40. Bölüm

Kültür Eserleri > THKK 2/A - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > 40. Bölüm

“Tanrı ikametgahlarının” kutsal mahallere dönüşmesi *

Tanrılara, kral saraylarına müşabih “ikametgâh”lar (mabetler) inşa etmeden önce insanlar, bir nevi sihrî-dinî enerji miksefeleri (kondansatörleri), mana hazneleri telakki edilen mahalleri bilmişlerdir. İçinden etkili gücün etrafa saçıldığı bu kutsal mahaller bugün hâlâ Anadolu insanının yaşayışından ciddi yer tutar: bazı tepeler, korular vs. ilerde daha ayrıntılarıyla anlatacağımız gibi, senenin belli günlerinde ziyaret edilen, üzerinde şenlikler tertip edilen ya da bazı ritüellerin icra edildiği yerlerdir. İşbu kutsî mahallin mabetle olan ilişkisi, sihrî-dinî kuvvetin müşahhas tanrıyla olan ilişkisiyle karşılaştırılabilir.

Akla derhal bir soru geliyor: bugün mevcut ve birçoğu birer mabet niteliğini haiz tekke-zaviye ve hatta türbeler bu “tanrı ikametgâhlarının birer devamı olmuyorlar mı (fot. 50 ve 51, Bitlis’te Küfrevî tekkesini irae ederler)? Bugün hâlâ buralardan insanlara, aradıkları bolluk, refah ve doğurganlığı sağlayacak “etkili güç” dağıtılmaktadır (satılmaktadır), İslâmî bir veçheye bürünmüş olarak.

Bu aziz, kutsî mahal eksiksiz bir manzara arz eder, taşlarıyla, sularıyla, ağaçlarıyla. Böylece de bütün ülke temel unsurlarına irca edilmiş olmaktadır: taşlar zeminin kafesini, kirişlemesini oluştururlar; sular ona mümbitlik verirler, ağaç da bu mümbitliğin en ulu belirtisi olur. Tabii, bir bütün olarak hissedilen bu şemanın standartlaşmış bir tarafı yoktur. Taş, değişik şekilli bir kaya; su durgun ya da akar, pınar veya göl olabilir. Bitkilerin cinsi de yerel olanaklara bağlıdır.

Bu bütünün dini manası nedir? İlkel din etkinliği, kudreti hedef almış olup mana, bilcümle sihir, bilcümle dinin menşeidir. Bu kutsî mahallin hem içinde tuttuğu, hem de izhar ettiği işte bu kuvvettir, insanlara refahı, yani ihtiyaçlarının tatminini sağlayabilecek verimli bir kudret halinde ifade edilir. Şu halde, ister daha önce tarif ve tasvirini yaptığımız heykelcikler olsun, ister sınırları muayyen aziz mahaller olsun, bunlar son tahlilde Genitrix’in yani “doğurucu”nun, Toprak Ana’nın bir suretinden başka bir şey değildir.[1]

Kutsî-aziz mahallin üç ana unsura, taş, su, ağaca ayrıldığından söz etmiştik. Hemen ekleyelim ki bunlardan herhangi biri, bu mahalli temsile, onun sembolü olmaya yeterlidir, Anadolu’da çok sık görüldüğü gibi.

Hal böyle olunca, yani tabiatla heykelciliğin, bolluk ve doğurganlığın muadil iki görünümü olduğu kabul edilince, insanla doğanın birbirine karışmış ya da birbiri üzerine binmiş olduğu anlaşılıyor. Bu takdirde kilim üzerinde beraberce bulunan kız, su, ağaç ve sair örgelerin düşünce ya da din tarihi bakımından bu söylenenlerle bir ilişkisinin olup olmadığı akla geliyor. Dini inanç, esteti şartını reddetmediğine göre iptidada bu bezeme örgelerinin dinî-sihrî amaçla meydana getirilmiş olması ihtimali akla uzak düşmüyor.

Üst Paleolithik’te Genitrix’in, bugün anladığımız manada bir tanrıça olmadığı tahmin edilir. O, her halde daha çok dinî gücü temsil ediyordu. Mana’nin kudretli tezahürü olup Etkenlik’in kendisiydi. Ama gün gelip de insanoğlu basit toplayıcılıktan yiyeceğini üretir hale dönüştüğünde din, bu yeni ikiliğe, yani tarım ve hayvan yetiştiriciliğe, bu yeni yaşayış koşullarına intibak ediyor. Bir bakir toprak alanı olan kutsî-aziz mahal, vahşi tabiatı temsil ediyor. Burada Ağaç, Genitrix’in sembolü oluyor. Bu eski gerçeklere yeni bir alan karşı çıkıyor: Tohum’un içinde ölüp her yıl dirildiği işlenmiş toprak. Teknik yenilikler hayvanlar dünyası içinde de önemini ortaya koyuyor. Dört ayaklı, sürüngen ve sair yabani hayvanlar kutsî mahalde dolaşmaya devam ederlerken evcil hayvanlar, insan konutlarının yanında yaşar oluyorlar. Genitrix’in nüfuzu bu yeni alana yayılıyor. Hayvanları, insanlara boyun eğer, ona hizmet eder hale o getiriyor.

Bu andan itibaren Genitrix’in veçhesi daha muğlâk bir hal alıyor, tarımsal topluluklar içinde erkek faaliyetlerininki olduğu gibi. Kutsal mahalde ikamet etmesi itibariyle o, Ağaç oluyor, cengeli, ormanı temsil edip kara ve deniz avcılığı ve sair ilkel faaliyetlere riyaset ediyor. Aynı zamanda kudreti, ekonominin öbür yanına da etken oluyor: orada o artık Tohum’dur. Nüfuzu, ekilen topraklara ve evcil hayvanlara uzanır oluyor. Bu taazzuv, bitkisel âlemde Ağaç-Tohum antitezi şeklinde kendini gösterirken hayvani dünyada da yabanî hayvanlar Sahibesi ve ehil hayvanlar Sahibesi olarak iki ana tipe ayrılıyor. Burada Grek mitolojisi bize yardımcı oluyor. Ehlî hayvanlar tipi de kendi içinde boğaların Sahibesi (πότνια ταύρων) atların Sahibesi (πότνια ῐππων) şeklinde yine ikiye bölünüyor.[2]

“Kappadokia’da Pyraethi (“ateş yakıcı”) adı verilen mecusî Zerdüşt rahipleri Pers tanrılarının çok sayıda mabedi bulunması sebebiyle, hayli kalabalık olup bunlar zebihayı kılıçla değil, bir nevi ağaç kütüğü ile öldüresiye döverek kurban ederler. Bir de etrafı çevrili Pyraetheia’ları vardır; bunun ortasında, üzerinde çokça külün bulunduğu ve içinde ateşin idame ettirildiği bir mezbah vardır. Buraya her gün girip ateşin önünde ellerinde ağaç çubuk demetini tutarak bir saate yakın süreyle büyü yaparlar… Aynı âdetlere Anaitis… mabetlerinde rastlanır; bu mabetlerin de etrafı çevrili kutsî yerleri vardır…” diye anlatıyor bize Strabon.[3] Bu işler önemli bir kült merkezi olan (Zela) Zile (To) de geçiyor.[4]

Bu “ağaç kütüğü”, bizim hunhar Tanrıça’nın kendisi olmuyor mu? Fot. 42’de görülen haçların “kütük”lerden oluşması ayrıca dikkati çekiyor. İlerde, haçla “hayat ağacı” ilişkilerini irdelediğimizde konuya döneceğiz, “çubuk demeti”ne olacağı gibi.

[1]              ibd., s. 54-61.

[2]              ibd., s. 94-5.

[3]              XV. 3. 15.

[4]              XII. 3. 37.

( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.