Kültür Eserleri > THKK 4 - Dokuma ve Giyim Teknikleri > Yine Türk El Dokumacılığı

Yine Türk El Dokumacılığı

Başlı başına halılar konusuna geçmeden önce bazı genellemeler yapıp tali dokumaları (beledi, sumak, zili, cicim…) gözden geçireceğiz.

Tarih boyunca kullanılagelmiş birçok dokuma aletinin günümüzdekilerle benzerliği hayli şaşırtıcı oluyor. Arkeolojik malzemeler bu keyfiyeti bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Çok sayıda örnek arasında konumuzla ilgili olarak Kütahya’daki bir gelin başlığı ile bir Hitit Sfenks başlığı[1], Hitit pabuçları ile Anadolu’daki ucu yukarı kıvrık pabuçlar gösterilebilir ki bu, kültürün devamlılığının bir belgesi oluyor. Bu örnekler gibi eski ve yeni dokuma âletleri arasında birbirine benzeyen çok sayıda örnek bulmak mümkündür.

İplik eğirmede kullanılan âletleri daha önce irdelemiş bulunduğumuzdan bunları tekrarlamayıp bazı hususları belirtmekle yetiniyoruz.

Örekede kullanılan iğler ince iplik eğirmeye yarar. Bunlarda ağırşak daima aşağıda olur. Örekesiz iğler daha büyük, ağırşakları öbürleri gibi geçme olmayıp sabittir ve daha ağırdır, şöyle ki bunlar ince iplik eğirmeye elverişli olmazlar. Bu iğler, ağırşakları aşağı ve yukarı gelmek üzere iki şekilde de kullanılır ve bunlarla otururken, ayakta dururken ya da yürürken ip eğirebilir. İğler çabuk şekil değiştirmeyen sert ağaçtan yapılır, zira eksenin düz olmaması halinde sallantı yapar.

Ahşap dayanıksız olduğundan eski çağlara ait örnek günümüze pek çıkmamış. Bunları ancak kabartma ve sair tasvirlerden görüyoruz. Bunlardan çıkan sonuç şöyle: Değişik bölgelerin iğleri birbirinin aynıdır.

Eski ağırşakların ağırlıkları nedeniyle iğe fazla ağırlık vereceklerinden bunlar ancak iğin ucu yere temas ettirilerek kullanılabilmektedirler (Resim 33’e bkz.)

Şimdi, ilerde uzunca duracağımız, ancak üzerine bazı özet mülâhazalarda bulunacağımız bir önemli konuya değiniyoruz. Dokumalarda motif. Bu, nokta halinde en küçük ve basit bir şekilden madalyon gibi en büyük ve gelişmiş bir biçime kadar gidiyor. Hayvani motiflerde stilize şekilde kartal, güvercin; bitkisel motiflerde her türlü ağaç, selvi; çiçeklerden lâle, karanfil, sümbül; gül, palmet…; geometrik motiflerde üçgen, kare ve her türlü çizgi çeşitleri görülür. Eski ve yeni dokumalar arasında en çok dikkati çeken, hayat ağacı ile çevresinde bulunan canlı şekiller (yılan, aslan…) oluyor.

Bu sembolik motiflere halı ve kilimlerde çok rastlanıyor. En önemlileri kartal, hayat ağacı, demon, el, gamalı haç, tarak, ibrik ve kandil oluyor. Karışık motiflerden çark-ı felek denilen sekiz dilimli bir şekil, XVIII. yy. işlemelerinde görüldüğü gibi müteaddit kazılardan elde edilen ağırşaklar üzerinde de kullanılmış. Bunlardan başka maddî kültür devamını ispatlayan en önemli motif, üç benek motifi oluyor. Özellikle XVI ve XVII. yy.larda hayvan postlarından taklit edilen üç benek ve dalgalı çizgi örgeleri çok revaçta olmuş. Bunun Timur örneği veya bir Buddhism sembolü olduğu söylenirse de esasının, av sahnelerini gösteren eski minyatürlerden de anlaşılacağı üzere kaplan çizgisini ve leopar beneğini takliden yapılmasından ibarettir.[2] Bu motif, özellikle XVI. ve XVII. yy. kumaşlarında, işlemelerinde, çini ve halılarında çok işlenmiş bir desen olmuştu.[3]

Döneceğiz bütün bu sembolizm dünyasına.

* * *

Düz dokumalar

“Düz dokuma yaygı” tabiri, düğümlü “halı”dan farklı olarak tüm düğümsüz zemin döşemelerini ifade etmede kullanılıyor. Dört tür düz dokuma Türkiye’de mutattır: kilimler, cicimler, sumaklar ve sili – zililer; bunların arasında, birçok teknik şekilleriyle kilimler, en yaygın olanlarıdır.

Düğümlü halılar, Doğu düz dokumalarının herhangi bir türünden çok daha kolaylıkla tarihlenebiliyor, şöyle ki bunlar çoğu kez sair sanat ürünü nesnelerle kıyaslanarak ya da onlarla ilişkili olarak geçmişleri saptanabiliyor. XV. yy.dan sonra Batı resimlerinde ve Doğu minyatürlerinde bunların temsil edilmiş olmaları, bu tarihlemeyi kolaylaştırıyor. Bu dönemden sonra Batı’ya ithal edilmiş halılar hakkında belgeler mevcut.

Düz dokumaların geleneği sair sanat eserlerininkinden, hattâ düğümlü halınınkinden bile bağımsızdır. Bu düz dokumalar, daha çok koyun yetiştirici kabile cemaatleri tarafından yaratılmış bir müstakil sanat olarak telâkki ediliyor. Bu insanları belgeleme konusu ilgilendirmiyordu; bunlar gerçekten kayıt tutacak alıcı ya da tüccar gibi kişilerle nadiren temas halinde, kapalı aşiret cemaatleri halindeydiler. Dolayısıyla bu düz dokuma yaygıların tarihi, sürekli bir kabile tarihine tekabül eder. Bunun belli bir tarihte başladığı söylenemez şöyle ki bu, az çok aşiretin efsanesi gibi oluyor.

Bir “kabile grubu”, kendilerine ayrı bir sosyal hüviyet atfeden bir insan – aile topluluğudur. Özetle bu, aynı yaşam biçimini, inanç ve doğal olanakları paylaşan ve kendilerini idare edip savunan bir cemaat olarak tanımlanıyor. Bunların birliği, kendilerini birbirlerine ve yabancılara tanıtma ihtiyacından güç alıyor. Bu grup hüviyeti, karakteristik sembol, tasarım ve renklerle mamulleri aracılığıyla temsil edilip yüzyıllar boyunca gelişiyor ve devam ediyor.

İster göçebe, yarı göçebe, isterse yerleşik olsun, koyun ve keçi yetiştirici aşiret grupları başlıca yünlü mamuller üretirler. Bunların çadırları, çadır duvar ve örtüleri, geniş torbalar, yastık ve yorgan kaplamaları, çocuk beşikleri, eyer torbaları ve yer döşemelerinin tümü yün ya da keçi kılındandır.

Düğümlü ve düğümsüz zemin örtüleri hiç şüphesiz koyun ve keçinin ehlileştirilmesine bağlı olup kamış hasırlar gibi bitki lifinden dokunmuş zemin örtülerinden daha sonra gelişmiştir. Ehlileştirme ile hemzaman olarak göçebeliğin başlangıcı geliyor. Bunun ilk vaki olduğu Orta Doğu ve Orta Asya’da çiftçiler, hiçbir zaman sürülerini yerleşmiş oldukları mahallerden uzaklara götüremezlerdi. Eşek ve devenin ehlileştirilmesiyle hareketlilik kazanmışlar ve hayvanları için daha iyi otlak bulmak amacıyla daha uzun mesafelere göç etmeye başlamışlar. Böylece de Orta Doğu, Orta Asya ve Kuzey Afrika, göçebenin yuvası olmuş. Bu yolla, yayla ve bozkır otlakları gibi daha az meskûn mahaller kullanılmaya başlanmış.

Orta Asya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın koyun ve keçi yetiştiricisi göçebeler başlıca iki tür çadır kullanırlardı: Keçi kılından el dokuması kara çadır, çoğunlukla beyaz yünden sivri keçe çadır (yurt).[4] Kara çadırın menşeinin Mezopotamya olduğu tahmin edilip buradan hem Uzak Doğu’ya, hem de Kuzey Afrika’ya kadar Batı’ya sıçradığı iddia ediliyor. Bu türün evrenselliği onu hem sahra, hem de yüksek bozkırların koşullarına uygun hale getirmiş. Yurt ise Moğolistan ve Türkistan’da gün görmüş ve sonra İran ve Türkiye’ye kadar Batı’ya gelmiş. Daha kuvvetli ve ağır yapısı ve özellikle soğuk iklimlere uygunluğu, yayılmasını sınırlandırmış. Kara çadırı kullanan koyun ve keçi yetiştiricisi göçebelerin yayılma alanlarını gösteren haritaya bakıldığında, bunların alanlarının, geleneksel düz dokumaları imal eden insanlarınkilere tekabül ettiğini söylemek mümkün olmaktadır. Bu düz dokumalara genellikle Doğu düz dokumaları adı verilir.

Koyun yetiştirici cemaatler ve özellikle göçebeler, aynı bölgede sair cemaatlerden daha geleneksel olmuşlardır. Belki de, seyyaliyetleri dolayısıyla değişmeden kalmışlardır. Dış güçler onları rahatsız ettiğinde, bunlar sadece çadırlarını toplayıp başka yerlere göçerler. Çadırları bunların tarihî devamlılıklarının simgelemeye yaramıştır. Ama çadırlar, yüzyıllar önce oldukları şekliyle günümüze çıkmışlar. Çadırlar değişmeyince kilim ve sair dokunmuş mamuller (artifacts) gibi döşemelerin de aynı kalması doğal oluyor. Bunlar aynı işlevi görmekte devam ediyorlar.

Bir kabile grubunun dokumacıları, kendi mamulleri üzerine farklı bir grubun tasarımını işlemeyi düşünemezler. Yaygıları tipik olarak kalacak ve özgül “kabile hüviyeti”ni tanımlayacaktır.

Kilim ve sair düz dokumanın ve daha sonra düğümlü halının kökeninin tamamen farklı olduğu kesin gözüküyor. Bununla birlikte bunların ikisi de koyun yetiştirici cemaatlerden birlikte çıkmışlardır. Halının ticarî mata haline gelişinin öyküsü üzerine şimdilik yayılmıyoruz.[5]

Kuzey – Batı Anadolu’da, Eskişehir yakınlarında bir Phrygia merkezinde kalın yün, keten ve keçi kılı parçaları bulunmuş; bu düzey, M.Ö. 700’e tarihlenmiş. Hem teknik, hem de tasarım olarak bu sonuncu parçalar, günümüz Anadolu’sunda bulunan kilim, zili ve sumaklara yakın.

Bir zamanlar göçebe olup son yüzyıl içinde geniş bir alana yerleşmiş dağınık ethnik gruplar arasında aynı kabile hüviyetini görmek hâlâ mümkün. Balıkesir yakınlarındaki Yüncü Yörük grubu bunun en güzel örneği oluyor. Keza Türkiye’nin birçok yerinde ve bu arada Eskişehir, Balıkesir, Kütahya’da parçalanmış olan Karakeçili aşireti tarafından dokunan Karakeçili kilim örnekleri bulunuyor. Her ne kadar farklı ikincil örge, farklı renk ve yün dokusu varsa da bunlar yine de aynıdırlar.

Günümüzde Hatay bölgesinde Reyhanlı’da dokunan “Reyhanlı” ticarî adı ile anılan kilimler vardır. Çoğunlukla bunların her tarafları aynı terkipte oluyor: Orta alanda bir, iki üç kare ya da dikdörtgen hatları ile içlerinde “eli belinde” örgesi bulunuyor. F. Sümer’e göre Reyhanlı bir zamanlar Sivas’ın hemen Güney’inde Yeni – İl olarak bilinen meralara sahip bir kabile grubu olup Halep’te kışlıyordu.

Kısaca özetlediğimiz bütün bu unsurlar dolayısıyla herhangi bir özel düz dokuma parçasının, parçanın dokunduğu zaman grubunun kökeninden emin olunmadan, herhangi bir özgül bölgenin mamulü olduğunu söylemek zordur.

Müzelerde sergilenen Anadolu geleneksel kilim ve sair düz dokuma yaygılara ek olarak, tamamen farklı bir evrim yansıtan başka bir kilim grubu bulunuyor. Bu XVI ve XVII. yy. kilimleri Osmanlı saray sanatına müzdeviçtir şöyle ki bunların tasarımları, dönemin sair sanat ürünlerinde kullanılanların aynıdır. Bunlar emir üzerine Mısır’da kilim dokumacılar ya da bu ülkeden Anadolu’ya davet edilmiş olanlar tarafından nakkaşhanede çizilmiş resimlere göre imal edilmişler. Bu parçalarda kullanılmış kırlangıç kuyruklu ve kıvrık atkı teknikleri, Kıptî ve daha geç İslâmî döşemeliklere benziyor.

Minyatürler ve tasarımlar üzerinde dikkatli araştırmalarla kilimlerin çadırlarda zemin örtüsü olarak yaptırıldıkları saptanmış. Osmanlı çadırlarında düğümlü halı yerine kilimlerin yeğlenmiş olmalarının birçok pratik sebebi bulunuyor: Taşımak için ağır olmayıp temiz tutulmaları kolay oluyor.[6]

Çeşitli Doğu düz dokumaları arasında kilim en ünlüsü ve yaygını oluyor. Her ne kadar bu bir atkı yüzlü dokuma ise de somut (figüratif) denilen tapestry’den farklı oluyor, şöyle ki bunun gelişmesi eşsiz olup kısmen de kullanımı farklıdır. İslâm’ın sahneye çıkmasından önce Orta-Doğu’da bir soyut eğilim mevcut idiyse de bu din ile birlikte temsilî suretlerin kısıtlanması eğilimi kuvvet kazanıyor. Buna tezat olarak, tapestry dokumada çoğu kez gerçekçi suretleri dokuma ihtiyacı ortaya çıkıyor; bunun sonucunda çeşitli birleşen şekiller ve merkezkaç ve kıvrık atkılar gelişmiş. Bu teknik şekiller hiçbir zaman geleneksel Doğu kilimlerinde birlikte kullanılmamış.

Ülkemizde, kilim dışında en yaygın olarak kullanılan düz dokunmuş yaygı teknikleri, cicim, zili ve sumak teknikleri oluyor.[7]

* * *

Kuşaklar ve kolanlar

Kadın ve erkeklerin bele bağladıkları ensiz dokuma veya örgülere genellikle kuşak; değerli madenlerle süslü deriden yapılmış olanlara da kemer adı verilir. Kolan ise, çoklukla eyer takımlarının hayvanlara bağlanmasında kullanılan ve kuşaklara benzeyen başka bir türdür.

Kuşak ve kolanların, kullanıldıkları yere göre en ve boyları olduğu gibi birbirlerinden ayrı teknikleri de vardır. Süsleri de nakışlı çorap, oya… gibidir. Bu işler, çok eski bir kadın sanatıdır. Bunları, kullanıldıkları yerlere göre başlıca dört sınıfta toplamak mümkündür:

1- Topak evlerde; 2- Çuvallarda; 3- Giyim ve baş süslerinde; 4- Eyer takımlarında ve araba süslerinde.

  • Topak ev hakkında daha önce ayrıntılı bilgi vermiş olduğumuzdan onları burada tekrarlamıyoruz.
  • Çuvallarda kolanlar: Topak evlerde kuşak ve kolan olarak adlandırdığımız dokuma ve yarı örgü dokumaların uğ, ip, bağ adlarını aldığı görülür. Bunlar Afyon civarında rastlanan Türkmenlerin verdikleri adlardır. Başka yerlerde de başka türlü anılırlar.

Ensiz kolanların nakışlı çuval kenarlarına dikilmiş olanlarına kulp adı verilir. Çuvallardaki kolanlar çoğu zaman birleştirilerek dikilmiştir. (Resim 88’deki torbanın da bu suretle meydana getirilmiş olduğunu sanıyoruz). Üsttekiler süslü, alttakiler düzdür. B öylece üst kolanın mukavemeti artırılmış bulunur. Kolanların uç taraflarına yakın kısımları saç ve benzer örgüler yapılarak tutulmaya elverişli bir hale konulur. Süs ve hizmet amaçları mükemmel şekilde birleştirilmiştir (Resim 88).

  • Giyim ve baş süsleri hususunda, kentlerde kadınların düz entari ve erkeklerin gecelik giydikleri zamanlarda bele kuşak bağlanırdı. Bunların uçlarına bazı örgüler yapılır, püsküller takılırdı.

Evde daha çok yaşlı kadınlar bu işlerle meşgul olurdu. 40’lı yıllarda bu işleri unutmamış olanlar da vardı. Çözgüsü bağdaş kurmuş bir kadının iki dizi arasına geçirilir ve iplerden yapılmış gücü tertibatı ile bir kamışa sarılmış atkı iplikleri bu iş için yeterli olurdu. Et satırı şeklinde yapılmış bir tahta, tefe işini görür ve böylelikle dikkate değer süslü kuşaklar dokunurdu.

Kadın giyiminde kuşaklar, dokundukları motifler dışında bazı süsler eklenerek kullanılır. Orta Anadolu’da rastlananların bir kısmı enli, bir kısmı ensizdir. Ensizler bağ işini görürler.

Bu nevi kuşaklara tokurdak ve bazı yerlerde ise tokurcun adı verilir. Ayrıca püsküllerine de tozak denir. Bu kuşaklar, işlendikleri motiflerin adını taşırlar. En makbul sayılanları koç boynuzu, yedidağçiçeği, İstanbullu adını taşıyanlardır.

  • Eyer ve araba süsleri babında, yani esas itibariyle eşya taşıma işlerinde kullanılan süslü eyer ve kolanların bugün en güzel örneklerini Türkmen ve diğer aşiretlerin develerinde görmekteyiz. Yaylaya çıkışta deve katarlarının dündarı sayılan baştaki ilk devenin gerek baş ve gerek diğer kısımları çeşitli türden kolan ve kuşaklarla süslüdür. Bu kolanların kullanıldıkları yerlere göre deniz hayvanı kabukları, makreme örgüleriyle püsküller eklenmiştir ve her birinin kendine özgü adı vardır ve bu ad sayısı yüzü geçer!

Mahrama – mahreme – makreme şeklinde söylenen dokuma, lügat manasıyla kadın başörtüsüdür. O ise ki makreme, dokuma kenarlarına, aynı dokumaların işlenmeden bırakılmış çözgü iplikleriyle araçsız yapılan örgülere dendiği gibi tuğ, tespih uçlarıyla püskül ve kadın giyimine ait peşli entarilerin çevrelerine süs olarak yapılan harçlar da makreme adını alır. Başka bir tanımlamaya göre makreme işleri, çeşitli süs gereksinmelerini sağlayan araçsız, elle yapılan bir tür düğümlü örgü sanatıdır. Eskiden çok geniş bir ihtiyacı karşılayan bu sanat, başta giyim, baş süslemeleri, pamuklu dokumalar ve örneğin tespih püskülleri gibi çeşitli eşyalarda yerini alır.

Köylü ve aşiret kadınları arasında kolan ve kuşaklar başlıca üç yöntemle yapılır:

  • Yer tezgâhlarında. Kolan, büyüklüğüne göre atkılar yere kakılmış çubuklara bağlı çözgüler arasından geçirilerek meydana getirilir. Baştan başlanarak sona doğru kumaş dokuma yöntemlerinin en basit araçlarıyla işlenir.
  • Kondu tezgâhlarında (Resim 89, bkz. s.711).
  • Çarpana (Resim 80) ile.[8]

***

Çarpana dokumaları

Deri, ince ağaç levha, karton, fildişi ve sair malzemeden dörtgen veya çokgen şekilde kesilmiş ve köşelerine birer delik delinmiş dokuma aracına çarpana deniyor (Resim 81). Çarpanaların deliklerinden birer iplik geçirilip bu levhaların 90° veya 180° döndürülmesiyle ve araya atkı atılmasıyla elde edilen şerit halindeki dokumalara da çarpana dokumaları diyoruz.

Bu dokuma işi şöyle oluyor:

  • Çözgü ipliklerinin, çarpanalardan nasıl geçirileceğini saptadıktan sonra bu iplikler renk dağılımına göre geçirilir. Her çarpananın deliklerinden geçen dört çözgü ipliği, uçlarından düğümlenerek bağlanır (Resim 81, üst).
  • Bütün çarpanalardan çözgü ipliklerinin geçirilme işi bittikten sonra her çarpanadan geçen ipliklerin uç tarafındaki düğümler yan yana getirilerek hepsi birden düğümlenerek bağlanır. Buradan sabit bir yere tespit edildikten sonra iplikler Çarpanaları yavaş yavaş, ipliklerin öbür ucuna doğru, dik durumda çekip yürüterek ipliklerin ayıklanması sağlanır. Bu sırada parmaklarla ipliklerin ayrılmasına yardım edilir. İpliklerin uç tarafına yakın bir yere gelince bunları gerdirilip hepsi birden düğümlenir. Buradan da bir kuşak veya sicimle bele bağlanır. İplikler uzunsa, bu ucu da sabit bir yere, bunlar gergin olacak şekilde bağlanır.
  • Kartonların hepsi birden, dik olarak döndürülür. Bu iş yapılırken kartonların (çarpanaların) sıkıştırılmamasına, zorlanmamasına ve ayni harfli köşelerin üst üste gelmesine dikkat edilir. Her çevirişten sonra ağızlığı elle veya kılıç görevini görecek bir araçla iyice açarak aradan atkı ipliği geçirilir.

Bilinen en eski çarpana dokuması, “Ramses kuşağı” denilen bir buluntu oluyor (M.Ö. 3000). En eski uygarlıklardan biri olarak dikkati çeken Mısır’da, yatay ve dikey dokuma tezgâhlarının yanında kuşak ve kumaş için çarpanalı tezgâhlar da kullanılmış. Kumaş dokunan tezgâhlar gibi yatay olup daha küçük boyda yapılmış bulunan bu tezgâhlarda, çerçeveler (gücüler) yerine dört ya da altı köşeli plâkalar vardır.

Mısır’daki kazılardan kesinlikle ortaya çıktığına göre, çarpana dokumasının Ön Asya’da M.Ö. VIII. yy.dan beri kullanıldığı anlaşılıyor.

Kolan kuşak vs.nin dokunduğu çarpananın sınıflandırılmasını yukarda gördük.[9]

* * *

Beledî dokumaları

Beledî, en eski pamuklu dokumalarımızdan birinin adı oluyor. Tarihî kayıtlara göre XVI. yy.da Tire’de, daha sonra da Bursa’da bu dokumalara rastlanıyor.

Bu dokuma, boğası ve alaca gibi pamuklu dokumalardan ayrı bükümde iplikleri haizdir. Bursa’da büküm, boya işleri ve gedikleri dâhil olmak üzere tam teşkilâtla XIX. yy.a kadar devam etmiş. Tire’de ise bu sanat zamanımıza çıkmıştır.

Tire’de bu dokumalar için özel şekilde iplik büken köylüler vardı. Bunlar haftanın belirli günlerinde Tire pazarlarında bu iplikleri satışa arz ederler ve dokumacı esnafı bunları satın alıp boyahanelerde boyatırlardı.

Beledî dokumalara Konya’da Velidî’nin ve diğer bölgelerde Karaoğlan dimisi adı verildiğine rastlanıyor.

Bu dokumalar çift katlı olup iki katı desenleri birbirlerine bağlıyor. İpliklerin bütün derecelerine göre de kalınlaşır. Çift kat olmaları dolayısıyla da hiçbir dokuma bunlar kadar dayanıklı olamaz.

Beledî dokumalardan yatak yüzleri, perde ve sedir örtüleri yapılırdı. Yatak yüzleri, çeşitli enlerde kanat halinde dokunur ve bunların birbirlerine eklenmeleriyle meydana gelir. Sedir ve perdeler de, yatak yüzleri gibi, kanat halinde olup enleri bakımından birbirlerinden fark ederlerdi. Yastıklar ise, yatak ve sedirlik olmak üzere iki çeşit üzerine dokunmuştur. Bütün bu ölçüler, esnafın aralarında kabul ettikleri yasalara göre saptanır ve bunun dışına çıkılmazdı. İmalât, Yiğitbaşı ve Şeyh’ler (esnafın reisleri) tarafından denetlendikten sonra satışa arz edilirdi.

Beledî dokumaların en güzel ve dikkate değer türleri, esnaf bayrakları oluyor. Üzerinde her esnafa ait sembolik bazı motiflerle birlikte ibrik, cami, manzara… gibi bir dokuma tezgâhı için dokunması zor olan şekiller işlenmiştir.[10]

Beledî tezgâhının ayrıntılarına girmedik.

Resim 82’de, önemli bir beledî dokuması örneği görülür. Bu, Bursa’da dokunmuş olup bir sanduka örtüsü olması kuvvetle muhtemeldir. Eskiden Türk büyük ve din adamlarına ait mezar sandukaları üzerindeki puşidelerin (örtülerin) bazen bayrak gibi kullanıldıkları da göz önünde tutulursa bu, bir esnaf bayrağı olarak da kabul edilebilir.

Bugün beledî esnafı arasında düzbastı, altı parmak, evsat, sepet ve halûp adlı desenlerle adlandırılmamış olanlar vardır.

Söylendiğine göre Beledî tezgâhı Tire’ye 300-400 yıl kadar önce Veledî Emin isimli bir kişi tarafından getirilmiş. Kumaşa Veledî adının verilmesi de buradan geliyormuş. Bu kişi Tire’de iki ayaklı (pedahtalı) bir tezgâh yaparak çalışmaya başlamış…[11]

* * *

Evet, çok çeşitli dokuma türü bahis konusu. Bunların günümüzdeki kültürel, sınaî, ticarî değerleri hayli değişik olmakla birlikte, üretilmeye devam edildiklerini görüyoruz. Buraya kadar takrir ettiklerimiz (açıkladıklarımız) ve bundan sonra da anlatacaklarımıza ufak bir ara verip işin felsefesine biraz girerek bütün bu türlerin sosyal yaşamdaki mevkilerinin düzeyinde vaki olan değişmeleri izaha çalışacağız.

Herhangi bir toplumda tekstillerin rol ve tabiatı hem yaygın hem de çeşitli oluyor, şöyle ki bunlar herkese bir türlü hizmet ediyorlar. Tekstiller, az çok her bireyin doğuştan ölümüne kadar günlük ve törensel ihtiyaçlarını karşılamak üzere yaratılıyorlar. Dünya nüfusunun bütün kategorileri içinde bireyler, yaş, cinsiyet, statü, inanç ya da meşgalelerine bakılmaksızın tekstili talep ediyorlar. Tekstiller, tasarım ve işlevleriyle bireyler ve birey grupları sınıf, din, faaliyet, cinsiyet ve saygınlık açısından tefrik etmeye de yarıyorlar. Modanın temeli olarak dokumalar tuhafiye, şekil ve biçim, renk ve doku, elyaf ve hazırlanış tarzı ile kumaşın imal ve bitirilmesi yoluyla fark ediyorlar. Estetikle teknoloji mezcedilerek dokuma sanatları, az çok tüm beşerî faaliyeti temsil edip herhangi bir toplumda değerlendirilmenin ifadesi oluyorlar. Maddî kültürün bir başat terkip edicisi olarak tekstiller belli amaçlara hizmet etmek üzere yaratılıyorlar. İşlevsel ifadelerle bunlar, teknolojinin ürünleri, kültürel bir sanat eseri (artifacts – insan eliyle yapılan şeyler, özellikle en eski adamların sanat eserleri) olarak görülürler.

Bütün dokumalar, günümüzde sadece azar miktarlarda arta kalanlar dâhil, belli mahallelerde belli zamanlarda türemişlerdir. Her dokuma ya da parçası, kullanıcı ile denetleyici arasında bir beşerî çapraşık karşılıklı etki takımını temsil edip kullanıcı ile imalci arasında bir sosyal yanıtı tazammun eder ve bu bazen, satıcı ve alıcı, tüccar arasında bir muamelenin sonucu olur. Ham maddeleri tedarik edenler ve pazar denetçileri, çarşı komisyoncuları ve kalite kontrol memurları da işe dâhil olabilirler. Herhangi bir dokumanın kalite ve görünüşü istek, zevk, bilgi, teknoloji, sosyal gelenekler, estetik tercihler, stil, moda, politik ve ekonomik hal ve şartlar, piyasa koşulları, konutun örgütlenme şekli, hammaddelerin tedarik olanağı ve çevrenin ekolojisi gibi etkenlerin hemzaman olarak birleşmelerinin sonucu olur. Kısaca, imal edilmiş her tekstil, büyük halılardan en ufak parçalara kadar, kendi çevresinin bir ürünü olup bir tarihî hal ve şartlar takımına yanıt olarak yapılıp kullanılagelmiştir.[12] Bizce önemli bir hususu da belirterek bu açıklamamıza son vereceğiz.

Yukarda sözü geçen “teknoloji”, bittabî el dokuması düzeyinde telâkki edilecek olup her dokumanın kendisine özgü yapılış şeklini ifade eder. Bugün artık “ilkel” gibi gözükseler de çuvallar, kuşak ve kolanlar, çeşitli yaygılar ve saire, motif zenginlikleri, renk cümbüşleri, motiflerin sembolizmi… ile en mütevazi konut ve dağınık “yurt’lar için günlük yaşamın bir neşesi olup buralara güzellik ve gönül ferahlığı aşılıyorlar.

 

* * *

 

Kirkitli dokumalar

Sili, cicim, sumak, kilim gibi düz dokumaların ve halının dokunmasında, çözgüler arasından ve dokumanın enine geçirilen atkıları ve düğümleri döverek sıkıştırmaya yarayan ağaç, hayvan kemikleri, hayvan dişleri veya demirden yapılmış el gibi, ya da çatal gibi dişli alete “kirkit”, bu âletin kullanılmasıyla dokunan el dokumalarına da “kirkitli dokumalar” deniyor.

Kirkitli dokumalar içinde kilim, cicim, zili – sili, sumak adıyla anılan, her birinin değişik tekniği olan dokumaların hepsini “Düz el dokumaları” adı altında toplayabiliyoruz.

Kilimleri, en sonunda, “halı”dan önce, başlı başına irdeleyeceğiz.

Kilim, cicim – cecim, zili – sili ve sumak dokumalar, bugüne kadar dağınık olarak Türkiye’nin hemen her yerinde dokunmuş ve dokunmaktadır. Ülkenin doğal koşullarının değişik ve tarih boyunca çeşitli ethnik gruplara ve kültürlere yuva olmasından dolayı bu dokumalar, teknikleri ve desenleri bakımından çok çeşitlidirler. Ancak, bölge özellikleri göstermekte ve geleneksel olarak yapıldıkları için özellikle desen bakımından çok az değişmektedirler.[13] Bunları özetleyerek aşağıda irdeleyeceğiz.

* * *

Cicim ve sili

Cicim ve Sili’nin asıl kilimden farkı, tersi yüzü olmasıdır. Kilimin ise tersi ile yüzü birdir. Cicim ve sililerin üst tarafı, ince hatlar halinde kabartma nakışlı, alt tarafı bu kabartma nakışları meydana getiren renkli yün ipliklerinin meydanda kalmış kısımlarıyla iyice karışık görünümde olur.

Cicim ve sili ürünleri nadiren bir ve çoğunlukla tezgâhın ön ve arkasında oturan iki kadın tarafından dokunur. Tezgâhın ön tarafında oturan kadın çözgünün aynı renginde olan atkı ipliklerini çözgü tellerinin arasından süzme ve basma olarak geçirmek suretiyle ürünü dokurken, aynı zamanda motifler de işlenir. Bunun için de tezgâhın arkasında oturan kadın, elinde olan çeşitli renkli küçük yün yumaklarından bir tanesinin ucunu son atılmış olan atkının üstünden, yani henüz dokunmamış olan yerden, çözgü telleri arasından geçirir, ön taraftaki kadının yardımıyla ve motiflerin gereğine göre 2, 4, 6 çözgü teli üzerinden dolandırıp ucunu yeniden geriye çıkarır. Aynı sıra üzerinde başlanması gereken motifler varsa onlar da, bu suretle yapıldıktan sonra boydan boya bir atkı atılır ve kirkitle dövülür. Nakışı oluşturacak olan renkli iplikler, kirkitin darbeleriyle sıkı oturtulan atkının etkisiyle zeminden dışarı taşar ve kabartma olarak görünür. Motiflerin işlenmesine, uçları dokumada sıkışmış ve geri kalan kısmı dokumanın arkasında yumak halinde sarkan ipliklerle devam edilir.

Cicim ürünlerine Orta Anadolu ve Doğu illerinde özellikle Kürt aşiretlerinde rastlanır. Sili ise Batı illerinin ürünü oluyor. Sili ile cicim’in farkları, özellikle perde ve örtülerde görülüyor. Cicim perde ve örtüleri, her biri 30 – 40 cm kadar ende ve üzerinde desenler ayrı ayrı renklerde 4-5 parçadan oluşuyor. Başka bir cicim türünde fasılalı sıralar halinde tiftik saçaklar bulunuyor.

Sili perdeleri ise yekparedir. Cicimlere nazaran daha kalın bir dokumadır. Sili ve cicim örtüleri, tefriş ve süsleme makamında kullanılıyorlar. Cicim ve silinin seccade ve heybeleri de bulunuyor.[14]

Cicim – cecim, atkı veya çözgülerin birbirini gizlemeden eşit aralıklarla kesiştiği her dokuma veya kilim gibi atkı yüzlü dokumalarda, dokuma yapılırken, atkı ipliklerinin arasına desen ipliklerinin sıkıştırılmasıyla oluşan kabartma desenli bir çeşit dokuma oluyor.

Zili – sili, cicimde olduğu gibi, atkı yüzlü dokumalarda, dokuma yapılırken atkı ipliklerinin arasına desen ipliklerinin sıkıştırılmasıyla oluşan, ancak desen ipliklerinin üç üstten bir alttan atlayarak dokuma yüzeyini tamamen doldurduğu ve dokuma boyunca birbirine paralel çizgiler halinde yivlerin göründüğü bir dokuma türü oluyor.[15]

Atkılarla çözgülerin eşit şekilde birbirlerine girmiş olmaları durumunda vaki sonuca “dengeli (balanced) düz dokuma” adı veriliyor. Atkı yüzlü dokumalarda atkılar eşit olarak geçmiş olmayıp o denli kuvvetle aşağıya doğru vurulmuşlardır ki çözgüleri tamamen örterler.

Bu bağlamda olmak üzere cicim, dengeli düz ya da atkı yüzlü bir dokuma oluyor ama bunda yarı sarılmış bir sırada kullanılan bir ek desen ipliği bulunuyor. Sadece iki ya da nadiren üç çözgü her atışta yarı sarılır. Bu bir hattî (lineer) desen sağlar. Farklı esas dokumalar ya da yarı sarılmanın duruşları dolayısıyla çeşitli şekiller mümkün olmaktadır. Cicimin değişik şekilleri şunlar oluyor:

  • Dengeli düz ya da atkı yüzlü dokumada dağınık motifler
  • Düz dokuma ya da atkı yüzlü dokumada kabartma desenler

Zili ise dengeli düz ya da atkı yüzlü dokuma üzerine dokunmuş olup bunda iki, üç ya da nadiren beş çözgü, bir fazladan atkı tarafından üste çıkarılmıştır. Zili tekniğinin çeşitleri üzerinde durmuyoruz.[16]

* * *

(Çukurova’da) “… evinde bulunduğum Ahmet Ali Gevik’in yaşlı karısı Zeynep bacı, evinin eşyası içinde kendi eliyle dokuduğu -ve hâlâ dokumakta olduğu- namazlığı (seccade) (zilina – zili kilim)ler üzerindeki yanış – yağış, yani nakışlar hakkında bilgi verdi. Dokumalara işlenmiş olan her çiçek, her şekil, her çizginin birer adı var. Şöyle ki sığır sıdığı, çengel, yâr yâra küstü, sevli (selvi), it izi, kur ağzı, yılan, altın terlik, ağ börek, eli böğründe (ve daha niceler)… Bu nakışları görmeden bile insan bu isimlere hayran oluyor…”[17]

* * *

“Zili”yi şimdi de TS’den gerilere doğru takip edelim.

“Zili (zilü), halı, kilim.”

“Er isen uyu yerin üstünde sen

Yer öpüp zilü isteme kimseden”

(Ferhengnâme-i Sa’di tercümesi. XIV. yy. bilginlerinden Hoca Mesut’un Şiraz’lı Şeyh Sa’di’nin “Bûstan”ından seçerek dilimize çevirdiği manzum eser).

“Bir kârbansaraya kondum, bir pîr hancı geldi, höcre açtı, zili saldı, kaliçe döşedi. Geçtim oturdum” (Ferec ba’d-eş-Şidde, XV. yy. Hayatta çekilen sıkıntı ve karşılaşılan güçlüklerden sonra ferahlığa kavuşmanın da mümkün olduğunu anlatmak düşüncesiyle kaleme alınmış kırk hikâye. IX. ve X. yy.larda Arap yazarları tarafından “Ferec ba’d eş-şidde” adı altında yazılmış eserler vardır. Bunlardan bazıları yine aynı adla dilimize çevrilmiş. Tokat’lı Molla Lutfi -Sarı Lutfi- tarafından çevrilmiş olduğu sanılıyor).

Ankara, Bursa, Kayseri Şer’iyye Sicilleri’nde (XV. ve XVI. yy.) de işbu zili geçiyor ki bu, bu kentlerde dokunduğunun bir işareti oluyor.

“En’nak (Ar.):… Ve zili dedikleri döşek” (Ahteri-i kebir, XVI. yy. Afyonkarahisarlı Mustafa Ahteri’nin 1545/952’de düzenlediği Arapçadan Türkçeye sözlük).

“Sadürvân (Fa.): Ulu zilü ki ev yüzüne döşerler. Bazıları dediler ki günlüktür ki ulu beğler ve padişahların serâperdeleri (saray perdeleri) üzerinde tutarlar” (Şamil-ül-lûga, XVI. yy., Afyonkarahisarlı Hasan bin Hüseyin İmadüddin’in 1505/911 yılında düzenlediği Farsçadan Türkçeye sözlük).

“Dûrise (Fa.): Havlı makrama ve saçaklı zili” (Lûgat-ı Nimetullah, XVI. yy.).

“Zilû (Fa): zili dedikleri kilim” (Câmi-ül-Faris, XVII. yy. Adı bilinmeyen bir zat tarafından I. Ahmet adına düzenlenen Farsçadan Türkçeye sözlük).

“Lisan-ı Türkîde hah ve kilime zili derler” (XVII. yy. Evliya Çelebi Seyahatnamesi).

“Zilû (Fa.): Satrançlı pelâs (çul ve aba ile bunların eskileri) ve kilimdir. Türkçede tahrifle zili ve sagîrine (küçüğüne) zilice tabir ederler” (Bürhan-ı Katı’ Tercümesi. XVIII. – XIX. yy. Tebrizli Hüseyin bin Halefin Farsçadan Farsçaya yazdığı Bûrhan-ı Katı’ adlı sözlüğün Mütercim Asım tarafından yapılan Türkçe çevirisi

Gerçekten “zili” sözcüğü Farsça “zilû”, yer kaplaması anlamına gelir (“zîlû = zili: kilim, tüysüz oda keçesi. Küçüğüne zîlûçe ve zilice denir”. – GG). Yine “zîlû – zaylû, fakirlerin örtündüğü bir tür yünlü yorgan; zilûçe, küçük bir yünlü elbise ya da halı” (Steingass).

O ise ki bu ad, alt zemini pamuklu ve üstünde azatlı tekniği ile renkli motifler işlenmiş olan belli bir kilim çeşidine verilir. Kafkaslarda zili adı altında “S” şekilli ve sumak tekniğinde dokunmuş bir kilimle karşılaşılır. Silifke’de sili – zili diye, öteki çullar gibi iki yol kiliminden birleştirilerek meydana getirilmiş ve hep eyer kası örneğine sadık büyük çullara deniyor. Sili – zili sözcüğünün böyle birbirine çok uzak iki bölgenin kilimlerinin arasındaki bağlantıyı ortaya çıkarmak için gösterdiği ipuçları henüz aydınlanamamıştır.

Bahşişler’in silisinin ortasına cığa diye kırmızıya boyanmış bir parça koyun postu dikilmiştir. Bu, kilimin tam ortasını işaretlemek için olup yollarda malları tozdan korumak için devenin üstüne örtülür, ayrıca, güzelliğiyle sahibinin zenginliğini etrafa gösterir.

Bu çul ve çuvalların çok uzayacak ayrıntılarına girmiyoruz.[18]

* * *

Mezkûr sözlüklerde “zili”, “halı”, “kilim”, birbirine girmiş durumda olup bunlar hakkında herhangi bir sarahat bulunmuyor. Ama bizim için önemli olan, “zili” sözcüğünün varlığını, ne kadar geriye gidebildiğinin saptanması idi.

En basit dokuma şekli olan bezayağı “bez” dokuma, dikey paralel çift ipliklerin arasından bir alt bir üst enine ipliklerin geçmesiyle meydana gelir. Bu dokuma sistemi arasına enine her sırada düğüm atılıp, uçlarının düzgün bir şekilde kesilerek havlu gibi havlu bir yüze sahip dokuma türü olan halı, “düğümlü halı” adı verilen yaygılar meydana gelir.

Gördüğümüz gibi düz dokuma yaygılar, düğümlü halı dışında kalan, enine ve dikey, iki veya daha çok iplik grubunun birbiri arasından değişik şekillerde geçerek meydana getirdikleri dokuma yaygı türleri’dir.

Düğümlü halı dışında kalan kilim, cicim, zili, sumak vs… gibi tüm düz dokuma yaygılar yanlış olarak çoğunlukla “kilim” olarak adlandırılır. O ise ki kilim, düz dokuma yaygılardan sadece bir tek dokuma tekniğine verilen ad olup kendi içinde de değişik tiplere sahiptir.[19]

Oğuz boylarının Anadolu’ya gelişlerinden çok öncesine ait, Gordion’da Frikyalılara ait (M.Ö.VII. yy.) ve şimdiki düz dokuma yaygılara benzer tekniklerde dokunmuş yün, keçi kılı ve keten sumak, cicim, kilime benzer dokuma parçaları bulunmuş. Dorak (Marmara Denizi’nin Güney’inde, Apolyont gölü kıyısında ören yeri) kazılarından (M.Ö. 690) kaydedilip resmi çizilebilen bir dokuma kalıntısının da yer yaygısı olarak kullanılmış olduğu düşünüldüğüne göre, her ne kadar sonraki dönemlere ait yeterli bilgiler olmasa da, Oğuz’lar (Türkmenler) Anadolu’ya geldiklerinde yeni yurtlarında mevcut bir dokuma yaygı geleneği bulmuş olmalılar. Ayrıca Anadolu kültürlerine ait yapılmış kazıların hemen hepsinde yün eğirmek için iğ ve kirmanlara rastlanmaktadır. Yer yaygısı olarak kullanılan dokumalar dışında tekstil tarihi çok daha eskilere gitmektedir. Koyunun üretildiği “halı kuşağı” diye adlandırılan bozkır bölgesinde bulunan Oğuzlar Anadolu’ya gelmeden önce de burada yün dokumacılığının bulunduğu kesindir.

Bitkisel örnekli yuvarlak ve eğri hatların dokunabildiği tapestry dokuma tekniğindeki kilimlerin son dönemlere kadar devam eden tek örneği Uşak ve Afyon çevresinde dokunduğu söylenen kırmızı zeminli, madalyonlu, büyük boyutlardaki oldukça kalın dokumalı kilimleri gösterebiliriz.

Geleneksel Anadolu kilimlerinden tamamen farklı olan bu grup, Osmanlı sarayı tarafından Mısır’dan getirtilen tapestry ustalarına veya Mısır’a desen gönderilerek orada dokutulmuş olabilirler. Geleneksel Anadolu yaygılarından ortaya çıkış nedenleri ve sonuçları bakımından çok farklıdırlar ve ayrı bir grup halinde düşünülmeleri gerekir. Ancak, dokuma yaygıların tarihi içinde geleneksel yaygıları, çok az da olsa, etkilemiş olmaları ile ayrı yerleri vardır. Fakat pek çok geleneksel Anadolu yaygısında geometrikleşerek yer alan karanfil, lâle, sümbül, rozet gibi Osmanlı saray sanatı özelliklerinin tapestry dokuma tekniğindeki bu kilimlerden mi, yoksa doğrudan Osmanlı kumaş, çini ve işlemelerinden mi alındığına karar vermek zordur.[20]

Dönelim cicim, zili, sumak’ımıza, bazı eksikleri tamamlamak üzere.

Cicim, kilimlerdeki ve bezayağı dokumalardaki atkı ve çözgü sisteminden ayrıca renkli desen ipliklerinin kullanıldığı bir dokuma türü oluyor. Düz bezayağı dokuma veya atkı yüzlü dokuma zeminler üzerine, ince çizgiler halinde “sarma” işlemesini andıran bir görünüşte olduğu için çoğunlukla halk arasında, hattâ bazı yayınlarda düz zeminli dokuma üzerine sonradan iğne ile işlenen bir yaygı türü olarak bilinir.

“Cicim” sözcüğünün “cici” sevimli şey sözcüğünden türediği düşünülüyor; İran’da jajım – jejim şeklinde söylenip daha çok ince bantlar halinde dokunup sonradan bir araya getirilmiş atkı yüzlü dokumalar için kullanılmaktadır.

Seyrek motifli cicimde zemini meydana getiren atkı ve çözgüler çoğunlukla aynı kalınlık ve renkte iplikler olup, deseni meydana getiren iplikler bunlara göre daha kalın olur ve böylece de desenlere bir kabartma görünüşünü verir: İnce, hafif yaygılar, ocak perdesi, kapı, divan, sofra örtüleri… gibi yaygılar bu teknikle dokunur.

Atkı yüzlü seyrek motifli cicimler, atkılar çözgüleri gizleyecek şekilde bol bırakılıp bastırılarak “atkı yüzlü” bir zemin arasına motiflerin dokunması ile meydana getirilmiş bir dokuma oluyor. Daha kalın yaygılar elde edilir: Heybe, çuval, torba gibi kalın olması gereken türler böylece dokunuyor.

Sık motifli cicim: Kalın yer yaygıları, heybe, çuval, hurç yapımı için üç tek çözgü sarılarak bezayağı zemin arasına dokunan bir cicim türüdür. Çoğu kez zili ile karıştırılır.[21]

Zili, ilk bakışta sık motifli cirimlere benzetilmekle birlikte, aslında bunlardan tamamen ayrı bir dokuma türüdür. Her ne kadar zili dokumalarda da atkı ve çözgüden ayrıca renkli desen iplikleri ön yüze atlamalar yapıyorsa da, cicimde bu iplikler desenlerin konturlarını meydana getirmek için yukarıya doğru sarılarak devam ederken, zililerde atlamalarla motiflerin içi doldurulur. Zilileri cicimlerden ayıran en önemli özelliklerden biri olarak çözgü ipliklerinin bazılarında veya beş üstten, bir alttan geçen değişik renkteki desen iplikleri kendi alanlarında bir boydan bir boya giderler ve tüm zemin 1-1, 3-1 veya 5-1 atlamalarla doldurulmuş olur.

Kn, Ky, Nğ, Krş, Toroslar, Ada, Gaz’de yastık, minder, çuval ve ufak yaygılar, Batı Anadolu’da ise Es, Ba, Ay, Mn, Kü, Çkl, Bergama’dan Fethiye, Ant.’ya kadar hemen her yörede yaygın olarak rastlanır.

Ve çeşitleri: Düz zili, çapraz zili, seyrek zili, damalı zili, konturlu zili (zili-verne).[22]

Sumak, cicim ve zili – sililerde olduğu gibi, çözgü ve atkılar dışında ayrıca renkli desen iplikleriyle dokunmaktadır. Ayrı renkteki desen ipliklerinin çözgü çiftlerine devamlı olarak sarılmasıyla dokunur. Renkli desen iplikleri motiflerin içini doldurduktan sonra, arkadan başka renkteki bir desene atlatılırlar veya üst sıraya geçerler. Dokuma, çoğunlukla zili ve cicimler gibi yaygının tersinden yapılır. “Sumak” sözcüğü, çözgülerin atkılara sarılması tekniğindeki yaygıların dokunduğu Güney Kafkasya’daki kasabalardan birinin adı olarak kabul edilmektedir. Daha çok Kafkasya’dan geldiği tahmin edilen bir dokuma türü olup çoğunlukla Doğu ve Güney- Doğu Anadolu’da çuval ve bebek beşiği olarak atkısız sumak ve atlamalı sumak türlerine rastlanır. Gordion’da bulunmuş olanlar bu teknikle dokunmuş (M.Ö. VII. yy.).

Çeşitleri: Düz sumak dokuması, atkısız sumak dokuması, balıksırtı sumak dokuması, ters sumak dokuması, çapraz- alternatif sumak dokumasından ibarettir.[23]

Maddî kültürümüzün zengin örneklerinden biri olan sumak dokumaları’na bir kez daha dönüyoruz. Böylece, bazı tekrarlarla birlikte, konunun eksik yanlarını tamamlamayı amaçlıyoruz.

Daha önce söylendiği gibi sumak, halı, cicim ve zili – sili gibi atkı ve çözgü iplerinden başka, deseni oluşturan üçüncü bir iplik kullanılmasıyla yapılan bir dokuma oluyor. Desen ipliğinin çözgü çiftlerine sürekli sarılmasıyla yapılıyor.

Cicim ve zililerde olduğu gibi sumaklarda da dokuma işlemi eşyanın tersinden yapılmaktadır. Deseni oluşturan renkli iplik her çözgü çiftine tek tek sarılarak desen tamamlandıktan sonra, arkadan, üst sıraya veya başka bir desene geçilir. Bu sarma işleminin, gördüğümüz gibi, birkaç değişik şekli bulunuyor ki bunlar düz sumak dokumaları, ters sumak dokumaları, balık sırtı, çapraz – alternatif sumak dokumalarıdır.

Sumak, desen ipliğinin her çözgü çiftine tek tek sarılmasıyla yapıldığından, çok zor bir dokuma oluyor. Bu yüzden kilim, cicim, zili kadar yaygın değildir. Daha çok, çeşitli renklerle dokunan çuvallar (“ala çuval”), daha sonra heybe, bebek beşiği, minder olarak dokunuyor.

Türk halk töresinde evlenme ve doğum olayı, insan hayatının önemli evrelerinden oluyor. Bu evrelerde törenler yapılıyor, özel giysi ve eşyalar kullanılıyor. Özellikle geleneklerin korunduğu bölgelerde evlenecek kız, çeyizini içine koyup götüreceği bir çift alaçuvalı, bu zor teknikle dokur. Hayata yeni gözlerini açan bir bebek, sumak tekniği ile dokunmuş cıvıl cıvıl renkli bir beşikte sallanır.[24]

* * *

İbn Batuta: “… Mardin’e muvasalat ettik ki dağ eteğinde bir belde-i azime olup medin-i İslâmiyenin (İslâm kentlerinin) en lâtif ve bediğiyidir (estetiklisidir). Çarşıları güzeldir. Orada mer’iz namıyla maruf softan akmişe (kumaşlar) imal olunur…” diye anlatıyor. Mardin’deki dokuma faaliyetini.[25]

* * *

Marco Polo, XIII. yy. ortasında, Anadolu’dan Moğolistan’a giderken bilgi verdiği beldeler arasında Mardin’de pamuk üretimi ve pamuklu imalinden, orada yapılan Buharin kumaşlarından bahsediyor.

XII. yy. coğrafyacısı ünlü İdrisî, Mayyaferakin (Silvan)’dan ihraç edilen dokumaların, keten bezleri, mendil ve şeritlerinin meşhur olduğunu söyler. Burada yapılan ipek tül ve mendillerin İslâm ülkelerinde X. yy.da çok rağbet gördüğünü bildiğimizden bu sanayinin nasıl asırlarca sürdüğü anlaşılıyor. XV. yy.da Uzun Hasan’a giderken Mardin’e uğrayan elçi Barbaro, burada ipek kumaşlar dokunduğunu da belirtir. O, Hesn Keyfâ (Hasankeyf) kentinin çarşılarında manifaturacı ve iş adamlarının çalıştığını, sonra Siird’e vardığını, buradan iki taş köprü ile geçip Bidlis’e gittiğini, pamuk üretim ve dokumalarından başka burada yetişen keçilerin yününden[26] kumaş yapıldığını söyler. Nitekim Reşidüddin de Mardin, Hesn Keyfâ ve Siird kumaşlarını methediyor.[27]

* * *

Dimi

Düz dokumalar konusunun dimi ve sair bazı kumaşların ilginç yanlarını belirterek kapatacağız.

Dimi, Yunanca dimitos, “çift iplikli”, iki ya da daha çok atkı ipliğinin, ince yollar oluşturacak biçimde atılması yoluyla dokunan hafif ve ince pamuklu kumaş oluyor. Önceleri dimi kumaşlar ipek ya da yünden yapılırdı, ama XVIII. yy.dan başlayarak sadece pamuktan dokunur oldu.

“Dimi” sözcüğü, yatak örtüsü, perde gibi yollu, ağır pamuklu dokumalarla yollu ya da kareli ince pamuklu kumaşlar için kullanılmaktaydı. Günümüzde ise, sadece ikinci türden dokumaları tanımlamaktadır.

Dimi dokuma – çapraz dokuma, üç temel dokuma türünden biri oluyor. Öbürleri “saten dokuma” ile “tafta dokuma”dır. Dimi dokumalar çapraz oluklu, çizgili ya da yollu olarak gerçekleştiriliyor. Birçok türden dimi dokuma bulunuyor, çizgilerin doğrultusuna veya açısına göre. En yaygın olanı, erkek giysisi kumaşı oluyor.[28]

Dimi, çok sık dokunmuş kaba bir bez türü olup Evliya Çelebi’ye göre XVII. yy. ortalarında 59 dükkânda yüz nefer dimici esnafı vardı.[29]

Özellikle kayıkçı ve gemicilerin iç donu ve gömlekleri dimiden yapılırdı; kayıkta, gemide şalvar yerini tutardı. Aşık Râzi, 1888 – 1890 arasında İstanbul’da Haliç’te işler bir kayıkçının kıyafetini şu beyitlerle betimliyor:

“Kütükte yaşı on sekiz yirmi

Şehbazın hüsn ü sanıdır deyûb

Baldırı çıplak ayaklar yalın

Helâlî bezden gömlek şikâfı (yırtığı)

Sırım gibidir tığ gibi çalak

Şahin başında al fino fesi

 

Kasımpaşalı kayıkçı Memi

Hoş kesmiş berber zülüf perçemi

Elhak ki değer çekilse resmi

İçre sinenin âyine ismi

Bol paça donu ak sâde dimi

Aman ne açmış külhanbeyini”

(Reşat Ekrem Koçu’dan)

Saten – seten adı, Çin kenti Tsia – Tong’un Arabî adı olan Zeytûn’dan zeytûnî ve buradan da Fransızca satın değişmelerini geçirmiş, parlaklığıyla nitelik kazanan bir ipekli kumaştır. Saten düşes, tersi donuk, yüzü çok parlak olanıdır. Âdi saten, tek yüzlü saten olup çift yüzlü saten, tersi ve yüzü olmayan satendir. Çin sateni, erkek elbiselerinde astar olarak kullanılan, pamukla yünden dokunmuş parlak ve sağlam saten oluyor. Janjanlı saten’de atkı ipliğinin rengi çözgüsünden farklıdır. (“Janjan”, Fransızca “changeant – şanjan” = değişken (renk)den galattır)[30]

Tafta adı, ipekle dokunmuş sert, hışırtılı bir kumaş türünün Fransızca söylenişi oluyor. Aslı Farisî tâfte olup buradan İtalyancaya tâffeta, Fransızcaya da taffetas olarak geçmiş. Dokuma işlemlerinde kullanılan basit bir tip örgü armürü olup buna pamuklu veya yünlüde bezayağı adı veriliyor.

Tafta da, saten gibi, ilk kez Çin’de dokunmuş ve çok eski tarihlerden beri Türk ve Araplarca ferace, çarşaf, yazlık elbise vs. yapımında kullanılmış.[31] Emre Dölen, bunun ayrıca sedir örtüsü, perde, çadır ve bazı dönemlerde yelken yapmında kullanılmış olduğunu kaydediyor. Tafta, istenilen kalınlıkta dokunabiliyor.[32]

Ve bir türkü:

“Feracesi yosmanın

Davet etsen gelir mi

Naz etme de güzelim

Kumru gibi koklaşıp

 

Yanar döner tafta

Mesireye bu hafta

Aman yosma güzelim

Tenhalarda gezelim”

(Reşat Ekrem Koçu’dan)

[1]              Bkz. Hamit Z. Koşay. – Türkiye’de eski medeniyetlerin maddî kültürde temadisi II, in TFA 51, Ekim 1953. s.816’da resim 16 ve 17.

[2]              Bkz. Tahsin Öz. – Türk kumaş ve kadifeleri, s.85-86

[3]              Madde Gönül. – Türk el dokumalarının ve halılarının etnografyadaki yeri, in I. Uluslararası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, C.V, Ank. 1977

[4]              Bunlar hakkında bkz. “İnşa, ısıtma ve aydınlatma teknikleri”, s. 284-285 ve resim 120a… 120c

[5]              Belkıs Balpınar – Udo Hırsh Flatweaves of the Vakıflar Museum İstanbul, Wesel (Germany) 1982, s. 14-17

[6]              ibd., s. 21-25

[7]              ibd., s. 26

[8]              Kenan Özbel. – El sanatları X. kuşaklar ve kolanlar. CHP Yay. Ank. (t.y.)

[9]              Çetin Aytaç. – El dokumacılığı, İst. 1982, s.20-33 ve Leonore Kosswig. – Çarpanacılık ve İstanbul Topkapı Müzesi’nden bulunan çarpana dokumaları, in TED XII, 1969.

[10]            Kenan Özbel. – El sanatları XIV. Beledî dokumalar, C.H.P. Yay. Ank, (t.y.)

[11]            Hikmet Tuncay. – Beledî dokumaları, in TED XII, 1970

[12]            Carol Bier. – Textiles and society, in Coll. – Woven from the soul, spun from the heart. Textile arts of Safavids and Qajar Iran, Washington D.C. 1987.

[13]            Çetin Aytaç. – op. cit., s.35,40

[14]            Tevfîk Eşberk. – op. cit., s.112-113

[15]          Çetin Aytaç.-  op. cit., s.35

[16]            Belkıs Balpınar – Udo Hirsh. – op. cit., s.26-27

[17]            Naci Kum. – Türkmen, Yörük ve Tahtacılar arasında tetkikler, görüşler, in TFA I/5, Aralık 1949.

[18]            Ursula Reinhard. – Silifke yöresi dokumaları, in I. Uluslararası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, C.V, Ank. 1977.

[19]            Belkıs Balpınar Acar. – Kilim, cicim, zili, sumak. Türk düz dokuma yaygıları, İst. 1982, s.7.

[20]            ibd.,s. 13-14

[21]            ibd. s.55 – 59

[22]            ibd., s.61 – 67

[23]            ibd., s.69-75

[24]            Suzan Bayraktaroğlu. – Maddî kültürümüzün zengin örneklerinden Sumak dokumaları, in KÜLTÜR VE SANAT XI, Eylül 1991.

[25]            Seyahatname, s.260

[26]            Filik keçileri olmalı ki yapılan kumaşlardan o çevrenin tipik giysisi, anlatacağımız şal- şepikler dikilir.

[27]            Osman Turan. – Doğu Anadolu Türk devletleri tarihi, İst 1973, s.210-211

[28]            AB

[29]            Emre Dölen. – op. cit., s.544

[30]            ML

[31]            ibd.

[32]            Emre Dölen. – op. cit., (s.551)