Adı neydi bu hatunun? Herodotus, Asurluların Aphrodit’e Mylitta, Arapların Alitta, İranlıların da Mithra dediklerini ve sonuncuların bu kültü sonradan diğer iki milletten öğrendiklerini; İranlıların öyle heykel, mabet, mezbah vs. gibi şeylerin yapılmasını âdet edinmediklerini, böyle bir şey yapmaya kalkışanı da deli telakki ettiklerini, zira dinlerinin, muhtemelen, Greklerinki gibi anthropomorphic olmadığını; anlayışlarına göre Zeus’un, göklerin tüm arşı olduğunu ve ona, dağların zirvesinden kurbanlar sunduklarını anlatıyor. Ve güneş, ay, toprak, ateş, su ve rüzgârlara da taptıklarını, bunların İranlıların yegâne aslî tanrıları olduklarını da ekliyor.[1]
Bu metnin yorumlanmasından Herodotus’un söz konusu ettiği tanrıçanın İranlıların Anâhita ve Grek’lerin Anaitis tesmiye edip bunun orta Farsçada Anâhît adı altında Zühre (Venüs) gezegeni olduğu kabul ediliyor. Anâhita adının bir iktibastan ibaret olup tanrıçanın eski adının Ardvi olduğu kabul ediliyor.
Yani Ardvi ve Anâhita Büyük Tanrıça’nın iki adıdır ve ilk milâdî asırdan itibaren Lydia’da Artemis’le bir tutulmuştur. Diğer taraftan F. Cumont, Fırat üzerinde eski adıyla Doura-Europos, halen Suriye sınırları içinde Salihiye’dekilerin en önemlisi olan Artemis mabedini tasvir ederken mabudenin “aslında Grek Artemis olmayıp esas yerli tanrıça Nanaia” olduğunu söylüyor.
Büyük Tanrıça kültünün Helen’lerde, İran ve Sami halklarda müşterek olduğu, onun Anâhita, Ardvî, Nanai, Artemis adları altında büyük bir üne sahip bulunduğu anlaşılıyor. Bu adların hiçbiri Hint-Avrupa veya Samî dillerde tamamen izah edilemiyor. Artemis Grekçede olduğu kadar Ardvî İran, Nanai de Samî dillerde karanlığını muhafaza ediyor. Artemis ve Ardvî adının “Halime” karşılığında kabul edilebilmesi halinde bu niteliğin bir hüsnü tabir olarak yakıştırılmış olduğunda şüphe kalmaz zira hilm, hiç de bu kudretli Ardvî’nin ana huylarından değildir.
Nanai, Tanrıça’nın bir Samî adıdır. Cuneiform metinlerde kelime Nanâ şeklinde istinsah edilmiştir. Nana’nın, tıpkı “mama”nın çeşitli dillerde anayı ifade etmesi gibi bir “çocuk ağzı” (Lallname) olduğu farz edilmiştir. Kretschmer de, Küçük Asya’da Nana, Nanna tipinde birçok ad kaydetmiştir. Nanai’ye gelince, Samî dilde bir malikiyet edatı î’nin eklenmesiyle türemiş olabilir.[2]
Böylece de, daha evvel bahis konusu ettiğimiz nana, nanina, arnina, nani (“ninni”) ile bağlantı kurmuş olduk.
Gelelim biraz da bugüne. Hangimiz halk türkülerinin “nanay da nanay”, “nanay gönül nanay”, “şi-nanay” nağmelerini bilmez?… Ayrıca nene, nine “büyükanne”, “ebe” (Ada, Ezm, Ank); “amca ve dayı karısı” (Sn); “üvey ana” (Isp); niniy “anne” (Es) olarak kullanılmıyor mu? Bunların dışında ninni “küçük çocuk” (MI, Isp); ninni yine “küçük çocuk” (Mğ) manalarında dillerde dolaşmıyor mu, tarihin buzdolabı Anadolu’da?
Güneyde Nurhak dağlarındaki oymaklar arasında ninni, “neniyle” şeklinde kullanılır[3]:
“Iraz atlas giyer, Aşo[4] alaca,
Aşo başlık bağlar, Iraz salaca.
Yetimler kaldı hüküm sılaca.
Neniyle neniyle Iraz neniyle.
…”
Askerliğimiz sırasında bağlı bulunduğumuz taburda çok sayıda doğu ve güney-doğulu arkadaşımız vardı (1949). Bunlar, boş kaldıklarında bir ağızdan şarkı söyleyip ağır bir raks türünü icra ederlerdi. Şarkıların birinin ara namesi, mahallî lehçeleriyle şöyleydi:
“Sar gobağın üstüne ırghala beni
Vi mimen ağzıma, nina ni nani”
Buradaki hitabın “ana”ya olduğu kesinlikle bellidir.
Ve nihayet Harput’tan bir türkü: “Evlerinin önü”
Evlerinin önü nane
Ben kül oldum yane yane
Gâvur isen gel imane”
“Yandım ninna ninna, yavrum ninna ninna
Gülüm ninna ninna”
Bu nakarat her kıtanın arasında aynen tekrarlanıyor.[5]
Son epigraphic buluşlara dayanılarak Büyük Tanrıça’nın bir başka adının da çeşitli imlâları saptanmıştır: ‘Αγδιστις, ‘Αγγισις, ‘Αγχίσης. Küçük Asyalı Ana Tanrıça kültünün haylice çapraşık bir sorun olduğunda şüphe yok. Nasıl olmasın ki bu geniş kıtada çok kadim çağlardan itibaren dinî düşünceler birden çok odakta toplanmıştı. Pessinus (Pessinonte)’de tespit edilmiş çok ilkel bir rivayete göre başlangıçta çift cinsiyetli olan bir canavar, Dionysos tarafından aldatılıp sarhoş edilince kendini hadım edip böylece bu müthiş Büyük Tanrıça’ya dönüşmüş. Yarımadanın batı yarısında Kybele, Kybebe, Kubaba kültüyle, herhalde Phrygia’lılar zamanında, Attis kültü girift olmuşlardı. Bu Kybele kültü de çok eski olup ilk anaerkil toplum devrine, hatta Taş devri’ne kadar geri gider. Agdistis adı, “kaya” manasına gelen ἂγδος’tan türemiş olup Ana Tanrıça’nın suretlerinin çoğu kez taştan olduğu kaydedilir.[6] Bu taş sorunu bizi hayli oyalayacak.
Şimdi de şu “cennetten çıkan ırmaklar” konusuna daha yakından bakalım:
“Cennetten dört ırmak akar
Dördü de bir yerden çıkar
Değme sulara benzemez
Ne acaip akışı var”
derken Yunus, bir yandan “dört Kitap”ı da kastetmiş olabilir. Ama bu alegorinin gerisinde daha başka şeyler olmalı: Kitap’ı Tanrı gönderir, bolluğu, bereketi, doğurganlığı olduğu gibi; bütün bunlar için gerekli suyu gökten, ya da yerden akıttığı gibi. Bereket olmadan kim ne yapsın Kitap’ı?…
Buddhik gelenekte, dünyanın ortasında, Himalaya’lar civarında, suları dört cihete doğru akan bir göl vardır. Sular göl kenarında, dört cihete tekabül eden yerlerde, birer sembolik hayvan şeklindeki dört kayadan çıkar. Burada, Hindistan’ın dört büyük nehrini hemen tanımak mümkündür.
Babilonya müneccimliğinde de büyük Güneş, Ay, Zühre üçlüsünün altında, her biri bir cihetle ilişkili dört seyyarelik bir küme bulunur; Uttarit, Merih, Müşteri ve Zühal. Babilonya abidelerinde bu dört gezegen, birbirinin tamamen eşi dört kursla temsil edilir.[7] (Müteakip ciltte ayrıntılarıyla inceleyeceğimiz gibi, Selçuklu yapıları, görünüşte bir tenazur arz eder gibi dururlarsa da, dikkatle bakıldığında bu tenazur, çeşitli şekillerde – taşların yontuluş tarzından bezeme öğelerine kadar – aslında mevcut değildir. Bunlar arasında kurslar da birbirlerinden farklı görünümdedirler, ister güneşi ayı, ister sair yıldız ve gezegeni temsil etmiş olsunlar).
Fot. 49, Cennet ve bundan akan dört nehri irae eder. Bu resim, XI. yy.da Bizans rahiplerinden Jakob Kokinobaphos’un Akaid Kitabı’ndan alınmış olup sanatta lâdinî Helenizm’e karşı manastırlar âleminin tepkisini temsil etmektedir.[8] Bu da Yunus neslinin Anadolu’ya geldiği tarihlerde, “Cennet’ten çıkan dört ırmak” imajının çoktan bu topraklarda yerleşmiş bulunduğunu gösteriyor.
Bazı büyük ırmak adlarının tarihî gelişimi bu mantık çerçevesi içinde kolaylıkla izahını buluyor. Demin, Tanrıça’nın adları üzerinde yürürken, kestirmeden gittiğimizden bunlardan birçoğunu, ana konumuzdan, yani Anadolu’dan, uzaklaşmamak amacıyla zikretmemiştik. Bunlar arasında Küçük Asya’da, bilhassa batısında geçen Anaitis, bazı kez Tanais yazılmıştır, yukardan beri sözünü ettiğimiz Nanai’ye yakından bağlı olarak. Bolluk, bereket ve doğurganlık tanrıçasının aynı zamanda mümbitliği sağlayan suları da hükmü altında tutmuş olması doğaldır. Bu nedenle de İran’da Ardvî, Büyük Tanrıça olmanın yanı sıra bir efsanevi ırmağı ifade eder. Küçük Asya’nın Tanais’i de, İskit ülkelerinde, sonradan Don tesmiye edilecek nehrin adı olmuş.
Don nehrinin adı çoktan beri, “su, ırmak” manalarına gelen Osset don ile yakınlaştırılmış olup aynı şekilde Avesta dilinde dânav “ırmak, dere”; Sanskrit dânu da “sıvı, damla, şebnem”i ifade eder. Eğer tahmin edildiği gibi Tanais ile dânav İran öncesi dillerden istiane edilmiş iseler Tanai-Nanai, bir çocuk diline (Lallname) benzemek üzere Nana şekline tağyir olmuş bir su veya nehrin eski bir adı olabilir.[9] Don adıyla Tuna’nınkini ayırmak güçtür. Bilindiği gibi Almanlar bu sonuncuya Donau, Fransızlar da Danube derler.
Bütün bu münasebet ve müşabehetler bizi gerçekten çok uzaklara götürür. Ortada bahis konusu olan “beşerin rahman-gaffur anası”, “hayat verici (kadın)”, “yuvanın hatunu” olup Asianik muadilleri de şunlardır: Attis’in sevgilisi, peri Sagaritis: Midas veya Mygdon’un oğlu ve Phrygia’da Sagaris suyu tanrısı olarak ikinci planda kalmış tanrı Sagaris; Nana’nın babası tanrı Sangarios (Kybele kültüne sıkıca bağlı olarak). Bu tanrıyla birlikte mezkûr Sagaris, balta alemini taşıyan Girit-Asianik tanrıyla “hısım”lığı var gibidir. “Balta”, Ermenice sakur, Latince securis[10] olup eski Mezopotamya dillerinde (Akadça ve Sümerce) paltu sözcüğünü A. Salonen “bir nevi balta, çift balta” olarak tercüme etmiştir ki[11] bugünün “balta”sıyla bir linguistik münasebet muhtemeldir.
Geldik mi Sakarya’ya?…, Ve bununla birlikte yine bir eski hikâyeye? Yukarda anlattıklarımızın dışında tanrı Sagaris-Sangar muhtemelen, aynı adı taşıyan nehrin suları arasında bulunmuş ve Plutarkus’un anlattığına göre üzerinde Kybele’nin tabii izini taşıyan bir kıymetli taş sembolü ile temsil ediliyordu.[12] Her zaman, her yerde, “iyi” olarak bilinen kişilerin bir yerde izi kalır, İsa’nın suretinin mendile çıkması gibi…
İster Don, ister Tuna ırmakları olsun, bazı adlar hem bunları, daha umumi olarak suyu, hem de Büyük Tanrıça’yı ifade etmiş oluyordu: Tanrıça, mümbit Toprak’la bunun verimini sağlayan Su’ları tecessüm ettirir.
İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunan ve Nim-gir-Sou’ya tahsis edilmiş, M.Ö. III. binlere ait bir adak havuzu üzerinde iki sıra peri kızı, testilerinden su boşaltmakla meşguldürler; bunların bir kısmı bulutlardadır ve yağmur suyu akıtırlarken diğerleri yeryüzündedirler ve pınarları akıtmaktadırlar. En eski çağlardan beri yer ve gökyüzü sularının aynı elden idare edildiklerine inanılmıştır. Bununla birlikte yağmur indirici periler, pınarları idare edenlerden farklı olup bu gibi akarsuların ilk başında bulunan kız da, akarsuyu diğer akıtandan farklıdır. Bazı membalar sadece bir dere meydana getirir; daha başkaları bir çay, ya da büyük bir nehri tevlit eder. Bu da bir bucağın veya büyük bir ülkenin refahını temin eden mahallî güçlerin taaddüt ve eşitsizliğini ifade eder.[13]
“Türk’ler 1071’den sonra Anadolu’ya yerleştikleri sırada karşılarında buldukları türlü kavimlerin aracılığı ile yarımadanın tarih öncesi çağlara giden birçok yerli geleneklerini tanıdılar… Sözgelimi Hitit tipi düz damlı kerpiç evler, güney-batı Anadolu’daki beşik çatılı Likya türü ağaç yapılar… Hitit çağında gördüğümüz üstü paralarla ve pullarla süslü kadın başlığı… sivri ucu kalkık çarık, kağnı, kökeni Karia uygarlığından gelen iki yüzlü Bektaşî baltası[14], kaynakları Frig’lere değin giden halk ezgileri…[15]
“Milâs ve yöresinde bu Zeus… başka adlar da taşır: Karios (Karia’lı), Osogos (anlamı çözülmemiş bir sıfat), Stratios, yani orduların tanrısı, savaş tanrı. Milas’ın Baltalı Kapı diye anılan anıtında görülen çift yüzlü balta eski adıyla labrys, bu tanrının özel simgesidir besbelli. Labraundos[16] adı da hiç kuşkusuz bu “labrys” sözcüğünden türemedir. Karia’nın özellikle Hekatomnos ve Mausolos dönemlerinde basılan paralarında, sol elinde asa, sağ elinde bu iki yüzlü baltayı omzuna dayamış olan bir tanrının imgesi görülür. Yunancada baltanın adı “pelekys”tür, labrys ancak çift yüzlü balta için kullanılır. “Labrys” sözcüğünün… Yunanca olmadığı, Lydia dilinden geldiği, güçlü kahraman Herakles’in bu baltayı Amazon kraliçesinden alıp sevgilisi Omphalos’a verdiği, Lydia’lıların Karia’lılarla savaşta yenilgiye uğrayınca labrys’ü alıp kendi başkanlarına simge olarak verdikleri yollu söylentiler var. Oysa bizi asıl ilgilendiren olgu bu çift baltanın Girit’te çok büyük bir yer tutmasıdır: Knossos sarayının altında bin bir dehlizli yapıya “Labrynthos” deniyor. Labirent olarak dillere geçen bu sözcük “labrys”ten türemedir. Karia’lıların Girit’ten gelip gelmedikleri antik yazarlarca tartışma konusudur. Girit ile Karia arasındaki ilişkiye bu iki yüzlü baltanın varlığından daha belirgin bir kanıt düşünülemez, adadan anakaraya bir göç gerçekleşmiş olsa da, olmasa da”[17]
Ana Tanrıça’nın fazlaca halim sayılamayacağını çok kere tekrarlamıştık. Onun şerefine icra edilen insan kurbanı merasimlerinden haylice hoşlandığı da mukayyettir. Ama zamanla, bilhassa Akdeniz dünyasında, insanlar bundan memnun olmaz hale gelmişler, âdet bir süre daha Hindistan’da devam eder olmuş.
Ama kan akıtma ritusu hızından bir şey kaybetmiş değildir. “Kurban” kavramının “kuramsal” yönünü, bunun amaçları… anlatmıştık.
Kan, sihrî-dinî gücün nâkilidir. Tanrıça ona doymaz: kan, hayatın aslı, menşeidir. Mümbitliği sağlamak için toprağı onunla ıslatmak, müşahhas Toprak Ana olan Büyük Tanrıça’yı suvarmak gerekir ki bütün varlıklara hayat ve doğurganlık geçirsin. Neolithik’in mezarlarını kırmızı aşı boyasıyla boyanmış olarak buluyoruz. Bu boya orada kan’ın yerine kaim oluyor. Kanın sihir gücü hakkında tarihten bir öyküye yer verelim: “Marcus Aurelus’un (161-180) karısı Faustina bir gün geçmekte olan gladyatörleri seyrederken içlerinden birine şiddetli bir aşkla vurulmuş ve bu büyük arzu onu uzun süre hasta ettiğinden sonunda meseleyi kocasına itiraf etmiş. Marcus Aurelus’un da danıştığı Geldanî’ler[18], bu gladyatör öldürüldükten sonra Faustine’nin onun kanında yıkanıp daha sonra kocasıyla birleşmesi gerektiğini söylemişler. Tavsiye yerine getirilmiş, imparatoriçenin aşkı dinmiş, sonra da Commodus’u dünyaya getirmiş”[19] (o Commodus -180-192- ki saltanatı sırasında her türlü münasebetsizlik ve zulmü ile iştihar etmişti). Bize bunları Julius Capitolinus (Roma’lı tarihçi, IV. yy.) anlatıyor:
“Uğursuzluk”ların giderilmesi ve sair “fayda”lar için kan akıtma geleneğinin devam etmesi, bizi yine tarihin derinlik ve karanlıklarına daldırıyor. İnsanın da kurban edildiği devirlerden geçmiştik. Gökten zamanında koç inmeseydi İbrahim, oğlu İsmail’i boğazlamıştı. Gel gör ki bugün aramızda veli Kurban İsmail “yaşıyor”, yüreği yaralı, genç sevdalıların velisi olarak, Rumelihisarı’nda.
Konya Aksaray’ında doğmuştu, tıpkı Attis-Adonis gibi harikulâde güzellik sahibi ve İsmail Maşukî adını taşıyan zebiha. Mezkûr tanrılar da, anlatacağımız gibi, “manşukî” idiler ve işin tadını çıkaramadan ölmüşlerdi…
Babası Pir Ali Aksarayî’nin bir oğlu dünyaya gelmişti. Çocuğun kulağına adını Pir Ali’nin mürşidi Bünyamin Ayaşî ezanla okudu ve üç defa seslendi: “İsmail, İsmail, İsmail!” Pîr Ali bu adın seçilişinde bir işaret gördü… İşin bundan sonrası, yani İsmail’in Kanunî ile meselesi ve “kurbanlığı”, konumuzun dışına çıkıyor.[20] Ama bugün Anadolu’da haylice yaygın “Kurban” özel adının varlığını nasıl yorumlayacağız?
Fransız meskûkâtçı ve yazar rahip J. -J. Barthélemy (1716-1795), M.Ö. IV. yy. Grek dünyasını tasvir eden, romanlaştırılmış olmakla birlikte kaynaklara dayanan eserinde bu konuda oldukça bilgi veriyor.[21] Anlattıklarına göre insan kurbanı Peloponez’in merkezi Arkadia’da ilga edilmiş. Hâlbuki Yeni Platoculardan Suriyeli feylosof Porphurios (234-205), Theophrastus’a dayanarak bunun hâlâ Arkadia ve Kartaca’da mevcut olduğunu yazıyor. Bir başka yerde de Atinalı general İphikrates (M. Ö. 415-354) ya da Gela ve Syrakusa hâkimi Gelôn’un (M.Ö. 540-478) bu ritusu Kartaca’da men ettiğini bildiriyor. Pausanias (Manisalı coğrafyacı – M.S. II. yy.) da Arkadia’nın mitolojik kralı Lukaôn’un, Zeus mezbahında bir çocuğu boğazlattığı için kurda dönüştürüldüğünü naklediyor. Gerçekten Plato bu kurbanların bazı ülkelerde hâlâ devam ettiğini söylüyor.
Bu “bazı ülkeler” arasında Küçük Asya bulunabilir. Gerçekten bir metin bize Miletus’ta, başlarında bir rahibenin bulunduğu bir cemaatin varlığını anlatıyor. Buna göre “sitenin menfaati için muazzez orgy’leri” icra etme görevi bu rahibeye aitti. Bu münasebetle “sitenin menfaati için” ilk olarak ômophagion’un, yani eti, eski ritus gereğince çiğ ya da pişmiş olarak yenecek olan insan zebihanın “fırlatılmasına tevessül ederdi![22]… Bu gibi müfrit rituslar Hintlileri vejetarisme itmiş olamaz mı?
İlerde, Tanrıça’nın birçok “mümessil”i (avatar) bulunduğunu göreceğiz. Bunların en önemlilerinden biri de, özellikle Türk’leri yakından ilgilendiren kurttur. Roma’nın kurucuları, ikiz Romülüs ile Remüs’u besleyen, tanrılaştırılmış dişi kurt adına tertiplenen ayinlerde (Lupercales) mezbahın önünde, yarışlardan önce, müsabıklar arasından iki delikanlı getirilir, rahip, zebihaların kanlarıyla kızarmış bıçağı alınlarına sürerdi. Böylece de insan kurbanı ritusu, sembolik olarak devam ettirilmiş olurdu.[23]
Hindistan’da, ilk zamanlarda, evlenmede gelin ile güvey birbirlerinin alnına kandan ve sonraları da aynı rengi veren başka bir maddeden bir leke sürerlerdi.[24]
Bugün kurban bayramı ya da çeşitli törenlerde (temel atma vs), kesilen kurbanın kanından parmakla alna sürme âdetinin hâlâ yaygın olduğunu belirtelim. Kurban, insanlara yardım eder, herkes de bundan nasibini almak ister. Hasluck, Le Boulicaut’dan (Au pays des mystéres, s. 112) naklen Kurban Bayramı’nda mutaassıp Müslümanların yüzlerine kurban kanı sürdüklerini anlatıyor.[25]
Sir Arthur Evans, Üsküp civarında Tekkeköy’de bir veli kültünü anlatırken “… şimdi sıra kurbana geldi… Arnavut rehberim onu (genç bir koç) boğazladı ve bana sağ elimin küçük parmağını kana batırıp alnıma sürmem söylendi” diyor.[26]
Buddha’nın mücadelesi bedenî değil, fikrî kahramanlık olarak, Hinduizm’in dört büyük dininin destan edebiyatında yer almıştır; bu dinler sığır ve soma yerine Arî olmayan meyve ve çiçek kurban etmek gibi kurban usulü kabul etmişlerdir.[27] Bu keyfiyet bize, çok kere ve özellikle 1925-30 arasında (İst.- Eyüp’te oturan bir ailede) çok sık tanığı olduğumuz bir davranışla bu yeni kurban yöntemi arasında bir ilişki kurma fikrini ilham etti: hıyar soyulmaya başlanmadan evvel kök tarafı kesilir ve bu kesilen kısım alna yapıştırılırdı: bunu yapınca insanın başı ağrımazmış! Veda telakkisinde kurbanlar insanlara yardım etmezler miydi? Kurban edilen hıyarınki de bu yolda imiş…
Bir kozmetik olarak kullanılması çok eskilere dayanan kına geliyor akla.[28] Onun da rengi kırmızı, o da pekâlâ kanın yerine kaim olabilir. Özellikle düğünlerimizde uygulanan “kına gecesi – kına yakma” rituslarının, bütün bu anlattıklarımızla bir tarihî bağı bulunması melhuzdur.
“Rigveda edebiyatının tekevvüne ait tefekkür tarzı”na göre “evvelce halik, nasıl demirci veyahut marangoz vesaire sıfatında tasavvur ediliyor idiyse, burada bir kere de kadın, hâlik olarak tebcil edilmektedir. Bu hâlike ilk sulardan çıkmış ve semaı yaratmıştır. Sonra kendisi de birçok parçalara ayrılmış, eşyanın ve hattâ ilâhların çokluğunu yaratmıştır”.[29] Bütün bu “sudan çıkma” keyfiyetine (içindeki “inci”- Mevlit’ler ya da, Boticelli’nin ünlü tablosunda olduğu gibi Venüs konusu dışında) bir deniz kabuğu yapışıyor ki bunun özellikle bir cinsine, kırmızı boya da elde edilenine (cauris – cyprae mille punctata) mezarlarda, muska-gerdanlık vs. şekillerde kırmızı boyanın yanı sıra çokça rastlanıyor. Cauris, “doğumların kapısı”nı temsil edebilip dişil menşee bağlanabiliyor ve böylece de doğurganlığın teminatı makamında nazarlık-muska olarak kullanılmıştır.[30] Nitekim ilerde yine değineceğimiz gibi, Çukurova’da nazardan korunmak üzere, sair şeylerin yanı sıra, kurt dişi ile birlikte deniz hayvanlarının kabukları elbiseye iliştirilir.[31]
“Brahman kurban kestiği zaman bu kurbanın sihrî müessiriyetini temin etmek için kullandığı aletlerin ismini ve sihrî manasını… bilmek mecburiyetindedir… Bu sebepten masal ve hikâyelerde kahramanların silahlarının ekseriya isimleri vardır…”.[32] Bunun en klasik örneği. Bedir savaşında gökten indiği rivayet edilip de Peygamber tarafından Ali’ye hediye edilen Zülfikar’dır (zü’l-fikar = iki parçalı; mezkûr kılıcın ağzı iki dilliydi). Anadolu’da her gün Ali’nin belinde asılı olarak dillerde dolaşır… İranlılarda, eğri kılıca, aslanın oturmuş halinde kuyruğunu tutuş şekline benzetmeleri sebebiyle (Aslan’ın da Ali’nin kendisi – Haydar – olduğunu hatırlayalım) şemşir (“aslan tırnağı”) adını verirler.
“Baş eğdi âb-ı tigina küffar-ı Engürüs
Şemşir-i gevherini pesend eyledi frenk” (Baki)
Manas’ın kılıcı da “Ak elmas” adını taşırdı.[33]
İlerde, Roma’da bazı hallerde, ezcümle bir tabu ihlâl edildiğinde, işlenen günahın kefareti olarak köpek kurban edildiğini göreceğiz. Bu aynı âdete Bulgar’larda da rastlıyoruz. Bilindiği gibi Hun’ların yakın akrabası olup güney Rusya bozkırlarını 679’da terk eden bu Türk kabilesi Tuna’yı geçtiğinde, VI. yy.dan itibaren Balkan’lara yayılmış bulunan güney Slav’larının doğu koluyla karşılaşmıştı. Bu iki farklı ırkın ittifakı Bulgar milletinin esasını teşkil etmişti. Ancak Asya’dan gelenler, büyük azınlıkta olmakla birlikte, tıpkı aynı durumda olan Türkmen’in Anadolu’nun yerli halkına yaptığı gibi, bu Slav’ları itaat altına almışlardı. Han ve idareci sınıf bunlardan çıkardı. Ünlü Omurtag Han (814-831), Bizanslılarla sulh antlaşması yaparken kılıcı ve kurban edilmiş köpeklerin bağırsakları üzerine yemin etmişti.[34]
Aynı âdetin hem bozkırın adamında, hem de öbür “uç”ta, Roma’da görülmesi bir Hint-Avrupalı postacının varlığını akla getiriyor. Köpeğin, insanoğlunun ilk evcilleştirdiği hayvan olması itibariyle, kurban edilmesi ayrıca dikkati çekiyor. Kaldı ki köpek, göçebe-çoban kavimlerin elzem bir yardımcısıdır da. O halde onun kurban edilmesindeki “felsefe”, üzerinde uzunca duracağımız taurobolium’unki ile aynı olmalı. Nitekim Roma’da bir Jupiter rahibi (flamen dialis) köpeğe ne el sürebilir, ne de, hattâ, adını ağzına alabilir; Brahman da köpek ulurken Veda’ları okuyamaz, köpeğe değmiş ya da köpek üreten kişinin elinden çıkmış bir şeyi yiyemez.[35] Aynı tabunun Hint’te de bulunması, köpekle ilgili ritusların bir Hint-Avrupa kökenine dayandığı sanısını uyandırıyor. “Bulaşma”, Asya’da vaki olmuş olmalı.
At kurbanının Asya bozkır adamları arasındaki yaygınlığı üzerinde durmaya gerek yok. Türkmen’le birlikte bunun Anadolu’ya gelmiş olduğuna dair bir kayda rastlamadık. Buna karşılık bugün devenin kurban edildiğini sık görüyoruz. Bu eğri hayvanın, nakil vasıtası olarak Küçük Asya’da kendine ciddi bir yer edinmiş olmasıyla at-deve kurban değişmesi arasında bir ilişki bulunabilir mi?
Konu araştırıladursun, biz hâlâ burada güncelliğini koruyan bir eski Hint telakkisini özetleyelim: “Kurban yapan cennete gider (Veda tesellisi)”, “kahramanca ölen cennete gider (Destan tesellisi)”[36]. Peygamber, bu sonuncu düsturu iyi kullanmış…
Şimdi yine Türk’leri yakından ilgilendiren daha önce üzerinde durmuş olduğumuz[37] bir konuya yeniden kısaca değineceğiz.
Son Avesta’da Büyük Tanrıça, evvelce zikrettiğimiz Ardvî, Sûra ve Anâhita adlarıyla anılmaktadır. Bu üç sözcük birer “nitelik” olarak düşünülebilir. Anâhita “lekesiz-erkek eli değmemiş”, Sûra “güçlü”; Ardvî’nin de, daha önce söylediğimiz gibi, pek de gerçeğe uymayan, “halime” olarak tefsir edilmiş olması mümkündür. Aslında bunlar, takma suretiyle şekil değiştirmiş üç eski isim olmalı. Ama her halde bunlardan ilki, yani “Bakire” üzerine sözümüz var.
Egyptology bize “erkek eli değmemiş” tanrıçayı çok eski bir suret olarak bildiriyor. Bu kavram Yunan ve Kelt geleneğiyle de teyit ediliyor ve bunlar Bakire’yi “Hyperborean”, yani buzullarda doğmuş ve yaşamış olarak biliyorlar. O ise ki son buzul çağı M. Ö. XIV. binde vaki oluyor. Bu itibarla Hint’ten Sümer’e, Peloponez’den Memphis’e kadar her tarafta Toprak tanrıları Bakire kültüne bağlı oluyorlar, çok eskiden beri.
Tanrıça’nın değişmez niteliklerinden biri de böyle cimadan perhiz, riyazet olup ayrıca basiret, durendişlik (dürbinlik) ve vikaye de buna eklenir şöyle ki bu hasletler homo sapiens’in, buzul devrinin süresince, bekasını sağlamıştır. Derin mağaralara sığınmış âdemoğlu buralarda, yine binlerce sene muhafaza olabilme niteliğini haiz yabani buğdayla besleniyordu; doğumlar ise bundan herkese düşen payı azalttığından, bir musibet olarak telakki ediliyordu. Bu varsayım çerçevesinde Bakire Tanrıça En Büyük olmuş ve hizmetkârları da, gerekli olduğu kadar en gaddar zulmü icra etmiş olmalıdırlar. Mağara sekenesini sınırlı sayıda tutma zorunluluğu rahipleri yeni doğan çocukları kurban etmeye sevk etmiş olacaktır.[38]
Böylece de Ana Tanrıça’nın zalim tabiatı olduğu kadar ilerde üzerinde duracağımız Mysterion’ların mağara ve buğday motifleri de izahını bulmuş oluyor. Ayrıca “Consort”ların, Osiris ve diğerlerinin erkekliklerini çeşitli şekillerle kaybetmeleri öyküleri de mantıkî çerçeveye oturuyor.
Ama bir gün Güneş, puslu havayı delip buzları eritince, kendi hegemonyası altında faaliyet gösterecek tanrısal varlıklar doğacaklardır ve bunlar herkesin recüliyetini iade edeceklerdir.
Büyük Tanrıça’nın Etrüsk dilinde geçen bir başka adı da Turan’dır. Bu ad, aynen Grek turannos gibi bir Asianik tur kökünden türemiş gibi görünüyor. Eski Pers dilinde, Sûra’nın kadim şekli thûra, takvimde yerini korumuş. Burada thûravâhara, yılın ilk ya da ikinci ayını ifade ediyor. Etrüsk turan ile İranî thûra’nın her ikisinin de Asianik tur köküne bağlandığı sanılıyor. Şu halde Avestik sûra ile Sanskrit thura az çok aynı olup thu, “güçlü, muzaffer olma” köküyle bir karışmanın ürünü olmalı. Netice itibariyle Büyük Tanrıça’nın Avestik üç adı da bir Asianik kökene bağlanabilir.[39] “Turan” ile uğraşanlara biraz daha yardım etmiş oluyoruz, onlara Ana Tanrıça kavramının coğrafî yayılışını bir kez daha anımsatarak.
Şişmanlıkla kadınlık arasında bir müspet ilişki kuruluyor. Semizlik, bir noktada, yiyecek maddesi bolluğuyla ilişkili oluyor, refahı ifade ediyor. Devrin heykelciklerinde (“Venüs”lerde), dişilik alâmetlerinin abartılması bu şekilde ancak yorumlanabilir. “Venüs hüyüğü”nü temsil eden, bazen bir kalçadan diğerine varan büyük üçgen ve sair kadınlık uzuvlarının şişkin hali hep varlık, bolluk, zenginlik ifade ediyor.
İster paleolithik çağlar, ister son Osmanlı devirleri olsun, sihrî-dinî mülâhazaları bir yana iterek bediî düşünceden sarf-ı nazar edemeyiz. Zevk unsuru, kısmen dahi olsa, devreye girmiştir. Anlaşıldığına göre, aradan biraz zaman geçmiş olmasına rağmen agniya-i şâkirîn “eski” zevklerinde sebat etmiş, “ayva göbekli” tazeyi makbul tutmuş, avamın “kalaylı tencere gibi” dediği tombulu. “Esafil-i nâs”, bir türlü “şişmanlayamadığından” hep “ispermeçet mumu”, ya da “asma kabağı gibi” kalmaya alışmış. Her ikisinin tanrıçası bu yönden de farklı…
Anamız tanrıçanın çırılçıplak, orası burası özellikle belirtilmiş olarak temsil edilmiş olmasının iffetsizlikle hiçbir ilişkisi olmadığı meydandadır. O, bu haliyle, verimlilik, doğurganlık, bir kelimeyle analık işlevini yüklenmiştir. Bugün, Anadolu’nun en muhafazakâr ilçesinde, burnunun ucunu bile göstermeyi arsızlık olarak kabullenmeye zorlanmış kadın, umumi yerde memesini çıkarıp çocuğunu emzirmekte hiçbir sakınca (iffetsizlik) görmez.
[1] Herodotus, I/132.
[2] J. Przyluski.- op. cit., s. 34-5.
[3] A. R. Yalman.- op. cit., II, s. 401
[4] Iraz ile Aşo (Ayşe) vurulan ve kendisine ağıt yakılan Ofo’nun iki karısıdır.
[5] F. Memişoğlu.- Harput âhengi, 1st. 1966, s. 48
[6] A. D. Barnett.- Some contacts between Greek and oriental religions, in Eléments orientaux dans la religion grecque ancienne, Paris 1960, s. 143-5.
[7] J. Przyluski.- op. cit., s. 66, 70.
[8] S. Vryonis.- Le rôle de Bysance, Paris 1968, s. 11.
[9] J. Przyluski.- op. cit., s. 36-7.
[10] J. Karst.- op. cit., s. 123-4.
[11] A. Salonen.- Jagd und Jagdtiere im alten Mesopotamien, Helsinki 1976. Zikreden N. Gözaydın, in Türk Kültürü 178, Ağustos 1977, s. 649.
[12] J. Przyluski.- op. cit.
[13] ibd., s. 41.
[14] Tarafımızdan belirtildi.
[15] E. Akurgal.- Türkiye’nin kültür sorunları, in Ulusal Kültür, Tem. 1978, s. 8.
[16] Şimdiki Labranda.
[17] A. Erhat.- Karya’dan Pamfilyaya mavi yolculuk İst. 1979, s. 58-9.
[18] Sihirbaz ve müneccim olarak Roma’da bulunan Mezopotamyalılar.
[19] Zikreden J. Marqués-Riviére.- Amulettes, talismans et pantacles, s. 147.
[20] N. Araz.- Anadolu evliyaları, İst. 1958, s. 20 ve dev.
[21] J.- J. Barthélemy.- Voyage du Jeune Anacharsis en Gréce dans le milieu du quatriéme siécle avant I’Ere Vulgaire II, Paris 1868, s. 246 ve 466.
[22] H. Jeanmaire.- Dionysos, s. 445.
[23] J. Przyluski.- op. cit, s. 105.
[24] W. Ruben.- op. cit., s. 124.
[25] F. W. Hasluck.- Christianity and Islam under the Sultans, I, N. Y. 1973, s- 259 not 1.
[26] G. E. von Grunebaiun.- Muhammadan festivals, London 1976, s. 80.
[27] W. Ruben.- op. cit,, s. 187-8.
[28] “Giyim Teknikleri” ve “Âdetler” bahsinde üzerinde uzunca duracağız.
[29] W. Ruben.- op. cit., s. 66-7.
[30] E. O. James.- Le culte, 14-5.
[31] M. Tosunbaş.- Çukurova’da nazardan korunma pratikleri, in TFA 328, Kas. 1976.
[32] W. Ruben.- op. cit., s. 66-7.
[33] A. İnan (çev.). – Manas destanı, İst. 1972, s. 180.
[34] D. Obonlensky.- The Bogomils. A study in Balkan Neo-Manichaeism, Middlesex 1972, s. 67.
[35] G. Dumézil.- L’Hêritage, s. 25.
[36] W. Ruben.- op. cit., s. 50, not.
[37] Bkz. C. I, s. 159-160.
[38] J.- Ch. Pichon.-Histoire des mythes, s-24-6.
[39] J. Przyluski.- op. cit., s. 42.
( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.
