Yukarda, İsmail evlâtlarının, Mekke’den hicret ederken Kâbe civarından taşlar topladıklarını ve gittikleri yerlerde bunlar için ayinler düzenlediklerini anlatmıştık. Aslında bu davranış Arabistan’ın eski (arkaik) dininin bir depreşmesinin tezahürü oluyordu. Gerçekten bu eski din, uzun bir gelişmenin ürünüydü. Başlarda tapınılan şeyler arasında taşlar ve ağaçlar vardı. Bunlar bazen tanrısal varlık olarak değil de bunun makarr ya da meskeni olarak görülürdü. Bunlara, muhtemelen yabancı etkiyle, soyut karakteristikler de bağlanmış ve semavî cisimlerle bazı bağlantıları olduğu sanılmış. Aslında göçebenin bunlara ciddî şekilde inanmış olduğu sanılmıyor şöyle ki bunlar, başlarda, tarımsal cemaatlerin tanrılarıydılar. Ancak Mekke’de Muhammed’e muhalefet dolayısıyla burada bazı küçük grupların, belki de özellikle bazı dinî ayinlerle ilgili olanların hafifçe daha yüksek bir inanca sahip olmuş olmaları düşünülebilir. Öbür yandan bazı uygulamalar, ezcümle Mekke’nin içinde ve çevresinde kutsal noktaları ziyaret sürüyordu; Mekke’nin kutsal alanı haram, saygı görüyordu ama Ficâr savaşında bunun ihlâli muhtemelen kaybolan inancın işaretiydi. Mekke krizi sırasında Ebû Sufyan, Uhud’da Müslümanlara karşı muharebeye tanrıça al-Lât ve al-Uzza’ları getirmişti; bu olay, Yahudilerin muharebede beraberlerinde On Emir’in yazılı bulunduğu iki taş levhayı muhafaza ettikleri tahta sandığı taşıdıklarını hatırlatır ve Arabistan’da pagan inançların kalıntılarının artık sihir düzeyinde olduğunu telkin eder. Bu anlamda birçok eski merasim kalmış gibi olup bunlar bundan böyle din yerine bâtıl inanç (superstition)[1] olarak telâkki edilecektir.
İslamî öğretinin Yahudi-Hristiyan “kaynak”larla münasebeti, özellikle Türk-İslâm çevrelerde ad nauseum (kerhen) irdelenmektedir. “Ancak buna yaklaşma açısı bakımından bazı mütalâada bulunmak yerinde olacaktır. Batılı bilginlerin tutumu çoğu kez, talihsiz olmuştur şöyle ki İslâm theolojisinin (ilahiyatının) inkârını tazammun ediyor gibidir. Bunlar edebî bağlılığı fetiş haline getirmişler ve işbu bağlılığın, sorunun sadece bir yanını ifade ettiğini unutmuşlardır ve gerçekten, edebî bağlılık keyfiyeti, hiçbir zaman yaratıcı yeniliğin yokluğunu ispat etmez. Farkların varlığına rağmen dinî alan da böyledir. Siz Amos vey Hezekiel’in seleflerinden birçok telâkkiyi devraldığını gösterebilirsiniz; ama sadece bu bağlılığı tetkik edecek olursanız, bu kişilerin yeniliklerini ve bunlar vasıtasıyla yapılmış Tanrısal ifşanın (vahiy) yegâneliğini kaçırırsınız”.
“Orthodox Müslümanların gözünde Kur’an, bir Tanrısal ifşa, Tanrı’nın dilidir. Bununla birlikte Kur’an, pagan Arapların inançları ve Muhammed ile Müslümanların aklından geçen bazı düşünceler hakkında vazıh ifadelerde bulunuyor; yine öyle bölümleri vardır ki bunlardan Muhammed ve çağdaşlarının zihniyeti hakkında yüksek kesinlik derecesinde istidlalde bulunulabilir. Bu vakıalar Yahudi-Hristiyan etkileri sorununu, Batılı bilginleri tatmin edecek ve orthodox Müslümanların bir diyeceklerinin olmayacağı bir ele alma yöntemini ilham eder. İlk aşama, Muhammed zamanı hem ilerici, hem de muhafazakâr Arapların inançları hakkında Kur’an’ın neleri ifade ve tazammun ettiğini sormak olacaktır. Yahudi-Hıristiyan etkilerinin hangi ölçüde bunda izlenebileceğini sormak bundan sonra mümkün olacaktır”.
“Kur’anın ilk bölümleri[2] gerçi çokça müphemiyet ve karışıklık içinde, Allah’a daha önceden inanmış kişilere hitap ediyor hissini veriyor. Kur’an, onu işitenlerce görünürde anlaşılmamış olan bazı garip sözcükleri izah ediyor… Ancak ‘Cenab-ı Hakk’ın’ ya da ‘Allah’ı izah etme gereğini görmüyor. (106. Kureyş Sure’sinde). ‘Ev’in Sahib’i sözü,[3] en aydın Mekkelilerin kendilerini burada Allah’a tapar gördüklerini telkin ediyor. Arabî Allah, al-ilâh‘ın bir tezadı olup bu sonuncusu, Grek ho theos gibi basitçe ‘Tanrı’yı ifade etmekle birlikte genellikle ‘en yüksek tanrı’ veya ‘Tanrı’ olarak anlaşılmıştı. Muhammed zamanından önce Mekke paganlarının Kâbe’nin başlıca ilâhını ifade etmek üzere Allah‘ı tıpkı Taîf’te tapılan ilâhın basitçe ilahe (tanrıça) al-Lât diye bilinmesi gibi, kullanmış olmaları mümkündür. Allah‘ın, Yahudi ve Hristiyanlar tarafından tanınan Tanrı için de kullanılmış olması halinde karışıklık olasılıkları büyük olurdu. Bu itibarla ihtimal, bazı Mekkeliler Tanrı’yı kabul ederken kendi eski çok tanrılı inançların Tanrı inancıyla kabil-i telif olmadığını görüp onları atmadıkları merkezindedir”.
“Araplar arasında bu tek tanrılık önsezisi başlıca Hristiyan ve Yahudi etkilerinden dolayı olmalıydı. Arapların Hristiyan ve Yahudilerle birçok temas vesileleri vardı. Kudret ve üstün uygarlığına hayran oldukları Bizans İmparatorluğu, Hristiyan idi. Habeşistan da böyle idi. Hattâ İran’da bile Hristiyanlık güçlü idi ve Arapların çok temas halinde bulundukları İran’ın tâbi devleti al-Hîrah, Doğu Süryanî ve Nestorian Kilisesi’nin bir ileri karakoluydu. Bu tek tanrılıkla askerî ve siyasî gücün ve daha yüksek bir maddî uygarlığın birleşimi Arapları çokça etkilemiş olmalıdır. Gerçekten bu ülkelerle yakın temasta bulunan göçebe kabile ve cemaatler kademe kademe Hristiyanlaşmışlardı; hattâ bazı Mekkeli tacirler de ticaret için gittikleri sınır pazar-kentlerinde gördüklerinden etkilenmemiş değillerdi. Mekke’de Hristiyanlar da vardı, bunlar tacir ve köle idi, ancak münferit kişilerin etkisi herhalde fazla önemli değildi.”
“Yahudilerle temas vesileleri, Hristiyanlarla olduğu kadar geniş değildi, ancak bazıları muhtemelen daha yakındı. Bu özellikle Yahudilerle putperest (pagan) Arapların yan yana yerleşmiş oldukları Medine’de böyle idi. Görünürde Mekke’de Yahudi yoktu ama Arabistan’da vahalarda ve Güney Arabistan’ın mümbit alanlarında epey Yahudi kabilesi yerleşmiş durumdaydı; bunlar İbranî ırkından mülteciler ya da Judaismi kabul etmiş Arap kabileleriydi”.
“İşin ayrıntılarına girildiğinde, Arapları etkilemiş olan Yahudi ve Hristiyan grupların birçok garip fikre sahip oldukları görülür…”
“Muhammed’in hayatının tetkiki için Yahudi ve Hristiyan etkilerinin nispî önemine karar vermek fazlaca gerekmez, şöyle ki birçok ayrıntı, tartışma konusudur. Başlıca gerek, Kur’an’ın Muhammed’e nüzulünden önce bu gibi şeylerin ‘havada’ oldukları ve misyonu için kendisini ve çevresini hazırlamasının bir parçası olduklarının idrakidir”[4]
Bunlar birçok yetkili kişinin kaleminden çıkmıştır.
[1] Bu hususta bkz. B.Oğuz, op. cit. II/l, s. 162-185.
[2] “Allah, O’ndan başka tapacak yok! Daima yaşayan, daima durup tutan O” (III/2). “Daima yaşayan daima durup tutan”ı Hayy ü Kayyum mukabilinde kullanıyoruz. Allah’ın burada bu iki isimle anılması, ondan başka hiçbir varlığın ‘daima yaşayan’, ‘daima durup tutan’ diye anılamayacağını belirtmekte ve onun için O’ndan başka hiçbir Tanrı bulunmadığını ispat etmektedir…” (Ömer R. Doğrul’un notu).
[3] Onlar artık bu Ev’in Rabb’ine ibadet etsinler (Ayet 2).
[4] W. Montgomery Watt. Muhammed at Mecca, s.25-9