak tanınıyordu! … Almanya İçişleri Bakanı Otto Schily’nin, iki ay kadar öncesinde ülkesindeki köktendincilerin sayısı 3 – 4 bin olarak açıklarken bugün 30 bin olarak açıklaması oldukça düşündürücüdür… acaba iki ay içinde ne değişti de Almanya’daki köktendinci sayısı 30 bine çıktı? Almanya iç güvenlikle ilgili yeni yasalar hazırlıyor! Fırsat bu fırsat! … Çünkü Almanya’da 3 milyon 200 bin Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı yaşıyor! Burada bir oyun var! Almanya’nın ünlü sanayi kuruluşlarında Türk işçileri çalışıyor. 11 Eylül 2001’de Amerika’daki terörün getirdiği panik ve korku, Almanya’da Türklerin çalıştığı sanayi kuruluşlarına yansıyıp işten çıkarmalar başladı… Şimdi ikinci aşamasına gelindi… Almanya’daki Türk işçileri için güvenlik soruşturması başlatıldı… Burada ilginç bir ayrıntı gözden kaçmıyor… Almanya’da köktendinci olarak bilinen gruplara dokunulmuyor ama her sakallı ve namaz kılan Türk işçisine ‘köktendinci’ damgası vurulmak isteniyor… Millî Görüş’e gelince …. Berlin Eyalet Mahkemesi, okullarda din derslerini ‘Millî Görüş’ün vereceğini karara bağladı… O tarihte Berlin’deki yerel siyasetçiler ne diyordu: ‘Almanya lâik ve demokratik bir ülkedir, devlet din işlerine karışmaz!’ Nasıl karışmaz? Almanya’nın diğer eyaletlerinde karışıyor ya! … Almanya Anayasası’nda bir değişiklik bu işi çözer ama nedense hükümet bu gerçeği görmek istemiyor!… Hristiyan Demokratik Birlik (CDU) milletvekilleri Dr. Jürgen Ruttgers, Erwin Marschevski ve Wolfgang Zeitlmann’ın 8 Kasım 2000’de federal meclise verdiği 93 sayfalık raporu bir kez daha anımsatalım… Raporda şöyle deniliyordu: ‘Almanya’da 20 köktendinci örgüt bulunuyor…’ Aynı raporda köktendinci örgütlere bağlı 31 bin 500 kişinin olduğu yazılıydı… Hristiyan Demokrat Birlik’in raporunda ‘Millî Görüş’ birinci sırada yer alıyordu… Şu sıralarda Almanya’da ‘Millî Görüş’ yakından izleniyor… İzleniyor da Berlin’de okullarda din dersi verme hakkını Millî Görüş yargı kararıyla kazanıyor! Kaybeden kim o zaman? Berlin Eyaleti Millî Eğitim Bakanlığı! … İnsan şaşırıyor doğrusu! …”

 

.

. .

 

11 Eylül’den sonra yoğun olarak tartışılmaya başlanan siyasî İslâm, Alman ve Türk toplumları arasında mesafeyi derinleştiriyor. Bazı çevreler, 11 Eylül’e değin Siyasî İslâm’a destek veren Alman politikalarında değişimler gözlendiğine, Kaplancıların kapatılmasından sonra Millî Görüş’ün izlemeye alındığına dikkati çekiyorlar. Bazı çevreler ise Almanya’nın İslâm kartını elinde bulundurmak istediğini, üstelik yeşil sermayenin ülkeyi terk etme riskini düşünerek hareket ettiğini belirtiyorlar.

 

Dünyayı sarsan “ikiz kuleler saldırısı”, Almanya’da taşları yerinden oynattı. Başta seçme ve seçilme gibi temel demokratik haklardan yoksun bırakılan Türk toplumu, Müslüman kimliğinden ötürü daha büyük bir dışlanma ile yüz yüze. Kuzey Ren –Westfalya Eyaleti Göçmen Birlikleri Başkanı Tayfun Keltek, siyasî İslâm’ın her iki toplum için de sıkıntılara yol açtığını belirterek, “Almanya yıllardır Türklerin demokratik haklarını vermedi, yerel seçimlerde bile temsil edilmelerine olanak sağlamadı. Sürekli göçmen kimliğiyle tanındık. Böylece Türk toplumunu içine kapattılar. 11 Eylül’den sonra siyasî İslâm’ın çabaları, Alman toplumunun yaklaşımları arasındaki mesafeyi derinleştirdi. Türkler daha bir içe kapalı duruma geldi” dedi.

 

Ayrıca yasal değişikliklerin ardından, dar bir grup olan Kaplancıların kapatılması, Almanya’daki Türklerin ilgiyle izledikleri bir gelişme. Tartışmalarda farklı görüşler sergileniyor. Bazı Türkler, Almanya’nın bu tutumunu samimi bulmuyorlar. Bu çevreler, siyasî İslâm’ın değişik gerekçelerle yıllardır desteklendiğini vurguluyorlar. Sağlanan maddî desteğin yanı sıra Türkiye’de cinayet işleyen Hizbullah militanlarının Almanya’da siyasî mülteci olarak yaşadıklarına dikkat çekiyorlar. Bu çevreler Kaplancıların ufak ve marjinal bir grup olduğunu, asıl İslâmî hareketin Millî Görüş çatısı altında toplandığını belirterek “Alman politikalarının ne yönde olacağı, Millî Görüş’e karşı izlenecek tutumla açığa çıkacak” görüşünü savunuyorlar.

 

Burada dikkat çekilen bir konu da önemli maddî birikime sahip İslâmî sermayenin varlığı, Alman yetkililerin yeşil sermayenin yurtdışına çıkmaması için özenli ve dikkatli davranacağını vurgulayanlar da var.

 

Bu gelişmelerin yanı sıra, Almanya’daki 80’i aşkın minareli yapılardan en güzeli olarak nitelendirilen Marl’daki camiyi Almanya Cumhurbaşkanı Rau’nun ilk kez ziyaret etmesi de dikkat çekici bir unsur[5]:

.

. .

 

Almanya’da sosyal demokratlarla eski komünistler, bir zamanlar bölünmüş olan Berlin’i birlikte yönetmek için anlaştılar. SPD, Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) arasında sürdürülen koalisyon görüşmeleri önceki gün (08.01.2002) anlaşmayla sonuçlandı. Kurulacak hükümette PDS’ye üç senatörlük, SPD’ye ise beş senatörlük verilecek. Berlin eyalet seçimlerinde belediye başkanlığını kazanan Klaus Wowereit, Ekim ayındaki seçimlerden hemen sonra, SPD genel merkezinin ve özellikle Başbakan Gerhard Schröder’in ısrarlı isteği üzerine CDU ve liberallerle üçlü koalisyon kurmayı denemiş, ancak üç parti arasında anlaşma sağlanamamıştı. Schröder, başkentte “kıpkızıl” bir koalisyon görmektense Yeşillerle ya da Liberallerle bir koalisyonu tercih ettiğini söylemişti.

 

Koalisyon anlaşmasının en önemli bölümlerini Berlin’de her geçen gün biraz daha kötüye giden ekonomik durum ve altından kalkılması güç borçlar oluşturdu. Berlin’de Kızıl Belediye adıyla tanınan hükümet merkezinde bundan böyle bir “kıpkızıl” koalisyon oturacak. Demokratik SED’in (Sosyalist Birlik Partisi) devamı PDS, Demokratik Almanya’nın Federal Almanya ile birleşmesinden sonra özellikle Doğu eyaletlerinde yüksek oranda oy almaya devam etmişti. PDS’nin koalisyona katılmasını yaklaşan genel seçimler nedeniyle istemeyen Schröder, üçlü koalisyonun gerçekleşmemesi üzerine SPD – PDS koalisyonuna kerhen evet demek zorunda kalmıştı (Cumhuriyet, 09.01.2002).

 

.

. .

 

Server Tanilli’nin çok değerli bir araştırmasından[6] buradaki konumuzla ilgili bölümü aktarmakla yetiniyoruz:

 

Rusya’nın Batı’ya üstünlüğünü gösterdiği bir konu da, komünizmle sosyal demokrasi arasında XX. Yüzyıl boyunca görülen karşılıklı ilişkiler ve etkilerdir. Rus sosyal demokrasisi II. Enternasyonal’a dâhildi; onun “komünist” söylemi, Alman sosyal demokrasisi başta olmak üzere, sosyalist partilerin I. Dünya Harbi boyunca ve sonra da gösterdikleri tavra bir tepki olarak doğdu. Komüntern’in Alman Komünist Partisi karşısında olumsuz bir rol oynadığı söylenir çoğu kez. Aslında, Alman sosyal demokratları gibi, komünistleri de başlangıçtaki devrimci tavrı terk etmiş bulunuyorlardı. Ama şunu da belirtmeli: Alman ve Sovyet, bu iki hasıma uygulandıklarında, sol – sağ kategorileri, durumlara ve yönlendiricilere bağlı olarak değişkendir. Böylece, Hitler 1933’te geldiğinde sosyal demokrasi ister istemez yeniden sola geçti. Rusya’nın Nazi Almanya’sına karşı mücadelesi de, kendisini satranç tahtasında sola doğru götürdü; içerdeki rejim ise tersine, Stalin’den sonra alabildiğine değişmiş de olsa, çeşitli oranlarda tutucu, milliyetçi ve alabildiğine anti-demokratik kaldı.

 

Hep revaçta olan faşizmle – özellikle Stalin dönemindeki – Sovyet rejimini aynı torbaya koymaya gelince: Stalin’le Hitler’in ortak yanları olsa da, aynı şeyi Kruşçev ve izleyicileri için de gönül rahatlığı ile söyleyebilir miyiz? İki ülke başındaki tiranlar birbirlerine benzeyebilirler; ama ikisi de, birbirinden pek farklı yönlere doğrulabilir; çıkış noktalarıyla varış noktaları mutlaka aynı olmayabilir. Gerçekten, I. Dünya Harbi’nden önce ve sonra Rusya’yla Almanya, aynı işlere koşulmadılar.

 

.

. .

 

Ataol Behramoğlu, Hikmet Çetinkaya’nın büyük ölçüde bizim daha önce içinden epey alıntılar yapmış olduğumuz Alp Hamuroğlu’nun “Alman İslâm’ı” kitabından esinlenerek verdiği bilgiler ışığında “İrticanın Almanya yüzü”nü irdeliyor(432). Güzel ve doğru şeyler söylüyor. Bunlar belki bizim daha önce defalarca zikrettiğimiz veriler olmakla birlikte, bunları bellekte hazır tutmanın faydasına inanarak yine aktarıyoruz: 

 

İş, “Hitler’in Müslümanlığı”ndan! başlıyor. Ama aslında daha eskilere dayanıyor, I. Dünya Harbi yıllarına, İttihatçıların ülkeyi Almanya’nın yanında ateşe sürüklediği yılların ve belki de “II. Wilhelm’in Müslümanlığı” hikâyesine geri gidiyor. Özetle, Almanya’nın (Tıpkı İngiltere ve bugünkü ABD gibi), “İslâm Dünyası”na ilgisinin, “İslâm’ı” emperyalist amaçlar için kullanışının tarihi yeni değil.

 

Daha önce ayrıntılarını vermiş olduğumuz Almanya’daki köktendinci örgütlenmelerin bu ülkede böylesine yaygınlık kazanabilmeleri, buna olanak bulmaları hangi nedenlerle açıklanabilir? “Kaplancılar”ın lideri C. Kaplan’ın sözleriyle, dünyanın gündeminde komünizmle birlikte ikinci bir “put” olan ve tıpkı komünizm gibi yıkılması kesin “demokrasi” için “Allah’ın kanununda bulunmayan” bu siyasî sistemin geçerli olduğu bir ülkede, Almanya’da, demokratik sisteme düşman örgütlenmeler nasıl böylesine kök salabilmiş? Demokrasinin “hoşgörü”sü böyle bir yaygınlığı açıklamaya yeterli mi? “İrticanın Kara Yüzü”nde, yukarda mezkûr “Alman İslâm’ı” ile kavramlar irdelenirken bu sorunun da yanıtı verilmiş oluyor.

 

Alman devleti, bir devlet politikası olarak, bu ülkeye Türkiye’den gelmiş, sayıları bugün 2,5 milyona varan göçmen emekçinin ait olduğu “ulusal” kimliği silmek; onları (başka İslâm ülkelerinden gelmiş olanlarla birlikte) “İslâm” potasında eritip kaynaştırarak bir “Alman İslâm’ı” yaratmak istiyor… Çetinkaya’nın araştırmasından okuyalım: “… İslâm’ın “ılımlı” yönlerinin ve kesimlerinin değil, çarpıcı, fundamantalist aşırı ürkütücü özelliklerinin ve uygulamalarının üzerinde durulması öğreticidir. Anadolu İslâm’ı, lâik Türkiye Batılı izlenimini veren Türkler ve Türkiye, yani toplumumuzun ve ülkemizin olumlu görüntü verecek yönleri görülmez, gösterilmez ve vurgulanmazken, İslâm dünyasının Türkiye’sinden vazgeçilememektedir. Avrupa’da yaşayan Türklerin ise yalnızca İslâmcı kesimlerinden söz edilmekte, sürekli cami, dinî eğitim, Kur’an kursu, tarikatçılar öne çıkarılmakta, yalnızca bunlar konu edinilmektedir. Türk kadını, dini simgeleyen başörtüsünden başka bir kılıkta düşünülmemektedir. Türk çocukları Kur’an kurslarının öğrencileridir” (S.49 ve dev.).

 

Almanya devletinin bu politikası ve uygulamaları (çifte vatandaşlıkla ilgili sorunlar, Alman okullarında Türkçe derslerinin kaldırılarak yerine Almanca İslâm dersleri konulması vb.) bu insanların Almanya toplumuna uyum sağlamalarına mı, yoksa onları “dinî getto”lara itmeye mi yönelik? Çetinkaya’nın araştırması, öngörülen amacın ve sonucun “gettolaşma” olduğunu gösteriyor. Bazı Alman “doğa bilimci”leri, konuşmaları, ya da yapıtlarında bunu zaten açıkça dile getirmekteler. Bunlardan H. Kramer, “Değişen Türkiye” adlı kitabında “Kemalizm’in ve onun ulus – devlet modelinin iflâs ettiği”ni, “Türkiye’nin geleceğini” dine kamuda daha fazla yer veren, etnik / dinî azınlıklara bölgesel otonomi tanıyan bir yapılanmadan geçtiğini ileri sürerken; bir başkası, P. Heine, “Mustafa Kemal’in tepeden inmeci ve din düşmanı reformları yüzünden kültürel mirasını ve dinî köklerini unutan Türk toplumunun Almanya’da gettolaşması, aslında son derece olumlu bir gelişmedir” sözleriyle ülkemizde yakından tanıdığımız kimi “görüş”lerin yanında yer alıyor.

 

Tüm bunlara karşın, “11 Eylül 2001”, “İrticanın Almanya yüzü”nün kulağına kar suyu kaçırmışa benziyor… Çetinkaya’nın sözleriyle “11 Eylül sonrasında Berlin ve iktidardaki SPD – Yeşiller hükümeti daha dikkatli bir rota izlemekte kararlı görünüyor…”. Yine de Türkiye, yurtdışındaki insanlarını (ve onların 2. ve 3. kuşaktan çocuklarını) “döviz ağacı” olarak görmeyi sürdürdükçe irticanın Türkiye’deki kolları kesilip, yurtdışındaki insanlarımızın farklı konumlarda da uyumlu bir çağdaş eğitim – kültür anlayışının gerekleri yerine getirilmedikçe, Almanya’daki irtica kaynaklarının değil, “döviz ağacı”nın kuruması daha büyük bir olasılık olarak görünüyor…

 

.

. .

 

Nihayet Devlet uyanır gibi oluyor ve bunca araştırmanın sonuç ve etkisiyle Alman vakıflarına inceleme başlatıyor (Cumhuriyet, 28.03.2002).

 

“Ankara DGM Başsavcılığı, “ulus devletin altını oymaya çalıştıkları” ve “bölücü” faaliyette bulundukları iddiasıyla Alman vakıfları soruşturmasında delil toplamayı sürdürürken İçişleri Bakanlığı da aynı doğrultuda vakıfları mercek altına aldı. Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel, soruşturma çerçevesinde, siyanürle altın çıkarılmasını protesto eden Bergama köylülerini Alman FIAN örgütünün yönlendirdiği savını da inceliyor. Nuh Mete Yüksel, aylar öncesinden başlattığı Alman vakıflarına yönelik soruşturmada delil topluyor. İçişleri Bakanlığı’nın da DGM’nin soruşturmasına koşut olarak Alman vakıflarını incelemeye aldığı öğrenildi. Soruşturma kapsamında, Türkiye’de faaliyet gösteren, Konrad Adenauer, Heinrich Böll, Friedrich Eber, Friedrich Naumann, Körber Vakfı ve Orient Enstitüsü bulunuyor. Alman vakıflarının Türkiye’deki dinsel ve etnik farklılıkları derinleştirerek ‘ulus devleti’ çökertmeye çalıştığı ve bölücü faaliyetlerde bulundukları iddia ediliyor. Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel, Alman FİAN örgütünü de siyanürlü altın çıkarılmasını protesto eden Bergama köylülerini ‘yönlendirdiği’ gerekçesiyle soruşturma kapsamına aldı. Konrad Adenauer Vakfı ile ortaklaşa çalışmalar yürüten Türk Demokrasi Vakfı da soruşturuluyor. Baro’nun toplantıları… İstanbul Barosu’nun Alman vakıfları ile birlikte düzenlediği toplantılar da soruşturma konusu edildi. Soruşturmada, delil toplama çalışmalarını sürdüren savcı Yüksel’in gelecek günlerde ‘sorumluların’ ifadesini alacağı öğrenildi. Savcı Nuh Mete Yüksel’in soruşturmayı tamamlamasının ardından dava açması gündeme gelebilecek.”

 

[1] Emin Çölaşan.  – Onlara dokunmayan yılan bin yaşasın! İn Hürriyet, 10.10.2001.

[2] Hikmet Çetinkaya – İslâm Federasyonu, in Cumhuriyet, 30.10.2001.

 

[3] Timur Soykan – Alamancılığı onlar yarattı, in Radikal, 03.11.2001.

[4] Hikmet Çetinkaya – 30 bin köktendinci, in Cumhuriyet, 14.12.2001.

[5] Serdar Kızık – Almanya İslâm açmazında, in Cumhuriyet, 20.12.2001.

[6] Server Tanilli – Sovyetler Birliği niçin ve nasıl çöktü, in Cumhuriyet, 03-09.01.2002.

(432) Ataol Behramoğlu – İrticanın Almanya Yüzü, in Cumhuriyet, 23.03.2002.