Ziraat mi, Sanayi mi?

Aralık 13, 2017
Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Ziraat mi, Sanayi mi?

Ziraat Mi, Sanayi Mi?

Teknik Haber, 30 Ocak – 6 Şubat 1961

 

Cumhuriyetimizin kuruluş tarihinden beri ziraatçı veya sanayici olmamız gerektiği hususu zaman zaman gazetelerde münakaşa konusu olmuş ve sonunda, “memleket nüfusunun yüzde doksanının köylü olması hasebile ziraatçı olmamız lâzımdır” gibi basit bir mülâhaza ile fasit dairenin içinde rahat edegelmiş ve kara sapan da her türlü verimini kaybetmiş topraklarda çilesini doldurmaya devam etmiştir.

 

Osmanlı İmparatorluğu ekonomik kudretini topraktan elde ettiği rant ve fütuhat harplerinin temin ettiği ganimet esasına istinat ettirmiş, zamanının en yüksek enerji mübeddilesi olan denizi ihmal etmiştir. Böylece de deniz devletlerine nazaran handikape duruma düşmüş ve aralarındaki mesafe gün geçtikçe açılmıştır. XIX. asır iptidalarının uzattığı son imdat simidi buharı da çeşitli sebeplerden tutamayan bu koca İmparatorluk, ölüm fermanını daha Tanzimat’ta kabullenmiş ve bir asır kadar süren ihtizar devresinden sonra nihayet tarih sahifeleri arasına gömülmüştür. Devamlı harpler, muhaceret ve yangınlar elde kalan son servet terakümünü de eritmiş, bizlere miras olarak büyük bir fakirlik kalmıştır. Ana hatları ile bu büyük devletin inkıraz sebepleri hirfetten endüstriye geçememiş olmasına bağlanmışken murisin bu acı tecrübesinden hiç ders almamışçasına hareket etmiş olmamızın izahını aşağıda yapacağız.

 

Bugün, yalnız iptidaî madde istihsal edip bilcümle mamul malı dışarıdan ve hususî ile bir metropolden satın alan memleketlerin adı kolonidir. Diğer taraftan herhangi bir enerji şeklini elde etmek için sarf edilen enerji ile elde edilen arasındaki müspet farka “enerji fazlası” (surplus energy) denmektedir. İptidaî madde istihsali ise çok düşük bir enerji fazlası temin ettiğinden bu durumda olan memleketlerin fakir kalmaya mahkûm oldukları aşikârdır. Yukarıda münakaşa konusu olan ziraat ise yalnız ve yalnız iptidaî madde istihsalinden ibarettir. Elde bulunan enerji miktarı insanın iktidarını tahdit ettiği gibi arzularının istikametine de tesir eder. Umumî olarak yalnız gıda maddesi üretimine bağlı bir milletin düşük enerji sistemi kendisini böylece devam ettirip durur. Nüfus miktarı, sosyal teşkilât, enerjisinin kullanılması ve istihsal arasında, bozulması son derece müşkül bir muvazene teşekkül eder… Bunun neticesi olarak modern teknolojinin köylü cemiyetler üzerinde icra ettiği tesir, tahminlerin daima çok altında kalmaktadır. Ayrıca enerji (return)unun devamlı şekilde azaldığı cemiyetlerin daha yüksek (surplus) elde eden komşuları tarafından boyunduruk altına alındıkları da, tarihî gerçekler meyanındadır.[1]

 

Şu halde ne yapıp yapıp enerji (surplus)ünü artırmak gerektir. Bunun için iki muvazi yol vardır: Toprağın return’unu yükseltmek ve sınaî faaliyet.

 

Tarıma elverişli geniş toprakları olan bir memleketin bu topraklardan azami derecede istifade etmeyi istemesi kadar tabii ve doğru bir düşünce olamaz. Toprak veriminin artırılması hususundaki teknik teferruat konumuz dışında olup münakaşamız bunun umumî hatlarına inhisar edecektir. Ortada üç faktör vardır:

 

1- İnsan faktörü: Toprağı işleyecek olan insanın eğitimi, sıhhi durumunun ıslahı, köy mefhumunun rasyonel esaslara göre değişmesi, bu faktörün düzenlenmesi için elzem hususlardır. Batı Almanya köylerinin durumunun dâhil çoğu yerde modern çiftlik usullerinin tatbikine elverişli olmadıklarından şikâyet edilmekte iken[2] bu elverişsizliğin bizde evleviyetle mevcut olduğu münakaşadan varestedir. İskân sistemimizin memleket ölçüsünde yeniden tanzimi, ziraî verimin artırılması şartlarının başında gelenlerdendir.

 

  • Toprak faktörü: Malûm sebeplerden üstündekilerini besleyemez hale gelmiş topraklarımızın kurtarılması, bugünkü şartlara göre yedimizde bulunan imkânları çok aşan meblağları icap ettirmektedir. Yalnız erezyon’un önlenmesi ve sulama işleri için senede yedi yüz milyon ilâ iki milyar dolarlık yatırım yapmak gerektir![3] Buna yeni orman sahalarının tesisi, toprağın gübrelenmesi, feyezanlardan korunma vesaire de ilâve edildiğinde ihtiyaçların azameti meydana çıkar.

 

  • Teçhizat: Toprağın işlenmesi, ürünlerin nakli vesair hizmetler için gerekli teçhizat dahi ayrıca mühim yekûn tutmaktadır.

 

Kısaca tahlilini yaptığımız ve ziraî kalkınmamız için elzem olan bu üç faktörün düzenlenmesinin icap ettirdiği büyük mikyastaki malzeme, teçhizat ve teknik personeli mevcut imkânlarımızla ithal edemeyeceğimize göre bunları istihsal etmek mecburiyetindeyiz, demektir. Bu da birbirine bağlı çeşitli ve büyük mikyaslı sanayinin kurulmasını gerektirmektedir. Farzı muhal olarak, bunları ithal etmek imkânına sahip dahi olsak, bunu ancak bir kere için yapabiliriz ve dünya piyasalarında ürünlerimizin fiyat ve kalite bakımından tutulmasını idame etmek üzere teçhizatın yenilenmesi ve toprağın tabi tutulduğu muamelenin tazelenmesi lâzımdır ki buna artık takatimiz, hayalî olarak dahi yetmez.

 

İkinci muhal faraziye olarak, bunu tahakkuk ettirebildiğimizi kabul etsek elimize ne geçecektir? Nihayet istihsal ettiğimiz iptidaî maddeyi biraz daha fazla mamul mal ile mübadele edeceğiz. Yani kaba çalışma mahsulünü teknik faaliyetinki ile tartmaya çalışacağız. Terazi kefesinin hangi tarafa sarkacağı peşinen malûmdur. Maden istihsali için de bu mülâhazalar aynen caridir. Burada ayrıca rezervlerimizin geri gelmeyecek şekilde tükenmesi de bahis mevzuudur.

 

Binaenaleyh, senelerce devam edegelmiş kısır münakaşanın manasızlığı bedihî olmaktadır. Sanayi olmadan ziraatçı olmaya imkân yoktur. Ziraat, tıpkı mensucat, kimya vesaire gibi sanayinin bir şubesinden, ancak onun koltuğu altında neşvünema bulabilen bir faaliyet kolundan başka bir şey değildir. Bunun dışında, bugüne kadar tatbik edilmiş ve netice itibari ile bizleri ciddî tedbirler almaya sevketmiş kara sapan – kağnı sistemini aşmaya imkân yoktur. Bir topluluğun, yalnız tabii veya en basit usullerle elde edilmiş ürünler kullanması, yani ekonominin ancak en iptidaî şeklini bilmesi halinde bütün varlığı iklim ve coğrafya şartlarına bağlı kalır.

 

İkinci dünya harbine kadar Avrupa memleketleri sanayici ve ziraatçı olarak ayrılırlardı. Karakteristik iki kalemde bunların istihsalleri şöyle idi:

Dökme demir (pig iron) istihsali (1939): (ton)

İngiltere hariç, Avrupa’nın sanayi memleketleri: 36.3 milyon

Avrupa’nın ziraat memleketleri: 19.8 milyon

İğ adedi (1938): Sırası ile 62.8 ve 23.8 milyon[4]

 

Bu rakamlardan ziraat memleketlerinin, diğerlerinin ortalama %50’si kadar sanayiye malik oldukları görülür. Şu halde buradaki ziraatçı tarifi, bizim bugüne kadar anladığımız manadan tamamen farklı olup sanayinin bu şubesine nispeten fazla ehemmiyet vermiş şeklinde tefsir edilmektedir.

 

Mesele hangi zaviyen mütalâa edilirse edilsin, süratle ve çok ciddî olarak sanayileşmemiz lüzumu açıkça ortaya çıkar. Zira taşıma su ile değirmen dönmez.

 

“Ziraat memleketlerinde kömürün bulunmaması, bir endüstrinin kurulmasına hiçbir zaman aşılmaz mani teşkil etmez. Hiçbir tabii engel, entelektüel ve medenî kültürün inkişafı ve nakil tekniğinin ilerlemesi ile tahrik edilen insan istihsal gücünün artışını önleyemez…”[5] “Eski bir medeniyete sahip ve istihsal kudreti, iptidaî madde ihracı ve yabancı mamul malların ithali suretiyle inkişaf edemeyen milletler için, endüstrinin inkişaf etmemesi, ciddî ve çeşitli tehlikeler arz eder… Ziraî nüfus kesafetinin artması ve bununla müterafik neticeleri önlemek üzere, toprak rezervlerini tüketmiş bir memleketin, faaliyetini endüstrisinin inkişafına tevcih etmesi lâzımdır… Büyük ölçüde köylüden müteşekkil ziraatçı bir millet, ne iç piyasalara esaslı miktarda mahsul sevk edebilir, ne de mamul malların iyi bir müşterisi olabilir… Böyle bir haletin kaçınılmaz neticesi millî, fikrî, maddî, ferdî ve politik zaaftır… Böyle bir millet hiçbir zaman nüfusunu, hayat standardı ile mütenasiben artıramayacağı gibi eğitimde ve ahlâkî, fikrî içtimaî ve siyasî teşkilâtında hissedilir bir ilerleme kaydedemeyecektir… İmalât endüstrisinin yerleşmesi, milletin manevî kuvvetlerinin, devlet gelirlerinin, millî müdafaanın maddî ve manevî imkânlarının artmasını intaç edeceği gibi millî istikbalin de teminatıdır.”[6]

 

Bu mütearife bu şekilde vazedildikten sonra, endüstrimizin tutmasının icap ettiği istikameti tetkik edelim:

 

Cumhuriyet devrinde tesis etmiş olduğumuz endüstrilerin aşağı yukarı hepsi istihlâk maddesi endüstrisi olup teçhizatını zamanla yenilemek imkânını bulamadığımızdan bunlar, dünyadaki mümasillerine nispeten, çok düşük verimle çalışmaktadırlar. Hâlbuki çok aşağı olan hareket noktamız ve ihtiyaçlarımızın azameti nazarı itibara alındığında, istihsal gücümüzü her an artırmak mecburiyetinde olduğumuz meydana çıkar. Bu da ancak istihsal vasıtalarının istihsaline yönelmekle mümkündür. Şahıslar için mühim olan şey bir gelirin teminidir. Fakat bundan tamamen farklı olarak, bir millet için en ehemmiyetli husus prodüktivitesinin artmasıdır. “İstihlâk maddelerinin istihsali bir milletin günlük ihtiyaçlarının tatminini temin eder. İstihsal maddelerinin istihsali ise milletin müstakbel ve devamlı ihtiyaçlarını karşılamak üzere faaliyetine verdiği şekildir. Kesif bir sarf malzemesi endüstrisi faaliyeti, şahısların büyük zenginliğini ifade ederse de millet olarak zenginleşme manasını tazammun etmez…”[7]

 

Bu kadar açık gerçek karşısında bugüne kadar idame ettirilen ataletin izahını evvelâ ecnebi dostlarımızdan dinleyelim:

 

“… Müstevlinin tardedilmesi dışında hiçbir değişiklik tahakkuk ettirilmemiş ve Türkiye’yi modernleştirme arzusu, herhangi uygun bir sosyal inkılâp projesini içine almamıştır. Köylü aşağı yukarı, geçen asırlardaki iktisadî ve içtimaî statü içinde bırakılmıştır… Türkiye’yi halen idare edenler, Osmanlı İmparatorluğu zamanında idareci sınıfı teşkil etmiş olanlarla ayni tabakadandır… Bunlar bir memur, asker ve toprak sahipleri oligarşisi teşkil etmiş…, Ferdî olarak herhangi bir köylünün ekonomik ve sosyal merdivene tırmanabileceği düşünülemez. İdareci sınıf böyle muhtemel bir inkişafa mani olmak üzere tertibatını almış ve tabii ve hadsî olarak bu inkişafı kolaylaştırmayı ihmal etmiştir. Devlet bürokrasisi, idareci sınıfın statüsünü muhafaza edecek şekilde genişletilmiştir…” [8]

 

Filhakika ciddî bir sanayi hiçbir zaman arzu edilmemiştir. Sanayinin tabii neticesi olan sosyal gelişmeden daima korkulmuştur. Aksi halde idarecilerimizin büyük cehaletini kabul etmek icap eder ki bu faraziye hiçbir suretle doğru değildir. “Bu güne kadar Türkiye’de görülen şey bir plânlı ekonomi olmayıp sermayesi devlet tarafından temin ve kötü idare edilen bir kapitalist ekonomidir… Burada devlet plânlamasının özü yerine şekli alınmış… Bunun neticesi olarak da her iki tarafın üstünlüklerini ihata etmeyen bir kırma şekil meydana çıkmıştır…”[9] Son senelerde ise plânın şekli dahi reddedilmiş, “esas plânın plânsızlıktan ibaret olduğu” büyük alkışlar arasında ifade edilmiştir. Buna muvazi olarak sermayedarlarımız da sanayi tesislerine yatırım yapmayı daima reddetmiş, ithalât ve malî spekülâsyonları tercih etmiştir. Bütün gayretler, Türkiye’de bir sanayi kurmanın imkânsızlığını ispata tevcih edilmiş ve bu yolda, hiçbir metalürji ve presizyon imalâtı endüstrisi olmayan bir memlekette meselâ uçak motoru fabrikası tesis edilmiş, doğarken ölüme mahkûm olunan bu tesis ile de davanın ispatı yoluna gidilmiştir! Son senelerde görülen bazı küçük hareketler dahi yine kendi gayretleriyle tükenmiş dövizler yüzünden hâsıl olmuş ithalât imkânsızlığı karşısında samimî arzuları hilâfına girilmiş teşebbüslerden başka bir şey değildir.

 

Plânlı ciddî bir sanayinin teessüsüne mukavemet eden bu unsurlara dış dostlarımız da faal olarak katılmaktadırlar. Bunlar, hastalıklarımızı doğru teşhis etmekle beraber doğru tedavi hususunda her zaman yanlış yolu göstermişlerdir, esasında işimize gelen yanlış yolu… Onlar da burada büyük endüstrinin mümkün olamayacağı teranesini daima tekrarlamışlar, bizleri ancak bazı sarf emtiasının imâlini yöneltme cihetine tutmuşlardır. Böylece kendi mamul mallarını daha bol miktarda sürebileceklerine ve bilhassa hiçbir zaman iktisadî ve dolayısı ile siyasî, tâbiiyetten kurtulamayacağımıza da haklı olarak inanmışlar ve bunu arzu etmişlerdir. Bu bakımdan iç unsurlarla dış unsurlar arasında mutlak zımnî bir anlaşma vardır. Sanayici dış dostlarımızla buradaki mümessilleri olan ticaret muhitlerince orkestre edilen “iyi kaliteye dayanan rekabetle kalkınma…, küçük sanayinin teşvik edilmesi…” gibi çoktan kıymetini kaybetmiş sloganlar halâ resmî ağızlardan işitilmektedir. A. Smith öleli ise bir buçuk asırdan fazla oluyor.

 

Bu durumda, bedbin olmak için çok sebep var demektir. Zira bayraktarlığını yapmak iddiasında olduğumuz liberal sistemde kalkınmayı başarma imkânına sahip gibi görünen ve böyle kabul edilen zümre, bu kalkınmaya yanaşmamaktadır. Şu halde geriye tek bir çare kalıyor:

 

O da, sistemli bir iktisadî gelişme programının devlet tarafından hazırlanması ve tatbik sahasına konulmasıdır. Esasen iktisadî gelişme olmadan para kıymetini koruma gayretleri de akamete mahkûmdur. Bu hususta da garp dünyasının görüşünü dinleyelim:

 

“Reformların tahakkuku, uzun vadeli bir iktisadî politikayı devamlı şekilde yürütebilmek için müstakar ve kâfi otoriteye sahip bir hükümeti icap ettirmektedir. İstikrarsız ve zayıf hükümetler XIX. Asır burjua devirlerinin bir mirası olup, bu şekil monarşik veya askerî bir icra kuvvetinin aşırı hareketlerinden korunmak maksadıyla ihdas edilmiş idare sistemidir. Burada devlet, iktisadî hayata mümkün olduğu kadar az müdahale etmektedir… Bugün ise, şuurlu bir plânlaşmanın zarureti, kuvvetli bir idare organına ihtiyaç göstermektedir… Politik hayatta derin tahavvüllere yer verilmesi bu sebeplerden elzem hale gelmiştir.”[10]

 

Fikirlere bağlı olarak teknik ve bilmukabele tekniğe bağlı olarak da fikirler hızla tahavvül etmektedir. Bugün gerçek kahramanlık olarak bir lokomotifi imal edebilme kabiliyeti gösterilmektedir. Gıdasını temin etmek için sair kuvvetli hayvanlarla mücadeleyi bırakıp bu gıdanın kurt ve çakallar tarafından ayağına getirilmesini bekleyen aslan, aslan olmaktan çıkmış demektir. Halen iktisadî tâbiiyetle siyasî tâbiiyet arasında hiçbir fark yoktur.

 

Gerek yukarda, gerekse bundan evvelki yazımızda[11] izaha çalıştığımız veçhile, herhangi bir kalkınmanın tahakkuku ancak ciddî sosyal reformun başarılması ile mümkündür. Bu itibarla kalkınma hareketimizin ancak ve ancak devlet eliyle muvaffakiyete ulaştırılabileceği hakikati yine her zaviyeden meydana çıkmaktadır. Normal demokratik yollarla bahsi geçen kuvvetlerle mücadele etmek fertler için mümkün değildir. Bunların hakkından ancak devlet gelebilir. Eğitim, sağlık, bayındırlık vesair mevzular birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olup birbirleri üzerinde derin mütekabil tesir icra etmektedir.

 

Netice itibariyle bütün memleket konularının bir kül halinde ele alınması ve büyük ve uzun vadeli bir millî plân meydana getirilip bunu devlet eliyle tatbik sahasına konulması lâzımdır. Plânlama teşkilâtının devletin birinci derecede bir teşkilâtı ve bu millî plânın, icra organının üstünde olması icap etmektedir. Hükümetler bunu tatbik ile mükellef olmalıdırlar. Yalnız ferdî zenginleşmeyi istihdaf eden liberal sistemden bugün millet ölçüsünde herhangi bir kalkınma beklemek, hayal kurmaktan ileri gitmez.

 

Yine izaha çalıştığımız gibi, plânın belkemiğini ciddî sanayi, istihsal vasıtalarının istihsalini hedef tutan sanayi teşkil edecektir. Zira her şeyden evvel prodüktif kuvvetlerimizi artırmak mecburiyetindeyiz. Endüstrinin tevlit ettiği uyanma ve fikrî disiplin bu kuvvetlerin bir misli daha artmasına say edecektir. Her husus bu sanayinin tahakkukuna göre ayarlanacak ve meydana gelen her yeni endüstri faaliyeti bilmukabele diğer hususların da kalkınmasını intaç edecektir. Bu plân yapılıp her koldaki seferberlik, bundan evvelki yazımızda da belirttiğimiz gibi, bu plân çerçevesi içinde yürütülmedikçe, akamete mahkûmdur.

 

Demokrasinin tarifi zaman, zemin ve ihtiyaçlara göre değişir. Amerika’nın dahi bu yolda birçok tavizler vermek mecburiyetinde kaldığı bir vakıadır. “…Amerikan zenginliğinin esas faktörü, memleket ekonomisine devletin müdahalesidir. Devlet, istikrarı temin etmekte başlıca rolü oynamaktadır… Başkan, müesseselere ne istihsal edeceklerini ve istihsal programlarının da tercih sırasını tespit etmek ve iptidaî maddeleri tevzie tabi tutmak suretiyle bütün sınaî istihsali idare etmek salahiyetini haizdir…”[12] Bu itibarla demokrasi lâfzının arkasına sığınıp memleketşümul bir ekonomik ve sosyal kalkınma plânına karşı koymanın yirmi sekiz milyon insanın hakkına tecavüz etmekten başka bir şey olmayacağı kanaatindeyiz. Yeniden kuruluş devrimizde bütün milleti topyekûn seferber edecek bu büyük millî plânın hazırlanıp tatbik sahasına konulacağını ümit edip, aslanlar arasına girebilmek için bunun dışında herhangi bir çare görememekteyiz. Aynı tezimiz çerçevesi içinde köy kalkınması davamızı da bir başka yazımızda münakaşa edeceğiz.

 

[1]              F. Cottrell. – Energy and Society, sah. 22-38

[2]              O E. E. C. – Agricultural Policies in Europe and North America, sah. 89

[3]              FAO. — Mediterranean Development Project, TURKEY, Country Report, 1959, sah. 1-10-12

[4]              S. N. Procopovicz. – L’industrialisation des pays agricoles et la Structure de I’Economic mondiale aprés la Guerre, sah. 46-48

[5]              Aynı eser, sah. 84

[6]              Aynı eser, sah. 257-258 (F. List’ten istiane)

[7]              B. de Jouvenel – L’Economicle mondiale au XX. éme Siécle, sah. 149-150

[8]              Thornburg – Turkey, an economic/Appraisal, 1949, sah. 37

[9]              Aynı eser, sah. 39.

[10]            A. Philip – La Démocratie industrielle, sah. 235.

[11]            Teknik Haber, 5.12.1960, sayı 156

[12]            J. Chardonnet. – L’Economie mondiale au Milieux du XX. éme Siécle, sah. 75-86.