Ve Bugün Faşizm – Nazizm

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Ve Bugün Faşizm – Nazizm

Ve Bugün Faşizm – Nazizm

Savaşçılık, sosyal tabakalaşma piramidini bazen sivriltir, bazen de düzler. Onun hangi yönde etki yapacağı, toplam nüfus içinde askerlikte kullanılan birey sayısı oranına bağlıdır. Bu orana “askerî iştirak oranı -AİO” diyeceğiz. Bu kez şöyle bir soru çıkıyor ortaya: onu saptayan nedir? Soruya yanıt vermeden önce fiilî durumla optimum AİO arasındaki farkı belirtmeliyiz. Fiilî AİO, bugün belli bir toplumda var olan durumdur. O, güçler dengesini etkileyerek tabakalaşmaya doğru el uzatır. Öbür taraftan optimum AİO, teknolojik koşullar içinde maksimum askerî güce erişme olanağını, sair şeyler, moral, liderlik vs. aynı kalmak kaydıyla, sağlar. Her zaman bu iki oranın çakışmayacakları açıktır.[1]

 

Bir grup ne kadar geniş olursa, üyelerinin davranışlarının koordinasyonu o kadar önemli olur. Bu itibarla, sair hususlar eşit kalmak kaydıyla, gücün tek elde toplanması keyfiyeti ve bunun organizasyonunda silsileye ait karakteristikler o derece sivrilikler arz eder. Öbür yandan çok iyi bilinen bir husus da, bir topluluğun boyutları ne kadar büyürse bu topluluğun o oranda küçük bir azınlık tarafından dizginlenebilmesi durumudur. Tek bir polis memuru yüz siville baş edemez ama bin memur kolaylıkla yüz bin sivili hizaya getirebilir.[2]

 

Bu konu üzerinde fazla eğlenmeyeceğim. Ona değinmiş olmam, kitabın ana teması olan ve tarihî gelişimi itibariyle militarist yapıya sahip iki ülkenin, Türkiye ve Almanya’nın, müşterek yanlarını ve ikincisinin Türk düşüncesi üzerindeki etkisini belirtmek amacını güdüyordu.

 

Bir makalemde[3] “Hortlağın sadece servilerin karanlığında dolaştığı sanılır. Oysaki ışıl ışıl kentlerde, örneğin Bonn’da, cirit atar. Eskiden Berlin’deydi…” diye başlamıştım yazıya. Sırasıyla Mussolini, ve arkasından Hitler’in nasıl iktidara geldiklerinin öyküsünü tekrarlamayacağım. Sonunda bu, ruh hekimlerinin paranoyak olarak nitelendirdikleri “kukla”ların nasıl efendileri tarafından 1945’te ipe yollandıklarını biliyoruz (Mussolini Sen Piyer gibi baş aşağı asılmıştı).

 

“Bir de ‘Nazilikten temizleme’ edebiyatı çıkmıştı ortaya! Birkaç göstermelik işlem dışında herhangi bir ciddî harekete tanık olmadık: şişmiş keneyi görünürde koparmışlardı ama, başını içerde bırakmaya özen göstererek!…” demiştim. Köpek sahipleri, kenenin başı içerde kalınca nasıl birkaç gün içinde yeniden bir şişkin gövdenin oluştuğunu çok iyi bilirler.

 

Herkesin köpeği yoktur, kene konusunda ayrıntıları bilmeyebilir. Bu kişilere, Hitler’in başı içerde kalırsa, zamanla gövdenin ne şekil alacağını anlatmak için yukarda adı geçen makalemden üç buçuk yıldan fazla bir süre sonra (Milliyet, 4 Aralık 1981) Mehmet Barlas’ın köşe yazısının son cümlelerini aktarıyorum: “… Münich’teki birahanelerde, adı Adolf Hitler olan biri yok diye, Almanya’da Nazizm bitti sanıyorlar. Oysa can çıkar, huy çıkmaz; Hitler ölür, Schmidt doğar”…

 

Devam edelim, “başı içerde kalanlar”ın öyküsüne.

 

Birçok kutsal kişi gibi İmam Cafer Sadık da ölmemiştir. O, sadece saklanmıştır, günü geldiğinde ortaya çıkacak ve İslâm’ın İmam’ı olarak görevini sürdürecektir. Bu arada Ayetullah’lar, Şiî-Caferî İran’da, Onun adına, dinî hums vergisini toplamaktadırlar. Bu toplanan para sözde saklanıp İmam ortaya çıktığında kendisine tevdi edilecektir!… Şah, Ayetullah’ların elindeki (ve Fransız bankalarında toplanmış olduğu sanılan) bu korkunç malî gücü hesaba katacak yetenekten yoksun olduğundan yuvarlanıp gitmişti.

 

28 Mayıs 1453 günü, Yeniçeri Topkapı’da açılan gedikten içeri daldığında Ayasofya’da büyük bir ayin icra edilmekteydi. Fatih’in askeri kapıda belirir belirmez, ayini idare eden papaz, arkasında açılan duvardan içeri girmiş, duvar arkasından kapanmıştı. İstanbul Türklerden kurtarıldığımda, duvar tekrar açılacak ve papaz da ayine, bıraktığı yerden, devam edecektir. Hitler çağını bilenler, onun özel sekreteri, parti örgütünün başlarından ünlü Nazi lideri Martin Bormann’ı hatırlayacaklardır. 1972’de, gömülü bulunduğu yer açılmış, kafatası ve dişleri üzerinde yapılan inceleme (dişleri arasında sıkışmış intihar için kullandığı – Nürnberg hapishanesinde Hermann Göring’in yaptığı gibi – zehir, siyanür ampulü kalıntıları), cesedin ona ait olduğunu kesinlikle kanıtlamıştı. Cesedi ailesine, yakılmayıp gömülmek koşuluyla teslim edilmek istenmiş, aile bu koşulu reddetmişti. Ceset halen Frankfurt Savcılığında, bir tabut içinde beklemektedir.

 

Hitler’in bu “en sadık parti yoldaşı” neyi bekliyor Frankfurt’ta? Ailesi neden yukarıdaki koşula yanaşmamıştı? Nedeni açıktı: yakılacak olursa, öldüğünü kanıtlayacak delil, yani kafatası ortadan kalkacaktı. Oysaki onun “Kempka, Axelman ve sairleri gibi kaçmayı başardığı” ve saklanmakta olduğuna dair menkıbe hemen yayılmıştı. Çeşitli gözleyiciler onu Schleswig-Holstein[4]da, Avusturya’da… Arjantin’de, Şili’de ve nihayet Roma’da, Fransisken keşişi kılığında gördüklerini beyan etmişlerdir”.[5] Yani kısaca o da Mehdi gibi bir gün ortaya çıkıp görevine devam edecektir.

 

Kenenin başı hikâyesi…

 

Enver de böyle uzun süre yaşadı, muhayyilelerde. Servet-i Fünun, 28 Mayıs 1341 (1925) tarihli ve 28 No.lu nüshasında şu haberi veriyor: “Harb-i Umumînin sakıt (düşük) Osmanlı İmparatorluğunun en maruf ve şayan-ı dikkat simalarından olan Harbiye Nazır-ı esbakı (eskisi) Enver Paşa’nın müteaddit defalar ölüp dirildiği malûmdur. Bu isim etrafındaki garip rivayetler yeniden canlanmıştır. Şimdi de mumaileyhin sağ ve elyevm (bugün) Rifistan’da Arap Mücahidin-i İslâmiye ile beraber olduğu ve hattâ Emir Abdülkerim’in maiyetinde erkân-ı harbiye riyasetini idare ettiği şayi olmuştur”…

 

Genellikle, sanayileşmemiş, asrın gerisinde kalmış toplumlarda mitos’un önemi çok büyüktür. Mitos onların sosyal yaşam ve kültürlerinin esas temelini teşkil eder. Bugünün insanı dahi mitos gereksinimi duymakta olup mitolojik davranışların tortularına her gün rastlanmaktadır. Ancak mitos destan, balad ya da romans şekline dönüşme eğilimindedir. Zamanla kutsallığını yitirmiştir. Kutsal mitolojinin yerini dünyevî ve siyasî efsane almıştır[6], bunlarda olduğu gibi. “… Hikâyecinin de, tıpkı destancı gibi… dinleyicilerini… onların ‘ideal’ saydıkları insan tiplerine ve özledikleri toplum düzenine duygulanmalarını dile getirmesi…”[7] bahis konusudur.

 

Bu Schleswig-Holstein eyaletinin adını sık duyar olduk.

 

Sosyal Demokrat iktidar tarafından idare edilen bugünün FAC’inde sinsi bir Nazizm’in nasıl kol gezdiğini iyice anlatabilmek için faşizm ve Nasyonal Sosyalizm hakkında bazı mülâhazalara burada yer vermekte yarar görürüm. Nasıl kol gezmesin ki çoğu kez tellâklar bile aynı, sadece hamam değil: 20 Temmuz 1944’de “von”ların daha önce sözünü ettiğim Hitler’i ortadan kaldırma girişimi başarısızlığa uğramış, bomba erken patlamıştı. Suikastçıları tutuklamayı başaran Binbaşı Remer, Führer tarafından generalliğe yükseltilmiş, bu kişi savaştan sonra FAC’nde aşırı milliyetçi-sağcı Deutsche Reichs-partei’in lideri olmuştu.[8]

 

Ernst Nolte, “Bir faşizmin en belirli niteliği… bir milliyetçi (nasyonalist) ve sosyalist motifin karması olmasıdır” diye yazıyordu. 1923’te Komintern’in resmî görüşü ise Alman Sosyal Demokrat’larının “Alman faşizminin bir fraksiyonu” olduğu merkezindeydi.[9] Fransız Borkenau da faşizmin “endüstriyel ve politik gelişmenin normal yörüngesinden geçmemiş ülkelere özgü bir siyasî sistemdir” diyor. Almanya’nın nasıl ancak yakın tarihlerde birliğini sağlayıp (aslında o “birlik” bugün dahi öteki ülkelerdekine pek benzememektedir) çok kısa sürede sanayileştiğini, politik yapısının da hep çağın gerisinde kalmış olduğunu biliyoruz. Borkenau’ya göre İtalyan faşizmi, sınaî gelişmesi durdurulmuş bir toplumun tepkisidir. Bu ülkenin ekonomik geri kalmışlığı birçok faktörün bir araya gelmiş olmasının sonucudur. Onun da birliğini sağlamada ve dünya güçleri arasına katılmış olmada geç kalmış olmasının anlamı, modernleşme yönünde ilerlemesinin haliyle iç politik sorunları tarafından geri bırakıldığı noktasındadır. Hammadde sağlayacak sömürgeden de pay alamamış olması toprakaltı zenginliği pek fazla olmayan bu ülkeye ciddî bir darbe olmuştu. Nüfusu da durmadan artıyordu ve liberal politik rejim, çok geri bir büyük toprak sahipleri sınıfına erkini koruyup sürdürme olanağını sağlıyordu.

 

Aslında üretimci olmayan ama politik olarak güçlü bir tarım sektörünün çok büyük ağırlığını, yüksek derecede örgütlenmiş ve saldırgan kent işçi sınıfının bir garip varlığı beter hale getirmekteydi. Bu sınıf, henüz büyük üretim rayına oturmamış bir toplumun gelirinin âdil bir dağıtımını talep ediyordu. Sosyalizme hazır olmayan bir toplumda bir militan sosyalist hareket doğmuş, bu hareket bir yatırım artığı birikimine de engel olmaktaydı. Oysaki İtalya, tarımsal durgunluğundan kurtulmak için bu birikime muhtaçtı.

 

Böyle izah ediyor Borkenau, İtalya’da faşizmin doğup gelişmesini.[10] O sanki bize son yılların Türkiye’sini anlatıyor…

 

“Genellikle belirtmeye değer görülmeyen son bir nokta daha vardır. Almanya ile Doğu Avrupa ülkeleri yöneticileri ve tüm ülkelerdeki generaller, belirli ailelere mensup olmalarının ya da geleneğin sağladığı hak sonucu o görevlere getiriliyorlardı. Eğer insan bir göreve bu yoldan getirilirse zekâ zorunlu bir nitelik olmaktan çıkar, yokluğu yetersizlik sayılmaz… 1914’te eğilimler bu yöndeydi… Savaşın kendi (yönetici ve generaller) sınıfı için ne demek olacağını düşünmekten acizdiler; böylesine kendilerinden yana olan bir sosyal düzene savaşın neler getireceğini düşünememişlerdi…”

 

“Savaşın sosyal sonuçlarını yöneticilerin düşünmemiş ve düşünemeyecek durumda olmalarına karşın işçiler bu konuya büyük dikkat göstermişlerdi. İşçi liderleri çok daha fazla düşünme yetisine sahiptiler. Savaş alanlarında kimin acı çektiğini, kimin öldüğünü de biliyorlardı… Gerekirse en son silâha, genel greve başvurabilirlerdi… Oysa hiç de öyle olmadı. 1914 yılında askere çağırıldıklarında, işçi sınıfı partilerinden en iyi örgütlenmiş ve sayıca en kalabalık olanı, Alman Sosyal Demokratları, Reichstag’da savaş için lehte oy kullandılar… Eylül ayına kadar Sosyal Demokrat Parti üyelerinin üçte biri orduya katılmıştı.”[11]

 

Evet, Alman Sosyal Demokrasi’sini ne dün, ne bugün başka türlü görmeye imkân yok (Ecevit’in bunu nasıl gördüğünü bilmiyorum). Prof. Brückner “hukuk Devleti ruh haline dönüşüyor…” dememiş miydi?- (bkz. s. 414).

 

E.von Beckenrath da faşizmi anlatırken[12] “Ulus bir corpus mysticum (mistik bütün)… haline dönüştürülüyordu” diyor ve şunları ekliyor: “Eğer kaim bir tarımsal proletarya tabakasıyla birlikte Güney’in latifundia’sı (geniş toprak sahipliği) ile endüstrileşmiş Kuzey İtalya arasına, esas itibariyle maddî çıkarları açısından ve fikrî ve ahlâkî görünümleriyle bir geniş orta sınıf alanı oluşturan başlıca küçük mülk sahipleri ve toprak üzerinde kiracı çiftçiler girmemiş olsaydı, İtalya’nın siyasî kaderi farklı olurdu… bugün dahi faşizm kendi tarımsal kökenini inkâr etmemiştir…” Gerçekten, İtalya’nın orta sınıfları, toprak sahipleri, iş dünyası, ordu ve kraliyet sarayı faşizmde, İtalya’yı Marksist tehlikeden koruyacak militan hareketi görüyorlardı.[13]

 

Ama sorun sadece “Marksist tehlike”den ibaret değildi; dengesi bozulmuş eski “hedef gelenekleri”nin iadesi amaçlanıyordu. Nitekim “Liberalizm, muasır iktisat nizamının gençlik, inkişaf ve zafer devirlerini hem yaratmış, hem de vasıflandırmıştır. Fakat doğurmuş olduğu iki tezat (a. sınıf tezadı; b. metropol-müstemleke tezadı), gene liberal toleranstan (serbestçi müsamahadan) istifade etmek şartı ile alabildiğine büyüyünce, muasır iktisat nizamı, dokunulmaz bir mukaddes olmak hakkını kaybetmiş ve her tarafta Devletin, şu eski bekçi teşkilâtının, pençesine düşmüştür. Ve Devlet, nerede otoritesini tanıtmak mecburiyetinde kaldı ise, sokaktaki açları göstererek “yoksa seni bunlara parçalatırım” tehdidini savurmuştur. Sermaye ve finans merkezleri, … boyun eğmişlerdir. Liberal iktisat yerine dirije iktisat; liberal Devlet yerine otoriter Devlet yani Mac Donald kapitalizmi yahut Roosevelt demokrasisi yahut faşizm… Emperyalizm bakımından ise, liberal ve zayıf bir emperyalizm yerine dirije ve kuvvetli bir emperyalizm ikamesidir” diye yazacaktır Burhan Asaf (Belge), 1933’de.[14]

 

Son yılların gazete haberlerine dönelim: “Almanya’ya kaçan sağcı Türk teröristlerini yurda getirmek amacıyla bir süre önce Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından oluşturularak Federal Almanya’ya gönderilen polis timlerinin ellerinin boş olarak yurda döndükleri ve hiçbir sonuç alamadıkları bildirilmektedir. Emniyet Genel Müdürlüğü Siyasî Şube Müdürlüğü tarafından Almanya’ya gönderilen Türk dedektiflerine Alman polis makamlarının yardımcı olmadığı ve aranan teröristler hakkında gerekli bilgiyi vermeyerek yalnız bıraktıkları kaydedilmektedir… aranan teröristlerin Alman sağcı örgütleri tarafından korunduklarının anlaşıldığı belirtilmektedir…” (Cumh., 5 Ocak 1980). Interpol’ün de (bilinçli) ilgisizliği ayrıca dikkate değer.

 

“İkinci Alman Televizyonu ZDF’de Türk işçileri için yayınlanan ‘Türkiye’den mektup var’ isimli programda vatandaşlarımıza hitap eden Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in konuşmasının bazı bölümlerinin çıkarılması sert tepkilere neden olmuştur. Konuşmasının Almanya’ya kaçan ve yurda dönmeleri istenenler karşısında Türk işçilerinin dayanışma göstermelerini isteyen mesajını yayından çıkaran ZDF yöneticileri, tepkilere karşı verdikleri yanıtta Alman yasalarına göre karar haklarını kullandıklarını ileri sürmüşlerdir.” (Milliyet 29 Mart 1981)

 

“MHP davası soruşturmasında Avrupa’da MHP’nin yan kuruluşları olarak çalışan 129 derneğin bulunduğu saptandı… kısa adı Türk-Federasyon olan dernekler sayısı… Almanya’da 87, Belçika’da, 7, Hollanda’da 6, Fransa’da 3… olduğu saptandı.” (Cumh., 8 Mayıs 1981)

 

“MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş’e Almanya genel müfettişi Enver Altaylı’nın Paris’ten gönderdiği[15] mektuplar… da, ‘4 Mayıs günü Dr. Kannapin Köln’e gelecek, burada beni Alman İç İstihbarat Teşkilâtı Türkiye Masası Başkanı ile tanıştıracak. Dr. Kannapin’in verdiği bilgiye göre bu şahıs CDU (Hristiyan Demokrat) ve eski bir Alman subayı imiş…’ diye yazıyor” (Cumh. 10 Mayıs 1981 ve Milliyet 11 Mayıs 1981)

 

“MHP ve yan kuruluşlarıyla ilgili iddianamenin yurt dışı ilişkiler bölümünde, eski bir SS subayının (Kengerli) da Almanya’da bulunan ülkücülerin örgütlenmesi için çalışmalar yaptığı açıklanmıştır…” (Milliyet, 11 Mayıs 1981)

 

Ve Ağca Papa’yı vuruyor! Bu kez FAC İçişleri Bakanlığı, yaptığı açıklamada “M. Ali Ağca’nın yakalanması için yoğun çaba harcadıklarını, ancak Ağca’nın Almanya’da bulunduğu yeri saptayamadıklarını” bildiriyor! (Milliyet, 15 Mayıs 1981). Ne kadar da beceriksizmiş, Alman polisi!… Devam edelim.

 

“Terörizm konularında uzman olarak tanınan Alman gazetecisi Jurgen Roth, İngiliz basınına verdiği bir demeçte Ağca’nın geçen yılın ortalarında Almanya’ya gelmiş olduğunu doğrulamış ve ‘Türk işçileri kendisini tanıdılar’ demiştir. Jurgen Roth şunları eklemiştir: ‘Geçen yılın Ekim ayında Ağca’yı bulmak için Türkiye’den bir polis ekibi geldi. Fakat Alman polisinden çok az yardım gördü’. Papa’nın bir Türk tarafından vurulmasıyla ilgili TV ve gazete haberlerinde Orgeneral Kenan Evren’in ‘Bu olaydan sonra akılları bulutlarda olan bazı Avrupalı dostlarımızın akılları başlarına gelecektir’ sözüne geniş yer verilmiştir.” (Paşa, Galbraith’ın kulaklarını çınlatıyor…). “Gazeteler, Ankara’nın Alman ve İtalyan makamlarına Ağca’nın bu ülkelerde olduğunu birkaç kere bildirmiş bulunduğunu, hattâ bir keresinde Ağca’nın Almanya’da oturduğu adresin bile Alman polisine bildirildiğini belirtmişler fakat ‘teröristlere karşı en iyi örgütlenmiş Alman polisi bir sonuç alamamıştır’ demişlerdir.” (Milliyet, 16 Mayıs 1981)

 

Fransızlar, “işitmek istemeyenden mükemmel sağır olmaz” derler…

 

Ve nihayet “Federal İçişleri Bakanlığı, Ağca’nın hiç Almanya’ya gelmediğini…” açıklıyor! (Mil. 17 Mayıs 1981).

 

Aradan üç ay geçiyor. Bu kez “MHP davası duruşmalarını izlemek üzere gelen yedi Fransız avukatın yanında bulunan Türk avukat Ömer Erogan, Fransız avukatların Türkeş’le izin almadan rahatça görüşebilmek için vekâletini almak istediklerini söyledi… Fransızların Türkiye seyahatinin organizasyonunun Almanya’da yapıldığı, Fransa’ya gönderilen bir kişinin Türkiye gezisini avukatlara ‘Büyük bir dava var, masraflarınız Türkler tarafından karşılanmak üzere gidip izleyebilirsiniz’ biçiminde aktardığı saptanmıştır.” (Cumh. 25 Ağustos 1981). Adamlar şimdilik geri döndüler ama gazetelerin yazdıklarına göre Türkeş’in sorgusu sırasında yine geleceklermiş.

 

Ve Fransa’dan küçücük bir haber: “Geçen yıl aşırı grupların yaptığı sabotaj sonucu 4 kişinin ölümüyle sonuçlanan Copernic Olayı’nın birinci yıldönümünde anma törenleri yapıldı. Bir yıl önce aşırı militanlar Copernic Yahudi Havrasına bomba koymuş ve kanlı olaya neden olmuşlardı” (Hür. 8 Ekim 1981)

 

Bu kadar örneğin bir kesin gerçeği vurgulamak için yeterli olduğunu sanıyorum: İkinci Dünya Savaşı’nın “Roma-Berlin Mihveri”nin bugün, “Bonn-Ankara Mihveri” şeklinde ihya çabasının varlığı.

 

[1]              S. Andreski. — a.g.e., s. 33.

[2]              Ay. e., s. 95.

[3]              “Hortlak”, Cumhuriyet 5 Mayıs 1978.

[4]              Tarafımdan belirtildi.

[5]              H. Montgomery Hyde. — The fate of Martin Bormann, in FOYLIBRA, Foyles Bookshop Magazine, October 1979, London, s. 36-7.

[6]              Burhan Oğuz. — a,g.e., C. II, s. 189.

[7]              Ay.e., s.191

[8]              W.Carr – a.g.e., s. 390

[9]              Anthony James Joes – Fascism in the contemporary world: Ideology, evolution, resurgence. Colorado (USA) 1978, s. 5-6

[10]            Ay.e., s.13-4

[11]            J. K. Galbraith. — Kuşku çağı. Sosyo-ekonomik düşünceler ve sonuçları. “The age of uncertainty”den çev. N. Himmetoğlu ve R. Aşçıoğlu, İst. 1980 s. 174-5

[12]            E. von Beckenrath. — Fascism, in ESS.

[13]            M. Ainaudi; — Fascism, in IESS.

[14]            Burhan Asaf. — Liberal emperyalizmden dirije emperyalizme doğru, in Kadro 16, Nisan 1933, s. 34.

[15]            Tarafımdan belirtildi.