Kültür Eserleri > THKK 6 - Ulaştırma, İletişim, Mübadele, Ölçü Ve Metalürji Teknikleri > Münferit Kavramlar

Münferit Kavramlar

Aşağıda konumuzla doğruca ilgili olarak onu tamamlayan bazı bireysel kavramaları irdeliyoruz.      

Suftaca

İslâm dünyasında suftaca, günümüzün çekine benzer, yazılı kredi senedi şeklinde, havale ve ciro edilebilir bir senede taallûk eder bir finansal tabir oluyor.

Suftaca, havala (havale) gibi Ortaçağ İslâm’ında, nakit hareketlerinin muhataralı olduğu bir çağda, uzak mesafelere hızlı para transferini ya da vergi tahsislerinin tahsilatını kolaylaştırıyordu. İleri sürüldüğüne göre tabirin etimonu Farisî safta, “delikli” olup bunun nedeni, katlanmış ya da tomar yapılmış işbu finansal senet, içinden bir ip geçirilmek üzere delinmişti.

Suftaca böylece, bir başka ülkede lâhzada, bir akreditif gibi, paranın tahsiline imkân sağlıyordu. Suftaca’nın havala’dan farkı, ilkinin sadece paranın transferine taallûk etmesine karşılık öbürü her türlü talebin, para ya da emtianın transferini ifade ediyordu; kaldı ki havala‘da başlıca mesele, emniyet amili değildi.[1]

***

Sûk. Geleneksel Arap dünyasında

Sûk, çarşı, aynı anlamda olan Aramî şûkâ’dan istiare edilmiş bir sözcüktür. Fransızca marché ve İngilizce market’te olduğu gibi Arabî sözcük sûk da, iki manaya bürünmüş: Hem mal ve hizmetlerin ticarî mübadelesi, hem de işbu mübadelenin normal olarak yürütüldüğü yeri tarif ediyor. Böylece de sûk’un tahlili, hem ekonomik ve sosyal tarihçileri, hem de arkeologlarla kent topografyacıları için ilginç oluyor.

Mezopotamya ve Suriye’de kentsel uygarlığın başlangıcından beri yani III. binden bu yana, Ortadoğu, mahallî ve uzun mesafeli ticarî faaliyetin gelişmesine tanık olmuştu. İşbu ticarî geleneğin İslâm uygarlığına iştiraki babında, M. Rodinson’a göre Arabî sûk, eski bir Samî terimle gerginlik, sıkılık ifade eden Akkad sûku, mahalle ve sokakları ifade eden Grek agora ve Lâtin forum’un karşılığı olarak kullanılan sûk ile ilişkili olabilir.

Helenistik ve Roma dünyasında çarşının ve onun fizikî merkeziyetinin oynadığı belirgin rol, devleti, bunun çalışmasına yakın ilgi göstermeye itiyordu. Böylece de, Atina ve sair yerlerde agora’da bakım ve nizamın sürmesine nezaret etmekle yükümlü agoranomos’lar kurullarına dikkatler çevrilmiş oluyordu. Agoranomos’un (muhtasib) işlevi, Arap fethinden 300 yıl kadar önce Yunan kurumlarından yok olmuştu. Bununla birlikte, bir kronolojik devamlılığa dayanan bir çözüm reddedilecek olursa, İslâm’ın doğuşundan, Hz. Muhammed’in zamanından beri meydana çıkmış olan amil alâ al-sûk, wali al-sûk veya sâhib al-sûk, III. yy.ın Palmyra agoranomosuna bağlı olabilir; bu sonuncusunun, basitçe çarşının denetici dışında daha âli beledî işlevleri de vardı.[2]

***

Sûk. İran’da

Arabî sûk’un Farisi muadili bâzâr oluyor. Nâsir-i Hüsrev, 444/1052’de İsfahan’a girdiğinde burada bâzâr’ın 50 kervansaraylı bir dar sokağını, 200 sarrâf’lı bir başkasını gömmüştü.

İslâm öncesi zamanlarda, her iki tarafında atölyelerin bulunduğu cadde veya dar yollar mevcuttu, ama dükkân, kervansaray ve ticarî kullanım için sair binalar tarafından kuşatılmış cadde veya dar sokaklar, yaklaşık Milâdî 1000 yıllarından öncesinin ürünü olmalıydı, şöyle ki bu çağda İslâm ülkeleri arasında uzun mesafeli ticaret dorukta bulunuyordu. Sûk/bâzâr‘ın fizikî ve işlevsel görünümü buradan hem Doğu, hem de Batı’ya doğru yapılmış gibiydi.[3]

***

Sûk Osmanlı Anadolu’su ve Balkanlar’da

Osmanlı kaynaklarında sûk tabiri çok geniş manada kullanılmış olmalı şöyle ki bir tahrire göre bir miras, sûk’i sultânî’de satılmış. Burada sûk, dükkân ve çarşılarla birlikte bir kentin tüm mahallesini ihata ediyor. Ama başka metinlerde sûk, bazen daha genel çarşı tabiri yerine kullanılmış. Bu sonuncusu hem bireysel mahalleri, hem de yüzden fazla dükkânı içine alabilen kapalı çarşıları (bedesten) ifade ediyor. Burada çarşı tabiri, haftada bir ya da birkaç gün kurulan açık hava çarşısı olan pazar’la tezat teşkil ediyor.

Osmanlı kentlerinde sûk/çarşı, ikamet alanlarından açıkça tefrik edilirdi. Bununla birlikte ikisi arasında salt bir ayırım yoktu. Bazı zanaatkârlar, mesleklerini evlerinde icra eder, bunda çırakları ile birlikte çalışırlardı; buna karşılık fırıncılar ve manavlar gibi bazı dükkânlar; bunlardan günü gününe alışveriş yapan meskenlerin yakınında bulunurlardı.

XV. ve XVI. yy. Anadolu ve Rumeli’sinde hem Osmanlılar, hem de sair hanedan mensupları bir büyük cami ve/veya medreseye gelir sağlamak üzere dükkân toplulukları, bedesten’ler ve hanlar tesis ediyorlardı. Bu, muhtemelen, özellikle geçici ya da daimi başkent olarak seçilmiş kentlerde kentsel hayatı canlandırmak amacını güdüyordu. Sultanların ve emirlerin çeşitli kentlerde tesis ettikleri dükkân, hamam, çarşı vs.nin ayrıntılarına girmiyoruz.[4]

***

Bankacılık ve ticari hareketler

“…oldukça kuvvetli ve devamlı sülâle olan Samanîler devrinde bu sülâlenin bir tedbiri ile alâkadar olmaksızın sahrada Türkler arasında Müslüman müstemireleri (sabit ve köklü yerleşimler) vücuda geliyor; bu müstemireler Samanîlere değil, mahallî Türk hükümdarlarına tâbi oluyorlardı. Yekdiğeri ile münasebette bulunan ticaret şirketleri mevcuttu; zaman asrımızdaki şekilde istikraz müesseseleri (banka usulü) mevcut olmakla beraber bir ülkede verilen bir senet ile diğer bir hükümet taht-ı idaresinde bulunan diğer bir şehirde para almak kabil oluyordu. On birinci asır müverrihi Ebû Şecağ, eserinde hükümetler tarafından verilen havale kâğıtlarıyla para alınmakta ise de tüccarlar tarafından verilen havale kâğıtlarıyla para almak daha kolay olduğu söyleniyor. Tüccarlar arasında bilhassa İranîler çok olduğundan Farisî “çek” kelimesi taammüm etti (genelleşti). Hattâ bu kelime Arapların istimal ettiği “sek” suretinde değil, belki Farisîce “çek” suretinde taammüm ederek sonradan Garbî Avrupa’ya geçmekle bütün ticaret âleminde müstamel oldu.

Orta Asya’da ticaret işlerine herhalde Türkler de iştirak ettiler. Müteakip devirlerde Moğollarda tüccar manasında “ortak” kelimesi istimal olunuyordu ki şirkez âzası (Arapça “şerik”) manasındadır. Bu kelime o zaman ticaret işlerinde şirketlerin mühim rol oynadıklarını göstermektedir. Mahmud Kaşgarî’de bu “ortak” kelimesi mevcut ise de onun zamanında daha “tüccar” manasında değil, yalnız “şerik” manasında istimal olunmuştur. Buna nazaran Türkler arasında ticaret şirketlerinin inkişafı, on birinci asırdan sonra olsa gerek.[5]

***

Kapanlar

Osmanlı merkezî yönetiminin başta İstanbul olmak üzere büyük ticaret pazarlarına sahip önemli kentlerde oluşturduğu toptancı halleri, mal çardakları ve borsalardı. İstanbul’a gelen yiyecek ve ihtiyaç maddelerin ekspertiz, ölçüm, fiyatlandırma ve dağıtım işlemlerinin yapıldığı kapanlar, Haliç girişinde ayrı birer iş ve ticaret merkezi konumundaydı. Bunların en büyükleri Yağ Kapanı, Bal Kapanı, Dakik (un) Kapanı ve İpek Kapanı idi.

Arapça “kabban” (büyük kantar) sözcüğünden Türkçeleşen “kapan” deyimi, İstanbul’un alınışından önce de Bursa’daki ticaret ortamında kullanılıyordu. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan başlayarak kapan düzeni yerleşmiş bulunuyordu.

İstanbul’daki kapanlar da eski Bizans ticaret sistemlerinden de etkilenerek bir tür emtia pazarı ve borsa niteliğinde uzun bir gelişme süreci geçirmişti.[6]

***

Faiz, para vakıfları, bankacılık

Ekonomik, sosyal, hukukî ve ahlâkî yönleri olan faiz konusu hemen hemen insanlık tarihi kadar eskidir ve belli başlı eski hukuk sistemlerinde yer almıştır. Örneğin Hammurabi kanununda borç verilen toprak ürünlerinden yılda % 20, paradan % 17; Roma Hukuku’nda yılda % 4-12 arasında faiz alınması kabul edilmiştir.

Kitabî dinlerden Yahudilikte, bu din saliklerinden faiz alınması haram, kendi dinlerinden olmayanlardan alınması mubahtır. Hristiyanlıkta (Luka İncilinde) faiz haramdır.

Kur’an’daki hüküm, faiz olarak yorumlanıp haram sayılmış. Halbuki ribâ, kat kat faizi, tefeciliği ifade eder, faiz ise yılda % 20’yi çok geçmeyen para gelirine delâlet eder. Osmanlılarda buna “rıbh” denmiş.

Abbasî halifelerinden al-Muktedir, 912 – 932 yılları arasında tüccarlardan ayda % 7 faizle 50-200 bin dinar miktarında borç almıştı. Peygamber’in kendisi, Cabir b. Abdullah’tan bir miktar borç almış, ödeme zamanı geldiğinde ana paraya bir miktar daha para ilâve ederek vermişti.

Ribâ’nın katı anlayışı, İslâm dünyasında para ticaretinin önce Hristiyanların, sonra Yahudilerin tekeline geçmesine yol açmış, sonunda da hile-i şer’iyye denen bir muameleye yöneltmekle Müslümanların ticari ahlâkını bozmuştur.

Fıkıh kitaplarında ve resmî kayıtlarda bu tür faiz almanın adı, ”muamele-i şer’iyye” ise de gerçek maksat faiz almak olduğuna göre tutulan yol hile yolu oluyor; hilenin ise şer’isi olmaz.

Öte yandan düşük faizle ödünç alıp verme esasına dayanan bankacılık ise, yardımı anonimleştirerek ihtiyaç sahibini, bir şahıstan para alıp hem maddî borç, hem de minnet borcu altına düşmekten kurtarmaktadır ki, Müslümanların birbirlerine yardımları gizli yapmalarını emreden yüksek İslâm ahlâk prensibine uygun oluyor.

Faizcilikte hile-i şer’iyye, meselâ bir saati veya tespihi yüz elli liraya altı ay vade ile satıp bu yolla yüz elli lira borçlanan adamın, aynı malı alacaklıya peşin yüz liraya satması şeklinde oluyor. Bu, sözde mal alış verişi ile yapılan şey, gerçekte açık ribâ işlemidir.

Para vakıfları, vakfın gelişerek bankacılığa doğru atılmış ileri bir adım oluyorlar. Eldeki yazılı belgelere göre Osmanlı İmparatorluğu’nda para vakıflarının en geç Fatih zamanında başladığı anlaşılıyor. Fatih, faizi ile Yeniçeri ocaklarına verilecek etlerin zamanla fiyat artışını karşılamak maksadıyla 24.000 altın vakfetmişti. Fatih’in bundan sonra ayrı para vakıfları yaptığını, Kanunî tarafından 1565’te yazılmış bir hükümden anlaşılıyor. Kanunî, İstanbul kasaplarına yardım parası olarak kendinden önce bu iş için yapılmış para vakıflarını da bir araya getirerek 698.000 akçelik bir vakıf kurmuş.

Osman Nuri Ergin’in bir yazısından (Mecelle-i Umur-u Belediye), sadece kasap eşrafının değil, bütün esnafın kendilerine özgü sandıkları olduğu anlaşılıyor. O, bu hususta şöyle diyor: “Paranın iktisadi, içtimaî, hattâ dinî işlerde oynadığı rolü eski Türkler, kooperatiflerin, türlü türlü şirketlerin ve bankaların adının işitilmemiş olduğu zamanlarda takdir ederek “avariz akçesi” denilen yardım sandıklarını, ehven ve faizli borç verme müesseselerini vücuda getirmişlerdir. Her mahallenin bir “Avariz akçesi sandığı” vardı. Bu sandığın sermayesini hükümet ve Belediye değil, bir daha geri almamak ve maddî hiçbir menfaat gözetmemek üzere kişiler verirdi. Verilen paralar hile-i şer’iyye usulü ile nemalandırılarak faizinden bir miktarı mahalle işlerine, camiinin ihtiyaçlarına sarf edildiği gibi bir kısmı ile de fakirlere, dullara, yoksullara, yetim ve kimsesizlere yardımda bulunurdu.

Yeniçeri kışlalarında da “yardım sandığı” adı ile anılan sandıklar vardı ki buradaki paralar da faize verilirdi. Bir Yeniçeri Ortası yardım sandığının 48.000 akçelik vakıf parasının % 10 üzerinden faize verildiğine dair 1650 tarihli bir belge bulunuyor

Esnaf cemiyetlerinin yardım sandığı, sanat ve ticaretini daha ileriye götürmek isteyen mahalle sakinlerine avariz sandığından borç verilir, bu suretle halka bir esnaf bankası mahiyetinde iktisaden yardım edilirdi.

Her esnafın bir vakıf sandığı vardı. Buna “esnaf vakfı”, “esnaf sandığı”, daha önceleri de “esnaf kesesi” denirdi. Bu sandık, mütevellinin idaresi altında ve muhafazasındaydı: Mütevelli loncaya; lonca da esnafa karşı sorumluydu.[7]

Kureyşli “banker”lerin, İslâm’ın doğduğu Mekke’de, faiz karşılığı borç verdikleri kesinlikle biliniyor. Kur’an’ın ribâyı yasaklamış olmasına rağmen, bunun sonradan geniş ölçüde uygulandığına hiç şüphe yoktur.[8]

Gayrimüslim toplulukların çoğunlukta bulunduğu yerlerde Müslümanlar, açıktan açığa ve kimseden çekinmeden borç verme işini, onlara seve seve bırakıyorlardı, çoğu kez.[9]

Farsça bilen ve XVII. yy.ın ikinci yansında uzun süre İran’da kalmış olan Şövaleye Jean Chardin, “ülkenin sarrafı ve bankeri olan Yahudiler ve Gentiller zamanında Hintliler tefecilik yapıyorlar, fakat Muhammedîler de, kendi olanakları ölçüsünde buna katılıyorlardı” diye belirtiyor. Faiz oranı tüccarlar arasında % 12, diğeri için bunun iki katı imiş. Hile-i şer’iyyeye başvurmanın bir yolu da, borç verilen meblağ şu kadardır diye tanıklar göstermektir; o ise ki verilen para daha azdır.[10]

***

“Haram” malların satılışı

Hindistan’da Kantalya devletinin, muhtemel olarak daha eski zamanlarda atlardan, fillerden vs.den, baharat, altın ve derilerden gümrük almakta ve bunlara ithal etmek işlerinde çıkarları bulunmaktaydı. Devlet, sofu bitki yiyicilerini (vejetaryenleri) kızdırmamak için, hazır yemek satanlarla alkollü içkiler, taze et satanları kentin Güneyinde ve fena şöhretli bir mahallede, bitkisel besin satan tüccarlardan, aktarlardan, tahılcılardan, çiçek satıcıları vs.den ayrı olarak, kötü kadınlarla beraber ikamete mecbur etmekteydi. Devlet, aynı zamanda, tüccarların namus ve şeref işlerinde hassas olmalarına dikkat gösterir, terazi ve kantarları kontrol ederdi.[11]

***

Orta Asya’da “kaime”

Uygurlarda geçen kamdu sözcüğü, yaklaşık 2m. boy, bir karış (22-25 cm) genişliğinde, üzerinde Uygur hanının mührü bulunan pamuklu bez parçalarını ifade ediyordu; bu bezler ticarî muamelelerde değer ölçüsü olarak kullanılıyorlardı. Her yedi yılda bir bu bez parçaları yamanır, yıkanır ve yeniden mühürlenirdi. Pamuklu bez parçalarının para olarak kullanılmasına Çin Türkistan’ında sık rastlanıyor.[12]

Nispeten güçlü ve sağlamca yerleşmiş görünen Samanî sülâlesi döneminde, bunlara değil de yerli Türk başbuğlarına tâbi yerleşik özerk toplulukların bozkırda aniden ortaya çıktığı biliniyor. Bunların birbirleriyle ilişkilerini bağlayan ticarî şirketler doğmuştu. Modern tipte kredi müesseselerinin yokluğuna rağmen, belki bir mahalde tertiplenmiş bir vesikadan yararlanarak, aynı hükümetin yetkesi altında bulunan bir başka şehirde para tahsil edilebiliyordu. Ticarette İranlıların üstünlüğü nedeniyle bu bonoları ifade eden Farisî “çek” sözcüğü büyük bir yaygınlık kazanmış. Bu yaygınlık, tekabül eden Arabî “çalık” şekliyle değil, doğruca İranî şekliyle vaki olmuş. Sözcüğün İranî şekli daha sonra Batı Avrupa tarafından benimsenmiş olup tüm ticaret dünyasına dağılmış.[13]

***

Aynî mübadele. Mu’âwada

Aynî (mala karşı mal) mübadele, tarihin ilk satın alma – satma (bey’, mubayaa-füruht) şekli oluyor. Zamanla paranın devreye girmesiyle satış, aynî mübadeleden gelişiyor ve mal yerine para ikame olmuş. İslâmî yasada dört tür satış şekli bulunuyor.

a) Bir nesnenin bir başkası ile değiştirilmesi (mu’âwada). Değiş tokuş aynî oluyor. Ödeme, “el üstünde el” ile oluyor.

b) Bir nesnenin belli bir meblâğ, saman’dan (altın veya gümüş) kasıt, bir para miktarı olup ortaya doğruca “satma” kavramı çıkıyor.

c) Belli bir miktar (saman)’ın bir başkasıyla mübadelesi; bunda bahis konusu olan, altın veya gümüşün birbirleriyle değiş tokuşudur. Buna sarf (“sarraf’ sözcüğü buradan gelir), yani para değiştirilmesi deniyor.

d) Bir talebin (dayn, borç-çoğulu “düyûn”) belli bir meblâğa karşılık mübadelesidir.[14]

***

O. Spies. – Mu’awada, in El. /

Jeanette A. Wakin. – Mudâraba, in El.

* -‘ *

 

Mudâraba

İslâm ticaret dünyasında mudâraba, bir yatırımcının (rabb al-mâl) bir acenteye (mudârib, âmil) bir sermayenin tevdii şeklindeki bir ticarî ortaklık oluyor şöyle ki mudârib bununla ticaret yapıp önceden tespit edilmiş nispetlerde kâr, aralarında tevzi ediliyor. Teşebbüste vaki kayıplar yatırımcıya ait olup müdârib buna karşılık zaman ve çabalarını kaybetmiş oluyor.

Mudâraba’nın teşekkülü için sermaye nakitten oluşacaktır. Menkul eşya ve gayrimenkul mal kabul olunmuyor zira bunda, nakde çevrilmeden önce değerler değişebileceğinden, bir muhatara ve gayrimuayyenlik bulunuyor.

Acentenin hakları, kârın peşinen anlaşılmış nispetlerini içeriyor. (tarafların hiçbirisi özgül meblâğ şartı koşamaz). O, âdet olan uygulamanın belirttiği meşru iş masraflarını, eğer seyahat ediyorsa, kişisel yaşam masraflarını (iaşe, ibate-yeme, yatma) sermayeden düşebilir. Her ne kadar yatırımcı bazı sınırlamalar koyabilirse de acente, işleri yürütme ve kâr sağlama babında tam serbestiye sahiptir.

Mudâraba, klasik fıkıh eserlerinde enine boyuna mütalâa ediliyor ve sair ortaklıklardan farklı bir sözleşme olarak telâkki ediliyor; böylece de bunun Ortaçağ uzun mesafe ticaretinde oynadığı önemli rol belirtilmiş oluyor. Sözleşme aynı zamanda, ribâ yasağını atlayarak faizle para ikrazı için bir şekil oluyor. Acenteye para teslim eden yatırımcı sadece sermayenin kaybından sorumlu oluyor; ama ticarî girişimin başarılı olması halinde kârdaki hissesi, sermayesine iyi bir faiz sağlamış oluyor.[15]

Günümüzde “faizsiz kâr” sağlayan İslâmî bankaların muameleleri de bir tür mudâraba olmuyor mu?

***

Orta Anadolu’da bir gözlem

Orta Anadolu köylerinde yapılmış tetkikatta (1970) seçilmiş denekler, iki bölümde sınıflandırılabiliyor: Biri, paranın aracılığı ile olanakların hangi yoğunlukla harekete geçirildiklerinin ölçümü, öbürü de, iş bu harekete geçirmede hayvanî ve bitkisel ürünlerin birbirlerine göre aldıkları payın ölçümü. Daha ileri gidip bu rakamlar köylerin bir pazar ekonomisine iştiraklerinde dereceleri gösterdikleri şeklinde tefsir edilebilir mi? Bu takdirde para mübadelesiyle pazar için üretim, sanki bir ölçü vasıtası olarak paranın kullanılmasının ticarî kazanca doğru üretim ve mübadelenin yönlendirilmesine bağlıymış gibi, birbirlerine karıştırılmış olurlar. O ise ki, üretimden elde edilen para olanakları arasındaki farklardan ekonomik faaliyetin yönlendirilmesi hakkında hiçbir istidlâlde bulunulamaz. Bu ekonomilerde, tıpkı M.Ö. VII. yy.da Yunan ya da II. binin Hitit ekonomisinde olduğu gibi, paranın kullanımı ekonomik faaliyetin, para olarak hesaplanan bir kazancı amaç edindiğini göstermez. Para, Anadolu halkının sosyal tarihinde, ünlü Yunan sitesi ya da Hitit imparatorluğunda olduğu gibi, bir hesaplama âleti işlevini görüyordu.

Daha sonra Cuisenier, ekonomi ile aile ilişkileri arasındaki ilişkiyi uzun uzadıya irdeliyor.[16] (Bu hususta bkz. Kültür Kökenleri II/3, s.569 ve dev.)

***

DLT’ten bir iki çeşitleme

Şaşturdı: “Ol alım berim birle saşturdı=o, alacağını vereceği ile sayıştı, kesişti” (o, borcunu alacağı ile takas yaptı; o, ondaki alacağını, öteki de berikindeki alacağını bıraktı) II / 185.

Tarttı: “Ol yarmak tarttı=O, para tarttı”. Başkası da böyledir… (III / 426)

Çertti: “Ol çertti menğni=O, bir şeyi elinden bıraktı”, “ol yarmak için çertti=O, paranın ucunu kırptı, kırdı”. Bir yanı kırılan her nesne için de böyle denir.

***

Selçukluda şap ticareti

Düzenli bir üretimin yokluğu, ihraç mallarının çeşitlerini ve miktarını büyük ölçüde azaltıyordu. Ama bu mallar yine de şehir ekonomisine, ticarî işlemler için gerekli parayı sağlamaktan geri kalmıyordu. Savaşların sürüp gittiği bölgelerde tarımı gerilemekten korumak ellerinde olmadığı için Selçuklular, şap üretimi gibi mahallî sanayileri geliştirme yolunu tutmuşlardı. Çünkü Devlet’in yaşamasında, istikrarlı ekonominin her zaman için büyük önem taşıdığını iyice kavramışlardı. Keçi kılı, yün ve kerestenin yanı sıra, başlıca ihraç mallarının biri de şaptı. XIII. yy. sonlarından sonra XV. yy.ın ortalarına kadar Avrupa’da kullanılan şapın hemen hepsinin Küçük Asya’da bulunan şap ocaklarından geldiği iyice biliniyor. Ne var ki, Selçuklular, XIII. yy.ın ikinci çeyreğinden sonra, bir ölçüde, ihracatçı bir ülke haline geldilerse de, ithal ettikleri mallar, dış ülkelere gönderdikleri malları bir hayli aşıyordu.[17]

***

İpek yolu ticareti

Yazılı kaynakların geri gidebildikleri kadar, yani M.Ö. III. yy.dan itibaren, Moğol Çölü’nün Kuzey’i ile Baykal Gölü’nün Güney’i arasında kalan ve Selenga, Orhon ve Kerulan ırmaklarıyla sulanan dağlık alan, birbirini takip eden göçebe devletlerin merkezi olmuştu. İlk kaynaklar Hsiung-nu İmparatorluğu, bunu takip eden Hsien-pi, Juan-Juan, Türk, Uygur, Kırgız ve nihayet Moğollardan söz ediyorlar ki bu sonuncuların uzamış hükümranlığı, göçebe imparatorlukların hem zirvesi, hem de sonu olacaktı. Biz bu tarihî serüveni ayrıntılarıyla irdelemiştik.[18]

Bu öyküler arasında bizi buraca ilgilendirenleri aktarmakla yetineceğiz. Türk, ilk kez, Juan-Juan’ların tâbii olarak M.S. VII. yy.da ortaya çıkıyor. Çin kaynakları bunların Juan-Juan’ların “demirin köleleri” olduklarını beyan ediyor. Türk idarecilerin uyguladıkları bazı törenler, bunların metalürji ile bağlantılarını kesin olarak gösteriyor; bir küçük ayrıntı, görünümü tamamlıyor: Bizans elçisi Zemarkhos, satış için demir teklif eden Türk’e rastlıyor. Çin kaynaklarının “Türk’ün mağaraları”ndan söz etmesi, Türk halkının büyük çoğunluğunun kendisini madencilik ve metalürjiye verdiğinin bir başka delili oluyor.

546’da Türk başbuğu Bumin, Juan-Juan kralının kızına talip oluyor. “Siz bizim demirci kölelerimizken hangi cesaretle kızımı isteyebiliyorsun?” diyerek kral, bu isteği mağrurane bir eda ile reddediyor, kafası kızan Türk de isyan bayrağını çekip Juan-Juan’ları kesin bir hezimete uğratıyor. Bumin’in talebi, mevcut devlet çerçevesi içinde yeni bir güç dengesinin tanınması amacının güdüldüğünü açıkça gösteriyor.

Gerçekten Türk’ün isyanı, bir sosyal başkaldırı oluyordu. Aslında, Juan-Juan metalürjistlerin Türk halkını teşkil ettikleri ya da bütünü ile idareci sınıftan ethnik ve linguistik olarak farklı Türk’ün, Juan-Juan’lar tarafından madenci-metalürjist sınıf olarak kullanıldıkları hususunda karar verilemiyor.

Bumin hemen ölecek, ahfadı devletin topraklarını iyice genişletecekti; bunun sınırları, İran Sâsanî’lerinin büyük muhalif ve rakibi Heftalî Hunlarına dayanacaktı. Türk’le Sâsanî’ler arasında bir ittifak, Heftalîlerin bayağı hızlı muhasara ve imhasına (563 ile 567 arası) ve topraklarının taksimine müncer olmuştu. Türk açısından bu, sadece bir arazi genişlemesi ve gücünün artmasının ötesinde, Bizans’la doğruca temas ve İpek Yolu’nun kontrolü demek oluyordu.

Batı Türk’ü ile Byzantium’un doğruca temasını sağlayan yolların ayrıntılarına girmiyoruz.

İpek Yolu’nu, malların nakli için idame ettirilen bir ana yol olarak düşünmek yanlış olur, şöyle ki mezkûr yol boyunca yaşayan ve geçimini bundan sağlayan insanlar, sadece malı ileri götüren acenteler olmayıp ipeği bir yandan satın alıp öbür yandan satan tüccarlardı. Üretici ile tüketici arasındaki zincir çok uzun olup bunun her halkasından mal alınıp satılıyordu. Bu keyfiyet, ancak çok pahalı satışa elverişli bu mal ticaretinin sadece lüks emtiaya inhisar etmesini izah ediyor. Ama Türk, bu yol ve ticaretinin önemini tam olarak müdrikti.[19]

***

Yine Bankacılık

Burada işi baştan ele alıyoruz.

Sümerlilerin icadı “çivi yazısı”, gerek Mezopotamya’da, gerekse Anadolu’da yüzyıllar boyunca etkinliğini sürdürerek M.Ö. I. binin başlarına kadar devam etmiş ve bizi her konuda aydınlatan binlerce belge bırakmıştır.

Biz burada sadece bankacılıkla ilgili olanları (Resim 125) ele alıyoruz. Sümerlilerin ülkesi doğal olarak tarıma çok elverişli, verimli bir ülke idi. Halkın çoğu geçimini tarımdan sağlıyordu. Ancak, eski Sümer çağında kişisel mülkiyet yoktu. Sadece ev, bahçe ve hayvanlar kişilerin malı olabiliyordu. Halk, çiftçilik yapabilmek için saraydan veya tapınaktan arazi ve tarla ile bu işlerde çalıştırılmak üzere kadın – erkek (köle) işçi kiralayabiliyordu. Parası yetmezse yine saray ve tapınaktan borç alabiliyordu. Buralarda gerek bu işleri, gerekse vergi işlerini yürütmek için geniş bir memur kadrosu bulunuyordu. Borç alınan başlıca maddeler gümüş ve arpa idi. Bunların yanı sıra kamış, yün, susam, hurma, tuğla gibi maddeler de borç olarak alınabiliyordu. Bu borçların geri ödenmeleri ise genellikle ürünün alındığı hasat mevsimine denk getiriliyordu. Halk, elde ettiği ürünü satabiliyor veya kendisine gerekli maddelerle değiştirebiliyordu. Alınan bu borçlar faizli veya faizsiz olabiliyor ve böyle olup olmadığı resmî memurlarla birlikte tanıklar huzurunda yapılan yazılı anlaşmalarla saptanıyordu. Faiz oranı genellikle arpada % 33; gümüşte ise % 20 idi.

“Akat çağı”nı takip eden “Yeni Sümer çağı”, ya da “III. Ur çağı” adı verilen dönemde (M.Ö. 2111-2003) ise, merkeziyetçi bir yönetimin yanı sıra devlet ile halk ve özel kişilerin kendi aralarında karşılıklı ilişkilerin borçlanma ve kredi alışverişinin, bu nedenle de kırtasiyeciliğin çoğaldığı gözlenir. Bu çağda özellikle özel kişilere ait borçlanma sözleşmeleri çok bulunuyor.[20]

Aslında bankacılık tarihi, konumuz dışında olan iktisat tarihinin bir bahsi olması itibariyle bizi burada ancak dolaylı olarak ilgilendiriyor. Bu nedenle de bunda, bizi ilgilendirebilecek bazı ayrıntıları kaydetmekle yetineceğiz.

Batı bankacılığına dair ilk atıflar XII. ve XIII. yy.ların Genova noter kayıtlarında bulunuyor ki bunlar, Haçlı Seferleri döneminde Akdeniz ticaret ve denizciliği hususunda çok değerli kaynaklar oluyorlar. Görünürde, hiç değilse Genova’da bankerius ifadesi münhasıran sarraflara ait bir sözcük oluyordu; hiç şüphesiz bu, sarrafların işlerini bir masanın (tabula) ya da banko‘nun (bancum) gerisinde gördüklerinden ileri geliyordu. Bunun gibi, eski Yunanda, bankerler trapeziti, τραπεζα ya da masadan türemiş bir sözcükle tesmiye ediliyorlardı.

Genova noterlerinin muameleleri, işbu banker denilenlerin daha (1200’lerde faaliyetlerini basitçe sarraflığın ötesine götürüp doğrudan bunların ortaklılar kurduklarını, vadeli ve vadesiz mevduat kabul ettiklerini, müşterilere kredi açtıklarını ve hattâ deniz aşırı iş teşebbüslerine doğruca iştirak ettiklerini görüyoruz. Arada bir de bir sözleşmeden, bunların kambiyo işlerine girdiklerini ve Champagne fuarlarında geri ödenebilir sermaye ikraz ettikleri de anlaşılıyor. Ancak bu muamele mutat olmayıp istisnaî mahiyette kalıyor. Bu haliyle fazla uzmanlık bulunmuyor ve iş bu banker tesmiye edilenlerin birçoğu aynı zamanda kumaş ticareti de yapıyorlardı.[21]

***

Yine kaime-para konusu

“Kaime” tabiri eskiden Türkiye’de kaime-i mutebere’nin kısaltılmışı olarak kâğıt parayı tanımlamada kullanılıyordu. Bir geniş ve uzun kâğıt varağı üzerine yazılmış resmî değerli evrakı ifade etmiş; ilk kâğıt paralar da geniş varaklar üzerine yazılmış ve sehim kaimesi, kaime-i nakdiyye, evrâk-ı nakdiyye ve evrâk-ı mutebere olarak bilinmişler. Her ne kadar XX. yy banknotları kaime tesmiye edilmişlerse de bu tabir Osmanlı Bankasının (Imperial Ottoman Bank) banknotlarını değil, doğruca Hükümet tarafından tedavüle sürülen kâğıt parayı ifade etmiş.

İlk kaime’ler, faiz içeren hazine banknotları olmuş; ancak bunlar Osmanlı hükümetinin çıkarttığı, sair kısa ve uzun vadeli, faizli, hazine tahvilâtı, eshâm-ı cedid, esham-ı mümtaz vs. olarak bilinen kâğıtlardan tefrik edilecektir. Ve nihayet kaime, öbür tür evrakın aksine kâğıt para olup madenî para değerinde olarak devlet daireleri ve vergi tahsildarlarınca kabul edilmiş. Daha fazla para tarihi, konumuz dışında kalır.[22]

50’li yıllarda Güney-Doğu Anadolu’da, bu arada Bitlis’te “lira”nın “banknot” tesmiye edildiğini bizzat gördük. O ise ki aynı dönemlerde, Orta Anadolu’da (Kayseri’de) buna “gaime” deniyordu… Eski terminoloji bir kez yerleşmiş.

İşi son bir kez çok daha gerilerden ele alacağız.

Dikkat edilecek bir nokta, Türk-Moğol fütuhatının, bugüne kadar sanıldığı gibi, ülkelerin iktisaden iflâsına değil, onların bu alanda bazen büyük bir güçle kalkınmasına sebep olmuş bulunduğudur. Hun ve Göktürk devletlerinin kurulması, Çin ile Bizans ve Suriye arasında “İpek Yolu”nun açılmasına sebep olduğu bir gerçek olarak kabul ediliyor. Daha önce de anlattığımız gibi Barthold, Selçukluların hâkimiyeti döneminde ticarette tüccarlar arasında “çek” vermekle iş görme usulünün çok geniş ölçüde uygulandığına dair Arap müverrihi Ahî Şucâ’nın bir kaydını ve Moğol döneminde bu usulün daha geniş ölçüde tatbikine bir misal olarak da “çek” kelimesinin Avrupa dillerine Arapça “sak”tan Farsça “çek” şekline çevrilerek orada kullanılmaya başlandığını kaydediyor. Buna, bir tür “kağıt para” demek olan “kırtas” paralarının daha Moğollardan önce Suriye’de Melik al-Âdil Nureddin Zengî zamanında ve Rum Selçuklularında müstamel olduğunu bildiren kayıtlar da eklenir. Moğollar zamanında kâğıt para, daha Cengiz’in ölümünden 9 yıl sonra (1236’da) oğlu ve halefi Ögedey Kaan’ın emriyle çıkarılmıştı. O zaman bozkırları dolduran tüccarlar için bu kâğıtlarla ödemeler yapabilmek, büyük bir kolaylık olmuştu. İran’da, Acem Körfezi’nde ve Çin’de iş gören tüccarlar ve “Ortak” denilen ticaret şirketleri arasındaki muameleler, bu çekler ve kağıt paralarla icra edilmişler ve İranlılar döneminde Çince “Çao” tesmiye olunan bu kâğıt paraların İran’da kamu için zorunlu olarak uygulanması yolunda sonuçsuz kalan bir tecrübe (1294’te) yapılmıştır.

Fakat bu kâğıt para ile çekler, ancak muayyen bir malî sistemin görünüşlerini teşkil ediyor. Prof. A. Dopsch, ilkel Moğol malî sistemini, göçebelerde dahi “aynî” ve “para” iktisadiyatının bir arada ve paralel olarak yaşadığını ispat zımnında, H. Conson’un Khalka Moğolları hayatına ait topladığı bilgilere dayanarak, bahis konusu etmiş ve şöyle demiş: “Moğollar aynî (mala mal) mübadele ve çay komprimeleri gibi doğal para (Naturgeld) ile birlikte külçe halinde gümüş ile yani değerli madenle de ödemede bulunuyorlar. Ufak paraları olmadığından, bunun yerine khadak (=kadak) denilen ipek kumaş parçaları kullanırlar. Bozkırda madenî paranın az bulunuşundan ve belli bir ağırlığa malik olan gümüş külçelerinin kullanışlı ödeme vasıtası olmadıklarından, bunların bir nevi banka’ları bulunmaktadır. Bu da, kâğıt para ile tediyatta bulunmayı sağlıyor. Mamafih çay komprimeleri, en çok kullanılan ödeme aracıdır.”[23] Bozkırda küçük gümüş paralar, ancak Çin yahut Greko-Baktria ve İran gibi komşu uygar ülkelerden gelmiş veya onların etkisiyle buralarda az miktarda darp olunmuştur; fakat muayyen bir ağırlıkta gümüş külçesini ödeme vasıtası olarak kullanmak, bozkırlarda pek eskiden beri bir gelenek halinde ve bu ülkelerde muteber ölçü sistemleri ile sarmaşık bir halde mevcuttu. Moğollar zamanında 2 kilo 274 gram ağırlığında bulunan ve kendilerine Türkçe yastuk, Farsça da, bunun harfiyen tercümesi olmak üzere baliş denilen altın ve gümüş külçeler kullanılıyordu. Bunlar, eski Göktürk, Tokuz Oğuz, Uygur ve Karahanlılar zamanında hâkim olan bir para sisteminin devamını gösteren bakiyeler oluyorlar. Bu yastuk’ların onda biri sum, elli de biri satır tesmiye olunan küçük külçelerdi. Samanoğulları hâkimiyeti zamanında Maverraünnehr’de (özellikle Sirdarya havzasında) darp olunan müseyyebî, Harezm’de darp olunan tazca adındaki 2,27 gr’lık karışık gümüş dirhemler, keza Karahanlıların yine mağşuş (karışık) olarak darp ettikleri ve gümüş yahut gümüş-bakır tesmiye edilen dirhemleri bu yastuk‘un binde birini ve sum’un yüzde birini teşkil etmişler. İdil Bulgarlarında bu dirhemlerin karşılığı olan tiyin yani sincap derisi kullanılmıştır ki, yüz tanesi bir sum oluşturuyordu.

Ölçü sorununa gelince, burada bahis konusu külçelerin aslı olan 2,274 gr.lık ölçüsünün iki katı, 4,548 gr.lık Harezm miskalini teşkil etmiş. Öbür önemli ölçü, 4,095 gr.lık Semerkand miskali olup bunun on katı (40.95gr.) bir ansır (Kırım’da batman, Kazan’da kadak, Ruslarda funt)teşkil etmiş. Horezm miskalinin 41/2 “dank”ından 3,071 gr.lık sikke sistemleri kurulmuş. Bununla birlikte 4,26 gr.lık (eski Bulgarlar vasıtasıyla Ruslara geçtikten sonra “zolotnik” adını alan) miskal cari idi. (Halen Polonya’da para birimi “zloti”dir. B.O.) Bütün bu ölçüler, eski Sümer “darik” ölçülerinin devamı olmak üzere, Yunanlılarda da cari idiyse de Horezm ölçüsünün 2,274, yani miskalin yarısı ile hesaplanması ve ölçünün Horezmli müellifler tarafından zikredilen büyük cüzleri, bu ölçülerin “darik I” denilen Sümer ölçülerinden inen ve Aryanîlerden önceki Hindistan’da kullanılan ölçülerle bir olduğunu göstermektedir. 2,274 gr.lık ölçü gibi onun üç katı olan eski Yunanistan’da da (“hexagram” diye) kullanılan 6,81 gr.lık ölçü, Mohenjo-daro’nun başlıca ölçüsü olmuştur.

2,274 gr.ın bin katı yastuk; 4,548 gr.lık miskalin on katı da satır olmuş. Bu sonuncu sözcük Yunanca στατηρ’dan geliyorsa da, eski Sümer “darik III” ölçülerinden inerek, İskender zamanında Yunanlıların altın drahmisi olan 4,26 gr.lık miskalin ancak İslâm döneminde “Hicaz miskali” adı altında geldiği anlaşılıyor. Gümüş külçelerinin Türkler ve Moğollar tarafından geniş ölçüde kullanılması, Asya’da bu madenin altın yanında tuttuğu mevkiini (parite) sağladı. Gerek Hindistan, gerek Çin’de ödeme aracı olarak sadece altın ve gümüş sikkeler kullanılıyordu. Zaten Türkler, Çin paralarına yalnız “bakır” dedikleri halde, Türk illerinin dirhemine, mağşuş oldukları halde, “gümüş” demişler. Gümüşün geniş mikyasta pazarlara hâkim olduğu zaman dahi, altın, Kırım’daki Ceneviz tüccarlarının oro di Tanga, yani Hanların damgasını taşıyan altın dedikleri “Tatar altın külçeleri” kıymette hâkimiyetini muhafaza etmiştir.

Bozkır ticareti, büyük fasılalarla bazen önemli muhafız kuvvet terfik edilerek gönderilen büyük kervanlarla yapılıyordu. Araplar, Doğu Tiyanşan’daki Uygur şehirlerinden, İslâm tüccarlarının da iştirakiyle, Yenisey Kırgızları ülkesine ve daha Kuzey’ine ve Doğu’suna beş ay zarfında giden ticaret kervanlarından söz ediyorlar. İbn Fadlan, 921 yılında Horezm’den Oğuz’ların ve Bulgarların ülkesine giden kervana 5.000 kişinin iştirak ettiğini kaydetmiş. Bu kervan, ilkbaharda hareket ettiğinden, güzde Horezm’e dönüp gelmesi plânını tutmuş. Yunan ve Arap müellifleri, bozkır ve Kuzey kavimlerinin ticarî muamelelerde olan sonsuz dürüstlüklerini kaydetmişler.

Müslüman tüccarların Kırgız, Oğuz ve Kemak illerinde böyle büyük kütleler halinde müşkülâtlı yollarca aylarca birlikte kalarak aynı koşullar içinde işlerini görmeleri, bu tüccarların arasında müşterek taahhütlerin vücuda gelmesine sebep olmuş. Kırgız ve Oğuz’larla olduğu gibi kendi aralarında da itimat esasına dayanan şirketlerin kurulmasına, çek ve poliçelerle tediyat edilmesine sebebiyet vermiş. Bu bapta ortaya bir süftece,[24] sunsun altun sözcükleri çıkmış ki bunların tahlili sonucunda sözcüklerin poliçe’yi ifade ettikleri anlaşılmış. Moğollar zamanında bozkır hükümdarları ve hükümdar aileleri de sermaye ile “ortak” şirketlerine iştirak etmişler, bu ise ticaret şirketlerine devletin himayesini sağlamış ve hattâ onlar devlet postasından bile faydalanabilmişler.

Moğol kabileleri arasında para karşılığı olarak kullanılan ipek kumaş parçalarına, yukarda gördüğümüz gibi kadak, yani “çivi” denmesi önemli oluyor. Şöyle ki bu 409,5 gr.lık, yani Semerkand miskalinin yüz katı olan bir ölçünün adı olup Kıpçak bozkırlarında ve İdil Bulgarlarında da kullanılmıştır. Bu ölçüye kadak denilmesi, “bezman” adı verilen kantar terazinin üstünde çivi ile işaretlenen noktalarından alınmış.

Kadak, 100 ya da 96’ya bölünen miskallerin birleştiği bir ölçü noktası oluyor. Bu Semerkand-kadak (ansır)ları, Batı’dan alınan “phumt” (Pfund?) adıyla; Kadak’ın 40 katı olan 16,38 kg.lık Semerkand “taş” (seng-i kelân)ı da “pud” adıyla Ruslara geçmiş.[25]

***

Eski Asur ticarî uygulamalarının günümüz ticaretininkilerin nüvesini teşkil ettiklerinde şüphe yok. Nitekim Klasik ya da Erken Ortaçağların yeniliği gibi kabul edilip gitmiş ticarî şeklin aslında eski Asur ticaretinde var olmuş olduğu (yakl. M.Ö. XIX. yy.) görülüyor. Bunlar Eski Mezopotamya’nın ticarî kayıtlarında mevcut değillerdir. Deliller uzun vade ortaklıkları için sözleşmeye müteallik ve meşru nizamlar üzerinde odaklanıyor. Böylece de şirket kanununa doğru ilk adım atılmış oluyor. Keza “anonim alacaklı” namına yazılmış senetleri tazammun ediyor. Alacaklılar arada bir de “senedin hâmili” olarak gösteriliyorlar ki bu dahi ticarî “hâmiline çek”e doğru ilk adım olmuş oluyor.

S.N. Kramer, ünlü “Tarih Sümer’le Başlar” kitabında, Mezopotamya’nın birçok kültürel veçhe dizisi için haklı olarak tarihî öncelik iddiasında bulunuyor. Listesi, okulları, yasaları, kitaplıkları, tıbbî ve tarımsal el kitaplarını içeriyor, ama bunların arasında ticarete ait olanlar bulunmuyor. Bununla birlikte, eskiden beri ticaret ve tüccar Mezopotamya’da var olmuş olmalı şöyle ki ülke, toprağından sağlanamayan metaller, taşlar ve kereste gibi malzemeler olmadan uygarlığını geliştirip refaha kavuşamazdı. Daha yeni yayınlara göre “daha M.Ö. IV. binin ikinci yansından itibaren Mezopotamya’nın yüksek ölçüde bütünleşmiş ama olanaktan yana eksik toplumlarının, olanaktan yana zengin ama, ispat edilebilir şekilde daha az gelişmiş yayla cemaatleriyle bir karşılıklı etkileşme sistemini müessese haline getirmiş oldukları; bunun, Kuzey’de Güney-Batı İran’ının komşu ovalarının, üzerinde dikkatle seçilmiş mevkilerde ileri karakollar, menziller, çevrilmiş bölgeler tesis ederek buralarının kolonize edilmesi suretiyle yapıldığı ileri sürülmüş. M.Ö. III. binin yaklaşık ortalarına doğru, eski meslekler dizinlerinde iki tip tacir görünüyor ve az çok aynı zamanda hem kraliyet yazıtlarında hem de İdarî kayıtlarda ticaret ve ticarî metalara ait ilk yazılı kaynaklar elde bulunuyor.

Bu gibi kaynaklar II. binin başında, Assur ile eski Anadolu arasında (yakl. 1920- 1835) faaliyette olan Eski Asurlu tüccarların arşivlerinden elde edilmiş. Bu sonuncular, Orta Anadolu’nun az çok otuz ticarî yerleşmesinden oluşan bir ticaret şebekesi tesis etmişlerdi. Bunların evleri ve arşivleri, günümüz Kayseri’sinin yakl. 20 km. Kuzey-Doğu’sunda eski Kaniş kentinin alt kısmında, karum tesmiye edilen ticarî mahallede bulunmuş olup burası, şebekelerinin başlıca koloni ve İdarî merkezi oluyordu. 1890’dan günümüze kadar büyük çoğunluğu henüz neşredilmemişse de bu kaynaklar bize geniş ölçülü, iyi teşkilâtlanmış, oldukça karmaşık bir kervan ticareti hakkında bilgi veriyor; Anadolu’ya, bronz imali için elzem olan büyük miktarda kalay ve ince, güzel yünlü dokumalar ithal ediliyor. Bunlar değiş tokuş ediliyor ya da doğruca veya dolaylı olarak Assur’a geri gönderilen altın veya gümüş karşılığı satılıyor.

Bu ticaretin, uzmanların kanaatine göre, birçok “modern” sayılabilecek tarafları bulunuyor. Ama daha önce “modern” kavramına tam açıklık getirmek gerekiyor.

“Modern” kavramı, daha önceki dönemlerden bildiklerimizle Eski Asur ticareti kıyaslaması esasına göre, makabline şamil olarak kullanılabilir. Bu durumda “modern” lâfzı, Eski Asur tacirlerinde rastladığımız konum, girişimcilik usul ve teknikleri ya da ticarî zihniyetin Mezopotamya ve de bütünüyle eski Yakın-Doğu’nun ekonomik tarihinde yeni bir şey oluyordu.

Asurlular basitçe bir “baht işi ticaret”, yani mallarıyla yabancı “merkez yerler”e gidip bunları değiş tokuş ve anayurtta ihtiyaçları olanlara karşılık satma amacıyla oralarda kısa süre kalma şeklini uygulamıyorlardı. Bunlar, yabancı ülkelerde, Anadolu’da, iyi örgütlenmiş bir ticarî yerleşme şebekesi kurma işini ilk kez gerçekleştirmişlerdi. Anadolu onlar için farklı ekoloji, kültür ve ekonomiye ve dolayısıyla da farklı ekonomik alana sahip bir yerdi. Ve bunların işbu hedef alanda sürekli ve yaygın mevcudiyetleri yeni olanaklar yaratıp yeni talepler meydana getirmiş, girişimcilik yaratıcılığını teşvik etmişti.

Ticaretini yaptıkları emtia da daha çok özgül mallardı. Assur’dan ihraç ettikleri başlıca, önceden Elam yoluyla Afganistan’dan ithal etmiş oldukları kalay ve Babilonya’nın geleneksel, her zamanki sınaî mamulü pahalı yünlü dokumalardı. Bundan başka, Anadolu’dan ithalât, Assur’da ihtiyacı duyulan yaşama malları ya da temel malzemeler olmayıp büyük ölçüde gümüş ve biraz da altındı. Anadolu’dan bakır ihraç edilmiyordu zira bunun yerindeki fiyatı ve mübadele değeri ile ilgili olarak eşek kervanlarıyla aşırı nakil ücreti, bütün bütün zararlı bir iş olacaktı. Bu arada Anadolu altını, Assur’a varır varmaz ticarî tedavüle girmiyor (bunun Mezopotamya’da satış ya da mübadelesine dair yasal yasak mevcut olup bu, herhalde Assur’da istif ediliyordu), gümüş, Mezopotamya ticaretinde genel olarak kabul ve tercih edilen bir mübadele ve tediye metaı idi. Assur’da gümüş, Anadolu’ya ihraç edilecek malların satın alınmasında, pahalı evlerden arpa ve yüne kadar yaşamın zarurî ihtiyaçlarının karşılanmasında, “devlet”in ticareti vergilendirmesinden elde edilen kamu masraflarının görülmesinde, ve muhtemelen de, Assur’a ithal edilmiş kalay ve dokumaların toptan alım-satıcısı gibi hareket etmesinde kullanılıyordu. Anadolu’nun farklı ekonomik alanı, farklı arz ve talep durumuyla ve dolayısıyla da farklı muadelet (eşitlik, denklik) ya da paritesiyle Asurlu tacirle burada ucuz gümüş alıp Assur’da muhtemel ticarî olanaklar sağlama imkânını veriyordu. Böylece de yaşam için gerekli emtia satın alınması ya da mahallî ürünlerin satışı yerine doğruca bir ticarî mübadeleden doğan bir “kâr” vaki idi ki bu, başlarda yatırılmış olandan çok daha fazla gümüş elde etmenin sonucu oluyordu: Eski Yakın-Doğu’nun başka hiçbir yerinde görülmeyen bir “monetarist” ekonomi bahis konusuydu.

Girişimcilik becerileri ve özel inisiyatif, Anadolu’da Asurlu ticaret cemaatlerinde daha belirgin olarak gözlenebiliyorlar; mezkûr cemaatler bir kolonial zatî idare (özerklik) çerçevesinde, bir tür ticaret odası gibi iş görüyorlardı ki bunlar, hem müşterek hem de kişisel ekonomik ve yasal çıkarlara hizmet edip bunları dengeliyorlardı. Ayrıca bunlar, Assur Sitesi’nden destekli olarak, en üstün siyasî ve yasal yetkeyi taşıyorlar, Anadolu’nun mahallî idarecileri ve site-devletleriyle siyasî ve ekonomik ilişkileri sürdürüyorlardı. İşbu resmî teşekküllere ek olarak özel dostluklar, ortaklıklar, temsilcilik ve acentelikler, aile ilişkileri ve iş sözleşmelerine dayanarak, birçok  kente yayılmış olup bu keyfiyet ticaret için önemli oluyordu. Piyasalarda iyi istihbaratın, etkin iletişim ve nakliyenin, depo ve yaşama kolaylıklarıyla mahallî yerleşmelerin varlığı, ticarî faaliyetlere yeni boyutlar getirmişti.

Eski Asur ticareti; çeşitli ve bazen de hem zaman iştirakçiler arasında çeşitli sözleşme ilişkileri temelinde çalışan, kısmen farklı rolleri haiz yatırımcı, para ikraz edici, kefil, tüccar, ortak, temsilci, seyyar acente, kervan başı, müstahdemlerin sorumluluklarını, hak ve mükellefiyetlerini tespit ve tayin eden bir yasal nizamlar dizisi olmadan mümkün olamazdı. Bunlar, muhtemelen, ticaretin genişlemesiyle birlikte şekiller alıyorlardı.

Bir çapraşık sözleşmeye en iyi örnek, “narakkum toplumu”nu idare edeni oluyor. Narakkum, yatırımcının içine “döktüğü” (şapakum) ve tüccarın emrine verilmiş sermayeyi içeren “para çantası” oluyor.

Anadolu’da uygun bir parite ile elde edilmiş ve Mezopotamya’da yüksek derecede değer verilen gümüşün oynadığı anahtar rol, ticaretin çeşitli veçhelerini izah ediyor. Emtiayı gümüşe tahvil edip bunu bir an önce Assur’a iletme arzusu, ticaretin her türüne yayılmıştı. Anadolu’da kış aylarında münakalenin ortalama dört ay kesintiye uğraması ve Assur’la Kaniş arasındaki mesafenin altı hafta tuttuğu dikkate alındığında, bir yılda ancak gidiş-dönüş iki kervan tertiplenebiliyordu, iklim ve yolculuk süresi bir yana, peşin satış olanakları sınırlı görünüyor ve darboğaz, ithal edilmiş malların gümüşe tahvili için gerekli zamanda olup mallar çoğu kez Anadolu’da başka kolonilere gönderilmek durumunda oluyordu ki buralarda da bazen sadece dolaylı satış (kalay-dokumalar bakır karşılığı satılıyor, bu sonuncusu yine gümüş karşılığı elden çıkarılıyor) mümkün oluyordu. Gümüş, kıştan önce gönderilecek ki müteakip yüklü kervan gelip ilkbaharda “yollar açılır açılmaz” dönüşe hazır olsun. Assur ve Anadolu’da faaliyetlerin koordinasyonu böylece hayatî olup ve özel ulak” (işti bâtikim) ile gönderilmiş mektuplarla oluyordu; bu sonuncular ağır yüklü kervanların götürdüklerinden çok daha hızlı menzile varıyorlardı. Her iki tarafta aile şirketleri, ortaklar ve temsilciler, “yolda” olan mallar ya da gümüş hakkında peşinen haberdar oluyorlardı ve bunlardan (Anadolu’da) çabuk satış veya (Assur’da) çabuk satın alma talepleri bu mektuplarda okunuyordu. Bunlarda bazen de bir “iyilik edilmesi” isteniyordu, şöyle ki (Anadolu’da) kalay ve dokumalar için peşin ödeme; satın alma yapmak üzere (Assur’da) birkaç hafta için gümüş avans vermek ya da ödünç alınması suretiyle “gümüş vardığında emtia hazır olacak”tı. Bu amaçla sarraftan kısa vadeli borç da alınıyordu. Anadolu’da kredili satış mutattı.[26]

***

Ve biraz da yeni zamanlardan.

Suriye’de Yeniçeriler vakıf mütevelli ya da nazır’ı olarak tayin edilmiş olup hazinenin teftişi ile mükelleftiler. Bunlar keza ihtisab mevkiine de (muhtasib olarak) tayin ediliyorlardı ve zamanla Halep Hristiyanlarından kelle vergisini tahsil eder olmuşlardı. XVII. yy.ın ilk çeyreğinde bir Hristiyan Yeniçeri ile bir Yahudi, birlikte gümrük emini sıfatıyla Halep gümrük girdilerini tahsil ediyorlardı. Kısa süre sonra, Hahambaşı İsaak’ın oğlu Moses (Musa) Halep’te gümrük ve beytü’l mâl vergilerinin emin’i olarak zikredilmiş. Bölük başı rütbesinde bir Yeniçeri, bu zamanda Halep kuyumcular loncasının şeyh’i olarak geçiyor. Keza, Yeniçeri birliğine bağlı bir duacı da, XVII. yy.ın sonlarına doğru, buranın kuyumcular loncasının başı olarak görülüyor.

Yeniçerilerin önemli bir faaliyeti, geniş ölçüde para ikrazı olup bu iş, XVII. yy.ın ilk çeyreğinde, ekonomik krizin halkın omuzlarına ağır şekilde bindiği Halep ilinde uygulanmış. Halep Yeniçerileri Hristiyanlara, Yahudilere, ve Müslümanlara ek olarak hattâ Frenklere para ikrazı yapıyorlardı. Alınan bu ödünç para köylüler tarafından bazen mirî vergilerinin gecikmişlerini ödemekte kullanılıyordu. Yeniçeriler bazen köylülere buğday ve arpa da verip bedellerini muhasebe defterlerinde bunlara borç kaydediyorlardı. Bunlara karşılık köylü de tarlasını ve bazen da sadece bunun ürününü borcun teminatı olarak terhin ediyordu. Yeniçerilerin köylüye verdikleri para, mahsul üzerine bir avans mahiyetinde idi. Bunlar kadı sicillerinde deyn-i şer’î olarak zikredilip zaman süreli, mutat olarak yaklaşık sekiz ile on ay vadeli idi. Birçok durumda köyün imamı’ı, köylünün borcunu ödeyeceğini garanti ederdi. Borcunu ödeyemeyecek durumda olan köylü, mülkünden edilirdi. Ticarî faaliyetlerinin artması sayesinde Yeniçeriler Halep’te hanlar kiralayıp bunun içindeki depoları, yabancı tacirlere, özellikle orada oturan İngiliz ve Fransızlara bırakıyorlardı. Uzun vadeli, mutat olarak bir yıllık kiralama, şahitler huzurunda sicillere işlenmiş. Yeniçeriler para ikraz eden yegâne kişiler olmayıp Halep’te aynı işi yapan eşraftan çok kişi de vardı.

Yeniçerilerin ekonomik işlere bu denli dalmalarının sonucu, bunların savaşla ilişkilerini haliyle zayıflatacaktı. Bunun sonucunda vaki tarihî olaylar konumuz dışında kalıyor.[27]

Sınıf ayrışımını etkileyen bir alan, “ticaret” olmuştu. Bu alanda, Osmanlıların Selçuklulardan hiç de aşağı kalmadıklarını görüyoruz. Nitekim, Venedik’te bulunan “Fondaco dei Turchi” adlı yapı[28] ticaret amacıyla Venedik’e gelmiş olan Türk tacirlerinin kaldıkları ve mallarını depo ettikleri bir yerdi. Böyle bir yapının varlığı bize, genellikle sanıldığı gibi, Osmanlı ülkelerine yabancıların gelip ticaret yaptıklarını, ancak Türklerin bu ülkelere gitmedikleri görüşünün şüphe ile karşılanmasının gerektiğini belirtir. Şöyle ki bu yapı, Osmanlı tacirlerinin, önemli bir ticaret merkezi olan Venedik’te yüzyıllarca bir koloni teşkil edercesine yaşadıklarını kanıtlamaktadır. İşin gerçeği böyle olmasaydı, Venedik ile yapılan 17 Ekim 1513 tarihli “ahitnâme”de şöyle denilmesine gerek duyulmazdı: “… ve Venedik’ten bir kimse gelüb benim memalik-i mahrusemde bir kimse ile satu-bazar etse, akçenin tamam eda etmedin hiyle edüb kaçub gider ise, ol kimse bulunursa ki benim hükm-i hümayununla varub taleboluna sahibine rızkı alıvereler ve benim memalik-i mahrusemden bir kimse varub Venedik’te bir kimse ile satu-bazar idüb akçenin tamam ede, etmedin hiyle edüb kaçub geldüğü sabit olur ise ben dahi alıvirem”.

Venedik ile yapılan ticarette satılan mallar hububat, baharat, yapağı, ham ipek, pamuk, sof, deri, kürk, şap, balmumu, kenevir; satın alınan mallar ise yünlü ve ipekli kumaşlar, kâğıt, bakır, kalay cam gibi şeylerdir.[29]

İngilizler ile dış ticaret, İngilizlerin girişimi üzerine 1553’te başlamıştır. Ancak öteki bazı ülkelerle ticaret ilişkileri çok daha eskilere gitmektedir. Örneğin 1481 yılında Dubrovniklilere bazı gümrük ayrıcalıkları tanınmıştı. Dubrovnikliler sadece bin defada 840.000 akçelik mal getirmiş oldukları düşünülürse bu küçük ülke ile ticaretin oldukça geniş kapsamlı olduğu kendiliğinden anlaşılır. Ruslarla yapılan ticaret XV. yy.da başlamış. Bazı “yasak” ve “hüküm”lerden hangi ülkelerle ne gibi koşullarda ticaret yapıldığı anlaşılıyor.[30]

***

Müteferrik

İstanbul’da Bahçekapı’da Âşir Efendi caddesi, hazır elbisecilerin mekân tuttukları bir çarşı gibiydi. Mağaza sahiplerinin çoğunluğu “dönme”lerden oluşuyordu. Bunlar, yanlarında çalıştırdıkları adamları ayrı ayrı milliyetlerden seçerler, aynı dilden iki kişiyi almazlardı, aralarında anlaşamasınlar diye (Hele Rumlarla Ermeniler birbirleriyle hiç anlaşamazlardı)…

***

“Bat, kat’i manasına olup batpazarı = bit pazarı, bey’i (alış) bat = Kat’i satış gibi yerlerde kullanılır” (Lugat Naci)

***

Kalbzenğkalb = Hileli, zen = kesen, basanğkalpazan.

***

“Marde”, Garp, Rumca μαριδα isim, malın takarrür eden bedelinden fazla aranılan şey, baş”. “Mardebaz=Muhtekir, tefeci” (madrabaz) BTL ve DELT.

***

Esnafın “peştemal kuşanma” törenine dair:

“İstanbul perukâr (berber-saç kesen) esnafı cemiyeti her sene mutat olan “peştemal kuşanma” merasimini bu sene Heybeli Ada’da Çam Limanı’nda yapmışlardır. Peştemal kuşanma, geçen sene Göksu’da icra edilen merasim esnasında asrî bir şekle ifrağ edildiğinden bu sene yalnız ibraz-ı ehliyet eden kalfaların esamesi ıkunmuş ve her kalfaya cemiyet heyet-i idaresi ile ustusa tarafından mühürlenmiş ve Sehremaneti’nce tasdik edilmiş bir ahadetname verilmiştir.”[31]

***

Bizzat hatırladıklarımızdan:

Bir mangal üzerinde iki çatal (“yatak”) içinde dönen saçtan, üstünde bir kapağı bulunan bir silindir takımını taşıyan kahve kavurucuları dolaşırlardı. Bunlar, evlerden, ham kahveleri alıp belli bir ücretle, mangal üzerinde çevire çevire kavururlardı. Her evin kahve değirmeni vardı.

Beyin satıcıları da genellikle Rumlardı. Kollarında asılı, altı yuvarlak yumurta sepetleri içinde taşıdıkları beyinleri “çervelo o beyines!” diye sokak sokak pazarlarlardı.

Ciğerciler de, sırtlarında bir teldolap içinde (arkalarında bir kedi ordusu) mallarını satarlardı.

Bamyacılar da, sebzeciler arasında ayrı bir kategori oluştururlardı. Bunlar, kollarına asılı dar uzun sepetler içinde taşıdıkları bamyaları, uzatılan kaplara, beşer beşer sayarak atarlardı, şöyle ki bamya, tane ile satılırdı.

Bir de, sokak sokak dolaşan, boynunda bir iple asılı tablada bulunan dikiş malzemelerini “makaralar, iğneler, ibrişimler, eçi!…” diye bağırıp bir çıngırak sallayarak dolaşanlar vardı, tıpkı “Silivri yoğurdu” satıcıları gibi çıngırak sallayarak.

***

İslam’da içki ticareti

İslam öncesi Arap toplumunda biraz da içtimaî ve iktisadî şartların, zevk ve eğlenceye düşkünlüğün bir uzantısı olarak yaygın bir içki tüketim ve ticaretinin olduğu, içkinin diğer birkaç unsurla birlikte Arap şiir ve edebiyatının ana temalarından birini teşkil ettiği, içki üretimi, içki türleri ve içki meclisleriyle ilgili zengin bir kültür ve geleneğin bulunduğu biliniyor. Tacir sözcüğünün “şarap satan kimse” anlamına da gelmesi ve dilde değişik içki türlerini ifade eden birçok sözcüğün mevcut olması bu yaygınlığın bir sonucu oluyor. Yine Arapçada içkiyi depolamada, serviste ve içmede kullanılan değişik boyutlarda ve nitelikteki kap kaçak türlerini anlatan çeşitli sözcüklere rastlanır. Daha çok hurma ve üzümden elde edilen içki türleri yaygın olup şarap da (hamr) özellikle yarımadanın Kuzeyinde Hristiyanlardan sağlanarak bölgede yüksek kârla satılıyor ve bu ticaretten önemli bir gelir elde ediliyordu.[32]


[1] M.Y.Izzi Dien – Suftadja, in, El.

[2] Th. Bianquis and P. Guichard – Sûk. In the traditional Arab world, in EI.

[3] H.Grube – Sûk. In Persia, in EI.

[4] Suraiya Faroghi. – Sûk. In Ottoman Anatolia and the Balkans, in EI.

[5] W.Barthold.– Orta Asya Türk tarihi hakkında dersler, ist. 1927, s.117-118

[6] Kapan’ların tarihi ayrınıtıları için bkz. Tarih Vakfı, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, madde “kapanlar”

[7] Neşet Çağatay. – Osmanlı İmparatorluğu’nda ribâ-faiz konusu, para vakıfları ve bankacılık in Vakıflar Dergisi IX.

[8] Maxime Rodinson. – İslam ve kapitalizm, çev. O.Suda, İst. 1978, Hürriyet yay., s.51.

[9] ibd., s.54

[10] ibd., s.56

[11] Walter Ruben – Eski Hind tarihi, çev. Cemil Z. Sanbay – Ank. 1944, s.104.

[12] X. de Planhol. – op. cit., s.174-175.

[13] ibd., s.102

[14] O.Spies.– Mu’awada, in El.

[15] Jeanette A. Wakin – Mudâraba, in EI.

[16] Jean Cuisenier – Economie et parenté, leurs affinités de structure dans le domaine Turc et dans le domaine Arabe, s.160.

[17] Stefanos Yerasimos – Az gelişmişlik sürecinde Türkiye, I. Bizans’tan Tanzimat’a, çev. B.Kuzucu, İst. 1974, s.159-160.

[18] Bkz. Kültür Kökenleri I, s.142 ve dev.

[19] Denis Sinor. – The historical role of the Türk empire, in JWH I/2, October 1953.

[20] Fatma Yıldız. – Bankacılığa atılan ilk adım, in Sanat Dünyamız 38, İlkbahar 1989 (YKB yay.)

[21] Raymond de Roover.– New interpretations of the history of banking, in JWH II/I.

[22] R.H. Davison. – Kâ’ime, in EI

[23] Alfons Dopsch – Natural wirtschaft und Geldwirtschaft in der Weltgeschichte, Wien 1930, s.28 Zikreden Z.V. Togan

[24] Yukarıda gördüğümüz “suftadja”

[25] Zeki Velidi Togan – Umumi Türk tarihine giriş I, İst. 1946, s.115-121

[26] Klass R. Veenhof – “Modern” features in old Assyrian Trade, in JESHO XL/4, November 1997.

[27] Abdul Karim Rafeg – The local forces in Syria at the seventeeth and eighteenth centuries, in Coll. – War, technology and society in the Middle East.

[28] Fondaco=Kervansaray. Bkz. Kültür Kökenleri 4, Dokuma ve Giyim Teknikleri.

[29] Dikkat edilirse satılan malların çoğu hammadde, alınanlarınki ise mamül mallardır.

[30]  Çetin Yetkin – Etnik ve toplumsal yönleriyle Türk halk hareketleri ve devrimler I, İst. 1974, s.147-149

[31]  27 Ağustos 1341-(1925), 42 no’lu Servet Fünun

[32] Mustafa Baktır – İçki, in YİA