1934 Trakya Olayları

Aralık 12, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > 1934 Trakya Olayları

1934 Trakya Olayları

1934 Trakya olayları, bazı beyinlerde gizli kalmış bir antisemit düşüncenin ilk tezahürü olmuş. Kitabımızın konusu itibariyle önemli olan bu olaylar hakkında yazılmış olanları ele alıyoruz. Önce Halûk Karabatak’ın makalesine[1] yer veriyoruz.

 

Trakya olayları, dikkatle bakıldığında, 6 – 7 Eylül’de yaşananların küçük bir provası gibidir. Trakya’da yaşanan olaylardan yaklaşık üç ay önce, 10 Mayıs 1931’de Cumhuriyet Halk Fırkası 3. Büyük Kongre’sinde Mustafa Kemal’in dil hakkında söylediği şu sözler önemli oluyor: “Milletin çok bariz vasıflarından biri dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz”.

 

6 Mart 1934 tarihinde, Trakya olaylarından sadece dört ay önce, Alman Gençlik Teşkilâtı ikinci başkanı Nabesberg Türkiye’ye geldi ve Cumhuriyet Halk Fırkası yetkilileriyle gençlik örgütleri konusunda işbirliği çalışmalarında bulundu. Nasyonal Sosyalist Parti’ye bağlı bu gençlik örgütü, Yahudilere ve muhaliflere karşı kullanılıyordu. Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Sekreteri Recep (Peker) Bey (1889 – 1950), Millî Türk Talebe Birliği’nin çalışmalarında bu örgütün örnek alınmasının gerektiğini düşünüyordu. Aynı Recep Bey, 1934 başlarında Almanya’ya yaptığı bir ziyaretten dönüşünde şöyle diyordu: “Ben ihtilâlden evvel Almanya’da bulundum ve o vakit hüküm süren sefalet ve perişanlığı gözlerimle gördüm. Bu sefalet yalnızca maddî değil, daha ziyade manevî olarak insanları ağırlığı altında eziyordu. Bu vaziyette Almanya’yı kim bozgundan ve batmaktan kurtaracaktı? Bir hayli zaman evvel Hitler’i Munich’te dinlemiştim ve hayran olmuştum. Fakat sizi temin etmek isterim ki, biz Almanya’da inkılâbın faaliyetlerinden, gidişatından çok memnunuz. Almanya’nın şimdiki gayret ve mesaisi ile doğru yola gittiğine hiç şüphe edilemez”.

 

Bu sözlerin söylendiği dönemin, Almanya’da ilk Yahudi toplama kamplarının kurulduğu dönem olması dikkat çekici oluyor. Gerçekten de, Haziran 1933’te Yahudilerin ve muhaliflerin toplandığı ilk kamp olan Dachau kuruldu. 1 Nisan 1933’te Yahudilere ait tüm ticarî işletmeler boykot edildi. 7 Nisan 1933’te Yahudilerin ve istenmeyen kişilerin kamu görevlerine alınmaları yasaklandı. Tüm bunlar olurken Recep Bey ve bazı partililerin Almanya ve İtalya’ya karşı duydukları hayranlığın arkasında yatan nedeni, Levent Köker şu şekilde açıklıyor: “1930’lara yani Kemalizm’in formüle edilmeye çalışıldığı yıllara bakılırsa, bu grubun gözlerini çevirdiği Batı’da demokrasilerin iflâs etmekte olduğu, buna karşılık Almanya ve İtalya’da kendi toplumlarını bir an önce kalkındırmak, güçlendirmek, ilerletmek isteyenler açısından dinamik bir ilerleme hamlesini başlatmış olarak görülebilecek ve dolayısıyla özenilebilecek faşist rejimlerin yerleşme eğilimi gösterdiği görülmektedir”.

 

Bugüne değin, 1930’lardaki bu ‘milliyetçi’ akımın, ‘ırkçı’ veya ‘şoven’ bir anlayış taşımadığı söylemine gelmiştir. Oya, Âfet İnan’ın açıkladığı ‘Türk Tarih Tezi’ ile Nazizm’in insanların ve ırkların eşit olmadıkları ve büyük uygarlıkların ancak büyük uygarlık kurma yeteneğine sahip olan, üstün bir ırk tarafından kurulabileceği tezi arasında bir paralellik olduğu açıktır. Bu anlamda ‘ırk’ temeline dayalı bir toplum yapısının şekillendirilmesinin gerçekleştirilip gerçekleştirilemediğine bakmak gerekiyor. Bu noktada 2510 sayılı İskân Kanunu, Türkiye’deki toplum yapısının ‘ırk’ temeline dayandırılmaya çalışıldığının en somut bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu kanunda açıkça ‘Türk ırkı’ terimi kullanılmıştır. Trakya olaylarının ‘yasal’ bir gerekçesi olarak da niteleyebileceğimiz bu kanun ile Türkiye Toprakları ‘ırk’ temeline dayanarak, ya da yukarda değinilmiş ‘Türk kültürüne bağlılık’ temeline dayanarak çeşitli yerleşim bölgelerine ayrılıyordu. 2510 sayılı İskân Kanunu, birbirinden bağımsız olmayan çok önemli iki temel düşünceyi içeriyordu. Bunlardan birincisi, yukarda özet olarak değinilen ‘milliyetçi’ ideolojinin bir uzantısı olması ve Türkiye’de ‘ırk’ temeline dayalı bir yerleşim düzeninin amaçlanmasıdır. İkincisi ve iyimser olanı ise, ilkine oranla daha kabul edilebilir bir amaçtır. Buna göre Türkiye, yaklaşan savaşı görmüştür ve buna karşı önlem almaya çalışmaktadır. Bu anlamda, bir savaş durumunda birinci derecede tehlike altında kalacak olan Trakya ve Boğazlar’da hazırlık yapmaktadır.

 

Burada değinilmesi gereken bir başka nokta da, 2510 sayılı İskân Kanunu’nun Trakya’dan göçen Yahudiler konusunda, hükümete yasal bir dayanak teşkil etmesidir. Ancak ‘savaşa hazırlık’ amacı kabul edilse bile, yapılan uygulama ve kanunun içeriği bakımından, zaten milletin bir parçası olarak görülmeyen azınlıkların ‘güvenilir’ vatandaşlar olarak da kabul edilmedikleri söylenebilir.

 

1934 yazındaki olaylara bakarken, göz önünde bulundurulması gereken bir başka ‘hazırlık’ da, Edirne, Çanakkale, Tekirdağ ve Çanakkale illerini kapsayan Trakya Umumî Müfettişliği’nin kurulması oluyor. Bu müfettişliğin merkezi Edirne’de idi. Trakya Umumî Müfettişliğine İbrahim Tali (Öngören) Bey (1875-1952) atandı. Amerika’nın İstanbul’daki elçisi Robert P. Skinner, 29 Haziran 1934 tarihli raporunda, yani olayların henüz başlamadığı bir tarihte, bu noktaya dikkati çekiyor ve İbrahim Tali Bey’in Gazi’ye ve Halk Fırkası’na doğrudan bağlı olduğunu yazıyor. Skinner, İbrahim Tali Bey’i ‘görevi kamuoyuna bulanık bilgiler vermek olan bir bürokrat’ olarak tarif ediyor.

 

1934 yılına gelindiğinde, Trakya’daki Yahudi varlığı, Hükümet’in ve Fırka’nın ‘Türkleştirme’ politikasıyla karşı karşıya kalmıştı. Haziran ayının ortalarından itibaren halk arasında, Hükümet’in Yahudileri Trakya’dan atmak istediği, fakat bunu doğrudan kendi gücüyle değil, özel birtakım tertipler ve baskılarla yapacağı yolunda söylentiler yayılmıştı. Yeni İskân Kanunu’nun yürürlüğe girmesinin ardından, azınlıklar arasında bu çeşit bir inancın ortaya çıkması son derece doğaldı. Şöyle ki yeni kanun, yukarda da değinildiği gibi, doğrudan doğruya ‘ırk’ esasına dayalı bir yerleşimi hedefliyordu. Nitekim Trakya’da Yahudilere karşı ilk önemli hareketler de bu söylentilerin çıkmasının ardından başladı. 24 Haziran’da Çanakkale’de ortaya çıkan olayları 30 Haziran’dan itibaren Trakya’ya yayıldı. İlk etapta yüz kadar Yahudi, işlerini tasfiye ederek İstanbul’a geldi.

 

Şu anda Trakya olaylarının ayrıntılarına girmiyoruz.

 

.

. .

 

Trakya olaylarının irdelenmesine Avner Levi’nin kaleminden[2] devam ediyoruz.

 

Herkesin ağzında sözbirliği etmişçesine şöyle bir öykü var: İsmet İnönü antisemitti, Trakya Yahudilerini evlerinden aldırıp İstanbul’a toplamak istedi, şu anda, çok daha aydın olan Atatürk, Mişon Ventura ve Gad Franko’nun ricaları üzerine işe karışıp olayları önledi.

 

1934 Trakya Yahudileri olaylarının kaynağını Almanya’da buluyoruz. 1933 Ocak’ında Nazi Partisi ve Hitler iktidara gelmişti. Yahudilere karşı derhal sert adımlar atılmaya başlanmıştı. Ama buna tüm dünyada Almanya’ya karşı meydana gelen tepkiler dolayısıyla, henüz zayıf olan ülkede Hitler, yöntem değiştirip antisemitizmi bir süre için kenara itmişti. Almanya’daki aşırı sağcı grupların birinin başında bulunan Julius Steicher, Der Stuermer adlı derginin etrafında topladığı bir grup için tek amaç, antisemitizm olan yazılara devam edilirken Streicher uluslararası bir antisemit Haçlı Seferi oluşturmak için çalışıyordu. Dünyanın her yanında aşırı sağcılar arasında ortaklar aradı. Fransa’da Action Française, İsveç’te Der Nationalen adlı gazetelerin etrafında toplanmış ufak ırkçı gruplar, Cezayir’de ırkçı Fransızlar grubu, Kanada ve Avustralya’da faşist gruplarla işbirliği yaptılar. Bu arada, Türk aşırı sağcılarla da ilgilenmeye başladı. Bu ırkçılardan bir kısmı Almanya’ya davet edildi. Aralarında Türkiye’nin bildiğimiz profesyonel ırkçı antisemitlerden Cevat Rifat Atilhan vardı. Onun Almanya ile ilişkilerini daha önce anlatmıştık. Atilhan’ın yukarda mezkûr Millî İnkılâp’ında yayımlanan yazı, resim ve karikatürlerin çoğu Der Stuermer’den alınmaydı. Karikatürler Alman karikatürcüsünün imzasını taşıyan özgün klişelerden basıldı. Sadece alt yazılardaki belirgin Alman Yahudi’si adları, Mişon, Salamon … şeklinde Türk Yahudi’si adlarına dönüştürüldü. Karikatürler ve yazılar aslında Türk gerçeklerine uymuyordu. Çünkü Türkiye’de Yahudilerin kültür, toplum ve siyasette egemen bir durumları yoktu ve hiç olmamıştı. Küçük ve zayıf, cevap verecek gücü ve arkasında desteği olmayan, kolayca ve tehlikesizce saldırılabilecek bir azınlıktı. Millî İnkılâp ve benzeri yayınlarda, önderi putlaştırma, güce tapma, savaşı ve kan dökmeyi başlı başına amaç görme, kişinin toplum önünde bütünüyle silinmesi ve sorgusuz kör itaat gibi ilkeler ülkü olarak ileri sürülmüştür. Bunlar dahi 1934 Almanya’sının gerçekleriyle ilgili olup, Türkiye gerçekleriyle ilgili olmayıp, din ve İslâm’a da karşıdır. Nitekim Atilhan’ın Suzi Liberman’ın Hatıra Defteri adlı kitabına bakıldığında, tüm Arapların ‘hain’ rolünde oldukları görülür. Balkan Harbi felâketi, İstanbul’un gerisindeki dar bir şerit (Trakya) hariç, tüm Balkanların yitirilmesiyle sonuçlanınca, Enver Bey’in meşhur Bâbiâli baskını olmuş, İttihat ve Terakki, Hürriyet ve İtilâf’ı devirerek iktidarı almış, tekrar savaşa dönmüş ve Edirne kurtarılmıştı. Fakat kayıplar büyük, darbe acı ve yaralar derindi. I. Dünya Harbi’nden sonra mütarekede Yunan hâkimiyetine geçmiş, Kurtuluş Savaşı’nın sonunda kurtarılmıştı. Lausanne Antlaşması’nda, bölge silâhsızlandırılmış ve Montreux’ye kadar Boğazlardaki Türk egemenliği sınırlanmıştı. Geçirilen felâketler, istilâlar, sınırların çok yakın oluşu, bölgede devamlı bir huzursuzluk doğurmuş, bu huzursuzluk doğal olarak yabancı – azınlık düşmanlığına da yer vermişti. Rum ve Ermenilerin gidişi ile bölgede tek azınlık Yahudiler kalmıştı. Bu nedenle bu bölge özel olarak antisemitizmin yeşermesine daha elverişli idi.

 

Millî İnkılâp antisemit yayınlarına devam ederken iki yıldan beri hazırlanmakta olan Mecburî İskân Kanunu ile ilgili çalışmalar yoğunlaşmış ve sonunda kanun Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde onaylanmıştı. Bu kanun Türkiye’yi üçe bölmekte ve Türk olmayan nüfusun bir bölgede toplanmasını önlemeyi amaç edinmekteydi. Bunun için Türk olmayanlar, siyasî, askerî ve ekonomik nedenlerle Türklerin çok yoğun oldukları bölgelerde mecburî olarak iskân edileceklerdi. Bu kanun iki yıldır hazırlanmaktaydı (Hitler’in Yahudi meselesi doğmadan önce); aslında Doğu isyanları ve Kürt olaylarıyla ilgili idi. Fakat 1934 yazında yürürlüğe konması, Millî İnkılâp yayınları ile de aynı tarihe rastlaması çok kötü bir rastlantı doğurmuştu. Trakya’da gizli Yahudi düşmanlığı propagandası başladı. Bu propaganda, ırkçılar tarafından hükümetin ve İsmet Paşa’nın arkasına saklanarak yürütüldü, “hükümet bütün Trakya Yahudilerinin gitmesini istiyor” şeklinde özetlendi. Alman faktörü de hâlâ etkindi. Nazizm’in amacı, hep söylendiği gibi, Avrupa’yı Yahudilerden arındırmaktı. Trakya bölgesi ise Türkiye topraklarının Avrupa bölümüydü.

 

Olaylar önce Çanakkale’de yoğunlaştı. Kentin iki – üç bin kişilik nüfusunu oluşturan Yahudilere imzasız tehdit mektupları gelmeye başladı. Mektuplarda kentten gitmeleri, evlerini barklarını terk etmeleri, bunun hükümetin ve İsmet Paşa’nın arzusu olduğu söyleniyordu. 21 Mayıs 1934’te fizikî olaylar patlak verdi. Tehditlere bazı dövme ve yağma olayları eklendi.

 

Bu arada Atatürk, Çanakkale’yi ziyaret etti ve olayı inceleyip yetkililere Yahudileri korumaları için emir vermiştir.

 

Olaylar yatışınca yetkililer önlemlere son verdiler. 24 Haziran’da Yahudilerin en tanınmışları yine tehdit mektupları aldılar: Derhal gitmezlerse öldürüleceklerdi. Bunun üzerine bin beş yüz kadar Yahudi her şeylerini bırakıp İstanbul’a sığındılar. Dönemin Türk basını bu olaylardan bir kelimeyle bile söz etmedi.

 

Der Stuermer ile Millî İnkılâp yan yana konulduğunda bazı çok önemli hususlar açık seçik olarak meydana çıkıyor. Yukarıda da söylemiş olduğumuz gibi Millî İnkılâp’ta yayımlanan yazı, resim, hattâ karikatürlerin çoğu Der Stuermer’den kopya olup Millî İnkılâp’ta yayımlanan mektuplar arasında Almanya’da yaşamakta olan Türklerce yazılanlar da bulunuyor. Mezkûr dergide yazanlar, kültüre dayanan Ziya Gökalp Türkçülüğünden uzaklaşmış, buram buram Alman kokan bir ırkçılığa erişmiş kimselerdi. Bunlar İslâm’ı tüm Yahudi kopyası olarak gösteriyorlardı.

 

30 Haziran 1934 gecesi, Alman ve dünya tarihine “Uzun Bıçaklar Gecesi” olarak geçmiş olup bu gecede Hitler, bazı ortaklarıyla beraber SS birliklerinin başında birçok eski ortak ve arkadaşlarına saldırmış, birçoğunu öldürmüş veya öldürtmüştü. Bu olaylar ertesi günü tamamen Hitler’e bağlı basında ‘hainlere karşı asil savaş’ şeklinde gösterildi. 2 Temmuz’da Türk gazeteleri olaylara büyük yer verdiler. 3 Temmuz gecesinde bütün Trakya şehirlerinde ve yalnızca Trakya şehirlerinde (Türkiye’nin Avrupa kıtasındaki bölgesi) Yahudilere karşı olaylar patlak verdi. En önemli ve acı olaylar Kırklareli’nde meydana geldi. Bütün gece boyunca Yahudilerin evlerine saldırıldı, soyma ve yağmalanmanın yanında dövme, yaralama ve ırza geçmeler de oldu. Yetkililer bir şey yapmadılar veya yapamadılar. Yahudiler her şeylerini bırakıp kaçtılar. Bunlar Edirne’ye varmaya başladılar. Anlattıkları, Edirneli Yahudileri de paniğe soktu, panik ve saldırılar karşılıklı olarak birbirlerini beslediler. Alman Yahudi olayları ve ‘Uzun Bıçaklar Gecesi’, Mecburî İskân Kanunu, ‘Millî İnkılâp’, ‘tehdit ve boykotlar’, ‘hükümet öyle istiyor’, ‘İsmet Paşa böyle emrediyor’ sözleri Yahudilerde en ufak bir direnme cesareti bırakmamıştı. Olaylar, sair Trakya kent ve ilçelerine sıçramıştı. 3 Temmuz günü boyunca Yahudiler bütün Trakya yerleşme merkezlerinden evlerini barklarını bırakıp İstanbul’a kaçmışlardı. Kaçanların sayısının on binin üstünde olduğu tahmin ediliyor.

 

İstanbul Yahudileri, mültecileri karşılayıp onlara her türlü yardımda kusur etmemişlerdi. Bunun ayrıntılarına girmiyoruz.

 

Hükümet de 4 Temmuz günü, o zamana kadar hareketsiz kalmış olup işe karışıyor. Aynı gün Türk basını da olayları anlatmaya başlıyor. Bu bapta İnönü’nün beyanları, ‘kanununun hükümranlığı, her ferdin Cumhuriyet kanunlarının emniyet ve muhafazası altında olduğu’ edebiyatını içeren demeçleri ve Meclis’teki aynı mealde resmî beyanları takip ediyor. Bu, çok kimse tarafından Atatürk’e bağlanıyor. İnönü işbu resmî beyanatında gayet açık ve kesindir: Antisemitizm, Türkiye’ye sığmayan bir akım olarak tanımlanmıştı[3].

 

Bu konuda, cevapsız kalan bir soru kalıyor: Neden 4 Temmuz’a kadar hiçbir şeyden söz edilmemişti? Acaba “Hükümet ve İsmet Paşa böyle istiyor” kamuflajı, basını da tümüyle ikna edecek kadar başarılı mıydı?…

 

Bu tarihten başlayarak sonraki günlerin tüm gazetelerinde olayların gelişmesinin tüm ayrıntılarını, alınan tüm önlemleri, söylenen her sözü bulmak mümkündü. Bu dönemin önemli gazeteci ve fikir adamlarından Vâlâ Nurettin (Vâ-Nû), Haber’de olayları ele alıp bunları tümüyle kınayan yazılar yazmıştı.

 

Olaya doğrudan karışmış olan Trakya Yahudileri, tehditlere inanmışlar, yılmışlar, kaçmışlardı. Şikâyet dahi etmemişler, koruma aramamışlardı. İşin arkasında hükümetin ve İsmet Paşa’nın olduğuna emindiler.

 

.

. .

 

Ayhan Aktar, yukarda aktardığımız Karabatak ile Avner Levi’nin ve aşağıda irdeleyeceğimiz Zafer Toprak’ın ‘1934 Trakya olaylarında Hükümetin ve CHP’nin sorumluluğu’ yazılarını ele alıp yeniden değerlendiriyor[4]. Buna göre önce 1934 Trakya olaylarının hazırlanışı ve gerçekleştirilmesinde yabancı etkisini ele alıyor. Şimdi bu bapta yazdıklarını özetle aktarıyoruz.

 

Yukarda mezkûr üç yazıdaki ortak yaklaşıma göre, iki savaş arası Avrupa siyasetinde esen Faşist ve Nazi rüzgârları Türk siyasetini etkilemiş ve böylece ülkemizde Yahudi düşmanlığı ile sonuçlanan bazı siyasî hareketler ortaya çıkararak serpilmiştir. Yani dış konjonktürdeki değişmeler, esas olarak Almanya’daki gelişmelerden hareketle, tahlillerin ortasına oturtuluyor. Ayrıca Karabatak, Kemalist toplum ve siyaset anlayışında, yine 1930’larda kemikleşen eğilimlere dayanıyor. Ancak, dış konjonktür ile ilgili değerlendirmelerde sadece Almanya’daki gelişmelerle sınırlı kaldığı için, yanıltıcı oluyor.

 

İç konjonktürün analizi sırasında ise, bazı olguların değerlendirilmesi, hem kullanılan teknik terimlerin (örneğin, ırkçılık) Kemalistlerin milliyetçilik anlayışını yanlış yansıtması nedeniyle eksik kalıyor gibidir. Avner Levi ise, Trakya olaylarını tamamen Avrupa siyasetinde esen Nazi rüzgârları ile açıklıyor. Levi, söylediğimiz gibi, ‘1934 Trakya Yahudileri olaylarının kaynağını Almanya’da buluyoruz’ diyerek işin tahliline girişiyor. 2510 sayılı İskân Kanunu için de, bunun bazı ‘rastlantı’larını vurguluyor. Gerçi, Trakya olaylarına ancak ‘kökü dışarıda zararlı faaliyet’ gözlüğü ile bakıldığından İskân Kanunu için de, bunun bazı ‘rastlantı’larını vurguluyor. Gerçi, Trakya olaylarına ancak ‘kötü bir rastlantı’ olarak yorumlamak mümkün olabiliyor. 1934 Trakya olaylarının neden – sonuç ilişkilerini ‘doğru’ kurarak Türkiye’nin iç ve dış politikasını ‘doğru’ değerlendirerek açıklamaktan çok, meseleyi sadece Almanya’daki gelişmeler bağlamında ele almak gibi bir hava içinde görünüyor, Levi.

 

Zafer Toprak’a gelince[5], o da, Avrupa ülkelerinde otoriter ve totaliter eğilimleri irdeleyerek başlayıp, aşağıda göreceğimiz gibi, “bu arada antisemitizm başta Almanya olmak üzere, değişik çevrelerde yeşerecek ortam bulur. Antisemit esintiden, sınırlı da olsa, Türkiye de payını alır. Trakya olayları, bunun bir somut örneğidir” diyerek konuya öncelikli olarak Almanya’dan yaklaşıyor. Bu noktadan sonra Toprak’ın analizi “acaba dışarıdan gelen esinti içeride kimleri etkilemiştir?” sorusuna cevap aramaya yöneliyor.

 

Toprak, özellikle Karabatak’ın şu yorumuna itiraz ediyor: “Bu olayların birkaç çapulcunun işi olmadığını düşündüren en önemli veri, olayların Trakya’nın farklı bölgelerinde, hemen hemen aynı anda, en azından aynı günde çıkmış olması. Bunun birer rastlantı olduğunu düşünmek biraz saflık olur…” Sözü edilen birkaç çapulcunun, ‘sıradan çapulcu’ olmadıklarının (bu olaylar) bir göstergesidir. Ancak bu noktada, Toprak’ın Karabatak’ın bu yorumuna itirazı, CHP’nin parti teşkilâtına yolladığı tamimden yola çıkarak CHP’nin tümü ile bu işten sorumlu tutulamayacağını vurguluyor. Ona göre iş, CHP Genel Sekreteri Recep Peker’e yükleniyor.

 

O ise ki, İngiliz ve Amerikan arşivlerindeki belgeler, meselenin farklı iç boyutlarını ve bütün bu yazılarda hiç değinilmeyen bazı dış politika gelişmelerini gündeme getiriyor. Bu bapta İngiliz Elçisi Percy Lorain’in İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nda G. W. Rendel’e hitaben göndermiş olduğu 22 Temmuz 1934 tarihli gizli bir yazıda şöyle de diyor: “Bu kurye ile Trakya’daki Yahudilerin terk-i diyar etmeye mecbur bırakılmaları hakkında bir yazı daha yolluyorum”.

 

“İsmet Paşa’nın ve İçişleri Bakanı’nın aksine (tüm) açıklamalarına rağmen, Ticaret Ataşemizin güvenilir bir kaynaktan öğrendiğine göre, Türk hükümeti bir süre önce Trakya’yı Yahudi unsurlardan temizlemeye karar vermiş. Bu işin çok yavaş bir biçimde uygulanmasına karar verilmiş, örneğin azar azar uygulanan boykot ve ufak tefek olayların çıkartılması gibi”.

 

“Benim muhbirimin verdiği bilgiye göre, Türk hükümeti için ne yazık ki, bu konuda yerel yetkililere verilmiş olan sözlü talimatlar, yerel yöneticiler tarafından bazı gayri resmî kuruluşlara sızdırılmış. Ve kuşkusuz vatanperverane bir amaçla, Spor kulüpleri tarafından organize edilen bir tahrik dalgasına kapılan bu kulüplerdeki öfkeli gençler, Yahudilerin evlerinin camlarını kırmaya başlamışlar. Bunlara, her zaman bu işlere katılan güruh da eklenince, iş sonunda yağmalama, kırıp dökme ve bize nakledildiği kadarıyla ırza geçme olayı ile sonuçlanmış”.

 

Bu noktada, cevaplandırılması gereken bazı sorular ortaya çıkıyor: Acaba Trakya olaylarında Yahudilere karşı korkutma, sindirme, dövme, ırza tecavüz ve yağma olaylarını bilfiil gerçekleştiren “yerel tosuncuklar” hangi nedenlerle bu işlere girişmişlerdir? Veya Ankara’nın iddia ettiği gibi Cevat Rifat’ın çıkardığı antisemit Millî İnkılâp dergisi bu olayların gerçekleşmesinde ne kadar etkili olmuştur?

 

Millî İnkılâp dergisinin bütün bu olayların ortaya çıkmasında hızlandırıcı etkisinin olduğunu varsaymak bile güç görünüyor. Şöyle ki, 1934 yılında İçişleri Bakanı, Şükrü Kaya’nın devlet imkânlarıyla ancak iki günde Ankara’dan Edirne’ye ulaşabildiği görülüyor! Acaba İstanbul’da on beş günlük olarak yayımlanan Millî İnkılâp dergisi okurlarına nasıl ulaşıyordu? Tirajı veya satışı ne kadardı? Bütün bu sorulara olumlu cevap verebilmek ve Trakya olaylarının bu marjinal derginin tahrikleri sonucunda gerçekleştiğini iddia edebilmek için 1934 Türkiye’sinde son derece gelişkin bir yayın dağıtım ve iletişim ağının olduğunu varsaymak ve toplumun bu tahriklere açık olduğunu ispat etmek gerekir. O yıllarda ülkede yurt çapında düzenli radyo yayınları bile yoktu. Kısaca, taşrada oturanlar için dünyada olup bitenleri izlemek ve Avrupa’da olanlardan etkilenerek galeyana gelmek, “teknik olarak” imkânsızdı. Millî İnkılâp dergisinin esinlendiği Yahudi düşmanı haftalık Der Stürmer dergisinin bile Almanya gibi kitle iletişimin son derece gelişkin olduğu bir ülkede Hitler’in iktidara gelmesinden önce 17.000 ile 20.000 arasında düşük bir satışı olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Millî İnkılâp gibi satışının çok düşük olduğunu tahmin ettiğimiz marjinal bir derginin Trakya’da az zamanda bu denli büyük bir antisemit bilinç sıçraması yaratmaya ve böylesine ciddî bir ‘kitle hareketi’ni oluşturmaya çapının yetmeyeceğini kabul etmemiz gerekir. Ayrıca, bu denli etkili olduğu varsayılan bir derginin, neden İstanbul gibi okuma yazma oranı yüksek ve Yahudilerin bol bulunduğu bir kentte Yahudi karşıtı herhangi bir olayın çıkması için hızlandırıcı etkisini göstermemiştir?

 

1934 Türkiye’sinde İstanbul’da basılan günlük gazetelerin bile yayımlandıktan epey sonra taşra kentlerine ulaştığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Ayrıca, o günlerde harf devriminin üstünden sadece altı yıl geçmiş olması nedeniyle okurlar zaten yeni harflere uyum süreci içindedirler. Dolayısıyla o yıllarda, 1928 öncesine göre, zaten gazete satışları da düşmüştür. O günlerin basını incelendiğinde, 1939 – 1944 yılları arasında günlük gazetelerde bolca rastlanacak olan bir ‘azınlık karşıtı’ kampanyaya rastlanmıyor. Nitekim Zafer Toprak’ın, yazısını süslemek için kullandığı azınlık karşıtı karikatürler, daha sonraki yıllara aittir. Rejimin ekonomik alandaki başarısızlıklarını, azınlıkları ‘günah keçisi’ olarak göstererek unutturmaya çalıştığı günler için Atatürk’ün ölümünü ve Millî Şef İnönü’nün iktidarlarını beklemek lâzımdır.

 

Bütün bu bilgilerin ışığında, 14 Temmuz 1934 tarihli Trakya olayları hakkında hükümet, olayların dış kaynaklı ve İstanbul’da çıkan bazı marjinal dergilerin marifeti olduğunu göstermeye çalışmışsa da, bunların sahneye konulması, oynanması ve kötü etkilerinin ortadan kaldırılması süreci, maalesef yönetimin bilgisi ve yönlendirmesi sonucu gerçekleşmiştir.

 

İngiliz Dışişleri Bakanlığı arşivinde karşımıza çıkan belgeyi yukarda nakletmiştik. Bu belgeden öncelikle hükümetin Trakya’yı Yahudi unsurlardan temizlemeyi kararlaştırdığını, bu amaç doğrultusunda yerel yöneticilere ‘sözlü’ talimat verdiğini ve aslında yavaş yavaş uygulanması gereken oyunun yerel yöneticilerin boşboğazlıkları ve spor kulüplerindeki ‘tosuncukların’ işgüzarlıkları sonucunda skandalla sonuçlandığını öğreniyoruz. Bu mektubun bulunduğu kurye içinde başka bir belgede, hükümet bildirisini ve diğer idarî tedbirleri özetleyen pasajlar var. Raporun son cümlesi ise şöyle: “Olayların doğru açıklaması ise, hükümetin kısa zaman önce çıkarılan İskân Kanunu’nda konulan ilkelere uygun olarak stratejik önemi olan bu bölgeden Yahudi unsurları tedricen nakletmeye karar vermiş olmasıyla, yerel yetkililerin de muhtemelen nüfusun göreli olarak varlıklı unsurlarının telâşla yola çıkmalarından elde edilecek menfaatlere göz koyup, hükümetin amaçladığının dışında acele ve şiddete başvurmuşlar ki olayın aleniyet kazandığını görünce, hükümet durumu inkâr etmek zorunda kalmıştır”.

 

İngiliz Elçisinin bu iki yazısından iki hafta önce Trakya olaylarıyla ilgili ilk raporunda Askerî Ataşe’nin görüşleri özetlenerek, Haziran ayının sonunda yeni askerî garnizonların faaliyete geçeceği ve bölgenin askerî bölge olacağı belirtiliyor. Bu nedenle bölgenin istenmeyen unsurlardan (undesirable element) arındırılmasına karar verildiği vurgulanıyor. Ataşe Binbaşı Sampson, bölgeye nakledilen birliklerin Bulgar sınırına doğru hareket ettiklerini belirtiyor.

 

Ancak bu noktada başka bir mesele ortaya çıkıyor. 1934 Trakya Yahudi olaylarının açıklanmasında hep gündeme getirilen Nazi Almanya’sından gelen ‘antisemit esinti’ yerine, Faşist İtalya’nın o günlerde gündeme getirdiği emperyalist genişleme siyasetine içerde tepki olarak geliştirilen devlet politikalarına değinmek yerinde olacaktır. Herhalde İkinci Dünya Harbi’nde Yahudiler ağır fatura ödediklerinden olsa gerek, Türkiye’deki olayları da Almanya’dan esen Nazi rüzgârlarıyla açıklamak daha cazip geliyor. O ise ki 1934 yılı itibariyle Türkiye’nin dış ilişkileri bakımından en gergin olduğu ülke İtalya’dır.

 

Amerikan Elçisi Skinner, 22 Mayıs 1934 tarihli ve ‘Türkiye silahlanıyor’ başlıklı raporunda Türk – İtalyan ilişkilerini değerlendirerek “…pratikte Türkiye’nin sıkıntıları İtalya ile ilgilidir. Türkiye İtalyanların Anadolu’ya ve özellikle Antalya bölgesine göz koyduğuna kanaat getirmiştir” demektedir. Aynı raporda Skinner, 15 Mayıs 1934’te yapılan bakanlar kurulu toplantısına Atatürk’ün şahsen başkanlık etmesinden yola çıkarak meselenin hükümet nezdinde nasıl ciddiyetle ele alındığını vurguluyor. Gerçekten gerginliğin, Mussolini’nin 18 Mart 1934 tarihli nutkundan sonra tırmandığını belirtiyor. Bu nutkunda Mussolini ‘mare nostrum’ (bizim deniz) sloganı doğrultusunda İtalya’nın tarihî hedeflerini gündeme getiriyordu. Mussolini, İtalya için Kuzey’e ve Batı’ya doğru bir genişlemenin mümkün olmadığını belirterek, “Büyük Avrupa devletleri içinde Afrika ve Asya’ya en yakın ülke İtalya’dır” diyordu. Bu tür saldırgan ifadeler ve ardından İtalyanların Ege Adalarını silâhlandırmaları sonucunda Ankara yönetimi, Türkiye’nin ciddî bir tehdit altında olduğuna ikna olmuştur. İşte bu nedenlerle 1934 yılı, Türk dış politikasında içe dönük dönemin sona erdiği ve Türkiye’nin Balkan Paktı gibi kendini güvenceye alacak arayışlar içine girdiği yıl olmuştur.

 

Atatürk bu konudaki stratejik değerlendirmesini, o yıllarda Çankaya’da çalışan Hasan Rıza Soyak’a anlatır. Atatürk’e göre İtalyanlar, Antalya’ya asker çıkararak Anadolu’da toprak kazanmaya çalışmayacaklardır. Böyle bir işgale kalkışırlarsa sonunda denize döküleceklerini iyi bilirler. Atatürk’e göre “İtalyanlar Türkiye’ye karşı bir harekete karar verirlerse, ilkin Arnavutluk’a asker çıkarmak ve orayı işgal etmekle işe başlayacaklardır. Bunu kolayca yapabilecekleri aşikârdır. Ondan sonra da Bulgarlarla işbirliği teminine ve Bulgarlarla birlikte Boğazlara inmeye, diğer Balkan devletleriyle irtibatımızı kesmeye gayret edeceklerdir; bence taarruzu oradan beklemek ve tedbirlerimizi ona göre alıp mütemadiyen uyanık bulunmak gerekir”.

 

1934 Trakya Yahudi olayları, ancak Türk – İtalyan ilişkilerindeki bu gerginlik kapsamında ele alındığında dış konjönktür doğru değerlendirilmiş olur. Bulgar sınırından bir saldırı bekleyen üst yönetim açısından Trakya tam anlamıyla stratejik bir bölgedir. İngiliz elçisinin deyimiyle Trakya’nın ‘istenmeyen unsur’ olan Yahudilerden temizlenmesi işte bu konjonktürde gündeme gelir.

 

.

. .

 

Zafer Toprak’ın yukarıda sözü edilen tahliline geçmeden önce, ondan üç yıl sonra kaleme alınmış, Trakya olayları üzerine yeni bilgileri içeren yazıya[6] yer veriyoruz.

 

Trakya’dan İstanbul’a kaçan Yahudilere İstanbul Yahudi cemaati yardım etmiş, onlara çeşitli semtlerde barınaklar temin etmişti. Bu semtlerden biri Balat olmuştu. Göçmenler arasında bulunan yaşlı ve dindar bir Yahudi, diğerlerini şu sözlerle teskin etmeye çalışıyordu: “Bu durumu sabırla karşılayalım, şimdi yakarmanın bir faydası yok. Çoğunuz gençsiniz. Para gelir ve gider. Sıhhatimizi koruması için Tanrı’ya dua edelim. Her halükârda size bir tavsiyem var: Eretz İsrail’e (İsrail topraklarına) gidelim, orada ne Cevat Rifat, ne de Sabri Toprak var”.

 

Trakya olayları nedeniyle fikirlerine başvurulan dönemin Yahudi ileri gelenlerinden Tekin Alp (Moiz Kohen – Resim 77) antisemitizmin Türkiye’de mevcut olmadığını ve sorumluların Nazilerin Türkiye’deki yardakçılarından olduğunu belirttikten sonra olaylar karşısında memnuniyet duyduğunu ifade etmekten kaçınmadı: “Bu hâdiseyi bugün Türk vatandaşlarıyla beraber pek ziyade şayan-ı esef görmekle beraber ezeli bir hakikati, Türk seciyesinin hakikî mahiyetini bir kere daha meydana çıkarmaya ve Türkiye’nin Musevîlerine ati için kati bir hedef göstermeye hizmet ettiği için şayan-ı memnuniyet görüyorum”.  Hükümet bildirisinin Yahudiler için yol gösterici olduğunu ilân eden Tekin Alp, reisi olduğu Türk Kültür Birliği’nin amacını da şöyle açıkladı: “Artık bundan sonra Türk Yahudileri için bu memlekette tek bir hedef vardır: Osmanlıcılık zamanından arta kalan görenekleri büsbütün ortadan kaldırmak suretiyle hakikî ve fiilî bir surette Türkleşmek… Nasıl ki İngiltere’de, İtalya’da bir Yahudi’yi umumî hayatta İtalyan veya İngilizlerden ayırmak mümkün değilse, yakın bir atide Türkiye’de de bir Yahudi’yi öz Türk’ten ayırmak mümkün olmayacaktır. Bundan sonra artık Türk Yahudilerinin ülküsü memleketlerine Bikonsfiltler, Aynştayn’lar, Bergson’lar yetiştirmek vaziyetinde bulunmaktan ibaret olacaktır. İşte memleketin her tarafında teessüs eden Türk kültür birliklerinin maksat ve gayesi budur”.

 

Olayların sona ermesinden sonra Tekin Alp kurucu üyesi bulunduğu Türk Kültür Birliği’nin düsturlarını açıklayan bir makaleyi Yahudi cemaatine ait bir basın organında yayımladı. Bu düsturları şöyle sıraladı:

 

1) Ana dilimiz Türkçedir.

 

2) Türkçe düşünür, Türkçe konuşuruz.

 

3) Kültürümüz Türk kültürüdür.

 

4) Ülkümüz Türk elinin, Türk milletinin her şeyden üstün olmasıdır.

 

5) Hedef ve gayemiz millî kalkınma ve millî yükseliştir.

 

6) Şiarımız millet ve vatan sevgisidir, düsturumuz millî birliktir.

 

Görüşlerine başvurulan hukukçu Prof. Mişon Ventura da Trakya olaylarını şöyle yorumladı: “Trakya’nın bazı yerlerinde vuku bulan uygunsuzlukları bir antisemitizm tarzında telâkki etmek katiyen doğru değildir. Bunlar ancak bazı fertler tarafından vukua getirilen geçici ve münferit gayri kanunî hareketlerden ibarettir”.

 

“Feyizli ve bereketli olan Türkiye toprağında yetişmek kabiliyetinde olmayan bir şey varsa o da antisemitizm olmuştur. Tarih bu hususta pek beliğ ki şahittir”.

 

Basındaki köşe yazarları Yahudi toplumunun sözcüleri paralelinde olayları önemsemediler. Türkiye’de antisemitizmin mevcut olmadığını, olayların münferit bir nitelik taşıdığını ileri sürdüler ve bir nokta üzerinde birleştiler. Bu da Yahudilerin halen Türkçe konuşmayıp İspanyolca ve Fransızca konuşmaları, bir cemaat halet-i ruhiyesi içinde yaşamaları, tek kelimeyle Türkleşmemiş olmalarının tespiti oldu. Gazeteciler bu durumun bir an önce değişmesini istediler.

 

.

. .

 

Tekinalp’ten yaklaşık iki asır önce yaşamış ve Alman Yahudilerinin Alman kültürüyle bütünleşmesi uğruna çaba sarf etmiş olan Moses Mendelsohn’dan başlarda söz etmiştik. O, Menahem Mendel Dessau’nun oğlu olup Yahudiler arasında Moses Dessau adıyla bilinmekle birlikte Mendel’in oğlu anlamına gelen Almanca Mendelssohn soyadını kullanmıştı, tıpkı iki asır sonra Moiz Kohen’in Tekinalp soyadını kullanacağı gibi.

 

1883’te Serez’de doğmuş olan Tekinalp, Selanik’e gidip üç yıl hukuk okudu. Hukuk öğrenimine daha sonra İstanbul’da devam etti. 1905’te ileride Yeni Asır adını alacak olan Asır gazetesinde yazmaya başladı. 1908’den itibaren İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde faaliyet gösterdi. 1912’de Selanik Yunanlılar tarafından ele geçirildiğinde birkaç ay Viyana’da kaldı, sonra İstanbul’a yerleşti. 1914 – 1918 arasında Darülfünun’da hukuk ve siyaset ekonomisi dersleri vermeye başladı, ancak esas işi bir tütün ihracat şirketinin yöneticiliği oldu. İstanbul’da yaşadığı yıllarda Türk Yurdu, Yeni mecmua, Türk Derneği gibi dergilerde yazıları yayımlandı. I. Dünya Harbi yıllarında İktisat Derneği’nin yayımladığı haftalık İktisat Mecmuası’nı yönetti ve başyazarlığını yaptı. Cumhuriyetin kurulmasından sonra Türkiye Yahudilerini Türkleştirmek için gayret sarf etti. Bu nedenle Yahudilere örnek teşkil etmek için adını Tekinalp olarak değiştirdi. İstanbul’da Yahudileri Türkleştirme gayesi ile kurulan Millî Hars Birliği ve 1934’te kurulan Türk Kültür Birliği’nin kurucuları arasında yer aldı. 1945 – 1950 arasında İstanbul Belediye Meclisi üyeliği yaptı. 1948’den itibaren İstanbul Tüccarlar Derneği’nin aylık dergisi olan Türkiye İktisat Mecmuası’nda çeşitli makaleler yayımladı. 1954 ve 1957 seçimlerinde CHP’den milletvekili adayı oldu, ancak seçilemedi. Moiz Kohen (Tekinalp) Yahudileri Türkleştirmenin ateşli bir savunucusu ve ideologu oldu. Bu görüşleri Yahudiler arasında rağbet görmedi, hattâ tepki gördü. Türkiye’nin Nice fahri konsolosu olmak için Dışişleri Bakanlığı’na başvurdu, ancak başvurusu reddedildi. Nice’de öldü[7].

 

.

. .

 

1934 Trakya olaylarının yorumunda Zafer Toprak[8], Prof. Mişon Ventura ile aynı fikirde görünmüyor. Onun düşüncesini aşağıda irdeliyoruz.

 

Ünlü tarihçi Eric Hobsbawn iki dünya harbi arası dönemi ‘Katastrof çağı’ diye niteler. Diğer bir deyişle, 1919 – 1939’u kapsayan yirmi yıllık evre, iki dünya harbi dışlanırsa, gerek siyasî, gerekse ekonomik açıdan XX. yy.ın karanlık dönemidir. Demokrasi giderek geriler, yerini otoriter ve totaliter rejimlere bırakır. Aynı dönemde birçok ülke dışa kapanır. Aşırı milliyetçi, kimi kez ırkçı eğilimler güçlenir. Bu arada antisemitizm başta Almanya olmak üzere, değişik çevrelerde yeşerecek ortam bulur. Antisemit esintiden, sınırlı da olsa, Türkiye de payını alır. Trakya olayları bunun somut örneğidir.

 

Ancak Türkiye, 30’lu yıllarda rejimin kapanmasına karşın hiçbir zaman Balkan diktatörlüklerinin çizgisine girmez. Savaş öncesi halk arasında Avrupa’daki gelişmelerin etkisiyle antisemit görüşlerin revaç bulduğu bu dönemde Cumhuriyet hükümeti ırkçılığa sıcak bakmaz. Kıta Avrupa’sındaki hâkim ırkçı – militer düşünceye prim vermez. II. Dünya Harbi yaklaştıkça ‘şef’ sözcüğü zaman zaman kullanıldıysa da meclis hiçbir zaman kapatılmaz. Bu dönemde Balkanlar’da olduğu gibi ne devlet terörü uygulanır, ne de kaba kuvvet ve işkenceyle toplumsal katmanlar yıldırılır.

 

Trakya olayları konusunda daha önce zikredilmiş tartışmalara yeni bir boyut katacağı umuduyla Toprak, şöyle devam ediyor: Cumhuriyet Halk Fırkası’nın ‘mahrem’ ve ‘hizmete mahsustur’ kaydıyla vilâyetlerde idare heyeti reisliklerine gönderdiği iki yazışmayı ele alacağız. Trakya olayları ne oranda hükümet düzeyinde bir antisemit tertiptir? Olayların gerisinde Ankara var mıdır? CHP’nin yerel birimleri ne oranda sorumludurlar? Toplumda bir tarihî antisemit birikim var mıdır?

 

‘Mahrem’ yazışmalar bizce sorumluluk konusuna bir nebze ışık tutuyor. Kuşkusuz Trakya olaylarının siyasî sorumluluğu devletin ve hükümetin sırtındadır. Bu konu şüphe götürmez. Ancak bu olayların müsebbibi, doğrudan ya da dolaylı bir şekilde hükümet midir? Ankara, ulusal kimlik arayışı doğrultusunda savaş öncesi sınır bölgelerinde bazı düzenlemelere gitmektedir. İskân Kanunu bu yolu açan bir mevzuattır. Ancak, hükümetin bu alandaki düzenlemeleri Trakya olaylarının nedeni olarak görülebilir mi?

 

Fırka Kâtib-i Umumîsi Recep Peker’in yerel örgütlere gönderdiği yazıda Trakya olaylarıyla ilgili üslûbu ilginç oluyor. Hükümetin bildirisiyle karşılaştırıldığında Recep Peker’in konuya duyarlılığının epey düşük olduğu gözlenir. Olaylar iç ve dış etmenlerin sonucu, birikimin beklenmedik bir tezahürü müdür? Yoksa tıpkı İttihatçı fedailer gibi Fırka’nın yerel tosuncukları görev duygusuyla mı hareket etmişlerdir? CHP tebliğlerinden çıkarılabildiği kadar CHP Yerel Örgütleri bilfiil sorumlu gözüküyorlar. Merkez, bu konuda, Trakya’da olaylar gelişirken vilâyet fırka reislerinin “yukarıya doğru bağlı oldukları makamlara vaktinde haber vermeleri” gerekirken bunu yapmamış olmalarından yakınıyor. Bir diğer deyişle Recep Peker merkezin bilgilendirilmeyişinden yakınmaktadır; olayların vahametini göz önünde bulundurarak, “yeni devletin gidişine esas teşkil eden prensiplere sadık ve nizamnamelerdeki usullerle birbirlerine bağlı ağır mesuliyet taşır siyasî bir teşkilâtın genel sekreteri olarak neden engel olmadınız?” yerine “telkin, hazırlık ve tatbik aşamalarında genel sekreterliği neden bilgilendirmediniz?” tarzındaki serzenişi fırkayı doğrudan sorumlu kılmaktadır.

 

Hükümet, tebliğinde antisemitizme karşı tavır koymaktadır: “Anlaşıldığına göre Trakya’daki Yahudi aleyhtarlığı büyük harpte başlayarak mütareke ve istiklâl mücadelesi zamanlarında devam etmiş ve Cumhuriyet zamanında bir müddet yatıştıktan sonra son seneler zarfında dünyanın muhtelif yerlerinden antisemitizm yeni formüllerle ve daha şiddetli olarak memlekete girmiştir”.

 

Hükümet bildirisi kuşkusuz tarihçi için önemli bir kaynaktır. Ancak tek kaynak olamaz. Toplum katmanlarının başıboş savruluşunu anlamak için daha geniş kültürel ortamı değerlendirmek gerekir. Toplumdaki önyargılar günü birlik bir olgu olamaz. Tarihî bir tortunun ürünüdür. Bu tortuları irdelemek kültür tarihçiliğimizin görevi olsa gerek…

 

“Annelerimden, dadılarımdan dinlediğim çocukluğuma ait en heyecanlı hikâyelere göre, o zamanlar bizi iki şeyle korkuturlardı. Biri sokaklarda ‘eskiler alayım’ diye bağıra bağıra gezinen, çoğu sakallı Yahudilerdi. Güya bunlar, çocukları yakalayıp ağızlarına eski bezler tıkadıktan sonra, gizli duraklarına götürür, orada iğneli fıçıya atarlarmış. Onların, her vesileden istifade ile Müslümanlara kötülük ettikleri sanılırdı”. Bu satırlar 1950’li yılların başında eski Millî Eğitim Bakanlarından Hasan Âli Yücel’in anılarındandır[9]. İğneli fıçı, Türkiye’de antisemit birikimin kültürel boyutu oluyor. Bugün artık tarihe karışmış bu önyargı, ünlü antisemit Cevat Rifat Atilhan’ın en az beş baskı yapan (1937, 1958, 1966, 1969, 1975) eserinin adı, Tarih boyunca Yahudi mezalimi: İğneli fıçı.  

 

Osmanlı’nın ve Cumhuriyet Türkiye’sinin hoşgörüsüne karşın, özellikle toplumun darboğaza girdiği dönemlerde toplum katmanlarında bir günah keçisi aranmış. Bu, çoğu ülkelerde olduğu gibi bizde de azınlıklar olmuş. Yahudiler de bundan paylarına düşeni almışlar. Nedeni Yahudilerin fıtrî ‘ticarî yetenekleri’ olduğu varsayımı.

 

Türkiye’de iki harp arası liberal demokrasi olmadığı bir gerçektir. 1918 – 1946 arası tüm dünyada bir demokrasi krizi yaşanıyor. 1918 – 1920 arası iki, 1920’lerde altı, 1930’larda dokuz ve Alman işgali altında diğer beş Avrupa ülkesinde yasama organları lâğvediliyor. Bu tür bir karanlık dönemde Türkiye’nin konumu nedir? Türkiye’nin bu dönemde dünyadaki gelişmelerden ve yakın çevresinden etkilenmemesi düşünülemez. II. Dünya Harbi ertesi nasıl demokrasinin zaferi Türkiye’yi de biçimlemişse, I. Dünya Harbi ertesi Versailles, Saint Germain, Nevilly, Triamon gibi cezalandırıcı barış antlaşmalarının peşi sıra gündeme gelen rejim bunalımlarına da duyarsız kalması beklenemez.

 

İki dünya harbi liberal yapıların çözülmesinde etken olan bir diğer gelişme, 1929 buhranıdır. Türkiye bu buhranı siyasî bir çıkmaza neden olmaksızın devletçilikle yumuşatır.

 

Demokratikleşmenin yapısal yönüyle siyasî demokrasi ayrımını yapmaksızın soruna çözüm getirmek bizce olanaksızdır. Özellikle Atatürk’ün ölümünün ertesinde toplanan Olağanüstü Kurultay’da parti tüzüğünde yer alan değişiklikler siyasî bağlamda demokratik kurumla bağdaşmaz. Bilindiği gibi değişikliklerle partiye değişmez başkan niteliğinde ‘şeflik’ getirilmiştir. ‘Millet arasında politik kanaatler, birbirine uygun olanlar kendi halinde ‘dağınıktır’. Bunları ancak bir ‘şef’ birleştirebilir ve hepsini bir teşkilât altında toplar. ‘Şef’in rolü, özellikle parti yaşamına yeni girmiş ülkelerde çok önemlidir. ‘Çünkü politik kanaatleri ekseriya prensipler halinde birleştirip olgunlaştıracak ve prensipleri zihinlere aşılayacak ve mütemadiyen besleyecek, memleket siyasetine istikamet verecek millet efradını politik sahada yetiştirecek olan Şef’tir’(367). Toplumda ve partide yüksek vasıflarda şahsiyetler her zaman bulunamaz. Siyasî partinin yönetimi emanet edilen makam ve şahsiyet üzerinde sık sık değişiklikler yapılması ‘otoriteyi zayıflatmak’ açısından sakıncalıdır. “… hemen bütün vatandaşları sinesinde toplamış olan bir Parti’nin şefliğine intihap edilecek olan âli şahsiyatın Millî Şef vasfını iktisap etmiş olması tabiî olduğuna göre Parti Umumî Reisi’nin yüksek şahsiyetini her dört senede bir ve her kurultay toplantısında müzakere ve münakaşa mevzuu ittihaz etmeyip Parti Umumî Reisliği’nde ‘değişmez’ vasfını esas olarak kabul etmek bu yüksek makamın istikrarını temin ve otoriteyi takviye bakımından millî menfaate daha uygun görülmüştür” (Cumhuriyet Halk Partisi Büyük Kurultayı’nın Fevkalâde Toplantısı, 26.12.1938 Tüzük Tadil Teklifi).

 

Tek Parti döneminin doğası gereği, siyasî bağlamda demokratik olması beklenemez. Çoğulcu, katılımcı, parlamenter bir düzen olmaksızın demokrasi yeşeremez.

 

Bu rejim sorunsalına dikkat çekmemizin nedeni, Türkiye’de aydının, dönemle ilgili her türlü ‘anlama’ çabasının rejimle barışıklığına orantılı oluşudur. Beğenmediğimiz bir rejimi, ‘her haltı yer’ anlayışı, benimsemesek de bilinçaltını yönlendirmiş. Türkiye’de genel eğilim her türlü olumsuz gelişmenin ardında ‘devlet’i aramak doğrultusunda olmuş, Trakya olaylarında da bu eğilim baskın.

 

“Toplum”la “devlet”in bir bütün olmasına karşın birçok kez toplum katmanlarında dinamikler, siyasî yapılanmalardan bağımsız yörünge belirleyebiliyorlar. Almanya’da 1930’lardaki gelişmelerden salt Nazi partisini sorumlu tutmak ve toplumun kendi bağrında tarihî – kültürel bağlamda oluşturduğu tortuları göz ardı etmek gerçekçi olmaz (368).

 

.

. .

 

Ve nihayet bu Türk – Yahudi ilişkilerinin öyküsünü II. Dünya Harbi sırasında yaşanmış bir facianın tafsili ile bitiriyoruz. Bu facia, içinde 769 Yahudi sığınmacının bulunduğu Struma vapurunun İstanbul Yön Burnu açıklarında meçhul bir denizaltı tarafından torpillenerek batırılması idi. Bunun ayrıntılarını Çetin Yetkin’in kaleminden okuyoruz(369).

 

  1. Dünya Harbi’nin ortaları, yıl 1941 Aralık’ın 15’i. İstanbul Limanı’nda bir gemi demirlenmiştir. Şilepten bozma bu geminin adı Struma’dır ve içinde, Romanya’daki Nazi vahşetinden kaçan 769 Yahudi sığınmacısı vardır. Tek umutları, Türkiye’nin kendilerini kabul etmesi ve İstanbul’a ayak basabilmektir. Struma’nın bordasında, birbirine eklenmiş çarşafların üzerindeki yazıya bakanlar ‘Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti! Kurtarın bizi!’ ibaresini okumaktadırlar. Struma’nın içinde ise, tam anlamıyla bir ağlantı yaşanmaktadır. Tek bir tuvalet ve dört lavabo, tahtalarla ayrılmış bölmeler ve kıvrılıp uyumakla tahta ranzaları birkaç soydaşıyla paylaşmak arasında seçim yapmak durumundaki 769 Yahudi… Struma, limanda 70 güne yakın bir süre kalacak ancak Türkiye, içinde bulunduğu durum gereği, sığınmacılara karaya çıkma izni vermeyecektir. Yine de kurtulanlar olmuştur ama nasıl? Sonunda, Karadeniz’e geri yollanan Struma, 24 Şubat 1942 günü, İstanbul Yön Burnu açıklarında ‘infilâk eder’. Bu derme çatma tekneden kaç kişi ve nasıl kurtulmuştur; gemi nasıl ve kimler tarafından hangi amaçla batırılmıştır? Çetin Yetkin bu yazı dizisinde Struma Olayı’nı, canlı kalmış tanıkları ve bu konuda yapılmış araştırmalara dayanarak sunuyor. Biz de bunu mümkün olduğu kadar özetleyerek aktarıyoruz.

 

1941 yılında Robert Kolej’in mühendislik bölümünde okuyan Heinz Ziffer adlı Yahudi genci, Struma’nın bordasındaki mezkûr çarşafın üzerindeki yazıyı okuyacak ve çok geçmeden öğrenecekti ki geminin adı Struma idi ve içinde Nazi vahşetinden kaçan 769 Rumen Yahudi’si bulunuyordu. Yetkin, 52 yıl sonra, 70’ini aşkın Ziffer ile Tel Aviv’de buluşup konuşuyor. O da anlatıyor: 

 

“ O ufak gemiye 769 kişi nasıl sığabilmişti? Benimle aynı pansiyonda kalan Rubin Perlman’a ne olup bittiğini sordum. Perlman da Yahudi’ydi ve İstanbul’da uzun yıllar kılavuz kaptan olarak çalışmıştı. Liman müdürünü tanımaktaydı. Müdürün Perlman’a dediğine göre Ankara, geminin gerisin geriye gönderilmesini istiyormuş. Ancak müdür, ‘Gemi denize çıkmaya elverişli değil, makineleri bozuk’ diye bildirmiş. Böylece de geminin İstanbul’da rıhtımdan açıkta bir süre daha kalması sağlanmış. Gemi, açıkta 70 gün kaldı. Kızılay ve İstanbul Yahudi cemaati bu süre boyunca bu insanlara yiyecek, içecek ve öteki yardımları sağladı. Şimdi bir an için Struma olayını burada bırakıp üç yıl sonrasının Kahire’sine geliyoruz: 17 yaşında Eliahu Hakim ile 22 yaşında Eliyahu Bez Zouri, 22 Mart 1945’te bu kentin Merkez Cezaevi’nde asılarak idam edilmişlerdi. Bugün bu iki gencin adlarını ve niçin idam edildiklerini çok az kimse anımsıyor. O ise bu iki genç, Türkiye’de İstanbul’un hemen yanı başında yaşayan ve Türk Dışişlerinin önlemek için büyük çaba harcadığı, ancak kadın, çocuk, yaşlı genç 764 kişinin, onlara reva görülen ve aylarca süren işkence ve zulüm yetmezmiş gibi hunharca öldürülmeleri ile noktalanan Struma faciasının öcünü aldıkları, bu insanlık suçunun önde gelen sorumlularından birini cezalandırdıklarına inandıkları için asılmışlardı!”

 

Onlar, asıldıkları bu kentte, 6 Kasım 1944’te, Churchill’in Savaş Kabinesi üyesi, devlet bakanı, İngiltere’nin Ortadoğu’daki en üst düzey yetkilisi ve tam adı Walter Edward Guinnes Moyne olan Lord Moyne’yi öldürmüşlerdi! Nedenini aşağıda göreceğiz.

 

Dönüyoruz Struma’ya.

 

Romanya’dan İstanbul’a üç günlük bir yolculuktan sonra varabilmişlerdi. Bu üç gün boyunca günde yalnız 15 dakika temiz hava soluyarak, üst üste yığılmış bir durumda, çoğu kendilerine sıra gelmediği için tuvalet gereksinmelerini kova ve benzeri kapları kullanarak geçirmişlerdi. Bu koşullarda İstanbul’da 70 gün daha bekletildiler. Bunlara bir de İstanbul’un o rutubetli soğuğu eklenmişti.

 

  1. gün, topluca öldürüldüler!…

 

Bu noktada bir gerçeğin altını önemle çizmek gerekiyor. Struma’nın İstanbul’da alıkonulup Filistin’e gönderilmemesinin ve yolcuların karaya çıkmalarına izin verilmemesinin Türkiye ile doğrudan bir ilişkisi bulunmuyordu. O dönemde Filistin İngiliz yönetiminde olduğu, İngilizler de Yahudilerin Filistin’e gelmelerini engelleyip onlara vize vermedikleri ve Struma’daki yolcular kaçak olarak Filistin’e girmesinler diye gemiyi bırakmaması ve yolcuları karaya çıkarmaması için Türkiye’ye baskı yapıldığından Struma bu acı sonla karşılaşmıştı. Kaldı ki, bildiğimiz gibi bütün savaş boyunca Yahudilerin, hattâ onlara sahte evrak düzenleyerek Nazi zulmünden kaçmalarına yardımcı olmuştu. O halde, Struma’dan bazı yolcuların çıkarılması için her şeyden önce İngiltere’nin onlara vize vermesi gerekiyordu.

 

1917 Balfour Bildirisi ile Yahudilerin Filistin’e göçlerine olanak sağlanması, bu tarihten başlayarak İngiliz hükümetini Araplar karşısında zor durumda bırakmıştı. Arapların Yahudi göçüne tepkileri sert olmuş, hattâ 1929’daki ayaklanmaları sırasında 160’dan fazla Yahudi’yi öldürmüşlerdi. Almanya’da 1933’te Nazilerin iktidara gelmesiyle yoğunlaşan Yahudi göçü ise Arapların da buna daha şiddetli bir tepki göstermeleriyle sonuçlanıyordu. O ise, Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da Almanlara karşı yürütülen savaşlarda İngilizlerin Arap desteğine gereksinmeleri vardı. Kaldı ki, bu savaşlar Arap topraklarında yürütülmekteydi.

 

Öte yandan Ortadoğu, İngiltere’nin sömürgeleri içinde vazgeçemeyeceği yerlerdi. Şu halde, II. Dünya Harbi boyunca Yahudilerin Filistin’e göçlerine olanak tanınması, İngilizlerin bu topraklar üzerindeki denetimlerinin yitirilmesine yol açacaktı. Bütün Hristiyan dünyasında var olan Yahudi düşmanlığı da buna eklenince, İngiltere Yahudilerin Filistin’e göçlerini engellemek amacı ile her türlü engel ve önleme başvurdu.

 

İngiltere bununla da yetinmedi. Savaş başlarken, Nazi yanlısı oldukları için sürgüne gönderdiği ya da kendileri kaçan Araplara yeniden kucak açtı. Bunların başında da Alman yanlısı eski Filistin Müftüsü geliyordu. Bu nedenle de Amerikalı diplomat Hirschmann, “Şuna kaniyim ki, her tarafsız gözlemci, İngiltere’nin sömürgecilik kaygıları ile faşizm yanlısı Arap toprak sahiplerini, bu faşizmin kurbanlarının güvenliklerine ve geleceklerine yeğlemiş olduğu sonucuna varmalıdır” derken bir gerçeği dile getirmektedir.

 

Zor durumdaki soydaşlarına yardım etmek isteyen Filistin’de bulunan Yahudiler ile İngilizler arasında kıyasıya bir kapışma alıp yürümüştü. Struma’nın batırıldığı günlerde Filistin’de iki Yahudi örgütü İngilizlere karşı ardı ardına terörist eylemler gerçekleştirmekteydi. Bunlar Irgun Zvai Leumi (Ulusal Askerî Örgüt) ve Avram Stern tarafından kurulan Stern Grubu idi. Hemen her gün İngiliz askerleri kaçırılıyor, polisler öldürülüyordu, karakollar bombalanıyordu. Yahudiler, İngiltere’nin Filistin Yüksek Komiseri Sir Harold Mac Michael’e karşı da bir suikast düzenlemişler, ancak Yüksek Komiser bundan hafif yaralarla kurtulmuştu. Sir Harold Mac Michael de bunlara karşı acımasız bir savaş açmıştı. Yüzlerce Yahudi tutuklanmıştı, sürgüne gönderilenlerin arkası kesilmiyordu, hapis cezaları ise birbirini izliyordu.

 

Struma, işte bu ortamda Köstence’den denize açıldı. İngiliz ajanları daha Struma denize açılmadan bunu öğrendiler ve geminin denize elverişsiz olduğunu öne sürdürterek işin başında bu 769 Yahudi’nin Filistin’e gelmesini engellemeye çalıştılar. Bu girişim başarısız kalınca, Türkiye’ye baskı yaparak geri çevrilmesi yoluna gittiler. İngilizlerin Türkiye’ye baskı yapmak için ilginç sayılabilecek yöntemlere başvurduklarını da görüyoruz. Örneğin, İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği’nin Türk Dışişleri’ne bildirdiğine göre Struma’da Alman Amirali Canaris’in üç casusu bulunduğundan, ancak bunların kim oldukları saptanamadığından bu 769 Yahudi karaya çıkarılmamalıydı. Üstelik karaya çıkmalarına izin verilirse karadan Filistin’e gitmek zorunda kalacaklar, o sırada Alman nüfuzunda olan Suriye’den geçerken öldürüleceklerdi. Demek ki, İngilizlere göre en iyisi, bu Yahudilerin bu üç casus ile birlikte ya denizde boğularak ya da Romanya’ya geri gitmeyi başarırlarsa orada Naziler tarafından (doğal olarak bu durumda casuslar kurtulurlardı ama bunun zararı yoktu herhalde) öldürülmeleriydi. İngilizler, Yahudi kuruluşlarına ise önce 769 kişiye Filistin’de verilecek ekmek olmadığını öne sürdüler. Filistinli Yahudiler de, kendi yiyecek karnelerini yeni gelenlerle bölüşeceklerini söylediler.

 

Bu kez de Mac Michael, bu Yahudilerin Almanya’nın müttefiki olan Romanya’dan geldiklerini, bu nedenle de içlerinde Gestapo ajanları bulunabileceğini öne sürdü. Filistinli Yahudiler, eğer İngilizler bu insanların arasında gerçekten Alman casusu bulunduğuna inanıyorlarsa, tümünü birden savaşın sonuna değin, enterne edebileceklerini belirttiler. Yeter ki, şimdilik ölümden kurtulsunlardı. Yine de “olmaz!” diyecekti İngiltere.

 

Struma’nın batırıldığı haberi Filistin’e ulaşır ulaşmaz, 27 Şubat 1942 tarihli The Palestine Post’un bildirdiğine göre 12 saatlik bir genel greve gidildi ve İngilizlere karşı protesto gösterilerine başlandı. Kudüs’teki İngiliz hükümet binasına bomba konuldu, Stern Grubu tarafından Filistin’de duvarlara yapıştırılan afişlerde Sir Harold Mac Michael 800 kişinin katili olarak ilân edildi. Ve Stern Grubu’nun iki genç üyesi Struma cinayetinden İngilizleri sorumlu gördükleri için Lord Moyne’u öldürdüler. Yıllar sonra İsrail’de Lord Moyne’un öldürülmesinin nedeninin Struma olduğu resmen kabul edilecekti.

 

İngiltere’nin Struma yolcularına karşı izlediği tutum, bu ülkede de sert eleştirilere hedef oldu. Avam Kamarası’nda Sir Josiah Wedgwood, Struma olayının içyüzüne şu sözleri ile ışık tuttu: “Gizli bir faşizm Ortadoğu’da hüküm sürdüğü ve Whitehall’da (Londra’da, Westminster’deki eski İngiliz kraliyet sarayı. – B.O.) da sinsice gizlendiği için Yahudi özgürlüğüne ve İngiliz çıkarlarına karşı bir sabotaj gerçekleştirilmiştir. Yahudileri sevmiyor, onlardan yararlanmak istemiyor ve Balfour Bildirisini kabul etmiyorlar. Bu bildiriyi hükümsüz kılmaya kararlıdırlar… Bunlar için bu Yahudilerin Struma’da boğulmaları Filistin’e ayak basmalarından yeğdir. Bunlar Yahudilerden bu denli nefret etmektedirler. Struma’yı Nazilere gerisin geriye gönderenlerin prototipleri ve liderleri Hitler ile birlikte yan yana asılacakları günü görmek isterim”.

 

Ne savaş sırasında ne de o günden bu yana hiçbir ülkeden, Struma’nın kendi deniz kuvvetlerine ait bir denizaltı tarafından batırıldığına ilişkin resmî bir açıklama yapılmış değil. Buna karşılık, II. Dünya Harbi’nden yıllarca sonra bile Almanların Struma’yı kendilerinin batırmadıklarını kanıtlamaya çalıştıkları görülmektedir.

 

Gerçekte Almanların, Struma’yı batırmalarında değil, fakat bu geminin Filistin’e sağ salim ulaşmasında çıkarları vardı. Şöyle ki, yukarda anlatıldığı veçhile İngilizlerin Filistin – Araplar – Yahudiler karşısında izlemiş oldukları politikanın, onları bu durumda güçlükle karşılaşmalarına yol açacaktı. Kaldı ki, Romanya’nın Alman güdümünde olduğu ve Alman askerlerinin bu ülkede bulundukları bu sırada:

 

1 – Almanlar, Struma daha yola çıkmadan bunu engellerlerdi. Unutmamalı ki, haftalarca gazetelere ilânlar vererek bu Yahudilerin Romanya’dan Struma ile ayrılacakları duyurulmuştu. Başka bir deyişle, bu 769 kişi Romanya’dan gizlice ayrılmış değillerdi.

 

2 – Varsayalım ki herhangi bir nedenle geminin Köstence’den ayrılmasına Almanlar engel olamamışlardı. O zaman eğer bu gemiyi batıracaklarsa niçin İstanbul’a ulaşmasına izin verdikleri sorusu yanıtsız kalacaktır.

 

Buna karşılık, Struma’nın Boğazlardan geçtikten sonra yoluna devam ederek Filistin’e varmış olduğunu düşünelim. Bu durumda İngiltere büyük bir sorunla yüz yüze kalmış olacaktı, ta oraya değin bin bir güçlükle ulaşabilmiş bu Yahudileri gerisin geriye çevirirse (‘Nereye? ’ diye sormak gerekir) Filistin’de yaşayan Yahudileri bu kere olduğundan daha çok hınçlı bir biçimde karşısına almış olacaktı. O halde Struma’nın Filistin’e (Hayfa’ya) gitmesi, bu durum İngiltere’nin başına büyük bir sorun olacağı için Almanların işine gelmekteydi.

 

Üstelik Almanya’nın Ankara Büyükelçisi von Papen’in görüşü, bu insanların Filistin’e gitmelerinin İngilizleri güç durumda bırakacağı ve hattâ bu durumdan kurtulmak için Struma’yı batırmak zorunda kalacakları ve Almanya’nın da bunu propaganda malzemesi olarak kullanabileceği yolundaydı.

 

İngiltere ise Yahudi göçmenlerini Filistin’e geçmelerinden o denli kaygılanıyor ve bunu engellemek için öylesine çaba harcıyordu ki, müttefik Amerika’nın Yahudi mültecilere yardımcı olması için Türkiye’ye gönderdiği Hirschmann’ı istihbarat elemanlarınca adım adım izletiyor ve kendisinin savaştaki en büyük desteği Amerika’nın bu diplomatı için salt bu nedenle koca bir dosya tutuyordu.

 

Struma’yı hangi ülkenin denizaltısının batırmış olmasının muhtemel olduğu hususlardaki varsayımlara girmeyip konuyu burada bırakıyoruz.

 

Struma olayı, Türkiye’nin buna bulaşmış olmasıyla ilk bakışta bir Türk – Yahudi ilişkisi konusu olarak görünmüşse de bunun aslında çok açık bir Yahudi – İngiliz ilişkisi sorunu olduğu aşikâr oluyor.

 

[1] Halûk Karabatak.  – 1934 Trakya olayları ve Yahudiler, in Tarih ve Toplum 146, Şubat 1996.

[2] Avner Levi.  – 1934 Trakya Yahudileri olayı. Alınamayan ders. İn Tarih ve Toplum 151, Temmuz 1996.

[3] İnönü, bu beyanlarında ne dereceye kadar samimi idi? Olayların başından itibaren kullanılan “İnönü’nün ‘arzusu’ ve ‘emri’ teması”nda hiçbir hakikat payı yoktu?…

[4] Ayhan Aktar. – Trakya Yahudi olaylarını ‘doğru’ yorumlamak, in Tarih ve Toplum 155, Kasım 1996.

[5] Toprak’ın makalesini aşağıda okuyacağız.

[6] Rifat N. Bali.  – Yeni bilgiler ve 1934 Trakya olayları II, in Tarih ve Toplum / 87, Temmuz 1999.

[7] Rifat N. Bali. – Kohen, Moiz (Tekinalp), in Yaşamları ve yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, YKY, 1999.

[8] Zafer Toprak.  – 1934 Trakya olaylarında hükümetin ve CHP’nin sorumluluğu, in Toplumsal Tarih 34, Ekim 1996.

[9] Bu kitabın yazarı da, 1920’li yıllarının ilk yarısında bu hikâyeleri dadılarından dinlemiş olduğunu hatırlıyor.

(367) Tıpkı İtalya’da ‘Duce’, Almanya’da ‘Führer’in yaptıkları gibi…

(368) Tarafımızdan belirtildi.

(369) Çetin Yetkin.  – Struma olayı’nın içyüzü, in Cumhuriyet 12-18.12.1993.