Almanya’nın Türkiye’ye karşı tutumundaki çelişkileri aşağıdaki makalesinde[1] çok güzel irdelemiş. Aktarıyoruz yazısını:
.
. .
Alman vakıflarının, “hayırsever yardımı” örtüsü altında ülkemizde “çevirdikleri dolaplar” hakkında ayrıntılı ve belgeli ifşaatta bulunan Hablemitoğlu ile Bacinoğlu’nun yayınları, nihayet devlet katına yansıyabilmişti. DGM başsavcısı Nuh Mete Yüksel, Alman vakıfları ve yöneticileri aleyhine dava açmış. Foyasının meydana çıkmış olmasına son derece sinirlenen “geleneksel dost” elindeki büyük kozu hemen oynuyor: Türkiye, nasıl cüret edip bir yandan AB’ne girmek için yırtınırken öbür yandan bu örgütün başını çeken Almanya hakkında bu denli olumsuz yayınlarda bulunabilir?…
Türkiye’de ardı ardına önce AKP’nin kapatılması için dava açılması, daha sonra da Alman vakıflarına yönelik davalar açılması, Brüksel zirvesine doğrudan yansıdı. Almanya Başbakanı Gerhard Schröder’in bu konuyu 14 AB ülkesi liderine yansıttığı ve “müzakere tarihi bekleyen Türkiye’nin” bu türlü uygulamalarla kendisini AB’den uzaklaştırdığı yorumunu yaptığı öğrenildi.
Almanya’daki siyasi partilere bağlı olarak çalışan, aralarında Friedrich Ebert ve Konrad Adenauer vakıflarının da bulunduğu altı Alman vakfı hakkında TCK’nin 171. Maddesi uyarınca Türkiye’yi bölmek ve lâik sistemini değiştirmek için gizli ittifak suçundan Ankara DGM’de dava açıldı. Sekizi Alman, yedisi Türk 15 kişinin yargılanacağı davada, sanıkların 8 – 15 yıl hapsi isteniyor. Türk sanıklar arasında eski İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman da bulunuyor (Hürriyet, 25.10.2002).
Şimdi bu olay üzerine Almanya’nın kopardığı kıyameti ve bunun gelişmesini, birkaç gün üst üste basından takip edeceğiz.
Nuh Mete Yüksel’in DGM Savcılığı’ndan alınmadan Alman vakıfları ve yöneticileri aleyhine açtığı dava, Türkiye – Almanya – AB üçgeninde kriz yarattı. Milliyet’in manşetinde (26.10.2002) “Almanlar vakıf davasına çok kızdılar. Dışişlerine nota verecekler” deniyor. Almanya, “Bu gelişme Alman kamuoyunun, Türkiye’nin AB’ne adaylığına ilişkin görüşünü olumsuz etkileyebilir” şeklindeki tehditkâr bir çıkış yaparken, Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Rudolf Schmidt de suçlamaların “abes, yersiz ve tamamen nedensiz” olduğunu öne sürdü. Dışişleri Bakanlığı’na nota vereceği belirtilen Büyükelçi, dün düzenlediği basın toplantısında, soruşturma sürerken rahatsızlıklarını Türk tarafına her seviyede ilettiğini vurgulayarak, Alman Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’in, Dışişleri Bakanı Şükrü Sina Gürel ile görüşmesinde konuyu gündeme getirdiğini söyledi. Davada vakıfların temize çıkacağına inandıklarını kaydeden Schmidt, “Alman vakıfları dünya çapında yüze yakın ülkede faaliyet göstermektedir. Sadece Türkiye’de bu tür suçlamalara karşı karşıya kalmıştır” diye konuştu.
Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer, Başbakan yardımcısı Mesut Yılmaz ile eski bakanlar İstemihan Talay, Saadettin Tantan ve Hüsamettin Özkan’ın da aralarında bulunduğu siyasetçiler ile çok sayıda sivil toplum örgütünün dava edilen vakıfların etkinliklerine katıldığını anımsatan Schmidt, “Alman vakıflarının olumlu ve Avrupa’ya yönelik bir Türkiye için değerli faaliyetlerini bilen herkesin vakıflara açıkça desteğini göstereceğini umuyoruz” dedi.
Ankara DGM Başsavcılığı soruşturma kapsamında, 16 sanık hakkında 16 yıla kadar ağır hapis istemiyle dava açmıştı. Bölücülük suçlaması yapılan iddianamede, şu ifadeler kullanılmıştı: “Alman siyasî vakıfları ve FIAN örgütü, ülkemizin bütünlüğüne, lâik Cumhuriyet rejimine karşı faaliyetlerde bulunmak üzere görevlendirilmiş, yerli partnerleriyle irade birliğine vararak, bir ittifak oluşturmuşlardır…”
Bunları, aynı günkü Hürriyet’te (26.10.2002), aynen veriyor ve bazı ilginç ayrıntılar ekliyor: Casusluk yapmakla suçlanan vakıfların temsilcileri de iddianameye sert tepki gösterdi. Konrad Adenauer Vakfı Temsilcisi Schönbohn, iddianameyi “hukuk skandalı” olduğunu belirterek, “Türkiye’nin bu anlayışla AB içerisinde yer alması gerçekten çok zor” diye konuştu. Friedrich Ebert Vakfı temsilcisi Hans Schumacher de “söylentiler üzerine bir iddianamenin hazırlanması gerçekten çok çok üzücü” dedi.
Savcı Yüksel’in hazırladığı iddianamede, Almanya’nın Bergama’daki altın arama faaliyetlerine karşı köylüleri desteklediğini belirterek, “Alman devletinin Bergama hassasiyeti, çevrecilikle açıklanabilir mi? diye soruldu.
İddianamede Yüksel, şaşırtıcı ithamlarda bulundu. AB’nin Kopenhag zirvesine kısa bir süre kala Türkiye ile Berlin arasındaki ilişkileri geren iddianamede, adı anılmadan Almanya Büyükelçisi Dr. Rudolf Schmidt’in bazı temasları suçlama nedeni olarak gösterildi. İddianamede Almanya’da “Türkiye’yi 47 etnik gruba bölen haritalar çizildiği” ve bu haritaların Türkiye’ye sokulduğu vurgulanarak Alman Büyükelçisi Schmidt, şöyle suçlandı: “Türkiye’ye atanan Alman Büyükelçisi daha güven mektubunu vermeden ayağının tozuyla Kürdistan Demokrat Partisi’nin resepsiyonuna katılmıştır. Aynı büyükelçi, Diyarbakır su arıtma tesislerinin açılışında bulunmuş ve bu açılış ‘Biji serok Apo’ sloganları altında HADEP’in, dolayısıyla PKK’nın gövde gösterisi halinde cereyan etmiştir”.
Yüksel’in görevden ayrılmadan önce DGM Savcısı olarak açtığı son dava olan “Alman vakıfları” davasının iddianamesinde, Alman Adalet Bakanı da şu sözlerle suçlandı: “Alman Adalet Bakanı, Türkiye’ye geldiğinde, resmî temaslardan evvel Türkiye’de rejim karşıtı olarak bilinen özel kişilerle görüşüp, kendisine ona göre yön vermektedir. Bu toplantıda Genelkurmay Almanlara şikâyet edilmekte ve çekiştirilmektedir”.
İddianamede, Alman vakıflarının Türkiye Cumhuriyeti’ni kurulduğu günden itibaren dinî duyguların ifadesini ezmekle suçladıkları ve İslâmcı yasadışı örgütlere göz kırptıkları öne sürüldü. İddianamede, Alman vakıflarının Türk Silahlı Kuvvetleri ve Milli Güvenlik Kurulu’ndan rahatsızlık duydukları iddiasına da yer verildi.
Ertesi günü Milliyet (27.10.2002), büyük puntolarla “Alman vakıflarına Ecevit sahip çıktı” haberini veriyor. Başbakan Bülent Ecevit, Alman vakıflarıyla ilgili şikâyetlere başka hiçbir ülkede rastlanmadığını belirterek “Türk – Alman ilişkileri bu davadan etkilenmeyecek kadar sağlam” dedi. Ecevit’in açıklamasının, Almanya Büyükelçisi Rudolf Schmidt’in “herkesi vakıflara açıkça destek olmaya çağıran” basın toplantısından bir gün sonra gelmesi dikkat çekti. Ecevit, yaptığı yazılı açıklamada şu ifadelere yer verdi: “Dava nedeniyle sözü edilen Alman Vakıfları’nın köklü saygın kuruluşlar olduklarını belirtmek isterim. Söz konusu Alman vakıfları öteden beri ülkemizde etkinlik göstermektedir. Bu vakıflar 100 kadar ülkede çalışmalarını sürdürmektedir. Bildiğimiz kadarıyla benzer şikâyetlere hiçbir ülkede rastlanmamıştır. Almanya’nın sabırlı olmasını, davanın sonucunu bekleyerek Türk adaletine güvenmesini dilerim”.
28.10.2002 günkü Hürriyet de, bu haberleri aynen tekrarlamış, ayrıca şunları eklemişti: İddianamede, Konrad Adenauer Vakfı, Heinrich Böll Vakfı, Friedrich Ebert Vakfı, Friedrich Naumann Vakfı ve Orient Enstitüsü’nün çalışmaları değerlendirildi. “Türk okullarında türban olmayışını, Kur’an derslerinin bulunmayışını dile getiren ve eleştiren Alman siyasî vakıfları, adeta Türkiye’de şeriat devletinin kurulmasını istemek noktasına gelmişlerdir” denildi. Ayrıca “Alman siyasî vakıfları ve FIAN örgütü, ülkemizin bütünlüğüne, lâik cumhuriyet rejimine karşı faaliyetlerde bulunmak üzere görevlendirilmiş, yerli partnerleriyle birlikte irade birliğine vararak, bir ittifak oluşturmuşlardır” sözlerine yer verildi.
Alman vakıflarının toplantılarda Lozan Anlaşması’nı tartışmaya açıp erozyona uğratmaya çalıştıkları da iddia edildi. Özellikle Kürtlerin azınlıklara tanınan haklardan yararlanmalarının istendiği vurgulandı.
Wulf Schönbohn ile Hans Schumacher ateş püskürürlerken, Orient Enstitüsü Temsilcisi Claus Schönig ile Heinrich Böll Vakfı temsilcisi Fatma Fugen Uğur ise iddianameyi görmedikleri gerekçesiyle değerlendirme yapmadılar.
Geçen hafta Berlin’in protestosunu sözlü ileten Büyükelçi Rudolf Schmidt, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal’ı telefonla arayarak, DGM’nin en kısa sürede bu davayı kapatmasını beklediklerini aktardı. Türk tarafı, yargı bağımsızlığına dikkat çekerek hukukî süre için sabırlı olunması gereğini belirtti. Gelişmelerden endişe duyduklarını söyleyen Schmidt, “Vakıfları ve Orient Enstitüsü’nü yakından tanıyan Türk dostlarımızdan, Türk kamuoyuna bu iddiaların anlamsız olduğunu, vakıfların takdirle karşılanan çalışmalar yaptıklarını anlatmalarını bekliyoruz” diye konuştu.
Schmidt, Başbakanlıkta üst düzey bir yetkilinin tavsiyesi üzerine bir süre önce Yüksel ile görüştüğünü de söyledi. Büyükelçi, “Türk yetkililerle sürekli temas halindeyiz. Bu iddianamenin durdurulması gerektiğini her zaman söyledik. Ancak bu yapılmadı ve şimdi DGM’ne sunuldu. Bundan ciddî şekilde üzülüyoruz” dedi.
29.10.2002 tarihli Hürriyet’i okuyoruz şimdi:
DGM eski savcısı Nuh Mete Yüksel’in Türkiye’de faaliyet gösteren Alman vakıfları hakkında hazırladığı “bölücülük, casusluk[2], Lozan ve ulus – devlet karşıtlığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkeleriyle çelişen girişimler” suçlamaları içeren iddianameye, Almanya kaynaklı tepkiler dün de sürdü.
Başbakan Gerhard Schröder’in genel başkanlığını yaptığı Sosyal Demokrat Parti (SPD) güdümlü Friedrich Ebert Vakfı (FES), casusluk suçlamalarının tamamen saçma olduğunu savundu. Vakfın Bonn’daki merkezinden yapılan açıklamada, “Eski Doğu Almanya’daki gizli haber alma teşkilâtının (STASI) şefi Mielke’nin dışında Friedrich Ebert Vakfı’na şimdiye kadar kimse casusluk gibi saçma bir iddiada bulunmadı” denildi.
Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) güdümlü Konrad Adenauer Vakfı da, yaptığı açıklamayla iddianamedeki casusluğa varan suçlamaların tamamen saçma olduğunu duyurdu[3].
Bu arada, Başbakan Ecevit’in DGM eski savcısı Nuh Mete Yüksel’in Alman vakıfları hakkındaki hazırladığı iddianame üzerine “Bu vakıfların saygın kuruluşlar olduğunu” belirterek, Almanya’nın adalete güvenmesini isteyen bir açıklama yapması, Almanya’da memnunlukla karşılandı. Büyükelçi Schmidt, dün Hürriyet’e yaptığı açıklamada, Başbakan Ecevit’in sözlerini büyük bir memnuniyetle karşıladıklarını ifade etti. Schmidt, şunları söyledi: “Sayın Başbakan’ın Alman vakıflarının rolüne ilişkin değerlendirmeleri de bizi cesaretlendirmiştir. Mahkeme sürecinin bir an önce bu suçlamaları ortadan kaldıracak bir şekilde sonuçlanacağını ümit ediyoruz”.
Ve Hürriyet’in (30.10.2002) büyük puntolarla verdiği “Bergamalı Bond’lar”, yani iddianamede sanık olarak gösterilen Bergama hareketinin önderleri, casusluk suçlamasını “komik, anlamsız ve temelsiz” buldu. Savcı Yüksel’in iddianamesini okuduktan sonra kendini casus filmlerinin ünlü ismi James Bond gibi hissettiğini söyleyen Bergama Çevre Yürütme Kurulu Başkanı Oktay Konyar, Türkiye topraklarını bölmeye değil, korumaya çalıştıklarını söyleyip “Bu, ayıptır. Ne zamandan beri ülke toprağını korumak DGM’lik bir suç oldu?” dedi.
Eski Belediye Başkanı Sefa Taşkın da “Bizim karşı çıktığımız şirket başlangıcından beri bir Alman şirketidir. Bu şirket yatırım için krediyi bir Alman bankasından almıştır. En büyük ortağı Metal Gesellschaft’tır; siyanürü yine Alman Degussa firmasından almaktadır. Böyle bir şirkete Alman vakıflarının karşı çıkması kadar saçma bir iddia olamaz” diye konuştu.
“Bizim turizm ajansını ajanla karıştırmışlar” diyen turizmci Birsel Lemke, “Ben yaklaşık 17 yıldan bu yana Edremit Körfezi’nde turizmcilik yapıyorum. Acaba bana “iyi bir turizm ajansı ya da acentesi” demek isterken yanlışlıkla “ajan” mı dediler? Hakikatte ben İda dağının ajanıyım”.
O ise ki savcının iddiaları şöyle: FIAN (Önce Gıda Danışma ve Eylem Ağı) örgütünün, Eurogold’dan Bergama’daki altın arama faaliyetine karşı Almanya’nın altın çıkarları adına köylüleri desteklediği ve örgütü bu organizasyon için Almanya’da çalışan Birsel Lemke’nin görevlendirildiği. Yüksel, iddianamede, Lemke’nin altın arama faaliyetlerini durdurma çalışmalarına 1990’da başladığını iddia etti.
Alman hükümetiyle vakıflarının bu dava aleyhine başlattıkları kampanya, insanın aklına ister istemez şu soruyu getiriyor: Nuh Mete Yüksel’e isnat edilen ve yetkililerce montaj olduğu ifade edilen, ama onu yerinden eden seks skandalı bir tertip mi idi? Onun yerine gelecek savcı bu davayı aynı hassasiyetle takip edecek mi yoksa işi örtbas edip bitirecek mi?
Bu konuda Almanların başlıca tehdidi, davanın Türkiye’nin AB’ne girişini zorlaştıracağı idi. O ise ki, günümüzde zaten Almanya’nın onu AB’ne almaya niyeti yok. Nitekim Hürriyet’le Cumhuriyet’in aynı gün (03.11.2002) verdikleri bir haberde şunları okuyoruz:
“Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’in Washington ziyareti sırasında, ABD’nin Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecine yönelik desteğini “dost tavsiyesiyle evlenilmez” sözleriyle değerlendirmesi ortalığı karıştırdı. Washington Times gazetesi, Fischer’in sözlerini “Almanya Türkiye’nin üyeliğine karşı” olarak yorumlarken Almanya’nın Washington Büyükelçiliği bunun doğru olmadığını bildirdi.”
ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Fisher ile Washington’daki görüşmesinde, Türkiye’ye Kopenhag doruğunda AB üyelik görüşmelerinin başlaması için tarih verilmesi istediğini dile getirdi. Fischer ise Amerikan PBS televizyonuna verdiği demeçte, ABD’nin Türkiye’ye desteğiyle ilgili olarak ilginç bir açıklamada bulundu. AB üyeliğini evliliğe benzeten Fischer, “Arkadaş tavsiyesiyle evlenilmez” dedi. Fischer, “Washington’un lobi yapmasının, Türkiye’yi AB’ye almak için yeterli olmadığını, Türkiye’nin üyelik için gereken insan hakları, demokrasi, hukuk kuralları gibi birçok temel ölçütü şu ana kadar karşılayamadığını” ileri sürdü.
Alman Bakan, buna karşılık Türkiye’deki olumlu gelişmelerin teşvik edilmesi ve Ankara’nın Avrupa perspektifinin açık tutulması gerektiğini bildirdi. Fischer’in bu açıklamaları Washington Times tarafından “Almanya Türkiye’nin AB üyeliğine karşı” şeklinde değerlendirildi. Gazetenin başyazısında, Fischer’i “ilk kez açık bir biçimde Türkiye’nin AB’ne uygun olmadığını dile getiren AB yetkilisi” olarak tanımladı.
Gazete, Fischer’in, Türkiye’nin AB’ne üye olmasını, Meksika ve Orta Amerika’nın ABD’ye katılımıyla karşılaştırdığını ve “arkadaşımız tavsiye ediyor diye başkasıyla evlenemezsiniz” dediğini belirterek, “Bütün bunlar bizim kulağımıza, Türkiye için sert ve kalıcı bir veto gibi geldi” yorumunu yaptı. Gazete, “Türkiye’nin ciddî olarak AB’ne alınması söz konusu olmayacak. Bu çerçevede ABD hükümeti, dostumuz ve hayatî müttefikimiz Türkiye’ye yönelik ticarî ve ekonomik destek politikalarını geliştirmeli” ifadesini kullandı.
Almanya’nın Washington Büyükelçiliği ise bir basın açıklaması yaparak Washington Times’daki yazıda geçen Fischer’in sözlerinin tamamen yanlış olduğunu bildirdi. Açıklamada, “Yazıda yanlış bir şekilde Almanya’nın Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıktığı öne sürülmektedir. Bunun tam tersi doğrudur. Bakan Fischer, Avrupa’da istikrar için Türkiye’nin AB’ne kabul perspektifini de içerecek şekilde, AB’nin genişlemesinin olağanüstü önemi hakkında konuştu” denildi. Ancak AB perspektifiyle neyin kastedildiğine açıklık getirilmedi.
Neyin kastedildiğini keşfetmek için kâhin olmaya gerek yok. Bu, doğruca bir oyalama ifadesinden başka bir şey olamaz.
[1] Haluk Şahin – Alman paradoksu, in Radikal, 12.10.2002.
[2] Hepsi tamam da bu “casusluk” iddiası, kişisel kanımıza göre, genel iddiayı zayıflatacak bir fazla ileri gitme oluyordu. Tutmazdı…
[3] Dikkat edildiğinde, vakıfların savunmalarının, öbür iddialara hiç yanaşmadan hep “casusluk” konusu üzerine yoğunlaştığı görülüyor. Bu da bizim yukarıdaki kişisel iddiamızı doğruluyor.