Fot. 258’deki nazarlık takımında, en sonra tekrar ele alacağımız boynuzun dışında solda, tel çembere bir ağ içinde asılı olarak bir soğan, keseler içinde bakla, çörek otu…, rüzgârdan sallandıkça ses çıkarıp cinleri kaçıran küçük çıngıraklardan başka boncuklar, biberler dikkati çekiyor. İstanbul’da Alemdağ-Taşdelen yolu üstünde bir elektrik motorları fabrikası inşaatı sırasında haylice yüksek bir yere Doğu Karadenizli inşaat kalfa ve işçileri tarafından asılmıştı (1970).
Şimdi Adana menşeli bir gazete haberini aynen aktaralım.
“Bibere tapan ‘Biberî’ler, hem dil, hem de el orucu tutuyorlar”.
“Şakirpaşa semtindeki bir sokak içinde üç gün önce ‘Biberî’ tarikatı fedailerinin giriştikleri saldırı sonunda öldürülen iki kişinin katil sanıklarından M. Eke ile M. Çakır, halen yakalanamamıştır. Emniyet Müdürlüğü ‘Biberî’ tarikatının merkezlerinden biri olarak belirtilen Elâzığ’a ve Bor ilçesine ekipler göndererek, iki sanığı sıkı şekilde aratmaktadır. Aliye Emrecan adındaki tarikat başı kadın da sanıkların yerini göstermesi için polis nezaretinde Elâzığ’a götürülmüştür…”
“Yurdumuza uzun yıllar önce Hindistan’dan geldiği anlaşılan ‘Biberi’ tarikatı halen Diyarbakır ve Adana çevrelerinde yaygın haldedir. Bu tarikatın şimdiki merkezinin Suriye olduğu, eski Suriye Cumhurbaşkanlarından Hınnavi’nin[1] de bu tarikat mensubu olduğu bildirilmektedir. ‘Biberî’ler biberi mukaddes kabul ederler ve kadınlı-erkekli bir arada ayin yaparak “hû” çekerler. Kadınlar oruç zamanı hiç konuşmazlar. Buna “dil orucu” denmektedir. Ayrıca kadınların erkeklere el vermemesini emreden bir de “el oruçları” vardır. Adana’da bu tarikatın kadın şeyhi Aliye Emrecan’dan başka bir de soğuk demircilik yapan erkek şeyhi bulunduğu[2] bildirilmektedir. ‘Biberî’lerin parolası ‘çoğalmaya bakın’dır”[3]
Bu vesileyle, taburumuzda “ketebe sınıfı’ından bir subay arkadaşımızın annesinin öptürmek üzere kesinlikle erkeğe el vermediğini (1949) hatırlamış oluyoruz. Bu arkadaşımız Yıldızeliliydi (Sv).
“Bugünün Türkiye’sinde (Yunus ve Kaygusuz’a) benzer ilham halleri gözlenebilir. ‘Yeni Yunus Emre’nin durumu bu tabii hadiseye ışık tutabilecek gibi görünmektedir. İsmail Emre (ölm. 1973), ancak birkaç kelime okuyabilen, Adana’nın bir demircisidir. 1940’dan beri, trans halinde inşat ettiği çok sayıda, geleneksel şekilde mistik İlâhi meydana getirmiştir. Bu ilâhilerden ikisinin “doğuş”u sırasında, 1958 Aralık ayında ısıtma tertibatı olmayan bir otomobilde, Ankara ile Konya arasında, dışarıda ısının sıfırın altında eksi üç derece olduğu, bir günde, bu mutasavvıfın derunî harareti otomobilin camlarını buğulandırmıştı ve hiçbirimiz yolculuğumuzun son saatlerinde soğuktan şikâyetçi olmamıştık” diye anlatıyor, A. Schimmel[4] Bu sözü edilen demircinin, Biberî şeyhi demirci ile ayni kişi olduğunu aşağıda göreceğiz.
Biberî’ler hakkında herhangi ciddî bir kayda rastlayamadık. “Biber” sözcüğünün Sanskrit “pippali”ye bağlandığını, Anadolu’da ıssıot, kotere gibi yakıcılıkla, yani son tahlilde ateşle ilgili sözcüklerin bu bitki karşılığında kullanıldığını daha önce anlatmıştık.[5]
Pippalada, Atharva-Veda’nın bir mektebidir. Atharva, dördüncü Veda olmakta olup bunu vahiy yoluyla elde eden rahip de Atharvan’dır. Bu zat Rig-Veda’da ateşi “öne sürmüş” ve “ilk zamanlarda kurban sunmuş” olarak temsil edilir. Mitolojik olarak Brahma’nın, Tanrı bilgisini aktardığı büyük oğlu olarak kabul edilir. Daha sonraki çağda Angiras’la özdeş kılınmıştır. Bu sonuncusu ise beşerin on atası Prajapatis’lerden biridir. Vahiy yoluyla kanunlar vaz etmiş bir heyetşinastır. Ayrıca Müşteri gezeğeninin kendisi ya da naibi olduğu farz edilmiştir. Ona “tanrıların rahibi” ve “kurbanın sahibi” denirdi. Adı da “ateş” karşılığında olan agni ile aynı kökten gelmektedir ki bu yüzden Angiras adı Agni’nin bir sıfatı ya da müteradifi olarak kullanılırdı.
Agni (Agnis = Ignis) ise, daha önce gördüğümüz gibi, Hindu ibadetinin en eski ve en mukaddes maddelerinden olan ateştir. Üç safhada, gökte güneş, havada şimşek, yerde adi ateş (ve… biber?)[6] şeklinde tezahür eder.[7] Bu veriler, biberin ateşin bir sembolü olarak kabul edildiği (“kuru ateş-harr-ı yâbis”), Biberî’lerin de ateşperestlerin devamı oldukları kanısına kuvvet kazandırıyor. Bugünkü İran parlamentosunda Zerdüştî’lere resmen kontenjan ayrılmamış mı? Ama genellikle güney ve güney-doğu illerinde yaygın olan bu tarikat inancının Doğu Karadenizli bir nazarlığa nasıl atladığı sorunu güncelliğini koruyor.
Anadolu kadın baş süslemeleri arasında bir de “biber oyalı Bursa başı” çıkıyor karşımıza. Bunda oya işçiliğiyle meydana getirilmiş kırmızı biberler, alın ve şakaklar üzerinde sıra sıra sarkmaktadır.[8] Her davranışın, giyim, süslenme, raks, yemek adabı… nın bir aslî manası, “evvel zamanlar”da vaki olmuş bir modeli olduğu noktasından hareketle buradaki biberlerin de mutlaka bir sembolizmi hâmil bulunmaları gerekir.
Diyanet İşleri Başkanlığının 1964’de yayımladığı “Biberî Tarikatı Hakkında” adlı bir küçük risalede[9], bu tarikatın öncüsünün İsmail Emre (Yeni Yunus Emre) lâkabını kullanan Halil Develioğlu adlı Tarsus’lu bir vatandaş olduğu yazılı. “Halil evvelâ Rufaî, Kadiri, Bektaşî, nihayet Nakşibendî tarikinin Halidî koluna mensup Seydişehir’li Hacı Abdullah Efendi’ye bağlanmıştır” deniyor. Meğer “biberiye” adı da, yine bu risaleye göre, acı biberle çile çıkarmalarından, biberli ve baharlı yemekleri tercih etmelerinden geliyormuş.
“İsmail Emre… daha ziyade Melâmîliğin tesiri altında kalmıştır (s. 3). Son devir Melâmîliği ise Kalenderîliğe ve Vahdet-i Vücut felsefesinin daha ziyade Vücudiye tarzına meyledip şeriat ve ittikaya önem vermeyen bir laübaliliğe kaydığından İsmail Emre de bu cereyana uymuştur…” (s. 4). Ve ekleniyor: “bu zatlar Allah’ın bizzat kendisini buldukları için daha ileri giderek oruç, namaz ve hac gibi farzları da Allah âşıkları için birer kayıt, birer bağ telakki etmişlerdir” (s. 4)…
Çilenin ne için acı biberle çıkarıldığını söylemeyen risale, bütün güney ve güney-doğu illerimizde acı biberli ve baharlı yemeklerin çok revaçta olduğunu unutmuş görünüyor. Aslında burada izah gayretinden çok “rafızî”, sunna’ya muhalif bir davranışın tenkit ve tekzibi görülüyor. Oruç tutmayıp namaz kılmayan, dolayısıyla orthodox imama hiçbir surette yüz vermeyen bu tarikatın makbul sayılmayacağı aşikârdır. X. yy.ın, yani Arap-İslâm gücünün zirvede olduğu bir çağda “gönül Mecusî kutsiyetinin cazibesine kapılırken, yüzü Kâbe’ye döndürmenin manası yoktur. Allah senin muhabbetini kabul eder ama namazını kabul etmez…” dememiş miydi Semerkand’lı büyük şair Rudak’?[10] Anlaşılan kolay kurtulunamıyor Zerdüşt’ün “cazibe”sinden. Yenişehirli Avni de aynı fikirde görünüyor:
“Vaizâ, terbiyeti nefsin içindür taat.
Yoksa Allah’a ne taat ne ibadet lâzım”…
Ve nihayet
“Sofuyu saki-i bezm etmededir cana sefâ
Bastırır dirler, acı acıyı meşhur mesel” (Hâtem)
[1] 1949’da Cumhurbaşkanı Zaim’i bir askerî darbeyle deviren Albay Hunnavi.
[2] Akla Hephaistos geliyor: ateş tanrısıydı, demir ocaklarının ve maden işleme sanatlarının ustasıydı.
[3] Cumhuriyet, 6 Ağustos 1968.
[4] Mystical dimensions, s. 337.
[5] Bkz. C. I, s. 455-6.
[6] Bizim mülâhazamız.
[7] J. Dowson.- A classical dictionary, ilgili maddeler.
[8] Bkz. ML, “Baş süslemeleri”, fotoğraf, üstte, ortada.
[9] Ank. 1961, Beyazıt Millî Kütüphane, kayıt No. 118483.
[10] W. Barthold – F. Köprülü.- İslâm medeniyeti tarihi, 1962, s. 84 ve C. I, s. 138.
( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.
