Yakın zamanlara kadar dinî vakıayı bir müşterek unsura irca ederek her şeyin izah edilebileceği sanılıyordu. Bu müşterek unsuru da dinler bilimi güney denizlerinden, Polinezya yerlilerinden almıştı: mana. Esrarengiz, dağınık, hiçbir kesin çerçevesi olmayan; buna karşılık her türlü çerçeve içine sığmaya hazır, tarif edilmeye elverişsiz, niteliği ve niceliği belirsiz bir soyut güç bu. Bütün önemi bu belirsizlikte yatan bu kavramla dinden söz edilen her yerde karşılaşılır. Latince sacer (kutsal, mübarek, bir tanrıya adanmış…), numen (tanrısal irade, azamet); Asya ürünü brahman (mutlakıyetin ifadesi ve tüm varlığın temeli olan kaynak, kural), tao (Çince yol-tarik anlamında, evrenin birliğini yapan düzen) gibi tarihçilerin yapıştıkları sözcükler ve hatta Hristiyan “rahmet” (grace)’i dahi bu puslu kavramdan türemiş ya da onun değişik şekillerinden ibarettir. Bunun böyle olduğu saptanmış olmakla birlikte fazla bir şey kazanılmış sayılmaz, zira elde sadece somut içerikten yoksun bu gibi birkaç sözcük kalmıştır. Herhangi biri için kesin bir şey söylenemediğinden hepsini bir torbaya koymak akla uzak düşmez. Buna karşılık bütün dinleri teşkil eden ve bütün theoloji, mitoloji ve liturgi’lerde istidlâl yoluyla ya da sembolik olarak tarif edilmiş dokular (structures), tertipler (mechanisms), dengelerin araştırılması yoluna girilmiştir. Ve nihayet “dinin, unsurlarının tozundan farklı bir sistem; teker teker tafsil olunmuş bir düşünce, dünyanın bir izahı olduğu fikrine gelinmiş ya da dönülmüştür. Kısaca, bu konudaki araştırma mana‘nın değil, logos‘ın simgesi altında bulunmaktadır”[1].
Anadolu adamının çeşitli davranış ve düşünce sistemlerini, gerçekten, klasik üç büyük dinin hiç biri izah etme iddiasında bulunamaz, bütün mana, sacer, numen… içerikleriyle. O, kendini bildiği günden beri, toprakla ilişkisini çok berrak şekilde kavramış, bütün varlığının ona bağlı bulunduğunu idrak etmiş, dolayısıyla onun “dostluğunu, şefkatini, merhametini” ve de bütün bunda dahli itibariyle göklerin “yardımını” aramış, bunları sağlamak için çeşitli yollara başvurmuş, hâlâ bugün yaşamakta olan yollara.
Hemen ekleyelim ki “Anadolu adamı” derken, Neolithik çağlarda dünyanın başka diyarlarında da insanın var olduğunu unutmuş değiliz. Ancak bugüne dek elimize geçen tarihî ve arkeolojik belgelerden bu “ittifak arama” keyfiyetinde ön Asya, hususiyle Anadolu’nun hayli mesafe almış olduğu görülür.
Yaşam “ekmek”e bağlı. “Ekmek” de “toprak-aslan”ın ağzında! Hal böyle olunca dinler tarihinin esas itibariyle insanoğlunun toprakla (ve doğal olarak, göklerle) olan-ilişkilerinin hikâyesi olduğunu, fazlaca hataya sapmadan, söyleyebileceğiz. Bütün bu kitap boyunca anlatacaklarımız, gerek kişisel izlenimlerimiz, gerekse literatürün verdikleri itibariyle hep bu varsayıma kuvvet verici mahiyette olacaktır.
Bir din, herhangi bir kültürel olgu gibi, hiçbir zaman aslî, nevicad olmayıp etki alanı içinde tarihöncesinden itibaren çökelmiş tortuların yeni bir sentezinden oluşur. Tarihin iki büyük uç odağının, Hindistan ve Roma’nın dahi bir noktada buluştuklarını sık sık göreceğiz. İslâm mutasavvıflarının bayraktarlığını yaptıkları “Vahdet-i Vücûd” felsefesini Hindistan, onlardan çok önce, esaslı şekilde tertip ve tanzim edilmiş fikriyat tabanı olarak benimsemişti: her şeyin, aşkın, nefretin, kuvvetin, zaafın; ahenkli, ihtiraslı şeylerin menşei tektir. Her şeyin Tekliği kavramı, anlaşılması güç, garip bir kavram olmakla birlikte Tanrı hakkında düşünülenden farklıdır. Hindu kitapları Tek’i Brahman tesmiye ederler. Her şey Brahman‘da, mündemiçtir. Her birimizin içinde de Tek vardır ve bundan küçük payımız atman adını taşır.[2] Hinduizm’in tetkikinde varacağımız nihaî alan, bütün gerçeklerin Teklik’idir. Bu sonuncusu. Tek olabilmek için, kendi içinde bütün karşıtlarını mezcetmelidir.
Üzerinde durduğumuz Tek, bütün karşıtlar çiftinin ötesinde, sıcakla soğuğun, yukarı ve aşağının, ışık ve karanlığın, iyi ve kötünün ötesindedir. Bu karşıtlar çiftlerinin ötesinde bulunan Tek fikrine monizm denir. Her monistik Tanrı fikri kendi içinde bütün karşıtları mezcetmelidir.
Yahudi-Hristiyan geleneği ve İslâm’da Allah, sadece iyi nitelikler üzerinde durur: sevgi, adalet, doğruluk, barış vs. Bu dinlerde başka bir şahsiyet, çoğu kez Şeytan, kötülüğün kaynağıdır: nefret, adaletsizlik, sahtelik, günah vs. Âdem’le Havva öyküsünde Tanrı emrine karşı gelmeye Havva’yı kandıran Şeytan’dır. Böylece mezkûr dinlerde kavram tek tanrılık-monotheism olmakla birlikte bu, aslında düalizm’dir. Ortada iki şahsiyet vardır: iyiliği temsil eden Allah, kötülüğün mümessili Şeytan. Bunların birinden biri seçilecek, ya birinin, ya da diğerinin yolundan gidilecektir. Ya sözcüğü burada önemli olup monizmde ise bunun yerinde ve/her ikisi vardır. Mutlak gerçek iyilikle fenalığın ikisi, Tanrı ve Şeytan’dır. Tahrip, hilkat gibi Tek’in bir parçasıdır. Her ikisi de vardır; bu itibarla da Tek içinde mevcutturlar.
Batı monotheismi (veya düalizmi) ile Hindu monizmi arasındaki öbür önemli fark, insanın Tanrı ya da Tek’le olan ilişkisinin şeklindedir. Hristiyanlıkla İslâm’da insan Allah’la münasebettedir, insan hiçbir zaman Allah olamaz; böyle bir girişim küfür addedilir. O Allah’a dua edebilir; Allah’la beraber gidebilir, belki O’nu görüp işitebilir ama hiçbir zaman Allah olamaz. Hindu monizminde ise hal böyle değildir. Bir insan Allah’ı görüp işitebilir ama akıbet Tek’le özdeşleşmek ister. Tek her şey olduğundan, kişi de Tek’in bir parçası olup hayatta amacı bu vahdeti idrak etmektir. Kişinin atman’ı, Brahman’a kavuşmalıdır.
Hindu tanrıları birer “hoca” olup Yahveh ya da Allah gibi bizatihi amaç değillerdir. Bunlar sadece zahide Tek’e doğru gitmekte yardımcı olurlar, iyi bir muallimin şakirdine yol gösterdiği gibi. Yaşamın sırlarına daha yakından vâkıf olduklarından, onların tavsiye ve yardımıyla Tek’le ittihat gayesine varılabilir.
Başlıca büyük tanrıların bazı müşterek yanları vardır. Bunlardan eril (müzekker) olanların eşleri (“bacı”ları) vardır. Ayrıca bunların az çok hepsinin, nakil aracı olarak kullandıkları, üzerine binip diyardan diyara gezdikleri bir dört ayaklı hayvan ya da kuşu vardır. Böylece tanrı-eşi-nakil aracı, bir nevi teslis teşkil etmektedir. Siva’nın aracı, mümbitlik simgesi olan Nandi boğası olup bu tanrı boynunda ve kollarında yılanlar sarılı olarak resmedilir. Onu ayrıca üç başka yönü haiz olarak da görürüz: zahit, Raks’ın Hâkimi ve Lingam (phallus). Siva ve Vishnu ile birlikte Hindu teslisini teşkil eden Brahma’nın bacısı, bilgi tanrıçası Saraswati, bir kaz üzerinde yolculuk eder.[3]
Bu konu üzerinde kısaca dahi olsa bu kadar yayılmamızın nedeni, bütün bu monist anlayışın izlerine, özellikle heterodox Müslüman zümreler arasında çok sık rastlamamızdır.
Din-inanç sistemleri manzumesinin esaslarını yerine oturtup rahatlıkla kuramsal “spekülasyon”lara girişebilmemiz için birçok kavrama ciddi sarahat getirmemiz gerekiyor. Bunun kolay olmayacağı aşağıda görüleceği gibi bu kavramların Batı dillerindeki karşılıklarını çoğu kez dilimizde bulamadığımızı da itiraf edip o dillerdeki kökenlerini aynen kullanma yoluna gideceğiz. Bunlar, anlatacaklarımızın “teknik terminolojisi”ni teşkil edeceklerdir.
[1] M. Eliade.— Traité d’Histoire des Religions, Paris 1975, s. 5, G. Dumézil’in önsözü.
[2] Bkz. C. I, s.156
[3] D. and J. Johnson. — God and Gods in Hinduism, Salisbury 1977, s. 17-41.
( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.