Türkiye Versus Almanya

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Türkiye Versus Almanya

Türkiye Versus Almanya

Wilhelm’in, Enver ve arkadaşlarım ele geçirmiş olması, onun Osmanlı’ya Stift üstüne Stift saplamasına engel olmamıştı. Şimdi, yaşayalım bu aynı tarihi, bu kez aktüaliteden.

 

“Yeni Enver” arayışında büyük ağabey Bonn’u yalnız bırakmıyor. Birlikte mi hareket ediyorlar, yoksa her birinin ayrı bir hesabı var mı? Bilmiyorum. “Almanya’nın ünlü Bild Gazetesi, eski CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in Mayıs ayında Almanya’ya gelerek Hamburg Üniversitesi Şark Dilleri ve Edebiyatı Fakültesinde üç ay misafir öğretim üyesi olarak ders vereceğini açıkladı… Ecevit bu konuda şunları söyledi: Hamburg Üniversitesi Akademik Senatosu’nun bu konudaki kararı bana iki gün önce gönderildi… Konuk öğretim üyesi olarak ders vermem öneriliyor… Ayrıca Türkiye’nin son 30 yıllık gelişmesi ve Türk şiiri üzerinde konuşmam teklif ediliyor… Aynı üniversiteden bir başka çağrı daha geldi. Bazı bilimsel derneklerde konferanslar vermem isteniyor…” (Tercüman ve Hürriyet, 7.4.1981).

 

“CHP eski genel başkanı Bülent Ecevit, 29 Nisan’da Amsterdam’da yapılacak Sosyalist Enternasyonal – Liderler Toplantısı’na çağırılmıştır. Willy Brandt başkanlığında yapılacak toplantı için Sosyalist Enternasyonal genel sekreteri Bernt Callson, Ecevit’e telgraf göndererek bu çağrıda bulunmuştur…” (Milliyet, 14.4.1981). “… Ecevit’e gelen ikinci çağrı (Hamburg Üniversitesi’ninkinden sonra) ise Federal Almanya’nın Sosyal Demokrat Parti genel başkanı Willy Brandt’tandı. Brandt, Ecevit’in kendi konuğu[1] olarak Federal Almanya’yı ziyaret etmesini istemişti” (Hürriyet, 15.4.1981).

 

Demek ki, biraz Hint mistisizmi, birkaç da uyaklı (kafiyeli) dize, Hamburg Üniversitesinde dersler, bilimsel (?) konferanslar vermeye yetiyor!…

 

Korgeneral Mackensen’in yarbay Enver’e topuk çakması gelmiyor mu akla?…

 

Enver’in nasıl Weltpolitik – Drang nach Osten – Deutschtum hakkında hiçbir fikri olmadıysa “Yeni Enver” namzedinin de Sosyalist Enternasyonal’in gerçek amacını, SDP’nin, Moltke – Wilhelm – Hitler zincirinin kamufle uzantısından başka birşey olmadığını, hiç bilemeyeceğinden korkarım. O kadar ki çok kişi de onu Moskova’nın doğrultusunda bir politikacı olarak görür. Bu işlerin üstesinden ne kaşın üstündeki beyaz lekeyle, ne de yoga ve amatörce Sankrit edebiyatıyla gelinebilir.

 

Almanların, işin içine Fransızları da karıştıklarını biliyoruz. Gerçekten bu iki AET (ve NATO) müttefiki, özellikle de Gaulle’den beri, hayli uyum içindeler… Fransız sağının ünlü gazetesi Le Monde, 12 Eylül 1981 günkü nüshasında, Edouard – Herriot Kulübü’nün başkanı, Paris -1 Üniversitesi’nin onursal başkanı François Luchaire’in kaleminden çıkan “Türkiye. Askerî darbeden bir yıl sonra, edebiyatçı ve devlet adamı Bay Bülent Ecevit” adlı uzun makaleye yer veriyor. Burada söylenenlere girmeden önce Ecevit’in genel siyasasının temel verilerini ortaya koymakta yarar vardır.

 

Her gün biraz daha sarsılan durumunu kurtarmak için “kafasının içindeki, kuyrukları birbirine değmeyen tilkiler”i harekete geçirip “Ortanın solu” adını verdiği büyük tarihî aldatmacayı ortaya atmıştı, İnönü. Bunu ilk duyduğum zaman aklıma şu çocuk öyküsü gelmişti: Küçük oğlan babasına “baba, top (silâh) nasıl yapılır?” diye sorar. Adam düşünüp uygun şekilde yanıtlamaya vakit kalmadan bir iki yaş büyük ağabey atılır: “Bilmeyecek ne var? Bir delik alırlar, etrafına çelik dökerler”…

 

Evet, koordinatları tümden belirsiz iki noktanın birleştirilmesiyle meydana gelmiş bir mihverin sağında ya da solunda olmak gibi büyük bir absürt bahis konusudur ve bununla insanları avutma yoluna gidilmiştir. Ama ne var ki bu mihverden öbür Mihver’e atlamak kolaylaşır…

 

Ecevit yola, ustası İnönü’nün elinden bu “Ortanın solu” bayrağını kapıp çıkmıştır.

 

Gelelim şimdi deminki makaleye. Ecevit, Luchaire’e “Fransız olsaydım Edouard Herriot’un partisinden olurdum” demişmiş, başbakan olduğu günlerin birinde. Makalede Nâzım Hikmet’ten beri bugünün en büyük şairi olduğu da vurgulandıktan sonra “Böyle bir kültür ve tarihî ve beşerî gerçeklerin böyle bir idraki, onun politik aksiyonunun gerçek yönünü izah eder” deniyor, Fransız inceliğiyle. Uzun övgülerden sonra onun Avrupa Birliği devletlerine bağlılığı anlatılıyor ve yeniden bir büyük politik role çıkması dileği açığa vuruluyor.

 

Herriot ise, yıllarca başını çektiği radikal partiyi hep “orta” ray üzerinde götürmüş ve 1932’den sonra da ona Halk Cephesi (Front Populaire)nin sağ kanadını oluşturtmuştu. Ama kendisi Leon Blum kabinesine girmeyip Meclis Başkanlığı’nı kabul etmişti. Yetmiş seksen sandalyesiyle bir “anahtar” partisi haline getirmiş, ne tarafa meyletse, o partinin (genellikle muhafazakâr partilerin) iktidarını sağlayıp partisini de bu iktidara iştirak ettirmişti. Oportünizmle suçlandığı çok olmuştu. Ama liberal burjuva çizgiyi de hiç kaybetmemişti.

 

Şimdi örnek alınan Herriot’nun siyasî yaşamından bazı bölümleri izleyerek bunun ne türden bir örnek olduğunu birlikte saptayalım.

 

Mayıs 1924 seçimleri sonucunda sosyalistler parlamentoya 40 sandalyeyle giriyorlar. Onlarla bir seçim anlaşması (Solların Karteli) yapmış olan radikaller bu sayede, bir önceki (1919) seçimlerine göre 64 sandalye fazlasıyla 152 milletvekili çıkarıyorlar. 35 “bağımsız” sosyalist ve “sosyalist cumhuriyetçi”lerle birlikte sol, 294 temsilcisini sokuyor Meclis’e. “Cumhuriyetçi Federasyon” adıyla bilinen sağa gelince, içinde “solun cumhuriyetçileri”nin kümelendiği Merkez’le birlikte 265 temsilcide kalıyor. Hiçbir surette güvenilmeyen 35’lerin “bağımsızlıkları, bir merkezci bileşimde Bakan olma kabiliyetleriyle izah ediliyor; radikallerin kendileri de, seçim kampanyası sırasındaki gürültülü nutuklarına rağmen radikal kalıyorlar, yani geçici olarak ittifak kurdukları sosyalistlere karışmıyorlar. Oy verme gününden önce, 25 Nisan akşamı Cumhuriyetçi Federasyondun yemeğinde Poincare, kendilerini toparlamalarını ve istemeyerek kızıl ihtilâlin maşası haline gelmemeleri için radikallerin sağduyusu ve vatanseverliklerine çağrıda bulunuyor ve seçimlerin ertesi gününde 14 Mayıs tarihli Le Temps, daha o günden, içinde sağdan açıkça kopmuş “solun cumhuriyetçileri”nin sosyalist ipoteğinden azat olmuş radikallerle birleşeceği bir makul hükümeti mülâhaza eder oluyor.

 

Ve büyük nutuklarında fikirden çok şatafatlı lâfların döküldüğü Herriot iktidara geliyor. Görünürdeki, dövüşken mizacı gerçekte sadece görünürde kalan bu politikacı, en üst düzeyde cumhuriyetçi heyecan ve yenilik ateşi içinde bulunduğu anlarda yüzünde, Chateaubriand’ın başka biri için söylediği gibi, “bir munis tabiatın ümidi parlıyordu”. Esasen 1905’ten beri Lyon belediye başkanlığını mahallî affairiste’lerin (işadamlarının) gizli müsaade ve desteğiyle elinde tutuyordu…

 

Sosyalistler onun kurduğu hükümete iştirak etmiyorlar ve 17 Haziran tarihli beyanatında para babalarını korkutacak hiçbir şey bulunmuyor. Esasen konu, yani malî işler üzerinde Herriot özenle belirsiz kalıyor. Sermaye üzerinden bir vergi düşüncesini kenara ittiğini söylemekle yetiniyor. Ancak, sosyalistlerin de oylarına ihtiyacı olduğu için, üzerinde fazlaca ısrar etmeden “ekonomik güçler”den söz edip yine açıkça belirtmeden, arzu edilen “sosyal reformlar”ı ağzında yuvarlıyor.

 

Esaslı sorunları savuşturup Katolik çevrelerle, Sollar Karteli’ne iman adına saldıran General Castelnau’nun Rahipler Federasyonun’dan yardım gören Herriot bu arada, Pantheon’u Jaures’in küllerine de açıyor! Bundan daha büyük demokratik hamiyet olur mu? Bu sağ da “büyük çıkar”larının korunmasını Tanrı sevgisi ve Fransa’nın şerefine tevdi etmekten mutlu oluyor.

 

Ama işler hep bu düzeyde gitmiyor. Bir namuslu Fransa’da sosyalistlerin oylarıyla desteklenen ve üstelik de vergi kaçakçılığıyla mücadeleden söz eden bir hükümet düşünülemez! Banque de France mütevellilerinin oyunlarıyla “para örgütülüyor”, yukarda adı geçen Kartel hayat pahalılığından sorumlu tutuluyor. Şiddetli bir kampanyaya Herriot, çaresiz, “hilebazlarla sermayelerini dışarı kaçıranların tehditleri”ni açığa vurmakla yanıt veriyor. Üstelik de büyük mükellefleri, sermayeleri üzerinden % 10 tutarında bir istikraza zorlayan bir tasarı bardağı taşırıyor ve Herriot düşürülüyor.[2]

 

Mayıs 1932 seçimleri yeniden solu iktidara getiriyor ve 3 Haziran’da, öldürülen Doumer’in yerine geçmiş olan Lebrun, anayasa gereği Herriot’yu, Tardieu’nün yerine, kabineyi kurmakla görevlendiriyor. O da boş yere en ılımlı tavırlar takınıyor. Lyon’daki seçim kampanyasında sosyalizmden açıkça kopmuştu; demiryollarının ve sigorta şirketlerinin millileştirilmesi projelerini kenara itiyor ama bir büyük vergi kaçakçılığı skandalının, sağlam belgelere dayanan sosyalist Albertin tarafından ayrıntılarıyla açığa vurulmasını önleyemiyor. Hasta hasta yatağından kalkıp Meclis’e geliyor ve bir soruşturma vaadinde bulunuyor. Bu soruşturmanın hiçbir zaman yapılmaması doğaldı zira yapılacak olsaydı Lyon belediye başkanlığını kesin olarak kaybederdi: Albertin, en büyük vergi kaçakçıları arasında Peugeot ailesini, senatör Viellard, Orlean piskoposunu… saymıştı.

 

Son derecede uslanmış radikal parti bundan böyle eski merkez solun yerini tutacaktır.[3]

 

Doumergue kabinesi, ordubozanlık edip çekilen Herriot yüzünden düşüyor. Yerine Flandin geliyor ve beraberinde bittabi Herriot var. Haziran 1935’te de Laval, 1931’de olduğu gibi, hükümet başkanı oluyor ve yine arkasında Herriot ile beraber. Bu sonuncusu onun bir nevi kefili durumunda görünüyor. Laval’a kefil olmanın neler ifade edebileceğini her aklı başında Fransız çok iyi bilir.

 

1934 ve 35’te Herriot’nun kabinelerinde yer aldığı bu üç başbakan iktidarda neler yapmışlardı?

 

Masum bir işçi gösteri yürüyüşüne ateş açılması emrini veriyor, Doumergue: Dokuz ölü! Olay, “Tanrı’ya şükürler olsun, ulusal duygunun uyanışı” olarak nitelendiriliyor, hükümet çevrelerince.

 

Vaktiyle Herriot’yu infiale sevk eden kanun hükmünde kararname yetkisini o, ne Doumergue, ne de Laval için sakıncalı buluyor; sağın organı Le Journal des débats, 17 Haziran 1935 günü “geniş reformlar artık elzem olmuştur: kimsenin tahammül etmediği sosyal diye nitelendirilen kanunların hafifletilmelerinin, hatta tümden kaldırılmalarının ve Devlet’in, kendisine düşmeyen işleri bırakması” gerektiğini yazıyor, yani sosyal sigortaların ilgası ve kârlı devlet tekellerinin özel sektöre devri isteniyor.[4]

 

14 Ocak 1936’da Daladier radikal partinin başkanlığına geliyor. Herriot, meyus ve hırçın, “disiplin” gereği, Laval kabinesinden çekilmek zorunda kalıyor, Laval da koyu bir hiddet içinde, istifa ediyor. 17 Mart 1938’de, Mussolini’nin Paris’teki özel temsilcisine şunları söylüyor: “yeniden iktidara geleceğim ve bu, benim büyük öcüm olacak. Onları kıstıracağım!”. “Onlar” dediği, onu iktidardan uzaklaştıran sosyalistlerle radikallerdi.[5] Bu arada, 13 Şubat 1936’da genç faşistler Blum’a suikast tertipleyip onu yaralamışlardı. Evet, Herriot, her zaman için muhafazakâr çıkarların ikiyüzlü yardakçısı olarak bilinmiştir, Fransızlarca.[6]

 

İşte bu iki kişi, yani Herriot ile Ecevit arasında büyük koşutluk görüyor, yukarıdaki makalenin sahibi. “Nâzım’dan sonra bugünün en büyük şairi” lafı da, aynı iddiadaki birçok ozanımızı çıldırtmaya yeter.

 

“Yeni Enver” adayına Fransızlar da mı sahip çıkma hevesindeler, yoksa Almanya’nın dürtüsüyle MHP davası için gelmiş Fransız avukatlarda olduğu gibi bu, Bonn’un kendi hesabına çevirdiği bir manevra mı? Zaman gösterecek.

 

Hoş Türkler, Fransızların “hayırhah” önerilerine alışık olmalılar. Belleğimizde 1934’te yazdığı “Les quatre dames d’Angora” (“Ankara’nın dört Hanımefendisi”) adlı romanıyla kalmış Claude Farrère, Pierre Loti’nin yolunu çıkarlı bulmuş olacak ki egzotik öykülere yönelmiş. Birinci Dünya Savaşandan sonra, “Türk dostu” sıfatıyla halifelik lehinde şefaatte bulunmuş ve Mustafa Kemal Paşa’ya “Hilâfet’i kaldırsanız bütün İslâm âlemindeki prestijinizi kaybedersiniz” diye mesajlar göndermiş.[7] Fakat bu mektup ve mesajların Hüseyin Cahit Bey’in “Tanin” ve Ebüzziya Zade Tevfik Bey’in “Tevhid-i Efkâr”ında, hangi yolla buralara gelmişlerse, baş sayfada yer almış olmaları da önemle düşünülmeye değer.

 

Galiba 1956’daydı. Ankara’dan Isparta’ya gitmek üzere Alsancak trenine bindim. Mutat dışı bir lokantalı vagon eklenmişti katara. Meğer trende Fransız edibi Georges Duhamel varmış. İki mihmandar[8] refakatinde İzmir’e gidiyormuş. Lokantalı vagonda kaynaştık. Doğal olarak söz Türkiye’nin kalkınmasına geldi (zaten hazret, bu kalkınmaya yardımcı olması için davet edilmişti). Aynen şöyle konuştu: “Voilà ce que vous devriez faire pour achever votre destinée (kaderinizi tamamlamak üzere şunları yapmalısınız)”; sonra da “güneşiniz bol, öreniniz çok” vs… Yani Türkiye, ömrünün sonuna gelmiş de, rahat ölebilmek için ne yapması gerektiği sorulmuş papaz efendiden…

 

Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin, ülkesinin Basra Körfezi’nde bulunan ve Kuveyt’e ait olan Bubiyan Adası’nın bir bölümünü deniz kuvvetleri için üs olarak kullanmak üzere 90 yıl süreyle kiralamaya talip olmuş (Cumh. ve Milliyet, 5.7.1981). 1899’da Wilheim’in ısrarla aynı istekte bulunmuş olduğu hatırlandığında bu kez Irak’ın arkasında kimin bulunduğu, sorusu beliriyor zihinlerde. Bugünün Wilhelm’i kim?

 

“Almanya beş bin füze, yetmiş bir Leopar tankı veriyor” (Milliyet, 21.2.1981). Bu silâh yardımı 600 milyon marklık hibe yardım programı çerçevesinde olacakmış. Federal hükümet “geleneksel pay”ını gözetiyor demektir. Rohrbach, ancak kuvvetli bir Türkiye Almanya için ilginç olabilir diye yazmıyor muydu?

 

Devam edelim basını gelişigüzel izlemeye: “Türkiye’deki yabancı sermayenin % 33’ü Almanlara ait” (Milliyet, 2.7.1981); “Lufthansa, Türkiye’de satılan biletlerin üzerine ‘Atatürk’ün doğumunun 100. yılı’ amblemini yapıştırıyor” (Milliyet, 21.2.1981); “En fazla ithalât yaptığımız üç ülke Irak, F. Almanya ve Libya” (Hürriyet, 15.12.1981). Burada, Irakla Libya, petrolle bu düzeye çıktıklarına göre Türkiye aslında “Alman alanı” olmaya devam ediyor demektir.

 

Dönelim I. Dünya Savaşı’nın sonrasına. “Yapılan bir istatistiğe göre şehrimizde (İstanbul’da) 78 anonim şirket mevcut olup bunlardan 23’ü İngiliz, 13’ü Fransız, 8’i Alman, 9’u İtalyan, 7’si Amerikan, 2’si Belçika, 4’ü Felemenk, 6’sı İsviçre tabansındandır. Mevcut şirketlerden 28’i sigorta, 22’si ticaret-i umumiye, 10’u sefer-i bahrî, 7’si tütün, 6’sı banka, 1’i halıcı, 1’i otomobil, 1’i petrol, 1’i saatçi, 1’i münakalât-ı havaiye şirketidir. 1340 (1924) senesi zarfında 25’i İstanbul’da, diğerleri Anadolu’da olmak üzere 37 Türk Anonim Şirketi teşekkül etmiştir” (Servet-i Fünun, 14 Mayıs 1341, sayı 26).

 

Aynı dergi az çok her sayısında, Bomonti bira fabrikasının şu ilânını koyuyor: “Yaz geldi, hararetinizi def etmek isterseniz Bomonti birasını içiniz. Rakı gibi sıhhati tahrip etmez, bilâkis vücuda kuvvet verir…”

 

Ülkemizde bira sanayisinin kurulmasına İzmir’de başlanmış, 1893’te İstanbul Bomonti, 1909’da Nectar bira fabrikaları kurulmuş, bu son iki fabrika ve şirketin Bomonti – Nectar adıyla birleşmesinden sonra yalnız Bomonti fabrikası işletilmiş, bu şirket 1912’de İzmir’de Aydın Bira Fabrikası adıyla ikinci bir fabrika meydana getirmiştir. Ancak bu fabrika, İstanbul’da üretilen maltları işleyecektir. Cumhuriyet’e kadar, düyunu umumiye idaresinin denetim ve rüsum sistemiyle idare edilen bira sanayisi, 1926’da çıkarılan 760 sayılı Meşrubat-ı küuliye (alkollü içkiler) yasasıyla devlet tekeline alınmış, ancak Bomonti şirketinin 1938 yılına kadar işletilmesine izin verilmiştir. Çatal sakallı, garip pipolu ve kenarı tüylü şapkalarıyla dolaşan Alman bira uzmanlarını çok iyi hatırlarım.

 

Evet, devletin ürettiği rakı “sıhhati tahrip ediyor”. Almanın yaptığı bira “vücude kuvvet veriyor”…

 

Başka yabancı firmaların hiç ilânı çıkmazdan Deutsche Levante Linie… Eisenausfuhr Otto Wolff und Cie-Köln, Phoenix, Reinstahl fabrikaları “Almanya’da Ruhr’da kâin Phoenix fabrikaları 52.000, Reinstahl’da 25.000 amele işler. Raylar, … her nevi demir ve çelik borular, betonarme demirleri, demir saçlar, her nevi teller, her nevi çivi ve karfiçalar, cıvatalar, lokomotif – vagonlar, tramvay, her nevi makineler…” Deutsche Allgemeine Zeitung, “… Avrupa’nın her tarafından ve Amerika ile sair kıtalardan muntazaman telgraf ve telefonla havadis alır. Almanya mahsulâtı (ürünleri) ve masnuatına (sanayi ürünlerine) müteallik en mühim ilânat ve malûmat bu gazetede mevcuttur…”: ve nihayet, resimdeki Dresdener Bank’ın bilançoları… dolduruyordu, Servet-i Fünun sütunlarını.

 

Sarışın hostesler amblem yapıştıradursunlar biz, Dr. Rohrbach’ın Türkiye’ye uygun görmüş olduğu “kuvvet kontenjanı”nı keşfe çalışalım. Bu arada olayların hızla geliştiği de bir gerçek oluyor.

 

“Geçen yıl OECD çerçevesinde Batı ülkelerinin Türkiye’ye ekonomik yardımları koordinatörlüğünü yapan Maliye Bakanı Matthoefer’in bu yıl bu görevi üstlenmeyeceği kesinlik kazanmıştır… Bonn’da tüm ilgili kimseler, Maliye Bakanı’nın OECD’nin yardım programının “lokomotifi” olmaktan kesinlikle vazgeçtiğini söylüyorlar… Genellikle Almanya’nın “devre dışı” kalmayacağı ve perde arkasında Türkiye’ye ekonomik destek sağlanmasında yine aktif bir rol oynayacağı söyleniyor. Bir yetkili bize şöyle dedi: “Almanya’nın topu ABD’ne atması ve sahayı terk etmesi söz konusu değildir. Almanya, Türkiye’ye aynen eskisi gibi önem veriyor ve ona destek olma niyetini sürdürüyor”… Ne var ki Başbakan Schmidt’in bazı çevrelerce şu sırada körüklenmek istenen Türkiye aleyhtarlığına rağmen, Türkiye’ye, askerî ve ekonomik desteğin sürdürülmesini istediği de biliniyor… Halen Almanya son yılların en ciddî ekonomik krizini geçiriyor… Yardım programının Alman meclisinde siyasal nedenlerle muhalefetle karşılaşması kuvvetle muhtemel. SPD’ın sol kanadı başta olmak üzere bazı güçler Türkiye’ye yardımı kösteklemeye çalışacak…” (Milliyet, 11.2.1981).

 

Şansölye Schmidt’in yüzünün sonradan aldığı ekşi şekli yukarda gördük. Devam edelim.

 

“Yeni ABD yönetimince açıklanan nötron bombası plânının en etkin biçimde Federal Almaya ile Türkiye’ye yerleştirilebilecek bombalarla uygulanabileceği belirtiliyor. Merkezi Londra’da bulunan Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü kaynaklarına göre, Nötron bombası…nın nitelik ve işlev açısından etkinliği ancak ‘Jeopolotik konum’[9] ile sağlanabilmekte ve bu durumda olan iki ‘ideal ülke’den biri Türkiye, diğeri Federal Almanya… İngiltere’nin en çok satılan siyasal dergilerinden ‘Now’da Nötron bombası konusunda yayınladığı geniş bir araştırmada bombanın yerleştirilebileceği ülkeler olarak ‘Federal Almanya ile Türkiye’nin en uygun’ durumda bulunduğunu bildirdi. Dergi bu bilgiyi ‘Nato plânlamacıları’na atfen verdi” (Cumh. 18.2.1981).

 

Ve bu aynı yılın sonunda Haig, Weinberger trafiği…

 

Bir “Mihver” oluşturmak için “iki ideal” ülke F. Almanya ile Türkiye oluyor demektir. 1933-45 yılları arasında “Roma-Berlin Mihveri” vardı. Roma, artık kesinlikle Nato’nun ayağının altından kaydı. Geriye, onun yerini dolduracak tek alternatif olarak Ankara kaldı: çabalar, “Bonn-Ankara Mihveri”nin oluşturulup pekiştirilmesi yönünde gibi görünüyor bana. Bu yeni’ “Mihver”in “lokomotifi” kim? Sosyal Demokrat H. Schmidt! Tabiî ki bir “mihver”in iki “nokta”sındaki yönetimin de aynı karakteri haiz olması gerekir. Artık, 1945-50 Federal Almanya’sının von Seeckt’inin Pentagon olduğundan hiçbir şüphe kalmıyor.

 

Ve hemen iki haber: “1980’de Federal Almanya’da 75 sağcı örgüt (“ölçülmez, bir fanatizm… Neo-Nazi grupları…) kuruldu” (Milliyet, 7.4.1981).

 

“Der Spiegel: Türkiye’de aşırı sağın üstüne gidilmesi beklenmiyordu”

(Cumh., 14.5.1981)… Devam edelim.

 

“Bundan bir süre önce, Türkiye’de tetkiklerde bulunan beş kişilik Alman parlamento heyetinden SPD milletvekili Karsten D. Voigt, … ‘Türkiye’nin içinde bulunduğu şartları anlıyoruz ve Türk dostlarımıza bu zorlu günlerde yardımı gerekli görüyoruz. İtiraf ederim ki, diğer bir sebep de Türkiye’nin stratejik durumu, Batı’nın Türkiye’ye olan ihtiyacıdır’ dedi…” (Hürriyet, 14.4.1981).

 

Aradan birkaç ay geçiyor, H. Schmidt Milliyet’e bir özel demeç veriyor: “Federal hükümet ve Alman halkı için Türkiye iyi bir dosttur ve öyle kalacaktır… Savunma alanındaki yardımlarımızı da artırdık: Bunların yanı sıra, Türkiye’nin borçlarının ertelenmesi konusunda da etkin olduk… Bunları, F. Almanya olarak, Türkiye’nin geleceğine ilgisiz                                                                          kalamayacağımızın, bunun aksine buna ne kadar önem verdiğimizin somut bir göstergesi olduğu için, söylüyorum…” (Milliyet, 5.7.1981).

 

“Alman parlamentosunun kararı: Demokrasiye dönüş konusunda açıklık isteniyor. Alman parlamentosu, Türkiye’ye ekonomik yardımı onaylarken, demokrasiye dönüş konusunda beklentiye dayandığını belirtti… Karar metninde aynen şöyle denildi: … Kişilerin 90 günlük gözaltında tutulma süresi kısaltılmalıdır[10]… Demokrat Türk parlamenterlerinin yurt dışı gezilerine izin verilmeli[11]…” (Cumhuriyet, 12.6.1981). Aynı günkü gazetede Yalçın Doğan, Almanların çizmeyi aştığını vurguluyor.

 

“F. Alman muhalefet liderlerinden CSU Başkanı ve Bavyera Başbakanı… Strauss, ‘Alman parlamentosunda Türkiye’ye yardım taraftarları çoğunluktadır… Basında Türkiye aleyhine yazılar çıkması Alman hükümetinin tutumunu kesinlikle etkilemeyecektir…’ dedi. Strauss… Köln Metropolitinin arzusu üzerine Ortodoks Patrikhanesini ziyaret edeceğini, cami ve müzeleri gezmek istediğini söyledi…” (Tercüman 29.7.1981).

 

Bu haberi öbür gazeteler de verdiler (bkz. Milliyet, 29.7.) Wilhelm’in Kudüs ziyaretini hatırlatan bu “politik konulardan uzak özel ziyaret”in başlayacak olan MHP davasıyla hiç mi ilişkisi yoktu?…

 

Alman halkının “Führer”leri böyle konuşurken bu halkın kendisi “geleneksel dost” Türkiye’yi nasıl görüyor, nasıl düşünüyor?

 

“Almanya’da bir süreden beri hissedilen yabancı düşmanlığını kınamak… amacıyla Protestan Kilisesi tarafından düzenlenen toplantıda Alman basınının… Türkleri tamamen yanlış tanıtan… haberleri tercih ettikleri üzerinde duruldu… Toplantıyı organize eden Kilise yetkilisi Dr. Jurgen Micksch, yabancı düşmanlığı üzerinde durarak şöyle dedi: “Yabancı düşmanlığına en büyük neden, Alman toplumunun kendi geleceğinden endişe etmesidir…” (Hürriyet, 11.2.1981).

 

“Almanlar Müslüman diye Türkleri okula almıyorlar” (Hürr. 12.4.1981). “Alman Haberler Ajansı DPA’ya bir demeç veren Başbakan Bülent Ulusu, F. Almanya’da Türk düşmanlığının son günlerde aşırı derecede artmasını hükümetinin kaygı ile izlediğini belirtti” (Hürr. 20.4.1981). Birkaç gün sonra da H. Schmidt “…1 Mayıs dolayısıyla yaptığı konuşmada, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizin atlatılması için… özellikle işverenlere bir çağrıda bulunarak bu farklı davranışa son verilmesini, … işyerlerinde ve toplumda yabancılara eşit haklar tanınmasını ve daha insancıl davranılmasını istedi…” (Hürr., 2.5.1981).

 

Ve Papa’nın Ağca tarafından vurulmasını duyan Hannover’de bir Alman aile baltayı kaptığı gibi Türk komşusuna saldırıyor! (Mill., 17.5.1981). “Haçlı” ruhu ölmemiş…

 

“Almanya’da çıkan Stern dergisi Ku-Klux Klan adlı ırkçı örgütün Almanya’da da kurulduğunu ve Türk işçilerine karşı eylemler yapmaya hazırlandığını bildirdi. Almanya’da görevli Amerikan askerleri tarafından Wiesbaden’de kurulan Ku-Klux Klan örgütünün… geçtiğimiz Nisan ayında Kassel’de Türk işçilerine ait iki otomobilin yakılması olayını bu örgütün düzenlediği, dergi tarafından ileri sürülmüştür… Stern dergisi Trier bölgesi Kriminal Polisi, Politik Suçlar Masası Müdürü Rainer Schultz’un ‘Ku-Klux Klan’ın zaman zaman bölgemizde toplantılar yaptığını biliyoruz. Ama bu bizim için kayda değer değil’…” (Hürr., 30.5.1981).

 

Ama aslında bütün bu işler çok daha önce, genel seçimler arifesinde başlamıştı: “… Hükümet ilticalara göz yumuyor” vaveylâları koparılıyor, muhalefet halktaki tepkiyi seçim yatırımı yapmak için kolları sıvıyordu. Bu partilerin arasında ise en ileri giden aşırı sağ Alman Nasyonal Demokrat Partisi (NPD) oluyor ve seçimlere doğru “yabancılar dışarı” kampanyasını başlatıyordu… Berlin’de, Hannover’de diskotekler, lokantalar, kahvehaneler Türklere kapılarını kapıyordu… “Herkese eşit hak” sloganı devlet dairelerinde asılan Almanya’da “bazı sigorta şirketleri Türklerin otomobillerini sigortalamama kararı alıyor, bazıları da mevcut anlaşmaları feshediliyordu…” (G. Keşişoğlu. – Almanya artık “eski dost” değil, in Mill., 20.11.80).

 

Bu gibi davranışları Washington’un çok ayıpladığını sanmıyorum…

 

Ve Almanya ayrıca Avrupa Ekonomik Topluluğu’nda öbür ülkelerin de Türklere vize koyması için baskı yapıyor, binlerce Türk işçisinin üye olduğu Alman Sendikalar Birliği bütün bunlara tümden susuyor.

 

Arkasından askerî yardım da, ekonomik yardım da erteleniyor, Eylül’de yeniden gözden geçirilmek üzere ve Schmidt “Türkiye’ye baskı yapmak niyetinde değiliz” diyor (Cumh., 25.6.1981). Bu söz dahi bir ikrarın ifadesi olmuyor mu?

                                             

Nazi’lerin iktidara gelmelerinden bir hafta sonra Fransa’nın Berlin Büyükelçisi André François-Poncet şöyle yazıyordu: “Karşı karşıya gelmiş iki kurumdan, Alman ordusu ve Nasyonal Sosyalist partiden, hangisinin yeni Alman devletinde üstün etkiye sahip olacağı sorunu ortaya çıktı: Parti mi, Ordu mu?”. Gerçekten sorun, Hitler olgusunu şekillendirmede ordunun siyasî ve tarihî rolünün ve olan bitenlerden payına düşen sorumluluğun derecesi etrafında düğümlenmektedir. O günün askerleri, ordunun sorumsuz ve cani bir siyasî liderlik tarafından kötüye kullanıldığını ileri sürüyorlar.

 

Benzer olmakla birlikte farklı bir teorik veriden hareket eden bir görüş de Kaiserreich zamanında oluşup von Seeckt çağında zirvesine ulaşmış dar bir profesyonel asker zihniyetinin, askerî liderliğin, Nasyonal Sosyalizmin meydan okumasının üstesinden gelememe politik hatasından sorumlu olduğu merkezindedir.

 

Tarihî açıdan, gerekli çerçeveyi hazırlamada iki ilgili öğe bahis konusu olmaktadır: bir yandan Prusya-Alman askerî devletinin feodal Junker geleneği, öbür yandan da, kapitalist çizgi boyunca örgütlenmiş endüstriyel ekonomi, Bu iki öğe orduyla Nasyonal Sosyalizmi, 1930’larda, karşı karşıya getiren koşulların oluşmasında kesin etkiye sahip olmuşlardır. Bunlar birbirlerinden bağımsız olarak hareket etmeyip aralarında çeşitli yollardan ilişki kurulmuştur. Genel olarak XIX. yüzyıl sonlarının ve XX. yüzyıl başlarının ulusal Alman devleti, tarımsal ye pre-endüstriel feodal Junker güzideler (seçkinler – elit) ağırlıklı, dinamik bir sanayi devleti olarak tarif edilebilir; buna profesyonel ve sanayici burjuvazi, kendi politik ve sosyal yönlenişi ve ekonomik çıkarları açısından geniş ölçüde intibak etmiştir. Bu “bölük pörçük ulusal devlet” (unvollendeten Nationalstaat) halkının siyasî ve içtimaî şekillendirilmesinde sair sosyal sınıflar temel kararların dışında tutulmuş veya bunlara kısmen iştirak ettirilmiş olmaktaydı. Bu keyfiyet sadece Danimarkalılar, Polonyalılar gibi azınlıklar değil, hattâ Alsace-Lorraine yurttaşları ve her şeyden önce sosyal demokrasinin arkasında birleşmiş sosyal gruplar ve hiç değilse zaman zaman birçok Katolik için bir gerçekti. Almanya’nın bir sanayi ulusu halinde gelişmesinin feodal Junker ağırlıklı Prusya’nın önderliğinde bir ulusal devletin kurulmasına rastlaması bu ulusal devletin önüne, var olmanın temel sorununu, bütünleşme somununu sürmüştü. Bu yüzden genç Reich sadece çeşitli Alman devletlerini tek bir ulusal devlet halinde birleştirme görevini değil, aynı zamanda da geleneksel pre-endüstriyel yöneticiyi ve endüstrileşme süreciyle ortaya çıkmış yeni sosyal tabakayı karşılama işini de yüklenmek zorundaydı. Esasen güç olan bu durum, sanayileşmenin tedricî gelişmesiyle, beter hale geliyordu. Bu andan itibaren bir taraftan feodal ve “feodalleştirilmiş” seçkinlerle (elitle), öbür taraftan Reich’ın örgütlenme ve liderliğiyle tamamen bütünleşmemiş bu yeni tabakanın çelişkisinin arkasını almak gerektiği gibi idareci elitle öbür grupların sosyo-politik ve ekonomik sistem içinde yarışan çıkarlarının da dengelenmesi gerekiyordu.[12]

 

Bunları okurken toprak ağasıyla, onun uzantısı kasaba eşrafı, avukatı…, geniş Alevî zümresi, kent sanayicisi… ile Türkiye geliyor akla. Devam edelim.

 

Şu halde Prusyalı-Alman ulusal devleti yapısının başlıca karakteristiği haline gelmişti, bu bütünleşme sorunu.

 

Bu arada, bazı verileri devreye sokmak, sonucun mantığına geniş ölçüde yardımcı olacaktır: “…Alman gelir istatistiklerine göre 1928 senesinde gelir sahibi olan 31 milyon Almanın 18 milyonu, yani %60’ı, senede 1200 mark kazanıyor ki bu para, resmen tespit olunan maişet (geçim) seviyesinin dununda (altında) bulunmaktadır. Senede 1200 – 3000 mark geliri olanların miktarı 10 milyondur. Bu itibarla, en aşağı gelir seviyesinde bulunan Alman vatandaşlarının miktarı, bütün gelir sahiplerinin %90’ını teşkil etmektedir. Buna mukabil, yalnız 59 bin Alman vatandaşının senelik gelirleri, dört milyar marktır. Bunun içinde yalnız beş bin Alman vatandaşının gelir hissesi, 1,3 milyar marktır ki, adam başına senede bir çeyrek milyon mark düşer”.[13]

 

Hikâyeyi biraz baştan ele alalım. I. Büyük Savaş’ın sonunda Almanya’da halk ıstırap çekip yaşamak için büyük çaba harcarken iş çevreleri güzel günler yaşıyordu. Batmış bir devlette sanayiciler hem Lorraine’de kaybettiklerine karşılık çok büyük tazminat, hem de kontrolünü ele aldıkları bankalardan avans üstüne avans koparmayı bilmişlerdi. Kısa sürede dizgini elden kaçacak olan enflasyonun ilk sorumluları bunlardı. Yenilginin onlara kaybettirdiklerinden çok daha önemli miktarda ellerinde kalmış fabrika, savaşta tahrip olmamıştı. Bunlar “çalışıyor”du ve ele geçen dövizlerden sadece bir kısmı değeri düşmüş marka çevriliyor ve bununla başka girişimlere el atılıyordu. Enflasyon süresinde Hugo Stinnes, 1500’den fazla girişimin hisse senetlerini ele geçiriyor ve Siemens, Schuckert Rhein- Elbe dev tröstü o zaman oluşuyor. Kazancın gerisi dolar olarak yatıyor. Yenik Almanya’nın kara günleri, gelecek olan Amerikan sermayesinin akışından önce, Otto Wolflar, Klöckner’ler, Thyssen’ler, Hugo Stinnesler için parlak yıllar olmuştu; bunların gölgesinde spekülatörler büyük servetler oluşturuyorlardı. Büyük iş burjuvazisi için, savaş sonunda, sosyal yapının tehdit edildiği günlerin korkusu geçtikten sonra, cennet kapısı açılmıştı.

 

Fakat bu kişiler, her yerde olduğu, gibi, “dokunulmaz”dı. Harp tazminatı bunların sırtından çıkmayacaktı. Almanya’yı “ödettirme”in tek yolu, ihracatı üzerinden bir yüzde almaktı. Bunun için de ekonomisinin yerli yerine oturması gerekiyordu. İyi ama, bu takdirde de kim onun ticarî rekabetinin karşısında durabilecekti? Fakat İngilizlerin baskısıyla bu yola gidildi. Bu sonuncular devletten devlete ödemelere fazlaca kulak asmayıp yeniden oluşacak bir Alman pazarında elde edilecek kârların hesabında idiler. Bu savaş: ucuza mal olmuştu ve hattâ bundan ciddî şekilde kârlı çıkmış olan Amerika, dünyanın birinci ekonomik gücü düzeyine yükselmişti. Amerikan bankacıları, ülkelerinin Avrupa ihtilâflarına karışmasına muhalif olmakla birlikte Almanya’ya büyük meblâğları borç olarak verip burada verimli yatırımların getireceği kârı ağızları sulanarak düşünür olmuşlardı. Yalnız kalan ve harbin en ağır yükünü çekmiş olan Fransa, Ruhr bölgesini işgal edip buradaki maden ve sanayi tesislerini kendi hesabına işleterek kendine düşen harp tazminatını elde etme yoluna gitti. Ama bölge işçileri pasif mukavemete geçtiklerinden umduğunu pek elde edemedi ve böylece de, Dawes Plânı ortaya çıktı: Alman sanayi ve banka çevrelerinin iktidardaki adamı Stresemann güçlü İngiliz, Amerikan ve hattâ Fransız gruplarının desteğini haizdi. Bittabi Ruhr’un Fransızlarca işgali sonradan Hitler’e fırsat vermiş olacaktı. Gerçekten 1924’ten itibaren, başta Amerikan olmak üzere, büyük ölçüde yabancı sermaye Almanya’ya akmıştı. 21 Eylül 1928’de Berliner Tagblatt “Fransa hem uzun, hem de kısa vadeli kredilerle Almanya’yı besliyor” diye yazacaktır.

 

Bütün bunlara Hitler bir noktada bozulacak ve Mein Kampf’ın bir yerinde elemli bir eda ile “ulusumuzun büyük kitlesi bugün bir enternasyonalizmin tarafındadır” diye feryat edecektir.

 

Derken Wall Street çöküntüsü! Almanya’da buhran Amerikan sermayelerinin, geri çekilmesiyle başlayacaktır. Müttefikler Başkan Hoover’in teklif ettiği tazminat moratoryumunu kabul etmekle kalmayıp 1931 yazında Banque de France, İngiltere Bankası, USA Federal Reserv Bankası Almanya’ya yüz milyon dolar uzatıyorlar. Hemen kurulan üç ofis kanalıyla bu sermayeler özel bankalara kayıyor ve bu sonuncuların başında, tek başlarına Alman üretiminin üçte ikisini sağlayan üç Konzern’in şefleri bulunuyor. Mareşal Pétain’in yakın adamı Albert Rivaud o tarihlerde durumu “hırsızlara teslim edilmiş polis örgütü” şeklinde değerlendiriyor.

 

İşçilerin durumu işbu “affairiste”lerin “tasasının körü” idi. 1931 başında, dört milyon, Ocak 1932’de de, sadece Berlin etrafında 500.000 olmak üzere altı milyon işsiz bulunuyordu. Galiplerin vaat ettikleri silâhsızlanma ise hiçbir zaman uygulanmadı.[14]

 

Arkasından gelen Nazi rejiminin uyguladığı ekonomik sistemin biraz ayrıntılı olarak bilinmesinde fayda vardır.

 

  1. Cihan Savaşı’nın bugün artık buhran ve dövüşler musibetine bir son vermediği aşikâr olmuştur. Barış, yeni baştan bina edilmeyi beklemekledir. Biz hâlâ sadece bir antraktta gibiyiz. Alman deneyinin, ne de olsa, bir kesin değeri vardır: Alman burjuvazisi, mülkiyet ilişkileri değişmeden, krizin üstesinden gelebilmek için her çareye başvurmuştu. Bu girişimler çok kanlı ve görülmemiş bir insan yaşamı ve değerler tahribini beraberlerinde sürükleyen başarısızlıklarla damgalanmışlardır.

 

“Irk kuramı”, Nazi aldatmaca (mystification) yapıtının bir ana parçası olmaktadır. Bunun amacı, buhranın gerçek ekonomik ve sosyal nedenleri üzerinde kamuoyunu körletmekten ibaretti. “Cermen mizacı” kuramı da benzer hedeflere yönelikti. İşbu aldatmacanın gayesi, mevcut sosyal kademeleri ve onu destekleyen mülkiyet ilişkilerini muhafaza etmekti. Hedefe varabilmek için sahte suçlular icat edildi: Yahudi, demokrat, komünist ve bunların karşısına da “cermen” dikildi, Ludendorff gibi Cermen!…

 

Toplama kampları, varlıkları ve terkipleri itibariyle bu iki aldatmacayı bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Bu kamplar her şeyden önce düpedüz Almanlar için kurulmuştu. Fransa’nın yenilgisinden sonra buralara atılan Fransızlar kamplarda, on iki yıldan beri her türlü işkenceye tabi tutulmuş birçok Almanla karşılaşmışlardı. Bu Almanlar, henüz ölmemiş olanlardı.

 

Nasyonal sosyalizm, son tahlilde, halk tabakalarının kartellerin etrafında nöbet tutmasından başka bir mana ifade etmez, tüm karnaval maskeleriyle birlikte. O ise ki duvarcı, tesviyeci, demiryolu işçisi, işportacı… ya da çamuruna yapışmış köylü, işbu kartellerin amansız düşmanıdırlar. Tam bir şaşırtmacayı başaracak bir takım umacılar yaratılmadıkça hiç kimse bu insanları can düşmanları için kendilerini feda etmeye icbar edemezdi. Ve bütün felâketlerin sorumlusu Yahudi sermayesi, bunların uşakları demokratlar, sosyalistler, komünistler efsanesinin icadı… Bütün hoparlörler, bütün radyolar, bütün tribünler, sahnelerden orkestre edilen bu aldatmaca olmasa, Nazi’leri kim anlayabilecek? Tanrı ve onunla birlikte tüm azizler rollerini başaramamışlardı. Hitler bunların işlevini gasp edecektir: Küçük burjuvanın kurtarıcısı, dünyevî kurtarıcısı o olacaktır. Sadece o, bu burjuvanın proleterleşmesini önleyebilir, ona varlığını haklı gösterecek yeniden bir sosyal rol verebilirdi. O ise ki kriz her türlü özerk varlığı gömmüş, dükkâncıyı Hamlet’in monologuna[15] daldırmıştı. Oyun şu idi ki en bariz demagojisi içinde Hitler bunu bütün açlıkları ve umutsuzlukları ustalıkla toplamakta kullanmış ve bunu yaparken de, çok şuurlu olarak, tekellerin arzularına hizmet etmişti. Bu Herr’ler, kendilerini taşıyan dalganın orta sınıfların kumdan şatolarını yıkması halinde kendi bronz kaidelerini de kökünden sökeceğini bilmeyecek kadar saf değillerdi. Bu itibarla bentler inşa ederek çöküntüleri önlemeye çalışacaklardı, bunun için, onu gündelikçi haline dönüştüren özel mülkiyet çerçeveleri içinde küçük burjuvaziyi sömürmeyi ayarlarken bütün bunlara bir de sosyal “güvenlik” havası vereceklerdi. Ancak bir de buna ücret ödemek gerekiyordu ki bu da sıkı bir fiyat ve maaş politikasının tesisinde bulunuyor. Ama bunun kesin karşılığında da tekellere ve bunların ajanı olan devlete bir diktatoryal denetim olanağı sağlanıyor ve bununla da haklar çok sıkı şekilde sınırlanıyor ve çileden çıkmış küçük burjuvazinin görevlerine dair bir nizamname yayınlanıyor. Tröstler, kitlelerin baskısıyla, tekellere uygun düşen ve sosyalist formüller halinde takdim edilecek olan önlemleri orta sınıflara icbar edebilmek için bir halk politikasına gereksinim duymaktadırlar.

 

Ve eninde sonunda nasyonal sosyalizmle ordunun muhteşem düğünleri…

 

Paçayı kurtarmış olan burjuvazi Nazi bürokrasisinin bütün kaba ve şımarık davranışlarını çekmek zorundadır. Bu sıkıntılara karşılık da yağlıca teselliler buluyorlar: Sermayedarların 1933’teki 6,6 milyar RM’lık kârları. 1938’de 15 milyara yükseliyor! Buna koşut olarak da tröstleşme, maratonu kazanıyor: 1932’de anonim şirketlerin %42’si, sermayenin %84’ünü temsil ederek Konzern’lere dâhilken 1935’te, yani sadece üç yıl sonra rakamlar, sermaye toplamının %90’ını temsil eden %48 oluyor.

 

Şimdi bir de işin öbür tarafına bakalım: Eylül 1933’te, tarım işçilerinin işsizlik sigortası lağvediliyor. Toprak sahipleri, ücretli işçilerini cezalandırma hakkına kavuşuyor: nakdî ve fiziksel cezalar!… Fazla çalışma ücretleri hiç denecek ölçülere indiriliyor; kırsal kesimden kaçma, idarenin “İnsan Bölümü” tarafından yasaklanıyor; Mayıs 1934’te, kent teşebbüslerinin, eski tarım işçilerini istihdam etmeleri men ediliyor; aynî tediye usulü yaygınlaşıyor; Heuerlinge (yani bir nevi ortakçılık) şeklinde senyörlük zorlamaları yeniden ihdas ediliyor. Köylülere, tüketiciye doğruca mal vermek yasaklanıyor.[16]

 

Nazi ekonomisini, Alman ekonomisinin 1933’e kadarki dinamiğini ele alarak sergileyelim.

 

Birinci savaşa takaddüm eden yılda bu ülke sınaî açıdan dünyada 2, sermaye ihracı bakımından da 3. sırayı işgal ediyordu. Ama buna rağmen de zayıf noktalar kendilerini belli etmekten geri kalmıyordu.

 

Hammadde açısından Alman endüstrisinin dayanakları sağlam değildi. 1913’de Almanya sadece kömür, çinko ve potastan yana kendine yetiyor, petrol, bakır, kalay, nikel, kükürt ve saire ve hatta demir cevheri açığı bulunuyordu.

 

İngiltere, ihracatının yaklaşık %40’ını sömürgelerine yöneltmişken Almanya en gelişken kolonilerine ancak ihracatının yüzde yarımını sevk edebiliyordu ki bu da 50 milyon marktan az tutuyordu: Üretim güçlerinin gelişme düzeyi ile mamullerini sürebilme olanaklarının çelişkisi aşikâr olmaktadır. Bu keyfiyeti, 1. Dünya Savaşı’nın şüphesiz baş kaynağı olarak kaydedebiliriz.

 

Savaş Almanya’da son derece ağır bir tarımsal üretim buhranı yaratmıştı. Derin bir beslenme sorunu ortaya çıkmıştı, dövüşün sonunda.

 

Yine o günlerde ülke, dışa yatırmış olduğu sermayelerin az çok tümünü kaybetmiş duruma girmişti. Son derece önemli bir olguyla karşılaşılıyordu: dıştan alacaklıdan dışa borçluya dönüşmüştü, Almanya; bu arada, harp tazminatı yükünü de omuzlarına vurmuştu. 1919-23 yıllarını damgalayan enflasyon, başlarda, nispeten dengeli bir ödeme bilançosu tutturma olanağını sağlamıştı: Para değerinin düşmesini temsil eden bir “ihracat primi” veriliyordu. Ama enflasyon döneminin sonunda iç fiyatların birden fırlaması bunun etkisini sıfıra indirmişti şöyle ki Almanya her gün biraz daha dünya piyasasının dışına itilmiş oluyordu.

 

Yukarıda söylediğim gibi New York, Londra, Amsterdam, Zürich, Paris ve Basel bankaları, Almanya’ya, tazminat olarak ödeyeceğinden fazlasını kredi olarak vermekle ona, endüstrisini en modern teknolojiye uygun olarak yeniden kurma olanağını sağlamışlardı. Hemen eklemek gerekir ki işbu yeniden kuruluş sırasında iç pazarın olanakları her zaman göz önünde tutulmamıştır. Dışa borçlanmanın bu şişmesinin sonuçlarından biri de doğal olarak Almanya’nın her yıl dış alacaklılarına ödemek zorunda olduğu faiz yükünün artması olmuştu. Bu ezici faiz yükü de en ufak bir ekonomik krizde kaçınılmaz şekilde son derece ağır zorluklara sürükleyecekti.

 

Ne oldu 1929 ile 1932 arasında, Wall Street çöküntüsüyle vurgulanan yıllarda? Almanya içinde iflâslar, ticaret ve sanayi zorlukları, Alman bankalarını her gün daha çok çıkmaza sokuyordu; o ise ki bu bankalar, yabancı sermayenin başlıca borçlusuydu: dış alacaklılar yavaş yavaş, borçlularının ödeme kabiliyetinden kuşku duyar oldular ve ikrazı tekrarlamayı reddettiler.

 

Yine doğal olarak sanayi açısından enflasyon, ücretlerden hızlı giden bir fiyat artışını intaç ediyordu; genel kaide olarak bu koşul, kârın artışı, gerçek ücretin azalması anlamına geliyordu. Toplum olarak beş yıldan fazla sürmüş olan bütün enflasyon döneminde ücretler, savaş öncesi düzeyinin çok altında kalmıştı: iş hesaba vurulacak olursa, ortaya şöyle bir tablo çıkıyordu: gerçek olarak ödenmemiş 24-28 milyar altın mark ücret tutarı! Bu tutar, sanayicinin cebine girmişti…

 

Sosyal açıdan, işçi sınıfının yaşam düzeyinin alçalmasıyla kalmamış, orta sınıfın birçok kesiminin proleterleşmesi sonucuna götürmüştü. Bu kesimler, tarımcılar bahis konusu dışında kalmak kaydıyla, emniyet sandıkları ve bankalara yatırmış oldukları meblâğların değerini kaybetmişlerdi. Yaşamak için, büyük teşebbüslerin satın almayı ihmal etmedikleri aksiyonlarını satmışlardı…

 

Kasırga 1931 ilkbaharında patlak verdi. Detonatörü Rotschild’in kontrolünde olup çıkar ilişkileri bütün Orta Avrupa ve Balkanlarda uzanan güçlü Avusturya Oesterreichische Kreditanstalt bankasının iflâsı olmuştu ki bu, yabancı sermayenin geri çekilmesinin hızlanması işareti olacaktı.

 

Nasyonal sosyalizm işte bu ortamda iktidara gelecekti. Rakamlarını kısaca yukarda verdiğim işsizliğe itilmiş kitlelerin dağınıklığı; ister burjuva, ister proleter olsun, geleneksel partilerin, buhranın doğurduğu güçlükleri çözmede gösterdikleri beceriksizliğin yarattığı tiksinme ekonomik krizin kendisiyle birlikte, nasyonal sosyalizmin politik temelini oluşturmuştu. Özellikle bir kısmı işçi kitlesi içinden yankı almıştı, bu “sosyalizm”: liderleri ve tabii bu arada sosyal-demokratlar, zorluklara çare bulmak ya da etkili bir harekete teşvik etmekten acizleriyle bu kitlede usanç meydana getirmişlerdi. Gerçekten nasyonal sosyalizm, savaş, savaş sonrası, enflasyon ve ekonomik krizin kıvranmaları sırasında proleterleşmiş unsurları sürükleyebilen bir demagojik programdan faydalanmıştı. Bu proleterleşmiş unsurlar, küçük burjuva kökenleri itibariyle milliyetçilik ve özel mülkiyet parolalarına bağlı kalmışlardı ve öbür sol partilerin aksine nasyonal sosyalizm, bu kavramların koruyucusu kesilmişti.

 

Şu halde, sistemi iktidara getiren konjonktür, ekonomik konjonktürden ayrılamazsa da bu sonuncusu, etkili olmakta yalnız değildi: Haziran 1919’dan 1933 Ocak ayına kadar Almanya’da, siyasî olmayan 224.900 intihar vakası kaydedilmişti!…

 

Söylemiştim ya, nasyonal sosyalizm, Alman ulusunun önemli bir kısmının sosyal ve millî ülküsünün parolalarını ileri sürebilmişti. Ayrıca da ekonomik mekanizmanın formenlerinin, Konzern, banka, büyük şirket idarecilerinin desteğini sağlamıştı: daha 1927’de bu hareket, milliyetçi Alman (Deutsch-National) partisinin lideri ve Krupp çelikhanelerinin yönetim kurulu başkanı, en büyük Alman gazete konsorsiyumunun, Scherl yayınlarının, Ala reklâm ajansının… idarecisi Hugenberg ile bir bağlaşma vaki olmuştu. Sonradan, Ekim 1931’de Harzburg konferansında Hitler ile Rudolph Hess, Hugenberg’le resmen tanışmışlardı. Bu konferansa tarım sermayesinin temsilcileri Linalt ile von Sybel, Essen Maden Birliği’nden Grandi, çelik kartelinden Schleuken ile Poensgen, potas tröstünden Krurger, deniz inşa tezgâhlarından Bluhm ve Gok, çelik endüstrisinden Ravené, makine endüstrisinden Reinacker, dokumadan Delius… iştirak etmiş, Krupp ile von Thyssen Amerika gezileri dolayısıyla özür dilemişlerdi. Aynı şekilde, ekonomik çevrelerin mümessilleriyle nasyonal sosyalist hareket arasındaki anlaşma, Schleicher hükümetinin düşmesi ve Ocak 1933’te von Papen ve Hugenberg’in iştirakleriyle Adolf Hitler hükümetinin kurulmasını intaç eden koşullarca damgalanmıştı. Yeni hükümet aynı zamanda muhafazakâr Stahlhelm (Çelik Miğfer)’in desteğini haizdi ve bu hareket bundan böyle nasyonal sosyalist milislerle birleşecekti. Nasyonal sosyalizme büyük endüstrinin bu denli arka çıkması, yöneticilerindeki kitlelerin sefaletinin bir ihtilâlci işçi hareketine müncer olması korkusundan ileri geliyordu; Weimar Cumhuriyeti’nin buna karşı koyacak hiçbir gücü yoktu. Bunun dışında bu destek büyük endüstrinin bu idarecilerinin, ellerinde bulunan bütün malî olanaklar ve egemeni oldukları ekonominin kudretine rağmen bu makineyi işletmekte, Alman ekonomisinin ıstırabını çektiği felç haline son vermekte gösterdikleri acizle de izah edilebilir. İşin altından kalkabilmek için devletin topluca bir hareketi onlarca elzem olmaktaydı ve nasyonal sosyalizm tam böyle bir hareketi öngörüyordu; fakat sosyalist ve komünist programların aksine, bu hareketi özel mülkiyet ve teşebbüs çerçevesi içinde ele alıyordu ki, durum gereği bu, Konzern’lerin ve bankaların mülkiyet ve inisiyatiflerine saygı demek oluyordu. Sonuç itibariyle de ekonominin fiilî egemenleri büyük çoğunlukla nasyonal sosyalizm deneyine karşı değillerdi, bu deneyin, hareketin peşinden giden kitlelerin beklentileri nedeniyle, kendi hareketlerini bir miktar kısıtlasa dahi. İşte bu politik konjonktür içinde nasyonal sosyalizm iktidara gelmişti.[17]

 

Gelişmiş bir kapitalist ekonomide, kapitalist olmayan üretim araçlarının özel mülkiyeti esas itibariyle, kırsal kesimde, köylünün parselli mülkiyeti ile temsil edilir. Parselli mülkiyet, kırsal kesimin muhafazakâr eğilimlerinin temelinde yatar. Bu itibarla, parselli mülkiyeti koruma görevini üstlenmiş III. Reich’ın köy yasaları, esas itibariyle tutucu ve Nazi’lerin devrimci ve sosyalist cümleleriyle çelişki halinde bulunmaktaydı. Bu konuda en önemli yasa, 21 Aralık 1936 kararnamesiyle itmam edilen 29 Eylül 1933 tarihli Erbhof yasasıydı. Bununla parsellerin veraset yoluyla parçalanması önlenmiş oluyordu: parsel, olduğu gibi, vâris durumunda olanlardan sadece birine intikal edebiliyordu. Köylü küçük mülkiyeti, satılamaz, devir ve haciz edilemez bir aile mülkü halinde kurulmuş oluyordu.

 

14 Temmuz 1933 tarihli kanun, büyük “feodal” toprak mülklerinin istimlâk yoluyla parçalanmasını örgütleyerek küçük mülkiyeti geliştirme amacını güdüyor idiyse de bu kanun pratikte tatbik mevkiine konmamıştır: feodal mülkiyetle tekelci burjuvazinin bağları, Almanya gibi bir ülkede çok sıkı olup burjuva devrimi, daha önce gördüğümüz gibi, “yukardan aşağı” Bismarck tarafından gerçekleştirilmişti.

 

Bütün bu yasama faaliyetleri son derece önemli olup Nazi politikasının tutucu yüzünü bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarır. Nasıl olmasın ki, küçük köylü mülkiyetinin gözetilmesi Reich’ın ekonomik gereksinmelerine ve özellikle savaş ekonomisine ters düşmekteydi şöyle ki bu haliyle küçük parseller toprağın rasyonel şekilde ve bilimsel yöntemlerle işletilmesine imkân vermiyordu. Köylünün kendi ihtiyacı çıktıktan sonra pazar için geriye çok az ürün kalıyordu. Nazizm, sosyal tutuculuğun etkenlerinden birini olduğu gibi sürdürme azmiyle bu sakıncaları kabullenmişti. Bunun ötesinde de bireysel köylü mükemmel bir piyade askeri ve iyi bir kalabalık aile babası oluyordu.

 

Bittabi bu halin, mülkü Erbhof’a dönüştürülmüş köylü açısından da sakıncaları açıktı. Toprağı terhin ve haczedilemeyeceğine göre kredi alma olanağı ortadan kalkıyordu. Bu “koruma” aynı zamanda iş değiştirmek üzere toprağın satışına da imkân bırakmıyordu. Sonuç olarak köylü toprağa bağlanmıştı ve bundan bir ortalama gündeliğin dahi eşdeğerini çıkaramıyordu.[18] Kent yaşamına gelince, 18 Şubat 1941 tarihli bir kararnameyle Almanya ve Avusturya’daki bütün tüketim kooperatif merkezleri tasfiye edilip kuruluşlarının özel ticaret’e satılması sağlanıyordu. Mezkûr ülkeler ve Südet’lerde on milyon tüketiciyi ilgilendiren bu önlem bu kooperatiflerin politik tavırları, özel ticarete karşı giriştikleri “namuskâr olmayan” rekabet, özel girişimin koruyucusu Nazizm’in mahkûm ettiği “kolektivist ekonomik şekil”e dayanma… gibi gerekçelerle alınmıştı.

 

Küçük ve orta ticaret ve girişimlerin korunmasının bir başka nedeni de, orta sınıfların hızlı proleterleşmesinin arz ettiği sosyal muhataraların korkusuydu. Bu yüzden de “orta sınıfın refahının idamesinin nasyonal sosyalizmin ekonomik politikasının temel prensiplerinden biri olduğu” tekrar edilip durulurdu.[19]

 

Ama öbür yandan da büyük bir ekonomik yoğunlaşma, Nazi döneminin bir karakteristiği oluyor. 1927’de 11.966 adet olan anonim şirketler, 1939’da 5.353’e düşüyor. Buna karşılık 1933’te ortalama nominal sermaye 2,2 milyon marktan 1939’da 3,8 milyona yükseliyor: sermaye büyük ölçüde temerküz etmiştir. Aynı şekilde anonim şirketlerin %3,6’sı, Alman aksiyon sermayesinin %58’ini elde tutar olmuştu. Limited şirketlere gelince, 5 milyon RM’a kadar sermayeli küçüklerin sayısı büyük ölçüde azalırken 20 milyon RM sermayelilerle bundan fazla sermayeliler sırasıyla 92’den 104’e, 18’den 25’e yükseliyorlar, 1936 ile 1939 arasında.[20]

 

Konzern ile tröstün farkı, bu sonuncusunun öbüründen daha uzmanlaşmış olarak ekonominin belli bir dalının tümüne daha kolay egemen olabilmesindedir. Almanya’da cari şekil olan Konzern böyle bir egemenliğe ancak benzer faaliyet alanı olan Konzern’lerle anlaşmalar yaparak varabilir. Bu itibarla Almanya’da Konzern’lerle kartel anlaşmaları beraberce bulunur.[21] Bazı karteller, daha kuruluşlarından itibaren bazı endüstri dallarına az çok tamamen hâkim duruma geçiyorlar: kömür, çelik, şeker kartelleri bunlar arasında zikredilebilir, yüzyılımızın ilk on senesi içinde. Aynı dönemde, üretilen enerjinin %40’ını denetleyen Siemens-Schuckert Werke ile A.E.G. kuruluyor. 1904’te Hoechster Farbenwerke ile Leopold Casella G.m.b.H’nın birleşmesiyle I.G. Farbenindustrie Konzern’inin ilk taşı konmuş oluyor. 1920’de, Hugo Stinnes’in yönetiminde, elektrik Siemens – Schuckert Konzern’i ile ağır sanayi Rhein Elbe Union tröstü birleşerek Siemens – Rhein Elbe Schuckert Union G.m.b.H. kuruluyor…[22]

 

Bu Hugo Stinnes hiç yabancımız olmuyor…

 

  1. Dünya Savaşı sırasında bir kartellerin temerküz ve rasyonelleştirilmeleri hareketine tanık olunuyor. Kartel sayısı azalıyor. 1934 başında mevcut 2200 kartelden 500 tane bırakma eğilimi baş gösteriyor. Bu 500 kartel, öbürlerin bütün işlevlerini yükleneceklerdi. Bu 500’den de yaklaşık 250’si, hammadde, sipariş ve ürün dağıtım sistemiyle tamamen bütünleşmiş olacaktı.[23]

 

Bundan önce, bankaların endüstriye nasıl egemen olduklarını anlatmıştım. Bu egemenliğin sonucu olarak da banka sermayesiyle tekelci sanayi sermayesi, finans sermayesi şeklinde birleşmişti. Çoğu kez Konzern’ler kendi öz bankalarını kurma çabasına girmişlerdi. Ama bu bankalar ancak büyük bankaların desteğiyle ayakta kalabileceklerdir.

 

1931 krizinde sadece Deutsche Bank, o da kolu kanadı kırık halde, kepenkleri indirmekten kurtulmuştu. Öbürleri, Darmstaedter ve Dresdner Bank’tan başlamak üzere birer birer yıkılmışlardı. 15 Temmuz 1931’de Reich’ın bütün bankaları gişelerini kapatmışlar ve ancak 5 Ağustos’ta yavaş yavaş çalışmaya, o da devletin sürekli desteğiyle, başlayabilmişlerdi. Önceleri “liberalizmin hararetli savunucuları olan bankacılar, her gün artan bir tehalükle devlet yardımı talep eder olmuşlardı. O da, Darmstaedter Bank’la Dresdner Bank’a arka çıkıp mevduata garanti vermişti. Sonra da banka zararlarının bir kısmını yüklenmişti. (İnsan bunları okurken sanki bugün bizim gazeteleri okuyormuş gibi olmuyor mu?…) Devam edelim.

 

Netice itibariyle Nazi’lerin iktidara geldikleri günlerde durum şöyleydi: devlet, büyük bankaların başlıca aksiyoneri ve başlıca alacaklısı bulunuyordu. Bu bankaların “özellik” durumları bir hukukî varsayım’dan (farz-ı kanunî) ibaret kalıyordu. Ne yapacaklardı, Nazi’ler, onlar ki programlarında bankaların ve kredinin millileştirilmesi ve “faiz köleliği”ne karşı mücadeleyi öngörüyorlardı?

 

Yapacakları şey, banka sisteminin aslının “yeniden özelleştirilmesi” olmuştu. Daha 1933 Aralık ayında, Ekonomi Bakanı Schmidt, Reich’ın iki yıldan beri örneğin Deutsche Diskonto Bank gibi büyük kredi kurumlarında haiz olduğu önemli payları terk etmeyi düşündüğünü ilân etmişti (bu banka sonradan Deutsche Bank’la birleşmişti)… 1937’de Reich’ın büyük özel bankalardaki bütün payları tasfiye edilmişti.

 

Karşımızda büyük önemi haiz bir süreç bulunuyor: bir kere bu, bireysel bir olay olmayıp aynı şey endüstri ve taşımacılık dallarında da görülmüştü. Dolayısıyla ortaya aşikâr bir gerçek çıkıyor, Nazi bürokrasisinin finans kapitali çıkarlarının hizmetkârı olduğu gerçeği.[24]

 

Özetle ortaya çıkan bu tablo karşısında insanın aklına ister istemez bir soru geliyor, bundan önce serdedilen bütün kuramsal mülâhazalara rağmen: yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkmıştı?… Galiba ilki vaki olmuştu.

 

Zorunlu askerlik görevi esasına göre örgütlenmiş Prusyalı-Alman ordusu, kendini hem profesyonel, hem de sosyal ve politik elit olarak gören bir subay zümresi tarafından yönetiliyordu. Bu subay zümresi Prusyalı – Alman devletinin geleneksel sosyo-politik liderliğinin bir önemli unsuru olup göreneksel endüstri öncesi (pre-endüstriyel) Junker seçkinini (elitini) ve bunun “değerleri”ni çok özgül şekilde temsil ediyordu. Bu keyfiyet, askerî idarenin, hükümetin siyasî ve idarî gücünden az çok bağımsızlığı şeklinde beliriyordu. Eski Prusya askerî monarşisinin bir yadigârı olan politik-idarî ile askerî liderliğin bu ikiliği ancak saray ve kralın kendisi tarafından etkisiz hale getirilirdi. Subay zümresi elitinin politik statüsünü vurgulayan bu müstesna mevki olmuş olup monarşinin sukutundan sonra askerî liderlik ve gururun temeli olarak kalmış ve her şeyin üstünde, devlet ve toplumla bunların ilişkilerini saptamaya devam etmiştir. Böyle olunca da bu zümre, Alman ulusal devletinin yapısal çıkmazından kaynaklanan ihtilâfların esiri olmuştur.

 

Bu tablonun, başta “Pre-endüstriyel Junker seçkini” olmak üzere bazı ayrıntılar dışında son Osmanlı-ilk Cumhuriyet çağlarının Türkiye’sindeki durumla birçok benzerlik arz ettiği hemen göze çarpar.

 

Ama bütün benzerliklere rağmen bir temel ayrılık vardır, Türk ve Prusya- Alman militer örgütlenmesi arasında: Türk ordusu, hiçbir “seçkin” zümrenin malı olmayıp doğruca ulusun kendi öz ordusudur. Türk ordusunun “seçkinliği”, son seksen yıldaki hareket ve başarılarının eseridir.

 

Türkiye’de bir temel “Junker” gücü vardır ve ordu, sivil idarenin denetiminin dışında kalmıştır. Buna karşılık onun nefesi, ekonomik ve sosyal girişimlerin bile ensesinde hissedilmiştir: eğitim düzeni, inşa edilecek kara ve demiryolları, demir-çelik fabrikalarının kurulacağı yer onun tarafından, çoğu kez de ekonomik açıdan rasyonel olmaktan uzak şekilde (Karabük) saptanmıştır. Uzun süre asker-sivil ikiliği İsmet Paşa’nın kişiliğinde nötralize olmuştur.

 

Bakın General Cemal Madanoğlu anılarında bu konuda neler anlatıyor: “Dayım Urfa mebusu oldu; ben o sıralarda Urfa’da Jandarma Mülhakıyım. Urfa valisi Nizamettin Bey… bir gün beni çağırdı: ‘Dayınla Diyarbakır’a gidiyoruz, Celâl Bayar gelmiş oraya, istersen sen de gel’ dedi… (Diyarbakır) Orduevinde Celâl Bayar, dayım ve vali bir köşede konuşuyorlar. Ben kapıdan dinliyorum. Dayım Behçet Bey, İktisat Vekili Celâl Bayar’a diyor ki: “Beyefendi, biliyorsunuz nefsi Urfa, nefsi Suruç, nefsi Birecik Türk’tür. Biz size geldik. İstiyoruz ki buralarda kalkınma için bazı girişimler yapılsın, bir şeylerin temeli atılsın, fabrikalar kurulsun…” Bayar dedi ki: “Siz Behçet Beyefendi asker kökenlisiniz… Telefon burada emrinizde, şimdi Mareşal’i arayalım, bulalım, siz konuşun; Mareşal izin versin ben Diyarbakır’a da Urfa’ya da birer fabrikanın temelini atayım. Gelecek yıl sonuna dek fabrikalar kurulmuş olur. Ama müsaadeyi alın bakalım, Mareşal izin vermiyor, engelliyor…”[25]

 

Tarihi ilişkiler çerçevesinin ikinci aslî noktası da “teknolojik endüstrializm” adı verilebilecek bir özel gelişme şeklidir: bilim ve teknoloji, sınaî ekonominin her dalını olduğu kadar modern orduları da tümüyle etkisi altına almış, stratejiler de, taktikler de yeni baştan düşünülür olmuştur. Bunun sonucu olarak da askerî güçlerin kullanılmasındaki geleneksel olanak-amaç ilişkisi tümden değişmiştir. Aynı zamanda yeni askerî gereksinmeler ekonomi ve toplumun çok geniş bir işbirliğini gerektirir hale gelmiş, askerlik ve harp hali tüm toplumun bir olayı durumuna dönüşmüştür. Bu itibarla siyasî amaçlara varma aracı olarak sadece askerî gücün önemi dikkate değer şekilde azalmıştır.

 

Böylece de Prusyalı-Alman devleti ve ordusu bu genel sorunla her gün daha fazla karşılaşır olmuş. Öbür taraftan da sözünü ettiğim sınaî-teknolojik değişme ve bunun savaş ve askerlerin statüsü üzerindeki etkileri, askerî elitin profesyonelliğini de tehdit eder olmuş; nasıl olmasın ki ancak toplumun tümünün devreye girmesiyle geleceğin topyekûn savaşında askerî mekanizmanın başarısını sağlayabilir. Kaldı ki askerî-teknik sistemin çok çeşitli dallara ayrılması ve çapraşıklığı askerî elitin de bir işlevsel uzmanlaşma ve dallara ayrılması sonucuna götürmüş, bu kastın yeknesaklığını bozmuştur.[26] Kaiserreich’ın çöküşünden sonra askerî elit, bir bileşik politik-profesyonel elitten sadece profesyonel askerî uzmanlık dar çerçevesine dönüşmeyi kabul etmemiş, sorun eskiden kalma sosyo-politik özlemlerin yeni durumda da sağlanması ve bunların meşru kılınmalarına kalmıştır. 1918 siyasî ve askerî yenilgisinden sonra bu doğrultuda birkaç hareket görülüyor ama cumhuriyetin hızla pekişmesi bunları başarısızlığa uğratıyor, bunların aktörlerinin bazıları da varlıklarını SA ve SS örgütleri, içinde sürdürür oluyorlar. Bir başka eğilim de von Seeck’in Attentismus’u oluyor.

 

Bu güçlerin her biri bu her şeyin üstündeki meşrulaşma sorununa değişik yanıt vermeye hazırdı. Kararlı tutucu-reaksiyonerler eski statünün ihyasını hayal ediyorlardı. Ulusal-devrimciler siyasî asker, daha doğrusu siyasî muharip imajını askerî profesyonellik ve siyasî liderlikle birleştirip, genellikle müphem dahi olsa yeni siyasî yapıların peşine düşmüşlerdi. Bunlara karşılık von Seeck’tin Attentismus’u, subay zümresinin geleneksel ikili iddiasını, yani hem askerî-profesyonel, hem de sosyo-politik idareci elit olmayı, değişmiş siyasî ve askerî çatıya rağmen, sürdürmeyi amaçlıyordu. Reichswehr[27]’in, mevcut cumhuriyetten ayrı bir soyut devlet idealine bağlanması, onun parlamenter devletten müstakil bir varlık olma isteğinin belirlenmesi için bir vasıta, ayni zamanda onun bir politik elit olma beklentisinin ifadesi olacaktı, Seeckt’in düşüncesinde.

 

Militer elitin devletin sorumlu liderliğine iştirak etme geleneksel beklentisi topyekûn harp olgusunda yeni bir meşrutiyet unsuru bulmuştur. Sivil vatandaşla profesyonel asker arasındaki işlevsel ayrılığı ortadan kaldırmış olan modern savaş hali, paradoksal olarak, militer elitin politik geleneğinin gönlünde yatan liderlik beklentilerini sürdürmek için kuvvetli bir neden olmuştur.

 

İç politika konusunda askerin hedefi, şekli ne olursa olsun, bir otoriter devlettir. Böylece geleneksel elit hem bir parlamenter sistemde bulamayacağı istikrarlı bir egemen durumu koruyacak, hem de modern teknik – sınaî savaş halinde ehliyetini artırma olanağına kavuşacaktır. Seeckt-Groener[28] ikilisinin, Almanya’nın siyasî gelişmesi hususundaki temel düşüncesi “Reichswehr’in tam mutabakatı alınmadan hiçbir temel politik değişmeye gidilmemesi” doğrultusundaydı: 29 Aralık 1923’te von Seeckt, İçişleri Bakanı’na verdiği önemli bir muhtırada, olanaklardan faydalanılarak sıkıyönetimin ilânı, federal devletin yıkılıp Reich’ın merkeziyetçi ve otoriter biçimde yeniden düzenlenmesini öneriyordu. “Bu, Alman probleminin odağıdır: bir güç politikası gerçekleştirmek istiyorsak, Reich’ın federal yapısından kaynaklanan bu büyük avareliğe son vermeliyiz (90 adet bakan, 2100 parlamenter milletvekili)…”, diyordu general. Altı yıl kadar sonra da, Groener’in manevî oğlu General von Schleicher, Wehrmacht[29]’ın “hem iç, hem dış politikanın gelecekteki gelişmelerinde kesin liderlik rolünün korunması”ndan söz ediyordu.

 

Bir politik elit durumuna gelmeyi bekleyen ve dolayısıyla da politik hedefler çizip bunlara ulaşmak zorunluluğunda bulunan Reichswehr liderleri, iç çekişmelerin yükselen kutuplaşmasına karışma tehlikesiyle karşı karşıya gelmişlerdi. Almanya’da o günlerde mevcut siyasî durumu göz önüne alan bu liderler kısa sürede, politik ihtiraslarını sürdürebilmek üzere ulusun geniş bir kesimiyle ve gerektiğinde de kendilerine yakından bağlı bazı sosyal sınıflara karşı bir kuvvet denemesine giremeyeceklerini anlamışlardı. Bunun dışında, von Seeckt’in telâkki çerçevesi içinde subay zümresinin birliğini korumanın gün geçtikçe zorlaştığı görülüyordu: artık “Devlet içinde Devlet” ideolojisi bütünleşme gücünü kaybetmişti. Yüksek kumanda ile küçük rütbeli subayın arası açılmıştı. Bu sonuncusu “ulusal devrim” denilen yükümlülük altında, halka yakın bir “politikacı asker” görünümüne girmişti. İşler böyle devam edeydi, ordu kaçınılmaz olarak iç politika çekişmesinin içine düşmüş olacaktı.

 

Bu tarihî manzara içinde bir başka veri de ortaya çıkıyor: Ocak 1933’te teşekkül etmiş olan Hitler hükümeti, geleneksel elitle, Hitler hareketinin liderlerinden oluşan grupları içeren bir uyuşma temeline oturmuştu. Bu uyuşma içinde Reichswehr’ın bir özel rolü ve özel önemi olacaktı. Hitler, kendi başına iktidara gelemeyeceğini anlamıştı. 9 Kasım 1923 (von Seeckt’in de karışmış olduğu) olayları bir Nazi darbesinin imkânsızlığını, Eylül 1932 seçimleri de Nazilerin parlamenter çoğunlukla iktidara gelemeyeceklerini ortaya koymuştu. Kitle hareketi Hitler’i iktidarın eşiğine getirmişti ama hâlâ köşe başlarını tutmuş olan eski elit ancak ona bu eşiği atlatabilirdi (General Groener, Nazilerin paramiliter örgütlerine karşıydı ve bunlardan ikisini Nisan 1932’de dağıtmıştı)[30]

 

Bu koşullar altında ordu bu uyuşma içinde başrolü oynamakla kalmayıp özellikle güçlü bir durumda olduğu intibaını yaratıyordu. O, Feldmareşal ve Cumhurbaşkanı von Hindenburg’a yaslanmıştı; ihtiyar mareşalin gücü Nasyonal Sosyalist hareketin her girişimine karşı koyabilirdi. Hitler de ordu işlerine karışmamaya söz vermişti: geleneksel Prusyalı-Alman askerî-siyasî düalizm sürdürülüyordu. Askerlerle yeni devletin siyasî mürekkipleri (bileşenleri) yan yana oturuyorlar ve “ikame hükümdar” Hindenburg’un şahsında birleşiyorlardı (tıpkı bir zamanlar “Millî Şef”in kişiliği etrafında birleştirdiği gibi…). Uyuşma, “çift sütunlu” bir temele oturmuştu.

 

Böylece de yeni Reichswehr’ın liderleri Hitler’in, rejimini pekiştirmesinde ona destek oldular. Solun tasfiyesine başlamasını, merkez ve sağ burjuva partilerini dağıtmasını, Reich’ın politik ve idarî yapısını merkezileştirmesini tarafsızlığın ötesinde, sempatiyle gözlediler: arzuladıkları tam otoriter şekilde yürütülen ideal devlet gerçekleşiyordu.

 

Ve artık Nasyonal Sosyalist Wehrmacht, kartal ve gamalı haç sembollerini ve de “Aryen” ideolojisi gibi insanlık dışı düşünceleri benimsemişti. Ama buna rağmen de yüksek kumanda, parti örgütlerinin ordu işlerine karışmalarına şiddetli ve kesin tepki göstermekten de geri kalmıyordu. Bununla birlikte partinin ve özellikle SS’lerin artan eleştirileri karşısında Wehrmacht’ın yüksek kumanda heyetinden Reichenau, kolordusunun subaylarına 1935’de “Askeri bir Nasyonal Sosyalist’e dönüştürmeye gerek görmüyoruz. Biz, üyelik kartı olmadan bile, hem de en iyisinden, en sadık ve ciddisinden Nasyonal Sosyalist’iz” diyecekti.

 

Fakat Kara Kuvvetleri bu kadar ileri gitmiyordu ve zaman zaman Wehrmacht’la aralarında sert tartışmalar geçiyordu. Kara Kuvvetleri bu koalisyonu dar çerçeve içinde irdeliyor ve onu eski muhafazakâr Prusya’nın geleneksel değerlerinin korunmasında bir araç olarak görüyordu. Her iki taraf yeni rejim konusunda prensip olarak anlaşmışlarsa da yöntem ve taktik bakımından ayrılıyorlardı.

 

Hitler, bu ayrılıklardan faydalandı ve oyunu kazandı. Onun Wehrmacht yüksek kumandası içindeki yeni işbirlikçileri, özellikle von Keitel ile Jodl, karizmatik liderlerinin körü körüne destekleyicisi olup kendilerini onun isteklerinin inançlı ve sadık uygulayıcısı olarak görüyorlardı. Kanılarına göre Führer, büyük amaca, Avrupa içinde Büyük Almanya hegemonyasına varmak için gerekli olan ulus ve devlet enerjilerini boşaltabilecek adamdı.

 

Ordunun yeni liderleri ise, General von Brauchitsch ve onun Genelkurmay Başkanı General Halder, faaliyetlerini bilerek kendi gerçek görev alanına inhisar ettirmişlerdi. Bunlardan sonuncusu bir zamanlar Reich’ın geleceğini tehdit edebilecek bir harbi önlemek üzere bir hükümet darbesi yapmakla Hitler’in Yıldırım Savaşları’nın parlak plânlayıcı ve uygulayıcısı olmak arasında gidip gelmişti. Her ne kadar Başkumandan’ından daha açık olarak Hitler’in sistem ve politikasının yıkıcı tabiat ve caniyane karakterini idrak etmişse de ne kurulu yapının dışına kaçabilmiş, ne de Hitler’in Blitzkrieg (Yıldırım harbi)nin mümkün kılabileceği hegemonyacı ve emperyalist amaçların gözalıcılığından kendini kurtarabilmişti.

 

Evet, tarihinde ilk olarak Prusyalı-Alman subay zümresi, Üçüncü Reich çağında sadece siyasî liderliğin bir uygulayıcısı durumuna düşmüştü. İktidarı ele geçirmiş olan Hitler’in kitle hareketinin siyasî çarpıcılığı ona eski idareci sınıfları etkisiz hale getirme olanağını sağlamıştı. Gerçekten birçok Alman için o, hiç değilse başlarda geleneksel sınıf toplumuna bir alternatifti; uzun süredir geleneksel seçkinler tarafından idare edilen ulusun büyük kesiminin siyasî ve sosyal isteklerini, ezcümle imtiyaz eşitliği, modernleşme dinamiğinin serbest bırakılması, ama aynı zamanda da bu modernleşmenin ters sonuçlarına karşı korunma, mülkiyet ve otoritenin emniyet altına alınmasını yerine getirecek kişiydi.

 

Nasyonal Sosyalist hareketin, ordunun 1933 koalisyonunun temel prensiplerine taallûk eden siyasî durumunu tehdit etmesi, Röhm olayına yol açmıştı; Haziran 1934’te ordu, SA’ların Himmler’in SS’leri tarafından bertaraf edilmelerinde kesin rol oynamıştı. Röhm, her türlü caniyane hareketin dışında, birçok bakımdan ordunun tehlikeli bir rakibi haline gelmişti; onun silâh taşıma hakkı tekelini ve dolayısıyla da siyasî temelini tehdit ediyordu. SA örgütü açıkça subay zümresinin imtiyazlı durumunu ele almış, “ikinci devrim” kavramını benimseyip bir nasyonalist “sosyalizm”i ilân etmişti. Röhm politik tehdidini, yeni devletin bu iki sütun üzerine oturan bir rejim olmayıp bir radikal nasyonal-sosyalist devleti olmasını istemekle savuruyordu. 1934’de Reichswehr, Hitler’le işbirliği yaparak bu tehlikeli rakipten kurtulmayı başardı: ama bu başarının faturası ağır olacaktı: o günden sonra SA artık önem arz etmez olmuştu fakat çok daha tehlikeli bir muhalif SS veçhesi altında ortaya çıkacaktı.

 

Röhm, SA’ın birçok lideri gibi, sol’un adamı, Gregor Strasser’in söylediğine uygun olarak alt-orta sınıfların “büyük anti-kapitalist hasreti” idi. Hitler, kapitalistler ve Junker’ler tarafından esir alınmıştı, onun nazarında. Bu itibarla SA, kendi savunmasına bakmalı ve bir “ikinci devrim” için hazır olmalıydı. Ama olamadı, pişmiş aşa su döküldü.[31]

 

[1]              Tarafımdan belirtildi.

[2]              Henri Guillemin. — a.g.e., s. 191-5.

[3]              Ay.e., s. 216-7.

[4]              Ay .e., s. 232-3.

[5]              Ay .e., s. 243.

[6]              Ay.e., s. 253.

[7]              Yakup Kadri Karaosmanoğlu, — Politikada 45 yıl, s. 51.

[8]              Bunlar o zaman Birleşmiş Milletler (Eğitim, Bilim, Kültür) Kurumu (UNESCO), Türkiye Millî Komisyonu Genel Sekreteri Vedit Uzgören Bey’le, Maarif Vekâleti Kültürel Dış Münasebetler Bürosu Müdür Muavini Behram Kür Bey’di.

[9]              General Haushofer’in icadı jeopolitik sözde bilimine (bkz. s. 28) Londralı Stratejik Etütler Enstitüsünün de sahip çıktığını görüyoruz…

[10]            Meselâ A. Türkeş’inki.

[11]            Meselâ Ecevit’e…

[12]            K.J. Müller. — The army in the Third Reich and historical interpretation, in The Journal of Strategic Studies II/2, September 1979, s. 123-5.

[13]            Şevket Süreyya. — Darülfünun, İnkılâp haysiyeti ve Cavit Bey iktisadiyatı, s. 14, not. in Kadro 14, Şubat 1933.

[14]            H. Guillemin. — a.g.e., s. 207-13.

[15]            “Olmak ya da olmamak”.

[16]            Charles Bettelheim. — L’Economie allemande sous le nazisme. Un aspect de la décadence du capitalisme, Paris 1946. D. Rousset’nin önsözünden.

[17]            Ch. Bettelheim. – a.g.e, s.1-25

[18]            Ay.e., s. 35-7.

[19]            Ay.e., s. 38-9.

[20]            Ay.e., s. 62-3.

[21]            Ay .e., s. 65.

[22]            Ay.e., s. 67, not 1-2.

[23]            Ay .e., s. 73, not 1.

[24]            Ay.e., s. 93-100.

[25]            Madanoğlu’nun anıları, 21, in “Cumhuriyet”, 21 Şubat 1982.

[26]            K. J. Müller. — a.g.e., s. 125-7.

[27]            Versailles antlaşmasıyla sınırlandırılmış Alman ordusu.

[28]            General Wilhelm Groener 1918’de Ludendorff’un yerine genelkurmay başkanı olmuştu. Kaiser’i çekilmeye ikna eden odur ve orduyu olaysız cepheden çekmeyi başarmıştır. 1923’te Ulaştırma Bakanı bulunuyordu.

[29]            “Savunma gücü, yani kısaca ordu.

[30]            Brett-James. — Groener, in EA.

[31]            W. Carr. — a.g.e., s. 365.