Moğol tarihinin büyük uzmanlarından Vladimirtsov da, “Moğol göçebe feodalizmi”nden söz ederken, feodalizmin her şeyden önce bir yerleşik toprak düzenini nitelediğini unutmuş görünüyor.[1] Meselâ Moğolca albatu sözcüğünü hem “tebaa”, hem de “vassalus, feodatus” olarak veriyor[2]…
“Unagan-bogol kelimesini ‘köle’, ‘demirbaş köle’ diye tercüme etmek uygun değildir. Şark hükümdarlarının hudutsuz tahakkümü ve keyfî idarelerine[3] alışmış olan Reşiddedin’in nazarında onların bütün tabileri hakikaten ‘köle’leri idi; bu kelimenin ifade ettiği mana bizim anladığımıza nazaran başkadır.”
“Eski Moğol unagan-bogol’lar hakikî ve tam manasıyla ‘köle’ değillerdi: bunlar mülklerini muhafaza ederler, muayyen bir derecede şahsî hürriyetlerinden faydalanırlar, kazançlarının hepsi beylerine gitmezdi. Unagan-bogol’ar bir şahsa değil, bütün kabileye yahut kabilenin bir şubesine tâbi vaziyette idiler. Bundan başka unagan-bogol’lar kendi aralarında kabile bağlarını kaybetmez ve sahipleri gibi kabile hayatı yaşarlardı. Bunların başlıca vazifeleri tâbi oldukları kabileye hizmet etmekti…”
“Metbu olan kabileye karşı unagan-boğol’ların başlıca vazifesi, metbu kabile ile birlikte göçmek yahut metbu kabilenin kalabalık hayvan sürüleri beslemelerine imkân vermek için, onun göstermesiyle, kamp (kürryen) ve oba (ayil)lar teşkil etmekti… Unagan-bogol’lar yabancı soydan iseler, metbu kabile onlara kız verir ve onlardan kız alırdı… Bütün bunlara nazaran unagan-bogol’larla metbu kabile arasındaki münasebetleri süzeren, senyör’le demirbaş vassalların arasındaki münasebetlere benzerdi. Eski Moğol unagan-bogol’ları demirbaş vassallardı; metbu kabile ile olan bağlarını kendi arzularıyla çözemezlerdi (Fransız feodalizminin bunlara muadil olan servus, homo de corpore terimleriyle…)”[4]
“Cengiz Han zamanında harpler ve akınlar dolayısıyla itaat altına alınan kabilelerin sayısı çok arttı. Bu kabilelere o zaman ancak bogol denirdi… eski unagan-bogol’larla bu yenileri arasında büyük fark vardı. Bu farkın başlıcası, yeni bogol’lar ekseriya kabilenin değil, muayyen şahısların vassalları oluyor ve o şahsa ve ailesine hizmet ediyorlardı…”
“XI-XIII. asır Moğol kabile cemiyeti köleler ve köle-uşaklar kullanmasını da biliyordu, gerçi bu köleler konusu kavimlerde kullanılan kölelere benzemiyorlarsa da demirbaş vassallardan farklı idiler. Bu kölelere ötöle bogol ‘adî köleler’ yahut jalaw ‘uşaklar’ denirdi… Bunlar karargâhlarda becerikli hademeler, seyisler vs. idiler.”
“Eski Mogol bogol’ları-vassalları ve uşakları azat edilebilirdi, yani o zaman noyon ile bogol, efendi ile köle, arasındaki münasebet sona eriyordu…”[5]
Bu son beyan, Batı vassalı ile işbu herhangi türlü bogol’un ile hiçbir ilişkinin bulunmadığını gösteriyor. Devam edelim.
“Bir de noyon-xaracu, efendi- ‘kara halk’ çelişkisi mevcut, bu toplumda. Bununla birlikte göçebe ahlâkının sadeliği, sınıfları birbirinden tefrik edecek herhangi kültürel özellik bulunmayışı. Ermeni yazarların dedikleri gibi, ‘efendilere ve uşaklara aynı yemeğin verilişi’, birbirlerine yakınlıkları, aradaki münasebet şeklini değiştirmiyordu.”[6]
Vladimirtsov ayrıca bir “bozkır aristokrasisi”nden söz edip bunu uzunca anlatıyor. Eski Moğol kabileleri, dal budak salarak daimi surette yeni kabileler meydana getirme süreci içinde bulunuyorlardı. “Bununla beraber” diyor bu uzman, “şubeleri ancak anakronistik olarak kabile tesmiye etmek mümkündür. Bu şubeler akraba –urux’lardan ayrıldıkları zaman bir aileden, bir ocaktan ibaret olurlardı. Sonra ‘büyük aile’ye ve nihayet kabileye dönerlerdi. Kabile-obox ile onun şubesi olan ‘büyük aile’ arasında bir hudut çizmek katiyen mümkün değildir.[7] Bu ‘büyük aile’ dahi kabile – obox[8] tesmiye olunurdu…”[9]
“XI-XII. asırlarda da… bütün Moğol kabile cemiyetlerinde… her yerde ocaklar, ‘büyük aileler’ bazen de tek tek bir ev-çadır, kabileden ayrılıp yeni bir şube teşkil ediyor, yahut yeni şubesiyle mensup olduğu kabilenin başına geçiyordu. Bu vaziyette, elbette hakikî bir mücadele oluyordu. Bu mücadele, ayrılmaya çalışanlarla olduğu gibi, onların serf vassal, bogol yapmak istedikleri unsurlarla da olurdu. Bu hadisenin cereyanında servet bakımından olan müsavatsızlık esas oluyordu. Zenginler ve zengin ağalar kendi mevkilerini tahkim etmeye çalışıyorlar; fukara halk ise buna muhalefet ediyor, fakat onlara çoban olmaya, onlarla beraber göçmeye, nihayet onlara nökör’lük etmeye mecbur idiler. Bu zemin üzerine daha başka bir hadise inkişaf ediyor. Kuvvetli kabileler, zengin aileler zorla veya iyilik göstermek suretiyle diğer kabile efradını veyahut bütün bir şubeyi kendilerine celp ederek büyük bir birlik teşkil ediyorlardı.”[10]
Vladimirtsov’un olgulara taktığı adlar ne olursa olsun, yine kendi ifadelerinden bozkırda işlerin Batı’dakinden tümden farklı olduğu, bu “aristokrasi”nin o aristokrasi olmadığı ayan oluyor.
Aynı şekilde bir “feodalite münasebetlerinden söz ediliyor. Bunların başında, Batı’daki “compagnonnage”a benzer kabile başbuğlarının muhafız askerleri, “arkadaşlar” anlamına gelen nököd’ler (tekili nökör, “arkadaş”) var. Bunlar efendi – noyan’ın tebaası veya uşağı değil, başbuğa hizmet etmeyi görev sayan özgür savaşçılar oluyorlar. Eski Moğol başbuğu nökörlerini beslemeye, onlara mesken, yemek, elbise ve silâh vermeye mecburdu.[11]
Osm. İmp.nun bu denli geniş alana yayılıp çok çeşitli ırk ve dilden insan topluluklarını bünyesinde toplaması, devlet dilinde yer bulan ıstılahların alabildiğine artıp farklılaşmasına yol açmıştır. O kadar ki bunlardan bir bölümü bir eyalet dilinde geçerli kalmışken İmp.un ırak bir bölgesinde bilinmemiş, dolayısıyla kullanılmamıştır. Merkezden uzak sınırlar içerisine katılan ülkelerle birlikte bunların kendilerine özgü organizasyon şekilleri ve beraberinde ilgili Osmanlı şive ve diline yabancı ıstılahları benimseniyordu. Bunlar Doğu ve Güney fetihleriyle İslâm ülkeleri ve Moğol İmp.dan, Batı ve Kuzey’de ise, Avrupa ülkelerinden dilimize aktarılmıştır. Bu baptan olmak üzere önemine binaen, Osmanlı belgelerinde geçen işbu nöker ve nöker-zâde tabirleri üzerinde biraz eğleneceğiz.
Bugün Anadolu’da nöger, erkek arkadaş; nögerlik etmek, arkadaşlık, dostluk etmek (Kn); nöker, bir erkekle evli iki kadın, ortak (Ay, Ur, Gaz, Mr, Ada) anlamlarında kullanılmaktadır.[12]
“Ve bazı sipahi taifesi ve sipahi zâde ve nöker ve nöker zade ellerinde kadimlik ve bermuceb-i hiccet-i ser’iye çiftlikleri ve zeminleri olup humûs[13] virmek üzere kaydolunmuştur. Ve lafzı nöker ve nöker zâde dimek sipahi ve sipahi zâde dimek olur şarklu arasında”[14] deniyor “Erzurum Vilâyeti Kanunu”nda. Yani bundan çıkan mana, işbu “nöker” askerî sınıfının, Doğu ülkelerine özgü bir formasyon oluşudur. Keza “Ve şark ibâreti üzere defter-i atikde[15] nöker mukayyed olub defter-i cedide evlâd-ı nöker zade kaydolunan…” Çemişkezek kanununda da “nöker” adının kaydedildiği, bu kişilerin “baş akça” ile “avariz-i dîvanîye”den muaf oldukları yazılıdır.[16] Evliya Çelebi’ye göre Osm. İmp.nun Doğu komşularındaki devlet teşkilatında “nöker”ler çoğunlukla süvari idiler. Bu ünlü seyyahın yapıtında “nöker-zâde” tabirinin geçmemesi de, bunların imtiyazlı bir sınıf oluşturmadıklarına delâlet eder. Osmanlı örgütlenmesinde nökerlerin, Orta Asya Türk ve Moğol devletlerindekine kıyasla, fazla rağbet görmedikleri anlaşılıyor. Nihayet Doğu illerinde geçici bir süre içinde var olmuş olmalıdırlar.
Moğollarda bu kişiler efendilerine karşı görevlerini serbestçe kabul etmiş muharipler olarak belirirler. Bunlar uşaklık etmiyorlardı. Bunlar “arkadaş” (compagnon) olup yüksek aile mensupları arasından nökerler (Çoğ. nököd)[17] kaydolmakla bu muhafız-silâhşor teşkilâtı ister istemez bir “arkadaşlık” derneği haline gelecekti. “Moğol tarihine dair kaynaklar maiyet muhafızları, yani kavim ve kabile başbuğları yanında asker olarak hizmet eden serbest şahısları zikrediyorlar. Eski Moğol muhafızları birçok cihetten eski Cermen başbuğlarının maiyet silâhşorlarını ve diğer cihetten eski Rus prens’lerinin (knyâz) muhafız kıtalarını (drujinayı) andırıyorlar…”[18]
Moğol İmp.nun yıkıntıları üzerinde kurulmuş irili ufaklı Türk devletlerinin, Moğol mirasının olumlu yanlarını benimsemiş olmaları doğaldı. Bunun güzel bir örneğini Hindistan fatihi Babür’ün teşkilâtında görüyoruz.[19]
Her ne kadar savaşta nökörler “arkadaş” iseler de barışta bunlar başbuğlarının ev hizmetlerine de bakan kişiler olarak beliriyorlar ki bu hususu Doerfer doğruluyor. Ona göre nökör “refik, dost, arkadaş” (Gefaehrte, Freund, Kamerad) olmanın yanı sıra “başkası, muhalif – hasım, düşman” (der andere, Gegner, Feind) anlamlarına da geliyor ki burada işin bir olumlu, bir de olumsuz yanı çıkıyor ortaya. Karı koca da birbirlerine nökr diye hitap ediyorlar. Fakat bizce asıl önemli olan husus, bu anlam ayrışmasının Hint-Avrupa ghostis “yabancı-der Fremde”in, Gotik gastis’te “misafir-Gast”ve Latin hostis’in de “düşman-Feind” anlamlarına bürünmesinde görülmesidir.[20]
“Eski Moğollarda, bir reis yani haan, noyan, tayşi, baatur vs.ye tâbi olan herhangi soy, oymak, kabile birliklerine ulus (yani ‘mülk-halk’, ‘tebaa’) deniliyordu… Bunu göz önünde tutarak ulus kelimesini ‘timar, iktâ, mukataa, malikâne, zeamet’ diye tercüme edebiliriz; yalnız, hakikî bir göçebe olan Moğollar bu mefhumun ‘erazi’ anlamına da gelen kısmına ehemmiyet vermeyerek ancak ‘ahali, insanın’ manasına alâka gösterirler: hakikaten ilk zamanlarda ulus kelimesi ‘adamlar, ahali’ manasında idi. Bunun için ulus kelimesi ‘halk’, yani ‘halk-timar’, “herhangi bir tımar, zeamet dâhilinde birleştirilmiş veya bir tımarı, zeamet’i, malikâne’yi, mukataayı teşkil eden halk’ diye ifade edilebilir. Bilâhare ulus, ‘halk-devlet’, ‘malikâneyi teşkil eden halk’, ‘devlet’ manasını alıyor.”
“…‘Gizli Tarih’ gibi Reşidettin’in ‘Cami-üt-tevarih’i ve diğer kaynaklarımız dahi birçok defa Cengiz hanın, herhangi bir kabileyi veya oymağı, sadakat gösteren adamlarının tasarrufu altına verdiğinden ve böylelikle tımarlar tesis ettiğinden bahsetmektedir. Meselâ, ‘Kereit halkını yenerek. Cengiz mesai arkadaşlarına dağıttı. Kendisine bir hizmette bulunan Suldugay kabilesinden Tahay-baatura Cengiz, Çjirgin’den yüz aile verdi…’…”
“Pek eski göçebe ananelerini devam ettirerek, Cengiz han Moğol kabilelerini birleştirdikten ve Monggol ulus devleti kurduktan sonra, mukataaları – ulus’ları oğullarına ve yakın akrabalarına dağıtmaya başlıyor…”[21]
“Timarlara (mukataalara) ayırma meselesine gelince ‘devlet’ (ulus irgen), kendisini kuran ve orada han olan adamın bütün sülâlesinin şahsî malı olarak telâkki etme esasına dayanıyordu.”[22]
“Nasil bir soy, şubeleri olan urux’lar ile beraber göçebe hayatı yaşadığı muayyen bir araziye ve irsi serf Vassalları (unagan bogol) olan adamlara sahip oluyorsa, keza aynı usule göre bir boy, muayyen bir arazide (nutux- nutug) hayat süren bir halk-devletin (ulus’un) dahi sahibi olabilmektedir. Demek bir ‘soyun öz malı’ mefhumunun daha geniş bir saha olan halk-devlet mefhumuna nakli hasıl oluyor. Bu nokta-i nazardan Cengiz hanın Moğol imparatorluğuna dahil edilmiş olan bütün kavim ve milletlerin hepsi, onun ve soyunun unagan bogol’ları oluyor: ‘Cengiz han, han olduğundan ve kâinatın efendisi, zemin ve zaman hükümdarı olduğundan dolayı, bütün Moğol kabile ve oymaklarını ister yabancı, ister akraba olsun, onun kul ve bendeleri oldu’ diye Reşidettin yazmaktadır; bunun için Monggol ulus, ‘Moğol soyunun halk-devleti’ manasını alıyor. Cengiz han soyunun ulus üzerindeki hâkimiyeti şundan ibarettir: altan urug (urux)’a ait biri bu soydan olanların toplantısında (xurultai’da) intihap olunarak imparator veya han (xan, xagan) oluyor ki bütün imparatorluğu idare eder; soyun (sülâlenin) diğer efradı, bilhassa erkek olanları şehzade (köbe’un-köbegün, yani oğul demektir) olarak ve bunlar bir ulus’u, miras malikâne olarak almak hakkına maliktirler.”
“Mülk ve raiyet Sultanındır” demeyecek mi Nizamülmülk?… Devam edelim.
“Böylelikle köbegün’lerden her biri bir mukataayı yani umumi malın bir parçasını, yani halkın-devletin bir kısmını alma hakkına maliktir ve şehzadelerin en küçüğü babasının esas hass’ını alıyor…”
“Mukataa sahibi olan bütün köbegün’ler Moğol imparatorunun vassalları idi… İmparatorluğun başında bir İmp. olduğu gibi, her mukataa – ulus’un başında ‘büyük ulus’ da dahil olmak üzere, birer köbegin bulunurdu…”[23]
Kavram kargaşası, herhangi bir yorumu gerektirmeyecek gibi aşikârdır. Nitekim: “Reşidettin devrinde vassal ve arrière – vassal olan şehzadelerin miktarı pek çoktu. Şehzadelerin mukataalarına dâhil olduğu halde yerleşik (mütemekkin) ehaliyle meskûn muntakalar, ilk zamanlarda, İmparator-han’a tâbi idiler ve han bunları hususi olarak tayin edilmiş vali (darugacin)ler vasıtasıyla idare ediyordu; şehzadeler ise bu yerlerin varidatından istifade ediyorlardı, fakat vergileri kendileri tarafından toplatmaya hakları yoktu. Demek, şehzadeler kendi mukataalarında askerî derebeyi vaziyetinde bulunuyorlardı ve hâkimiyetleri ancak timar olarak ayrılmış Moğolların (Ulus’un) göçebelik ettiği nutug-yurt’a teşmil ediliyordu; yerleşik ahaliyle meskûn yerlerin varidatından ancak bir kısmını alabiliyorlardı ki bu varidat han tarafından konulmuş olan darugacin’lerin elinde idi…”
“Tımar ve mukataalar Büyük Han’ın tevcihi (investiture’ü) ile meydana geliyordu… Ulus sahibi şehzadelerin ölümünden sonra, onların varisleri… mukataayı Moğol hanının investiture’ü (tevcihi) ile alıyorlardı ve onlara arrière-vassallar tayin ediliyordu.”
“Diğer taraftan şehzadeler homagium getiriyorlardı, yani suzerain’in hâkimiyetini tanıdıklarını izhar ediyorlardı…”
“Han-İmp., kâfi derecede kuvvetli olursa, kendi iradesiyle şehzadenin mukataasını küçültebilir ve onu, kabahatli bulduğu taktirde, mukataasından büsbütün mahrum edebilirdi; aynı hareketi ulus sahipleri de kendi vassalları olan şehzadelere karşı yapabilirler ve yapıyorlardı.”
“Mukataa (tımar), ulus’tan (halk, ahali) yani muayyen miktarda göçebe Mogollardan ve nutug (yurt)’dan yani bu ‘halkın’ göçüp kondukları araziden ibaretti. Tımar-ulus bir taraftan ayil, yani göçebe evlerin, obaların miktarıyla, diğer taraftan çıkarabileceği asker (çerig) miktarı ile tayin olunuyordu.”[24]
“Eski Moğol nökerleri, yaptıkları hizmetlere karşı askerî reislerinden bir miktar göçebe ayil’lerden ibaret tımar (xubi) alıyor ve bunların efendisi ve hâkimi oluyorlardı; bununla beraber kendi adamlarıyla göçüp konmak ve avlanmak için kâfi miktar arazi alıyorlar… Fakat adamlara sahip olmakla beraber, nökerler reisleriyle münasebetlerini kesmiyorlardı. Bilâkis nökerlerin adamlara sahip ve hâkim olmaları, idareleri altında bulunan ayil’lerden çıkarılabilecek asker mevcudu ile beraber, bunları reislerine karşı askeri veyahut başka bir hizmetle mükellef kılıyordu.”
“…Yeni teşekkül etmekte olan Cengiz hanın devletinde ne husule gelmişse, aynı şey, herhalde, aynı hacim ve intizamda olmasa bile, başka hanlıklarda da vaki olmuştur…”
“…bir nöker veya haana iltihak eden bir bozkır asilzadesi…, kendi reisine herhangi bir hizmette bulunduğunda, bunun derecesine… göre yüz, bin, bazen de on bin asker çıkarabilecek ayil miktarını len olarak alıyordu… Bir âmirden diğerine kendi arzusu ile müsaadesiz geçmeler ölüm cezası tehdidi ile men edilmişti… Yüzbaşı, binbaşı ve tümenbaşı rütbesi irsî idi; bu rütbelerde bulunanlar umumi bir unvan olan noyan, yani ‘beğ’, ‘senyör’, ‘askerî senyör’ adını alıyorlardı… Çin’den gelme olan bu unvanı çok eski zamanlardan beri bozkır aristokrasisinin mümessilleri taşıyordu. Noyan unvanının askerî vassallara-feodallere geçmesi şayanı dikkattir. Her bir noyan ‘yüzlüğü’, ‘binliği’, ‘tümeni’ len olarak aldıktan sonra, ilk önce mukataa – ulus’lardan birinin şehzadesi olanın, sonra Moğol devletinin ve ordusunun reisi olan Moğol imparatorunun vassalı idi. Bununla beraber yüzbaşılar daima binbaşılarının, binbaşılar ise ekseriye tümenbaşılarının vassalları vaziyetinde bulunuyorlardı. Böylelikle, vassal ve arrière – vassal silsilesini teşkil eden epey muntazam bir şekil almış vassallık münasebetlerinin şebekesi meydana gelmiş oluyordu.”[25] Şöyle bir şema arz ediyordu, bu teşkilât: han (xagan) – şehzade (han kanından köbegün – mukataa – ulus sahibi tümenbaşı, binbaşı, yüzbaşı noyan. Yani başkumandan (ya da ordular grubu kumandanı) – ordu kumandanı – kıta kumandanları silsilesi.
Atların besili oldukları güz aylarında sefere çıkmayı itiyat haline getirmiş bir toplumun bu örgütlenmesinde biz esasta bir askerî mahiyet görmekteyiz. Doğruca bir ordu kademelenmesi olan bir asker toplumunun bu örgütlenmesinde, Batı feodalitesinde görülen bazı ayrıntıların varlığı, sonuç itibariyle o çağların genel teknolojik düzeyi ile ilgili benzerliklerden ibarettir. Bazı şeyler hiçbir ülkede veya kıtada farklı olamaz…
Yukarda söylediğimiz gibi bu tümen, binbaşı yüzbaşı noyanlıkları büyük hanın bir nevi investiture’ü ile veriliyor, buna bir de fermanlı yarlık (jarlig) ekleniyordu. Cengiz, yardımlarını şükranla andığı Horci’ye tümenbaşılık veriyor ve: “karargâhını ormanlar arasında Erdiş (İrdiş) ırmağı boyunca kendin intihap ettiğin yerde kur ve o memleketi emniyet altına al[26]; oradaki milletlerin işleri senin tahtı idarende olsun; itaat etmeyenleri cezalandır” diyor, yarlığında.[27]
XIII. yy.da hâlâ hayvancı ve avcı-göçebe yaşamını sürdüren Moğollar için otlak ve avlak yeri hayatî önemi haizdi. Kimdi hayvan sürülerinin otlak ve avlakların sahibi? Bir göçebe iktisadiyatının bahis konusu olduğunu hep hatırda tutacağız. Bu itibarla bu insanlar için önemli olan, belli yüz ölçümde bir mera ya da tarlaya sahip olmak değil, yılın mevsimlerine göre göç edecek yeni alanlar ve bunun için en elverişli menzillerin seçilmesiydi.
“…Elimizdeki mehazlar vazıh olarak nutug (yurt)’un, yani şu veya bu göçebe vahdetini tatmin etmeye kâfi gelen arazi sahasının, efendi-noyan’a veya şehzade-köbegün’e ait olduğunu göstermektedir. Hakikaten Moğolların hepsi, asil olsun, adî olsun, ister noyan olsun veya bogolcûd olsun kendi efendisine, mevlâsına, yani ya bir köbegün’e, ya bir binbaşı veya yüzbaşıya tâbi idiler. Böyle bir efendi (senyör), adamlarının sahibi olduktan sonra, tabiatıyla bunların göçüp yaşayabilecekleri araziye de sahip olacaktır. Herhangi bir senyörün tahtı idaresine bir ulus-halk verilirken, bununla beraber bu senyör muayyen bir nutug’u, yani bu göçebe halk geçindirebilen araziyi de alıyordu. Tımar – xubi’ler iki kısımdan, yani muayyen miktar göçebe ailelerden (ulus) ve onların geçinmesine kâfi olan otlak ve avlak yerler’den (nutug) ibaretti. Göçebe zihniyetinde, pek tabii olarak, adamlara dikkat ediliyor ve ehemmiyet veriliyordu; çünkü nutug’a gelince, bunun başkası da bulunabilirdi; bundan dolayı ulus kelimesi şu veya bu şahsa ayrılan asıl tımarı ifade ediyordu…”[28]
“Kadim Moğol cemiyetinde, imparatorluk devrinde, göçebelerin araziye tesahubu şundan ibaretti: bir noyan… kendi arzu ve kararına göre istikamet tayin ederek en iyi otlak yer (belciger)leri tevzi ediyor ve ona verilmiş nutug-yurt’un muayyen mevkilerinde menzilleri göstererek kendisine tâbi adamların göç etmesini idare ediyordu. Feodal senyör otlak arazilerin hakikaten bir efendisi, ejen’i, idarecisi idi…”
“Moğollara tâbi olan bütün topraklar han sülâlesine (altan uruğa) aitti, onların idarecisi ise imparator-han idi[29] mukataaları (Xubi’leri) bu sülâlelerin erkek evlâtlarına (köbegün’lere) ve onun sadık bendelerine (nökör, noyanlara) tevzi ederek o kendisi tasdik ediyordu.”
Evet, ortada tüm toprak ve salt egemenliğe sahip bir han var ve biz Batı anlamında “feodalizm”den dem vuruyoruz! Devam edelim.
“Sonra Moğol göçebe senyörü, kendi keyif ve arzusuna göre, nutug’unun muayyen mıntıkalarını ‘memnû’ olarak ilân etmesiyle xorig denilen ‘koruluklar, memnû mevkiler’ tesis edebiliyordu ki bunlar han sülâlesine mensupların mezarlığı yahut da efendilerin avlak yerleri için tahsis olunuyordu…”[30]
“…Bundan maada avamdan olan bir Moğol’un bütün ailesi feodalin hesabına olan bir takım angarya ve mükellefiyetlere tabiydi.”
“Bu mükellefiyetler en evvel feodalin karargâhına kasaplık davar ve muayyen müddet için muayyen bir miktar sağmal hayvan, bilhassa kısrak, göndermekten ibaretti.”
Ögedey döneminde bu yükümlülükler nizama sokulmuştu. XIII. yy.da hanlar, şehzade ve noyanların göçebe iktisadiyatının tüm üretim araçlarını ellerinde tutmalarına karşılık yönetimleri altındaki halk bunların, kişisel mülk ve hürriyete sahip, sadece fazla kazandıklarını efendilere veren adamlarıydı.
Savaş ganimetini “feodal”ler aralarında pay ederlerdi. Fethedilmiş uygar (yerleşik) illerden gelen varidata da aynı işlem uygulanırdı. Fetihlerden sonra tarımla meşgul ahali ile meskûn “tımar-malikâneler” dağıtılmaya başlanmış, ancak bu araziler sadece bir gelir kaynağı olarak bırakılırdı; Moğol “senyör”leri bu “malikâneleri idare etmedikleri gibi, bizzat vergileri de almıyorlardı… varidatın bir kısmı Moğol feodalleri tarafından ayniyat ile alınıyordu, onlara, meselâ Çin’deki malikânelerden darı ve un getiriliyordu…” Fakirler bu maddeleri koyun ve deri ile mübadele ederek elde ediyorlardı.[31]
“XV. asırdan itibaren Moğollarda büsbütün yeni olan ve otog denilen teşekküllere tesadüf ediyoruz… göç etmeleri için muayyen araziyi işgal ederek birleşen göçebe ayil’lerin muayyen grubuna otog deniliyordu ve ulus veya tümen’ler bu otog’lara ayrılıyordu… otog içtimaî ve iktisadî bir cüz-ü tam teşkil ediyordu. Her bir Moğol muhakkak bir otog’a mensuptu ve bundan dolayı muhtelif içtimaî iktisadî rabıta ve münasebetlerin muayyen çevresine girmiş oluyordu. Şayanı dikkattir ki, Moğol, otog’u toprak (arazi) birliğine dayanıyordu.”
“Muayyen arazinin hudutları içinde, bunun mahsullerinden istifade ederek göç eden şu veya bu miktar ayiller grubu otog teşkil ediyordu… Menşe itibariyle de otog kelimesi ‘arazi, göç sahası’ mefhumu ile bağlıdır. Menşei daha eski otag şeklinde olan Moğolca otog kelimesi… Orta Asya kelime gruplarına mensuptur… Sogdçada otak (‘memleket, arazi’) kelimesi malûmdu. Sonra bu kelimenin muhtelif şekillerine Türk, Moğol ve Tonguz lehçelerinde tesadüf olunuyor ve bir arazi, zemin, mahal ve saire ile bağlılığı gösteriyor (Krş. meselâ Türk oda ‘oda mesken, ev, aynı odada oturan askerler’, Uygurca otağ ‘oda ev’; Çağatay otak ‘çadır’…)[32]
XV.yy.dan itibaren Moğol toplumunda gerçek anlamda feodaliteye doğru bir kayma görülüyor; bu çağdan itibaren vaki olan gelişme, konumuzun dışında kalıyor. Ama “memlekette ordu ve mülkî memurlara maaş verilmek usulü bütün Moğol Devleti’nde Munke Qaan devrinde takarrür etmişti… Cuci ulusu, bilhassa Xorezm hakkında, yine aynı İbn Fadl-AIlah al’Umarî’nin Xorezmli Abdurrahman al-Tercümân’dan naklettiği şu küçücük kayıt bulunmaktadır: ‘Bu memleket (Xorezm) Xorezmşahlardan Cengiz evlâdı eline geçtikten sonra da Xorezm askerleri evvelce (Xorezmşahlar zamanında) ki iktâ’larını muhafaza ettiler. Şöyle babadan oğla miras kalmaktadır’…”
“İktâ ananesine Moğollar pek fazla riayet ederlerdi. Bu hususta esas, Cengiz, Münke, Hulâgû zamanında takarrür eden usul idi. Hulâgû İran üzerine yürüdüğü zaman ordusunda bulunan Cuci ulusu askerlerine Tebriz’le Meraga’yı iktâ olarak vermişti…”[33]
Bütün bunları dinledikten sonra ne dereceye kadar Batı anlamında bir “Moğol Feodalizmi”nden söz edilebileceği tartışması artık zait oluyor gibi… Nitekim bozkırda “uşaklık” ve “aristokrasi” kavramları hiçbir zaman Batı’daki anlamda olmamıştır şöyle ki “boy teşkilâtının hâkim olduğu çağlarda, bütün kabile üyeleri arasında, nazarî de olsa, tam bir eşitlik bulunuyordu. Boya mensup biri, diğerine, ‘uşaklık’ etmezdi. Çin kaynaklarının verdiği bilgiye göre, Orta Asya kavimlerinden Vu-Huanlar yüz ve bin çadırlık topluluklara ayrılarak oymaklar halinde yaşarlardı. Büyük küçük herkes, kendi işini kendi görür, birbirlerine uşaklık etmezlerdi.”[34]
Bununla birlikte Hunların, muharebelerde mümkün olduğu kadar çok esir almaya baktıklarını, başlıca servetlerini bu esirlerin teşkil ettiklerini, onları sürülerinde ve mevaşilerinde istihdam ettiklerini yazıyor Deguignes.[35] Orhun yazıtlarında da “kul” – kul, köle, esir, hizmetkâr ve “künğ” – cariye, halayık, hizmetçi tabirlerine rastlanıyor[36] ki bu kişiler aile içinde en küçük ekonomik zümreyi oluşturuyor.
Yukarda sözünü ettiğimiz “eşitlik”, genel olarak topluluklar içinde zengin (bay) ve yoksul (çığay) insanın var olmasına engel değildi. Aynı şekilde bay’a hizmet eden çığay da bir tarihî gerçek oluyordu. Ancak bu “uşaklık” kurumu, eski “evlâtlık müessesesi”nin gelenekleri içinde mütalâa edilecekti. Yukarda sözünü ettiğimiz unagan-bogol, aslında gerçek ve Batılı anlamda serf değildi. Bunlar, az dahi olsa, kendi mülklerine serbestçe tasarruf ederler ve belirli derecede kişi hürriyetinden yararlanırlardı. Kazançlarının tümü beylere gitmezdi. “Unagan-bogol’lar bir şahsa değil, bütün bir kabileye veya oymağın bir şubesine tâbi durumda idiler. Unagan-bogol’lar kendi aralarındaki kabile bağlarını kaybetmezler ve sahipleri gibi kabile hayatı yaşarlardı. Bunlar, sahipleri ister urug (soylu) olsun, ister yad (yabancı) olsun, barışta ve savaşta hizmet etmek zorunda idiler. Bu tâbi kabileler, metbu kabile ile birlikte göçerler…di… Zamanla metbu ile tâbi arasındaki ilişkiler o kadar tabiileşirdi ki, iki akraba oymağı hatırlattığı olurdu. Eğer tâbi ile metbu ayrı soydan iseler birbirlerinden kız alır-verirlerdi.”[37]
Bu ifadelerden, tâbi – metbu ilişkilerinin hiç de Vladimirtsov’un iddia elliği gibi bir vassal – suzerain ilişkileri olmadığı anlaşılıyor. Bu bağlantıda biz çağın, ister göçebe, ister yerleşik ekonomi çerçevesi içinde olsun, genel teknolojik düzeyinin bir takım sosyal zorunlulukları insanlara icbar ettiğini hep tekrarlayacağız şöyle ki, özellikle çok daha kararsız bozkır yaşamında zayıfın, tek başına kendini koruması olanak dışı bulunuyordu. O, güçlü soy ve ailelerin koruması altına girecek, bir yerde onların çobanı, av sürücüleri olacaktı. Ama stepte efendilerle uşaklar aynı yemeği yiyorlardı ve arada herhangi bir sınıf çatışması bahis konusu değildi.
“Aristokrasi”ye gelince, bozkırda kabilelerde sürekli şube oluşması ve ayrılmalar vaki olurdu. Ayrılanlar ilk başlarda bir ocaktan ibaretken sonradan “büyük aile” ve sonunda da kabile haline geliyordu. Bazen de kabilenin ileri gelenleri, yanlarına seçkin kişileri alarak ayrılıyorlar ve kendi başlarına akınlara kalkışıyorlardı: Kabilesinin kalabalıklığı akıncıların manevrasını sınırladığından böylesi kolaylık sağlıyordu, yani az kalabalık bir şube, şefine emr-i kumanda kolaylığı veriyordu. “İleri gelen” dendiğinde genellikle en zengin aileler anlaşılırdı. Zira bunlar için bağımsız yaşamak fazla bir güçlük arz etmezdi. Sadece ekonomik açıdan güçsüzler bundan korkarlardı.
Bu itibarla esas kabileden ayrılmanın dinamiğini, servet eşitsizliği meydana getiriyordu. Zenginler daha da zenginleşmeye, fakirler de onlarla birlikte göçüp çobanlıklarını yapmakla yaşamlarını sürdürmeye bakıyorlardı.
“İşte bütün bu ekonomik ve sosyal şartlar, bozkırda bir yöneticiler ve yönetilenler siyasî ayırımını kendiliğinden ortaya çıkarıyordu. Step yöneticilerinin siyasî güçleri, on binlerce baş hayvan sürüsüne sahip olmaktan gelen ekonomik güce dayanıyordu. Bu büyük ekonomik güç, veraset yoluyla babadan oğla geçiyor, böylece bazı ailelerin bozkırdaki yöneticilik fonksiyonu, bir gelenek haline geliyordu. Bu aileye mensup reisler akınlarda başarılar kazanıyorlar ve kendilerine tâbi kabileler, yağmalardan daha büyük pay almaya başlıyorlardı…”
“İşte bu mekanizma, bozkırda soylu bir tabakanın ortaya çıkmasına sebep oluyordu ki buna, terimin Batılı anlam içeriğini çıkarıp yerine step realitesini koymak şartıyla ‘Bozkır aristokrasisi’ diyebiliriz.[38]
Ertuğrul Bey, oğlu Osman Bey de bu “aristokrasi”ye mensup olmalıydılar…
Bu bağlamda İran Moğolları’nın da mirasının tetkiki konumuz açısından ilginç olacaktır.
[1] B. Y. Vladimirtsov.- Moğolların içtimaî teşkilâtı. Moğol göçebe feodalizmi. Çev. A. İnan, Ank. 1944.
[2] ibd, s. 40.
[3] Yazar “Doğu despotizmi” kuramına da bağlı görünüyor (tarafımızdan belirtildi). Döneceğiz bu konuya.
[4] ibd., s. 100-1; bu kıyaslama ile mutabık olmadığımızı belirtelim.
[5] ibd., s. 106-8.
[6] ibd., s. 109.
[7] Tarafımızdan belirtildi.
[8] Çerkezlerdeki “Ubuh” boyunun adı ile obox arasındaki isim benzerliği dikkati çekiyor.
[9] B. Y. Vladimirtsov.- op. cit., s. 109-110.
[10] ibd., s. 113-4.
[11] ibd., s. 144.
[12] DS IX. s. 3255.
[13] Beşte bir vergi.
[14] O, Barkan XV. ve XVI. asırlarda Osmanlı imparatorluğunda ziraî ekonominin hukukî ve malî esasları I. Kanunlar, s. 65.
[15] ibd., s. 71.
[16] ibd., s. 191.
[17] Bazılarının “Çoğul son takıları için genellikle Moğol köken kabul edilir” savına karşı çıkan G. Doerfer, sözcük alışverişinde genellikle
bunun böyle olduğunu, en çok kültür sözcüklerinin, nadiren halk temel sözcüklerinin, çok nadir olarak ya da hiçbir zaman son takının
benimsenmediğini söylüyor. Bkz. Gerhard Doerfer.- Türkische und Mongolische Elemente im Neupersischen, Band I. Mongolische
Elemente im Neupersischen. Wiesbaden 1963, s. 5.
[18] Tarafımızdan belirtildi, B. Y. Vladimirtsov.- op. cit. paragr. 87, s. 133.
[19] Ahmet Caferoğlu.- Türk tarihinde “nöker” ve “nöker-zâdeler” müessesesi, in IV. TTKg s. 251 ve dev.
[20] Doerfer op.cit. s. 521.
[21] ibd., s. 147-9.
[22] Tarafımızdan özellikle belirtildi. Bunu Selçuklu’da da göreceğiz. Fatih bununla mücadele etmek için ünlü fetvayı koparmıştı,
Şeyhülislâm’dan.
[23] ibd.,s. 150-1.
[24] ibd., s. 151-4.
[25] ibd., s. 155-8.
[26] T. b. Bu konuya ilerde döneceğiz.
[27] ibd., s. 159-160.
[28] ibd., s. 167.
[29] Tarafımızdan belirtildi.
[30] ibd., s. 168-9.
[31] ibd., s. 171-2.
[32] ibd., s. 193-4.
[33] A. Zeki Validî.- Moğollar devrinde Anadolu’nun iktisadî vaziyeti, in Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası, İst. 1931, s. 38-9.
[34] Mahmut Arslan.- Step imparatorluklarında sosyal ve siyasî yapı, İst. 1984, s. 23.
[35] op. cit., C. I, s. 184.
[36] Muharrem Ergin.- Orhun abideleri, İst. 1973, s. 122-3.
[37] M. Arslan.- op. cit., s. 24-5.
[38] Tarafımızdan belirtildi. M. Aslan.- op. cit., s. 25-6.