Kültür Eserleri > THKK 2/A - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > 39. Bölüm

Ana tanrıçanın kış uykusuna yatma keyfiyeti – Gömülü bir tohum gibi Tanrıçanın bitkisel tabiata sahip olması * 

Buraya kadar âdemoğlunun, daha ilk günlerinden itibaren düşünce sisteminin odağını teşkil eden Tanrıça’nın “tekliği-yalnızlığı” içinde özünü tetkik ettik. O ise ki erkek tek tanrı mefhumuna erişilene kadar Tanrıça’nın geçirdiği safhalar, kendine bir “sevgili” bulmasından, hükümranlığını onunla paylaşma yoluna girmesinden, beraberinde sularını, ağaçlarını, kurtlarını, boğalarını, boynuzlarını, dağlarını, ateşi, güneşi, ayı, yeraltı âlemini, gökyüzünü sürüklemesinden ve bütün bunları da hâlâ aramızda yaşamaya devam eden kültler haline getirmesine kadar, o denli uzun ve çapraşık öykülerin konusu olmaktadır ki bunları birbirlerinden ayırıp ayrı ayrı hikâye etmek çoğu kez olanak dışı kalmaktadır. Birini anlatırken diğerine veya diğerlerine ister istemez değinilmekte, böylece de hep izlemeyi arzuladığımız mantıkî zincir kördüğüm olmaktadır. Buna daha işin başında, Tanrıça’nın Su’larla olan ilişkisinde bile az çok tanık olduk. Bu itibarla O’nun “tekliği özü” içinde özetleyebileceğimiz son bilgilerle birlikte diğerlerinin içine girme yolunu tutacağız.

Daha sonra, “Meteoroloji Teknikleri” bahsine geldiğimizde. Nisan ayı için halk dilinin kullandığı april sözcüğü (ve çok çeşitli varyantları) üzerinde ayrıntılarıyla durup bunun tarihî gelişimini anlatacağız. Ama şimdiden de kısaca söyleyeceklerimiz var: Latince aprilis sözcüğü Aphrodite admin içinde mündemiç oluyor; yani “bahar, doğanın uyanışı, bereketin müjdesi” olarak çıkıyor karşımıza. Kimdir bu umutları elinde tutan. Ana Tanrıça’dan başka?

Böylece de gelmiş oluyoruz “kış uykusu-ölümü”ne, kadının hamil durumuyla kış boyu toprak, kar altında kalan tohumun “uyuyan-ölmüş” halinin muvazatına.

Ana Tanrıça, insan görünümünde bir put olarak temsil edilmeye başlanmadan önce uzun süre semboller kullanılmış: betyle’ler, ağaçlar vs… Önce olduğu gibi, sonra işlenmiş taştan; önce tam fakat sonradan dallarından temizlenmiş ağaçtan evvelâ kaba bir gövdeye gelinmiş, buradan da heykel meydana çıkmış olmalı.Kuzey Arabistan’da mesgida lafzı hem mabedin en kutsal mahalli, mihrab, mezbah (altar), hem de put karşılığında kullanılmış. O ise ki mihrap ya da mezbahın kendisi, özellikle kuzey Suriye’de, tanrı gibi taziz edilmiş ve Samî kökenli madbah sözcüğü ile ifade edilmiş. Burada mesgida, mezbahtan çok kült mahallini ifade eder olmuş. Elephantine Yahudi’leri arasında yemin, tanrı mesgida adına edilmiş; bu kült herem-bethel, “Bethel harem-harîmi”nki ile aynı idi. Milâdî II. ve III. yy.larda bir “harem” tanrı Tur-mesgida’ya tapınılmış, buradaki tur (dağ) unsuru bir dağ tanrı kültünün bahis konusu olduğunu gösterir.[1] (Bethel’i biraz önce baitulos, Bêt-El şekilleriyle görmüştük).

“Sücud”dan “mescit”, secde edilecek yer demek olup bugün, içinde cuma ve bayram namazlarının kılınamayacağı, minaresiz de olabilen küçük camiyi ifade ediyor. “Tabh” ise “pişirmek, kaynatmak” kavramlarını ifade etmekle ateşin varlığını tazammun etmektedir. Mihrab ve mezbahlarda çoğu kez ateş bulunur, herhangi bir sunu ya da kurban yakmak için. Bu itibarla mesgida ile matbah mefhumları arasında bir ilişki göze çarpıyor, şöyle ki akla hemen, çeşitli tarikatların tekke matbahlarında belli bir ritüelle “tabh” olunan ve yine belli bir ritüelle yenen yemek geliyor.[2]

Biraz sonra bu tanrısal varlık tipinin ana niteliklerinden yine söz edeceğiz. Ancak şimdiden bir noktaya işaret etme gereğini duyuyoruz: ormanların Ana-Tanrıça’ları, meselâ Hint’te, köyün Ana-Tanrıça’larının aksine olarak, uygarlığın tarımsal gelişme mertebesine bağlı bulunmadıklarından, yardımcı olmak için öyle hayvan kurbanı gibi ritüelleri şart koşmamaktadırlar. Tek bekledikleri şey, geçenlerin, Tanrıça’nın “mabedi” olarak kabul edilen yığın üzerine bir taş atmalarından ibaretti.[3] Anadolu’da bugün yaşamakta olan ve ilerde ayrıntılarına gireceğimiz taş kültü bakımından bu bize önemli bir kayıt olmaktadır.

Burada bir ayırım yapmanın gereği ortaya çıkıyor: belli bir amaç için kullanılan ve etkinliği haiz bulunduğuna inanılan her nesne mutlaka bir put değildir. Şamanın yağmur yağdırmak için döktüğü su, gök gürültüsü hâsıl etmek için çaldığı davul bir Yağmur Tanrı veya Gök gürültüsü Tanrı ile bir tutulmamıştır. Bunun gibi, az veya çok kaba insan temsili hiçbir derecede put olmadan bir sihri aletten ibarettir. Çıplaklığının da menfi faydası vardır: mana’nın ışınımına engel olmamak. Buna karşılık, yukarda gördüğümüz semizlikle “kadınlık”ın bildiğimiz müspet anlamları vardır.

Babilonya’nın silindir-mühürleri üzerinde İshtar’ın iki türlü temsiline rastlanıyor: biri küçük ve çıplak: tanrıça yeraltı dünyasına kapatılmıştır, kış aylarında gömülü kalan tohum gibi; büyük ve giyimli: o şimdi yaz aylarının iyice gelişmiş bitkilerini ifade ediyor.

Bu yorum şekli, Büyük Tanrıça’nın çoğunlukla bir bitkisel tabiata sahip bulunması keyfiyetiyle mutabakat halindedir. Artemis’in ilk makamı bir ağacın tepesiydi. Tanrıça’ya Sami’ler Ashera adıyla taparlardı ki bu sözcük İbranîce “mukaddes kazık” manasındadır. Eğer Büyük Tanrıça bir ağaçsa, onu iki türlü, ya çıplak ya da yapraklarla giyimli bir kütük halinde temsil etmek mümkündür.

Peygamber Jeremias’a göre İbranî’ler ashera’ya “babamsın” derlermiş. Buradan Samî alanda, yani Finike ve Filistin’de dalları kesilmiş ağacın bir Tanrı Baba ve bir Tanrı Ana çift değeri ile tazim edilmiş olduğu anlaşılıyor. Ağacın bulunduğu kutsal mahal sonunda, tanrılar ikametgâhının yükseleceği mabedin yeri oluyor. Ağaçların açık arazide serbestçe geliştiği ilkel “mabet” yerini ashera’yı barındıran ilâhî meskene terk ediyor. İslâm’ın Allah’ı da, tanrı Baal gibi, “mekânsız”dır. Bunun manası, Baal bakımından, kutsal mahallin dışında ikamet ediyor demektir. O, ekili arazide, tanrılar mabedinin yükseldiği işlenmemiş bölge dışında oturur. Mabedi yoktur, çünkü işin başında o (Baal), tohumun tanrısıdır.[4]

Bu vesileyle biz, bu kadim sihrî-dinî telakkiler bir yana, sosyo-ekonomik açıdan putperest mabet – Hristiyan manastır – Müslüman tekke tarihî zincirinin konuş yerleri ile bu mahallerin üretim süreçleri arasındaki ilişkiyi, ne dereceye kadar aynı yerlerde birbirlerine inkılâp ettiklerini araştıracağımızı, hiç değilse bu konuda bir takım varsayımlar ileri süreceğimizi şimdiden ifade edelim.

[1]              J. Teixidor.- The pagan god, s. 85-6.

[2]              Meselâ bkz. C. I, s. 829-32.

[3]              E. O. James.- op. cit., s. 131-2.

[4]              J. Przyluski.- op. cit., s. 89.

( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.