Kültür Eserleri > THKK 2/A - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > 55. Bölüm

Saz şairi Orpheus *

Bütün bunların yanı sıra bir de Orpheus var, mitosun Trakya-Phrygia menkıbe ve destanlarının “saz şairi” olarak takdim ettiği Orpheus; çok sevdiği ve aramak üzere yeraltı âlemine bile indiği fakat sonunda ebediyen kaybettiği eşi Euricydice’nin yaratıcı hayali olmadan yaşayamayan Orpheus. Eseri, insanoğluna yasaklanmış mysterion’lara kadar götürüyor. Bir rivayete göre baba Zeus tarafından yıldırımla vuruluyor, bir diğerine göre de Dionysos’un Menade’leri tarafından parçalanıyor. Kopuz-lavta’nın ve bazı tefe’ül ve sihir ritüellerinin müessisi olarak kabul ediliyor.

Orphism *

Orphism (muhtemelen “karanlık, gece” manasında olan ὄρφνη kökünden) adıyla anılan din, çok eski, Helen öncesi inançların ürünüdür. Dionysos kültüne benzer taraflarına rağmen ondan müstakil ve hatta ona karşıttır bile (bu tanrının kadın taifesi tarafından parçalanmış olması efsanesi de buna delil sayılabilir). M. Ö. VI. yy.dan itibaren yayılan öğretilerine göre ruh ilâhî, beden mülevvestir. Ölüm bir necattır ve birbirini izleyen tenasüh onu esaslı şekilde takviye eder. Aynı devirlerde, öbür “uç”ta, Hindistan’da da aynı şeylere inanmaz mıydı insanlar? Orpheus da ebediyetin, yeryüzünde sürülen hayatın şekline bağlı olduğunu ifade edip bir askésis, yani kendini terbiye etme disiplininin, bunun için gerekli talimin, tek kelimeyle Yoga’nın lüzumunu müdafaa ediyordu.

 

Orphism, Eski Çağ’ların sonuna kadar derin etki yapmaktan geri kalmamıştır. Helen dünyası insanla tanrı arasındaki samimi ilişkileri idrak etmişti.[1]

Hani Azmi Baba’nın:

“………..

Sen benim canımda can mihmanımsın

Gönlümün yârisin, yabancı mısın?”[2]

dediği gibi Tanrı’ya… Yüzyılımızın başlarında da Edip Harabi Dede şöyle sesleniyor Sünnî sufîye:

“Cenneti, huriyi, gilmanı terket

Sıdk ile gönlünü Allah’a berket

Camilere gitme puthaneye git

Allah’a vasıl ol Allah’la kalk yat”[3]

Bu aynı samimiyete Zerdüşt dininde de rastlıyoruz; Gatha’ların teklifsiz edası insanı gerçekten çarpıyor, özellikle şu dizeyle başlayan Yasna 44’te:

“Sana soruyorum, bana doğru söyle ya Ahure (Mazda)”. Tanrı sanki peygamberle, bir refikiyle konuşur gibi sohbet ediyor.[4]

Kopuzu o kadar güzel çalar ve söylermiş ki, yabani hayvanlar, dağ taş, ağaçlar, akarsular onu dinlemeye gelirlermiş! Buna rağmen Orphism her şeyden önce bir edebiyat, genel kaidelerden haylice uzaklaşan, kendine özgü şekli olan bir edebiyat olarak kalıyor elimizde. İlhamının kaynağı da destan geleneğinin hatırlayabildiği en eski kahraman neslinin bir çağdaşı olarak gösteriliyor. Orpheus adı altında yazı yazanlar arasında meselâ Onomakrites adlı garip bir şahıs da vardır. Med savaşları sırasında siyasî oyunlara karışmış, Atina zalimlerinin (mutlak hâkimleri – Tyrans) dinî siyaset girişimlerinin bazılarına alet olmuş bir kişi olarak onu bu gibi “orphic” yazıların Atina’da yayılmasında önemli rol oynamış olarak görüyoruz. Bununla birlikte bu işte VI. yy.da Krotone, Rhegium gibi güney İtalya kentlerindeki fikir oluşması ve kaynaşmasının edebî, felsefî ve siyasi bir faaliyet şeklinde tecelli etmesinde öncülük ettiğini kabul etme eğilimi var. Bunları, hatta geleneklerin yorumlanmasında bile yeniliklere kolaylıkla açık bir kolonial ortam, ayrıca, Grek dünyasının diğer ucuyla, özellikle İonya ile o İonya ki Miletus’la ticaretin işbu kolonizasyonun başından itibaren tesis etmiş olduğu münasebet itibariyle, bir hususiyet arz ederler. Kaldı ki Pers ilerlemesi, birçok sivrilmiş şahsiyetin o diyarlara hicretini mucip olmuştu. Pisistrates’in çevresinde bir “Krotone Orpheus’u”ndan söz edilir ve bu yapıt Onomakrites ile Ereğli’li (Hârakleia) Zopyre adlı bir Phytagoras’çıya atfedilir. Zopyre’nin Pisistrates tarafından Homeros’un bir nüshasının bulunmasıyla görevlendirilmiş olduğu söylenir.

Bütün bu müellifi meçhul edebiyat aslında “münevverler, zürefâ”, Euripides gibi “divan şairleri” tarafından hep küçümsenmiştir. Bunlar “okumamışlar”a hitap ediyordu ve diğerlerince alaya alınıyordu.

Sosyal ve dinî bakımdan bu edebiyatın zuhuru ve içeriğinin yorumlanması bir sorun teşkil etmiş olmakla birlikte mesele, geniş hatlarıyla, şöyle ortaya konabilir: yerleşmiş, yayılmış, bir ıslahatçı ya da peygamber tarafından vaaz edilmiş bir gerçek dinin ifade şekilleri mi bahis konusudur? Eğer böyle ise bu ıslahatçı ya da peygamber Orpheus veya onu tecessüm ettiren başka bir şahsiyet midir (Ali’nin Peygamber’i tecessüm ettirdiği gibi…)? Bu yönde Orphism’in, eski Helen dininin karakterlerinden tümden farklı tabiatta olduğunu mu kabul etmek lâzım (orthodox Sünnî anlayışın karşısında Alevî-Şiî anlayışın olduğu gibi…)? Orphism, felsefî ve ahlâkî cepheden, geleneksel dini bir özel yorumlama şekli midir? Yani çeşitli felsefe mekteplerinin din bakımından takındıkları farklı tavırlardan biri midir?

Bütün bu sorulara rağmen bu tarikatın Dionysos müritlerine bir doktrin ve bir dinî felsefe telkin ettiği ve bunun dışında günlük uygulamalarda her ikisindeki yakınlığın bariz olduğu söylenebilir.

Orphism Dionysos dininin bir reformudur *

Orphism’i, Dionysos dininin bir reformu olarak gören E. Rhode: “…Orpheus tarikatı kesin olarak belirli bir doktrine sahipti ve bu yolda, sadece resmî dinden değil, zamanın sair dinî cemiyetlerinden de ayrılırdı. İmanın kesin düsturlar içine hapsedilme keyfiyetinin, her şeyden fazla, orphic dine inanmaya susamış kişilerden oluşan bir topluluk getirmiş olması mümkündür” diyor. Orphism dediğimiz şeyin bariz vasfı, bir edebî ifadeye sahip olması keyfiyetidir; böylece de Helen dindarlığının bütün mistik tarafını saran bir nevi isimsizlikten o kendini bir ölçüde sıyırmış oluyor. Dinî açıdan onun esas yeniliği, hiero logoi’leri (Tanrı kelâmını), o zamana kadar ruhban sınıfının inhisarında bulunan mitolojik olay rivayetlerini, bir edebî kalıp içine sokmuş olmasındadır.[5] Yani “kelâm”, tekkeden çıkıp ozanın diline düşmüş…

Böylece “Sünnî” Dionysos kültünün “Şia”sından kısaca söz etmiş olduk. “Yabancı olmayan, gönlün yâri”nin yanı sıra da “… Hazret-i Hâlik’in ibdan-ı mahlûkeye hulûlü ve mahlûkun Hâlik ile ittihadı esas itikat olduğu cihetle ulûhiyetin sırasıyla enbiyaya bade Hazret Ali’ye… hulûl eylediğine[6]… ” inanmış heterodox eğilimli ve Euricydice’nin kaybını terennüm eden Orpheus gibi çoğu kez, muhayyel bir yâr için düzülmüş, lirizmin son sözü sayılabilecek şiir, destan vs.leriyle ozan, saz şairi, halk şairi, âşık namlarıyla dolaşan ve “… evliya menkıbelerinde Manihaizm ve Buddhism’in bazı kuvvetli izlerine tesadüf…”[7] edilen kişilerle bu, felsefî temayüllerini özetlediğimiz ve “uç”la ilişkisini belirttiğimiz Orphic şairlerle muhtemel tarihî bağlantı ve devamlılık üzerinde fazla durmayıp bunun araştırılmasının gereğine işaretle konuyu kapatıyoruz; ama yine de Dionysos alanının dışına çıkmadan. Ancak bunu yapmadan önce de, aklımızı karıştıran bir küçük noktaya işaret ederek, işin ayrıntılarını yine araştırıcılara bırakarak.

Orphic anlayışa göre tanrıların ortaya çıkması *

Orphic anlayışa göre tanrılar, evrenin ilk prensiplerin kaos ve karşılıklı etkilerinden kurtulmaya başlamasından sonra ortaya çıkmışlardı. Bir ilk tanrı, kozmik yumurtanın ürünü tanrı, Phanes vardı. Zamanla Zeus’un rekabetiyle karşılaşmıştı ve başlarda bunda yenik düşmüştü. Ama sonunda yine o hüküm sürecektir.[8] Bugünkü Yezidî inanışı da buna uymaz mı: Allah ile Şeytan’ın (Tavus) rekabeti?… Bunun dışında dikkate şayan ve derin bir hads ile Orphism, tarihî bakımdan genç tanrıyı (Dionysos’u) yeni zamanlar için doğmuş tanrıların en alîsi olarak görürdü, tıpkı Yezidî’ler (ve bazı başka tarikatlar) indinde Ali’nin insan şekline bürünmüş Tanrı olarak kabul edilmesi gibi[9] Buradan da ilerde tekrar ele alacağımız kozmik mertebede bir geri gelme devrinin bir ifadesine tanık oluyoruz. Böylece de Dionysos, Phanes’le bir oluyor şöyle ki dünya kurulduğundan bu yana üç defa doğmuş tek bir tanrı, Dionysos Phanes, Dionysos Zagreus (daha doğrusu Persephone’nin oğlu Dionysos) ve dirilmiş Dionysos, hep “dönüp dolaşacak”[10]

İşin aslında IV. yy.ın sonlarının dinî buhranının kökeni, Sokrates’ten itibaren felsefî telakkilerde vaki devrimle Eflâtun tarafından onun düşünce sisteminin geliştirilmesinde aranabilir. Kuramsal olarak ortada sadece sitenin dinine intibak etme amacını güden bir felsefî din yerine, aslında, bir kozmik ve universalist, yani sonunda her canın necata kavuşacağını öngören bir dini ikame etme eğilimi vardı. Burada tanrı nizam, iyilik ve güzelliğin eşiti oluyordu. Sonuçta da, okumuşlar beyninde, keyfî davranışlara geniş yer veren tanrılar ve bunların salt kudretlerine korkuyla karışık iman kaybolmaya yüz tutuyor, ahlâkî soruna yeni çözüm yollarıyla Helenistik devir adamının yeni idealini gerçekleştirecek yaşam düsturlarının araştırılması yönü ağır basmaya başlıyordu; bu ideal ise tamamen ferdiyetçilik temeline oturmuş ve toplumsal yaşamının kıskacından kurtulmuş olarak mutluluğa erişmek oluyordu. Bu da zaten cari dinî tutumun Dionysos’çuluk tarafından inkârı değil midir?[11]

Bektaşi ve Dionysos *

Bektaşî de az çok böyle düşünmüyor mu, “nar-ı cehennem” korkusundan kurtularak, Tanrı’nın “Rahim, Rahman, Gaffur…” ad ve sıfatlarını bu yolda yorumlayarak,[12] devletin resmî orthodox dinine sırt çevirerek? Dionysos cemaatleri “öbür dünya”daki uhrevî saadetin bir şölen şeklinde olacağını ve Dionysos’un sağladığı sarhoşluğun işbu bahtiyarlığın peşinen sağlanan kısmı (“avans”) olduğu fikrini yayıyorlardı. Bektaşî’nin de bunu bilmiş olması. düşünülemez mi?…

Bektaşî bunu bir de Asya kökeninden biliyordu, İslâm’ı delip geçmiş, şamanlık çağının derinliklerine dalmış kökeninden, o boya tutmaz metaller gibi hep ışıldayan kökeninden. Mezkûr anlayış bir ahlâkî kaideye (ethic) dayanmaz. Meselâ bir katil vakasında maktulün, öbür dünyada, öldürenin hizmetinde olacağına inanılır… Bu itibarla öbür dünyada herhangi bir yargılamayı gerektirmeyen bir “’hayat” vardır. Yani kısaca Türk, “nar-ı cehennem”in devamlı tehdidi altında yaşamaz. Ama “öbür taraf” vardır! Ruh, ölümden sonra kuş ya da böcek şeklinde yaşamaya devam eder. Anadolu’da Doğan Baba ve Kuş Baba gibi köy isimleriyle[13] Doğan, Şahin, Toğrul… gibi adlar bu inancın bugünkü simgelerinden başka bir şey değildir. Bir ölü için “uçtu” denip Batı Türklerinde, İslâm’a girmelerinden sonra dahi cunkar boldi, yani “sungur oldu” deyimi devam etmiştir.[14]

[1]              GLE, mad. “Orphée” ve “Orphisme”.

[2]              Bkz. C. I, s. 262.

[3]              J. K. Birge.- The Bektashi order, s.91.

[4]               R- N. Frye.- The heritage of Persia, London 1976, s. 34.

[5]              H. Jeanmaire.- op. cit., s. 390-99.

[6]              Bkz. C. I, s. 884.

[7]              Köprülüzade M. Fuat.- Türk edebiyatı tarihi, İst. 1928, s. 74. Bkz. C. I, s. 897.

[8]              H. Jeanmaire.- op. cit., s409

[9]              Buhara’nın yedi sekiz fersah ötesinde ve bu kentle varoşlarını ihata eden surların içinde kalan Tavâvîs köyü (lügat manasıyla “tavus kuşları”), bu adı 91 (710) yılında almıştı. Arap’lar tavus kuşunu ilk olarak burada görmüşlerdi; bu hayvanlar Narşakhî’ye göre ileri gelenlerin evlerinde, Tabarî’ye göre de köyde bakılırlardı. Kasabanın eski adı Arfud olup burada, putperest mabedinin yanı sıra bir de ateşgede bulunurdu (W. Barthold.- Turkestan, s. 98) Burasının bir Yezidi merkezi olup olmadığını bilmiyoruz. Mamafih Kozan’da (Adana) da tavus kuşları sokaklarda dolaşır (1951-52). Bunlardan birkaç tane de Isparta hükümet binası civarındaki parkı süslerdi (1955-58).

[10]             H. Jeanmaire.- op. cit., s. 414.

[11]             ibd., s- 422-3.

[12]             Bkz- C. I, s. 298.

[13]             Bkz. C. I, s. 68.

[14]             W. Barthold.- Histoire, s. 14-5.