Ne yazık ki, Alevî kitlesini temsil ettiğini söyleyen Almanya Alevî Birlikleri Federasyonu (AABF), İslâm’ın kullanılması planlarında kendisine ayrılan role tereddütsüz talip olmuştur. Din ve mezhep temelinde örgütlenme ve mücadele etme anlayışlarıyla, özel ‘cemaat kimlikleri’ne sarılma tutumuyla başka bir sonucun ortaya çıkması zaten düşünülemezdi. Ancak, yine de ‘Federasyon’un, Cumhuriyet Devrimlerine, Türkiye’ye, lâikliğe düşman ve karşı olan, bunlara zarar vermeye çalışan planlara eleştirel yaklaşması, mesafeli durması, kendini ve Alevî kitlesini kullandırmaya istekli olmaması, Batı’nın emperyalist politikalarından tedirginlik duyması beklenirdi. Ve bu mümkündü de.
Sürüklenme başladıktan sonra nerede durulacağı hep bir sorundur. Durmaları gereken yerde elbette duramadılar. Federasyona bağlı bazı örgütler, Sivas katliamını bile Aziz Nesin’e, lâikliğe ve Cumhuriyet’e fatura etmekten kendilerini alamadılar. Birçok ‘yönetici’nin başında oldukları derneklerde Atatürk resminin ve Türk bayrağının asılmasına karşı tutumlarıyla Alevîliği nasıl küçülttüğünü bilmeyen kalmadı.
‘Alman İslâmı’ projesine karşı çıkılmadığı için ‘Alman Alevîliği’ benimsenmiş oldu.
Türkçe derslerinin kaldırılması, Berlin Yüksek İdare Mahkemesinin kararını açıklamasından (1998) hemen sonra aniden tartışma konusu haline getirildi. Bu konuda ‘yetkili’ Alman makamlarının görüş açıklamalarının yanı sıra, Katolik Kilisesi ileri gelenleri, Cizvit tarikatına bağlı grupların kurduğu ‘İslâm – Hristiyan Diyalog Halkası ve Dökümantasyon Merkezi’ adlı kuruluş, vakıflar, enstitüler, Alman asıllı Müslümanların sözcüleri ve benzeri kuruluş ve kişiler de bu konuda rol almaktan geri kalmadılar.
‘Türkçe dersi İslâm’ın doğasına aykırıdır’, ‘Türkçe dersleri entegrasyonu engelliyor’, ‘Türkçe dersleri gereksizdir’ gibi görüşler döne döne dile getirildi.
‘Türk resmî ideolojisini temsil eden’ Türkçe öğretmenlerinin, ‘Kemalist ve taraflı’ olduklarından, ‘Alman devleti ve toplumuna karşı’ olduklarından, Türk çocuklarının Almanya’ya entegre olmalarını engellediklerinden çokça söz edildi. “Türkiye’den öğretmen gelmemeliydi” (Daniel Cohn – Bendit).
Bu arada bizler de, aynı Türklük yerine Müslümanlığın keşfinde olduğu gibi, yine, o zamana kadarki terminolojide geçerli olduğu üzere ‘Türkler’, yani kendi anadilleri olan bir ulus değil, ‘Müslümanlar’, yani yalnızca dinleri olan insanlar olarak anılmaya başlandık. Tartışmalarda, konuşmalarda ve metinlerde ısrarla böyle ifadeler kullanılıyor.
Bütün bunları, birçok eyalette anadil dersleri için eyalet hükümetlerinin yaptıkları yardımların artık kesileceği haberleri izledi.
Ulusal kimliği yok etmenin hem gereği, hem aracı olarak anadil eğitiminin kaldırılması istenmektedir. Almanca İslâm din dersleri yapılacağı vesilesi ve bahanesiyle Türkçe derslerinin kaldırılması gündeme oturtulmuştur. Türkçe dersleri, göstermelik ve yetersiz yürütülmekte olmasına karşın –çoğu yerde haftada yalnızca iki saattir- hedef alınmıştır.
Anadil derslerinin kaldırılmak istenmesinin nedenleri oldukça çeşitlidir. Birincisi, çocukların Türkçe ile birlikte çok dilli olmalarının önlenmesi, eğitim dönemlerinde öz kültürleriyle ve ülkelerinin diliyle bağlarının zayıflatılmak istenmesidir. İkincisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitimindeki lâik, çağdaş ve ilerici yönlerin yurtdışındaki genç kuşaklara bulaşmasına, bunların Türkçe dersleri yoluyla onlara aktarılmasına, bunların Almanya’daki Türk gençlerince öğrenilmesine, gençlerimizin bunlarla eğitilmesine, şekillendirilmesine engel olmaktır. Üçüncüsü, bu dersleri Türkiye eğitimli Türkçe öğretmenleri verdiği için, çocukların Türkiye toplumu ve devleti ile bağlarının oluşması olanağının zayıflaması ve ortadan kalkmasını sağlamaktır. Dördüncüsü, Türkçe derslerinin büyük ölçüde Alman devletinin denetimi dışında ve etkide bulunmak olanağı da zor olduğundan, Almanya tarafından olumlu görülmemesi ve istenmemesidir.
Anadilini iyi bilenlerin, başka dillerin öğrenilmesinde ve genel olarak eğitim sürecinde daha başarılı oldukları biliniyor; bu olgu araştırmalarla da ortaya çıkarılmıştır. Bu yüzden, anadiliyle beslenmeyen çocukların başarısızlığa yöneltildiğini de düşünmemek için hiçbir sebep yoktur.
Başka ülkelerden gelenlerin çocukları eğitim sürecinde anadil eğitimi görürken, örneğin Yunanlıların, Hırvatların, İtalyan ve İspanyolların çocukları anadil eğitimleri görürken, Türk çocuklarının anadil eğitimi görmemelerinin ne anlama geldiği de ayrı bir konudur. Bu ayrımcılığın herhangi bir gerekçesi olamaz.
Göç alan bazı Avrupa ülkelerinde Almanya’dakinden oldukça farklı ve ileri olarak anadil eğitimi uygulaması yapıldığı, yasalarla biri anadil olmak üzere ‘iki dilli eğitim’ hakkı tanındığı bilinmektedir. Almanya’nın bu farklılığının herhangi bir açıklaması olamaz.
Anadilini öğrenme ve kullanma hakkı, ‘insan hakları’ kapsamındadır. ‘Avrupa Birliği kriterleri’ne göre de haktır. ‘İnsan haklarına’ meraklı Batılıların bu temel insan hakkı konusunda, kendi ‘kriterleri’ içinde yer alan bir hak konusunda bilgileri, düşünceleri ve politikaları olmadığı ileri sürülemeyeceğine göre, Almanya, insan hakları ihlâlleri örnekleri arasında yer almaya hak kazanmış, kendilerine ait ‘kriterlere’ uyuşmazlığını kabullenmiş olmaktadır.
Ayrıca Avrupa Birliği, anadil dersleri konusunda Almanya gibi göç ülkelerine, köken ülkelerle işbirliği yaparak eğitim verme yükümlülüğü getirmiştir. Almanya, Türkçe derslerini kaldırma isteğiyle bunun ihlâlini de göze almıştır (S.118-130).