Zerdüşt, ne Mısır anlamında falcı tipinde, ne de İbrani’lerinkine benzer bir peygamberdi. Hali yerip, ırkının geçmişini ve geleceğini methediyordu. Halin bozuk düzeninin, iyi yaşanmamış evrensel hayatın karşısındaydı, Mutlak ıslahın bağlı bulunduğu eski ritusları topluyordu. Kozmik faaliyeti, inzibatın sağlanması; beşerî eğilimi, necat ve şifa bahşetmekti. Özelliklerinden biri de mükemmel niyetli, fakat sınırlı iktidara sahip bir tanrıyı yüceltmesi, kendini ona yardım etmekle mükellef görmesidir. Mezopotamya fertler için ilâhlar (Sümerce ili, ferdin koruyucusu, “benim tanrım” demekti); İsrael ise bir ırk için bir Tanrı tasavvur etmişti. Mısır, bunlara karşılık, hükümdarlarını tanrılaştırıyordu. Fakat Zerdüşt tamamen başka bir yenilik düşünüyordu: âli Mükemmeliyet, kadir-i mutlak olmak demek değildir; onun davasına bütün iyi niyetler yardımcı olmalıdırlar. Necat kavramı öyle bir önem kazanmıştır ki neredeyse Tanrı’yı dahi kurtarma gereği duyulmaktadır…[1] Bu satırları okurken insanın gözünün önünden Yunus’lar, Kaygusuz’lar, Bektaşî Dede’leri kervanı geçmiyor mu?…
[1] P. Masson – Oursel. La pensée en Orient, s. 109.
( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.