Kültür Eserleri > THKK 4 - Dokuma ve Giyim Teknikleri > Türk Tekstilleri

Türk Tekstilleri

Türkiye’de her türlü inşa ve imal malzeme ve yöntemleri fermanlarla standartlaştırılmıştı. XVI. yy.da kalite sorunu gerçek haldeydi; devlet yabancı pazarlarda İtalyan kumaşlarıyla rekabeti sağlayabilmek için fiyat ve standartları tespit etmek zorundaydı.[1] Bununla birlikte, büyümekte olan bir serbest piyasa, her şeyi satın alıp iyi tediye ediyor, böylece de ipeklinin nicelik ve niteliği düşmüş, iplikler dikkatle eğirilmemiş, çözgü – atkı sayısı azaltılmış ve boya ucuzlatılmış. Lak ve filtrelenmiş indigonun verdiği şaşaalı kırmızı, lak miktarı azaltılıp indigo da iyi filtre edilmeyince, kırmızı mora dönüşmüş. Hepsi değilse bile bazı, günümüze çıkmış XVI. yy. işi kumaşlar, işbu standart düşüklüğünü gösteriyor.

Bursa, XVI. yy.ın başlıca dokuma merkezi olarak, yaklaşık yüz çeşit farklı, çoğu pamuklu kumaş yapıyordu ama daha çok işlemeli ipeklileri ile kesme düğümlü kadifeleriyle ün yapmıştı: Kemha, birçok renkle işlemeli kadife, çatma da altın iplikli kadife idiler, Bursa mamulleri arasında.

Türk tekstil tasarımlan taş, metal ve seramik işinde aynı idi, şöyle ki devlet tarafından beslenen sanatkârlar, uyarlama için sonradan farklı ustalara gönderilen modelleri yaratıyorlardı. Karanfiller, zambaklar, enginar ve narları resmeden çiçek ve dal modelleri yaygındı. XVI. yy.dan sonra S şeklindeki kıvrımlar geniş ölçüde kullanılmış ve tasarımlar Venedik’inkilere çok benzer olmuş. Bir özgün Türk modeli, üç yuvarlakla iki dalgalı çizgili Çintamani olmuş.

Bu, muhtemelen Çin kökenli olup Osmanlıların buna düşkün oldukları biliniyor. Keza hilâl ile yıldız örgeleri de Türklerin malı olmuş.[2]

* * *

Ekonomik, ticari, sosyal ve politik etkenler Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselip gelişmesine muvazi (paralel) olarak dokuma sanatının da, gelişmesine götürmüş ve bu keyfiyet bu sanatı dünyada hiçbir yerde erişilmemiş bir düzeye getirmiş.

Altın ve gümüş telle dokunmuş kumaşlar zamanla saray hayatında çok önemli bir yer tutmuş. Bu, sembolik değerine olduğu kadar maddî değerine bağlı olarak İmparatorluğun şan ve ihtişamını yansıtmış.

İpek ve ipeklilerden çeşitli vergiler alınıyor ve Hazine, altın telle işlenmiş kumaşların vergisinden yüksek gelir elde ediyor ve bunlar gayet sıkı hükümet denetimi altında tutuluyorlardı. Hileli uygulamaları önleyip yüksek kaliteyi teminat altına almak üzere her türlü çaba sarf ediliyor ve bu bapta sık sık fermanlar, irade ve emirler sadır oluyor.

Türk kumaş tasarımları üzerinde herhangi bir etütte Osmanlı İmparatorluğu’nun öbür devletlerle ilişkilerinin ve bunların sonucunda hâsıl olan etkiler ve artistik mübadelenin sürekli akılda tutulması esastır. Kumaş tasarımları modanın hükmü altında olup herhangi başka süsleme sanatlarına göre çok fazla dış etkilere maruzdur.

Tekstiller, çini ve seramik gibi sair sanat dallarına benzer şekilde uzun bir süre içinde gelişmiş ve bunlar gibi geniş ve anlamlı bir örgütlenme düzenini gerektirmiştir. Tekstil imalât merkezlerinin yüzyıllar boyunca hep aynı il ve bölgede yerleşmiş olması basit rastlantı olmuyor.

Bu ipekli dokumanın, hammaddesi olan kozadan itibaren gerektirdiği bütün işlemleri içerip kullanıma hazır hale gelmesinden sonra, bütün bu çeşitli aşamaların hiç şüphesiz en önemlisi, tasarımın yaratılması ve nihaî metaı üretmek için değişik teknik ve artistik faaliyetlerin birleşimi oluyor. Bütün bunları siyasî ve iktisadî örgütlenme takip ediyor ve bu sonuncular kumaşın içerde ve dışarıda değerini biçiyorlar.

Bilindiği gibi dokuma sanatı, tasarımdan sorumlu sanatkârla onu kumaş hale koyanın ahenkli işbirliğini gerektiren çok çapraşık bir süreçtir. Tasarımın bu denli mükemmeliyetle uygulanması en yüksek ölçüde ustalığı gerektiriyor. Ancak böyle bir ustalığa ulaşmak uzun yıllar süren eğitime bağlı olup Osmanlı İmparatorluğu bu amaçla son derece iyi örgütlenmiş ticarî dernekler ve usta ile çırak arasında mükemmel ilişkilerin geliştirilmesini sağlamıştır.

* * *

Bursa, dokuma merkezlerinden en eski ve en önemlisi olmuş ve her ne kadar İstanbul XVI. yy.da bir tekstil imali merkezini geliştirmeye başlamışsa da Bursa, önceki önemini hiçbir zaman kaybetmemiştir. Belgelerden saray atölyelerinin çözgü ipliklerinin hâlâ Bursa’da imal edildiğini öğreniyoruz. Bursa keza boyama sanatında uzmanlaşmış ve arşiv malzemesi, yabancı ülkelerden bu kente boyanmak üzere malzeme gönderildiğini gösteriyor. XVI. yy.ın ortasından sonra İstanbul, altın ve gümüş tellerle süslenmiş ipekli dokumada uzmanlaşmaya başlamışken Bursa, çatma’larda[3] ustalığı üstleniyor. Türk sanatının her dalında her tür çiçek örgesi, başlıca süsleme öğesi olarak kullanılmış. XVI. yy.dan itibaren Türk süsleme sanatı, natüralistik biçimlerde çiçek terkipleri yaratmada büyük başarı sağlamıştı.

Her ne kadar arşiv malzemesi XVI. yy. lonca örgütleri hakkında çok bilgi içeriyorsa da, her çeşitli sanat dalında sergilenen süsleme biçimi, XV. yy. için de, aynı örgütlerin varlığını, bilgi noksanımıza rağmen, ortaya koyuyor. Kaldı ki XV. yy.ın başlarında Ahi örgütlerinin etkisini biliyoruz.

Zamanın lonca örgütlenmesine ait bilgiler Ehl-i hiref defterleri’nde bulunuyor. Bu loncaların en genişi, haliyle dokumacılar loncası oluyordu. Dokumacının işi önce ipek ipliğini satın alınmasından başlıyor. Hamcı, ham ipek tüccarı olarak hammaddeyi satın alıyor, dolapçı, eğirici bunu atkı haline getiriyor. Atkı iplikleri her zaman çözgülerinkinden daha sıkı eğiriliyor, bunlarda lif sayısı dokunacak malzemeye göre değişiyor. Bursa sicilleri İran’dan boyanmak üzere gönderilip sonra geri alındığına dair ipekten söz ediyor. Yine bunlar, Fetih’ten sonraki saray kumaşları, perde ve sancaklarının boyanmak üzere Bursa’ya gönderildiklerini beyan ediyorlar.

Dokumacılar, dokudukları kumaş türüne göre farklı loncalarda toplanmışlardı; Kadifeci, kemhacı, futacı…

Değişik her malzeme tipinin kendine özgü boya ve tasarım tipi olup bunlar hiçbir zaman birbirlerine karışmazlardı. Her tip kumaşın, tezgâh ve belli sayıda çilesi vardı. Bütün bunlar 1502 tarihli Kanunname-i İhtisab-ı Bursa’da, dokuma babına ait sahifelerde bulunur.[4] Bunlarda örneğin, çözgü tel sayısına göre dokumalar şöyle sınıflandırılıyorlar:

A – Kemhalar: Gülistanı 8150 tel; dolabî, 7000 tel; tab-ı dehî, 7000 tel; yek – renk, 7000 tel; serâser, 6850 tel; sâde, 6800 tel; alaca, 6700 tel olmak üzere yedi sınıfa ayrılıyor.

B – Taftalar: Yekta, 1600 tel; çifte, 1800 tel; dühezarî, 2000 tel olmak üzere üç sınıfa ayrılıyor.

C – Valalar: Meftun, 3600 tel; sultanî, 2200 tel; vale-i musannaf, 1800 tel; vale-i sade, 1600 teli; muğrak, 1600 tel olmak üzere beş sınıfa ayrılıyor.

Futalar ise Karabugra, karyağdı, gülistanî ve zerdûzî olarak dört sınıfta ele alınmışlar.[5]

Taharcılar, kumaşın binlerce çözgü ipliğini “nire” denilen gözeneklere takarak taraklardan geçiriyor ve çözgüleri dokumaya hazır hale getiriyorlar.

“Bursa’da Ankara asfaltının alt tarafında yoğun olarak bulunan dokuma tezgâhlarının vazgeçemediği taharcılar, kumaşın boy ipliğini (çözgüsünü) oluşturan 3- 4 bin ipi nirelerden tığ yardımıyla tek tek geçiriyor. İşin başında oturan çırak ipi uzatıyor, usta hemen buna tığ yardımıyla gözenekten geçiriyor. Bu işi öyle hızla yapıyor ki bir dakikada yaklaşık 30 ip nirelerdeki yerini bulmuş oluyor, daha sonra da uzaktan bakıldığında düz bir levha gibi görünen sık dişli taraklara, bıçak ve tırnak yardımıyla nirelerdeki aynı sıra izlenerek tek tek geçiriliyor. Nirelerdeki sıra taraklarda doğru izlenmediğinde kumaşın dokusu bozuk çıkacağından bütün iş sil baştan yapılıyor. Bu nedenle taharcıların bir cerrahtan daha dikkatli çalışması gerekiyor. Taharcılar, düz kumaş siparişi olduğunda işlerin çok kolay olduğunu, ancak desenli kumaş siparişlerinde desinatörün hazırladığı “rapor”a uymak zorunluluğunun biraz oyaladığını söylüyorlar. Desenin türüne göre taharcı, renkli ipliği belirli aralıklara uyarak taraklardan geçirmek durumunda.”

Bir taharcı ustası beş yılda yetişiyor ve çırağının yardımıyla bir birim “tahar işi”ni üç saatte bitiriyor.[6]

Dokumacı loncaları, öbür sanat loncaları gibi, (azalan önem sırasına göre) bir Kethüda, bir İşçibaşı, iki ehl-i hibre tarafından idare ediliyordu. Bütün bu grubun başında bir şeyh bulunup altılık bir komite grubu yönetiyordu. Şeyh daima yüksek ölçüde saygın, örgütün malî veçhesini üstlenebilecek kabiliyette, okumuş bir zat oluyordu. Ondan sonra yaşlı, mesleğinin doruğuna varmış, deneyimli sanatkâr olan kâhya vardı; onu da yiğitbaşı takip ederdi. Örgütün takıntısız işlemesinden sorumlu bu idareciler grubunu kadı onaylardı.

Bu örgüt, çalışmalara nezaret ediyor, kötü uygulamaları önlüyor, Standard dışı ya da kusurlu malzemelerin satışa çıkarılmalarını men ediyordu; iyi vasıflı kumaşı da damgalıyordu. Çırak’ların kalfa’lığa, kalfa’ların usta’lığa yükselmeleri için yapılan sınavlara nezaret etmekle de yükümlüydü.

Bu denli yüksek derecede disiplinli bir merkezî idarenin bu kadar vâsî bir İmparatorlukta saat gibi çalışabilmesi hayret verici oluyor. Her ayrıntıya önem verilmiş, ülke endüstrisi daima korunmuş ve dışarıdan aşırı ithalâtı önlemeye çaba sarf edilmiş.

Altın ve gümüş kullanımından iktisat sağlamak üzere seraser ve zerbeft gibi pahalı kumaşların dokunmasına sadece saraya bağlı atölyelere müsaade ediliyordu. Seraser atölyeleri doğruca sarayın denetiminde olup sayıları kesinlikle sınırlandırılmıştı.

Mamul malları satan dükkân sahipleri de loncaya bağlı olup Lonca’nın icra komitesi kime dükkân açmak izni verileceği hususunda çok dikkatli davranıyordu ve bir kefil elzem görülüyordu.

Daha önce de söylemiş olduğumuz gibi “ipek” sözcüğü Kıpçak Yipek’ten; ipekliler için Osmanlı tabiri “ak kumaş” da Doğu Türkçesi “aghi”den türemiş olmalıdır.

Burada bahis konusu olan, klaptan diye bilinen ve ipek, altın ve gümüş ipliklerle dokunmuş örgeli Türk – Osmanlı tekstillerinden ibaret olup bunlar, bir saray süsleme sanatı olarak, açıkça teşhis edilebilen stilistik çizgilerle sair sanat dallarına bağlı bulunuyorlardı. Dönemin stilindeki tasarımlar, keza başka çeşitli ortamlara da uygulanıyor ve değişik sanat ortamlarında böylece yeknesaklık sağlanmış oluyordu.

Osmanlı kumaş tipleri

Arşiv belgelerinde zikri geçen çoğu kumaş tipleri günümüze çıkmamış. Belgeler, işbu eski kumaşları ya bir kentin, bir kişinin, bir malzemenin adıyla ya da tekniği ile tanıtarak sıralıyor:

  1. Kumaşın imal edildiği kent: Halep, Bursa, Şam, Musul kumaşları.
  2. Kumaş tipi ile imal edildiği yerin birleşimi: Bursa kadifesi, Üsküdar çatması (brokarlı kadife), Ankara sofu (tifliği), Bilecik çatması
  3. Kumaşın kullanılmış olduğu yerler, Trablus kuşağı, Konya sevayi,
  4. Bazı kişi ya da dokumacının adı: Hasan Bey keyfıyesi, ya da sultan adlarına telmihan Selimîye, Mecidîye, Ahmedîye gibi.
  5. Çok yaygın olarak kullanılan teknik: tafta (tafetta), atlas (saten),
  6. Kullanılan malzemeye göre; telli atlas, taraklı atlas ve telli (yaldızlı) hatayi
  7. Kullanılmış renk sayısına göre adlandırılmış kumaşlar: serenk (üç renk), heftrenk(yedi renk) vs. Renk adlarının Farsça olmasını sadece dil “snobism”me mi bağlayacağız?…
  8. Tasarıma göre adlandırılmış kumaşlar: benekli, deve tabanı, telli hatayi

Ayrıntılı araştırmalarda, yaklaşık altı yüz elli kadar farklı kumaş adı saptanmış. Ancak bunların çoğu artık kullanılmayıp hangi kumaş tipine aidiyetleri de kesin değildir.[7]

* * *

XVI. yy.dan itibaren Türk süsleme sanatı en büyük başarısını, tüm sanat dallarına uyguladığı naturalistik çiçekli ve bitkisel örgelerle meydana çıkarmış. Kumaşta bu, naturalistik çiçek motiflerinden oluşmuş bir kalıp bağlamı içinde bulunuyor. Bunları saray nakkaş’ları çiziyor.

Boyama sanatı genel olarak babadan oğla geçerdi. Bu, yüksek ölçüde uzmanlaşmış bir hüner olup bazı boyacı ustaları sadece tek bir renk üzerinde çalışır, öbür renkler hakkında herhangi bir fikre sahip olmazdı. Hattâ “fes rengi boyacıları”, ya da “yeşil boyacıları” diye de teftik edilmiş çarşılar vardı.

En ileri boyacılık merkezleri, bildiğimiz gibi Bursa, Edirne ve Tessalya idi. Dış ülkelerden kervanların gelip yüklerini, boyanmak üzere, Bursa’da yıktıklarına dair kayıtlar bulunuyor. Fransa’dan da birçok kişinin, dünyaca ünlü fes rengi ve çini mavisinin sırrını öğrenmek üzere gelmiş oldukları biliniyor. Bu güzel renkler zerdecal, yabani gül sapının kabuğu, ayva yaprakları, meyan kökü, şeftali yaprağı, çınar ağacı kabuğu, saman, nar kabuğu, haşhaş çiçeği, kestane, armut, ıspanak yaprağı, ebegümeci çiçeği, sumak, palamut, kızılkök, safran, siyah mazı, kırmızı ceviz yaprağı gibi bitkilerden yapılıyordu.[8

Türk kumaşlarında en önemli renk kırmızıdır. Bunun da muhtelif nüansları vardır. Bazılarının sırrı hâlâ çözülememiştir. Bu kırmızıdan sonra en çok kullanılan renkler arasında mavi, yeşil, siyah, bej, beyaz ve bazı yerlerde altın rengini ifade edecek kadar tatlı sarı ve bal rengi sarısı da kullanılmıştır. Bir de, “sürmayî” denilen koyu fındıkîye yakın bir renk vardır. Bu renklerle açık ve koyu tonları azaltıp çoğaltarak çeşitli renk modaları yaratılmıştır.

Altın ipek saray kumaşlarında, altın ve gümüş, ya da gümüş yaldızlı iplik, ipeğinki ile birlikte kullanılmış. Altın ve gümüş ipliği, dokumada üç türlü yer almış:

  1. Klaptan (genellikle çift kat ipek ipliği üzerine gevşek olarak sarılmış gümüş ve altın ya da yaldızlı iplik): Türk kumaşlarında sahici gümüş kullanılıyordu. Klaptan’da gümüş iplik fildişi renginde ipek iplik üzerine sarıyor. Bazen, özellikle çeşitli kumaşların en değerlisi olan seraser’de yaldız ve hattâ halis altın iplik kullanılıyordu.
  2. Tel (madenî iplik): Altın ve gümüş teller ipekle birlikte, malzemenin dokullanmasında kullanılıyordu. Bu, seraser adıyla bilinen çok değerli kumaşta bulunur.
  3. Sim (gümüş şerit): Madenî iplik, pamuk ipliği üzerine, onu tamamen kapatacak şekilde sarılır. Klaptan’ın aksine, bunda sadece madenî iplik görülür. Burada, öbürüne göre daha büyük miktarda madenî iplik gider.[9]

* * *

Türk Osmanlı kumaş çeşitleri

Bu çeşitlerin yüzler mertebesinde olduğunu biliyoruz. Aşağıda özetle başlıca Osmanlı kumaşlarım tanımlayacağız.

Çatma: Dokumuş özelliğiyle kadifenin bir cinsi olan ve Fransızların “velour a double hauteur” dedikleri bu kumaşın kadifeden farkı, zemine oranla çiçeklerinin veya süslemesinin, yani havının daha yüksek oluşudur. Bursa ve Bilecik çatmalarından başka, XVIII. yy.ın sonlarına doğru, döşemelik çatmalar Üsküdar’da da dokunmaya başlanmış ve bunların yastık yüzleri özellikle ünlü olmuş.

Kemha: Çözgüsü ve atkısı ipek, üst sıra atkısı ayrıca altın alaşımlı gümüş veya doğruca gümüşlü klaptanla dokunmuş ipekli kumaştır. XV. yy. sonu ve XVI. yy.ın başlarında çeşitli adlar altında sekiz cins kemhanın ülkemizde dokunduğu saptanmıştır: Yekrenk kemha, Pesurî kemha, Müzehheb kemha, Dolabî kemha, Tâbi kemha, Güvez Bursa kemhası, Kırmızı Amasya kemhası.

Atlas: İnce ipekten sık dokunmuş, düz renkte parlak kumaştır.

Aba: Yıkanmış, temizlenmiş ve taranmış yün yapağı pekiştirilmek suretiyle elde edilen kumaştır.

Cantes: Düz renkte ince ipekli kumaş olup tek kat çözgü ve tek kat atkılı münavebe ile örgü gibi dokunmuştur.

Çuha: Çözgü ve atkısı yün yapağından eğirilmiş, iplikten havlı, düz renkli, sade ve tok kumaştır.

Diba: İpekle dokunmuş, atlasa benzer bir nevi kumaştır. Çiçekli ve telli olabilir.

Gezi: Çözgüsü ipek, atkısı ipek ve pamuk ipliği karışımı, sık dokunmuş hareli kumaştır.

Hatayî: İpek ve klaptanla dokunmuş sert bir kumaştır.

Kadife: Çözgüsü ve atkısı ipekten olan havlı kumaştır. Kadifenin havı esas çözgülerin arasında olan fazla çözgülerden yapılır. Bunlar kumaşın yüzüne atkının bulunduğu yerlere yerleştirilen teller vasıtasıyla çekilip çıkarılır. Sonra düzlenir.

Kutnî – kutnu: Çözgüsü ince ipek, atkısı iki pamuk ve bir ipekten olan enine yollu, kaba, kalın dokumadır.

Seraser: Çözgüsü ipek, atkısı, altın alaşımlı gümüş tel veya doğruca gümüş tel kullanılarak dokunan kumaş oluyor.

Selimiye: Çözgüsü ve atkısı ipekten olup genellikle boyuna yollu ve küçük çiçeklidir. Çiçeklerinde bazen klaptan da kullanılmıştır. XVIII. yy.ın 2. yarısından sonra dokunmaya başlanan, Üsküdar’da Ayazma camii civarındaki tezgâhlarda imal edilen kumaşa Selimiye adının verilmesi, herhalde III. Selim devrinde o semtte Selimiye kışlası yapıldıktan sonra olmalıdır.

Serenk: Üç renkli kumaş anlamına gelmekte ise de sonradan altın yerine sarı ipek kullanılan dokumalara da bu ad verilmiş.

Sof: Tiftik yapağından ince bükülmüş iplikle dokunan düz kumaşın adı oluyor.

Zerbaft: Çözgüsü ve atkısı ipek, motifleri bazen alaşımlı gümüş telle dokunmuş sert kumaştır.[10]

  1. Gürsu bu kumaşların bazıları hakkında ilginç tamamlayıcı bilgiler veriyor ki biz sadece bu sonuncuları aktarıyoruz.

Türk kemhası, mükemmel tekniği ve özgün tasarımı ile dünyaca ünlü olmuştu ve dış ülkelere çok miktarda ihraç ediliyordu. Tasarımlar kesinlikle saray sanatı sınırları içinde kalmakla birlikte büyük çeşitlilik ve kişilik arz edip en ufak bir yabancı etki işini açığa vurmuyorlardı. Aynı şey, İtalyan etkisinin bazen görülebildiği çatma için söylenemez. Kayıtlarda, Saray’da kullanılan Frenk kemhası, Acem kemhası, Venedik kemhası adları geçiyor. Bütün bunlar bu tür kumaşın yaygın şöhreti ve kullanımını belgeliyorlar. Kemha kumaşının bu denli yaygın kullanımı işbu kalın, ağır, zengin ipekli kumaşın, dönemin saray hayatı ile mükemmel ahenk içinde olmasının sonucudur.

Kadife de, çok yaygınlığı bakımından kemhaya benzer. Bu, atkısı ve çözgüsü ipek olup bazen atkıda pamuk kullanılır. Atkıda klaptan kullanıldığında Telli kadife adını alır.

İlk kadife numuneleri, kullanılan teknik itibariyle, halıya benziyor. Çözgü iplikleri, atkı üzerinde düğümlerden geçiriliyor ve hâsıl olan ilmikler, tıpkı halıda olduğu gibi, kesiliyor. Bir vakıa olarak ilk kadifeler, halının öncüleri olmuşlardı.

Bizce hayli cüretkâr görünen bu varsayımın sorumluluğunu Gürsu’ya bırakıyoruz.

Seraser, atkı yüzlü bir mürekkep düz dokuma oluyor. Tasarımı, alttan çözgü ipliklerine doğruca bağlı ilâve atkılarla dokunuyor. Yaldızlı metal portakal rengi ipeği, gümüş, fildişi renklerini, aynı ipekten iplikle birlikte sarıyor ve bunlar, tasarımı oluşturmak üzere terkip ediliyorlar. Her ne kadar çiftlendirilmiş iplik sürekli kullanılabiliyorsa da değerli metal sadece tasarımda devreye giriyor. Nedeni ise, imkân olduğu kadar değerli metalden tasarruftur.

Çeşitli kumaşlar arasında en değerli ve pahalısı seraserdi. “Seraser” sözcüğü, “baştanbaşa” demek olup bunun buradaki anlamı, tasarımın kumaşın bütün enine yayıldığı ve kumaşın, kullanılmış değerli metallerin sergilenmesini sağlayacak şekilde dokunduğudur. Seraser kumaşların en çarpıcı veçhesi yaldızlı ve gümüş ipliklerin başat bulunmaları, çevreyi belirlemek için tek renk ipeğin ilâvesi ve dikkate değer safiyeti, zeminin gümüş iplik ya da klaptanla dokunmuş olması, tasarımın (süslemenin) ya fildişi renkli ipek ipliğe sarılmış gümüş iplik, ya da portakal renklisine sarılmış yaldızlı iplikle yapılması oluyor. Çevreler genellikle turuncu iplikle çevrilidir. Seraser, hil’at kaftanlarında, Saray’da yastık yüzlerinde kullanılmış.

Zerbeft: Bu, örgelerin bazılarının altın iplikle işlenmiş olduğu bir ipeklidir.

Hatayî: Ham ipek ve gümüş madenî tellerle dokunmuş katı, sert bir kumaş oluyor.

Kutnu: Bir tip pamuklu kumaşa verilmiş bir ad olup bu malzemenin özel veçhesi, eni arasından geçen parlak ipek ve mat (donuk) pamuk şeritlerinden oluşmuş bir sistem oluşudur. Çözgü iplikleri ya ipek veya pamuk, atkı ise genellikle pamuktur. Kumaş dokunduktan sonra ateşe tutulup yumuşatılır. Sonra da “parlatılır – perdahlanır”. İpek şeritler düz sarı ise de bazen renklisi de kullanılır. Rengine göre kumaş Bağdat veya Şam işi kutnu olarak betimlenir. Kutnular, atlas ve kemhadan sonra en kalın ve sıkı dokunmuş kumaşlar oluyorlar.

Atlas: Avrupa’da “saten” olarak bilinen bu kumaş, ipekli dokumaların en eskisidir. Bu, çözgü yüzlü malzeme olup atkı iplikleri gözükmez. Çözgü iplikleri biraraya gelerek çok belirgin bir parlaklık hâsıl ederler. En eski ipekli dokuma tipi olarak ilk kez Çinlilerin icat ettikleri bir tezgâhta dokunmuş. Çok göze çarpan parlaklığı nedeniyle bunun imaline az çok her ülke girişmiş. Mamafih XVII. yy.a kadar Osmanlılar buna fazla iltifat etmemişler ve burada kullanılan atlaslar çoğunlukla İran, Şam ve Venedik’ten ithal edilmiş. Ama daha sonra Bursa, İstanbul, Alaşehir ve Maraş’ta atlas dokuma merkezleri kurulmuş.

Kalınlık ve dokuma sıklığı itibariyle kemhadan hemen sonra gelen atlas, daha çok kadın giysilerinde kullanılmış. Kemha, erkek kaftanlarında yeğlenmiş.

Gezi: Bu, ipek çözgü ve ipek ve pamuk atkılı, sıkı dokunmuş, hareli bir kumaş olup atkı, iplik ve birkaç tabaka ipekten dokunmuştur, ince bir çözgü kullanıldığında kalın atkı aradan görünür. Malzeme daha sonra iki adet kırmızıya ısıtılmış silindir arasından geçirilerek basınç ve sürtünme ile işbu hareler meydana getirilir.

Canfes: Bu kumaş, örgüde olduğu gibi almaşık çözgü ve atkı tabakalarından meydana getirilmiş. En eski, mat, düz ipek malzeme tipine aittir. Kadın giysileri, iç eteğin, yenlerin ve kaftan önlerinin kaplanmasında kullanılmış olup yanar döner, kumru göğsü ve dama taşı gibi değişik adlarla anılmış.

Serenk: Bu da, XVI. yy.dan sonra rastlanan ve kaftanlarda kullanılan kalın ve bezemeli bir kumaş olup altın yerine sarı ipekle dokunmuştur. Bezemeler mutat olarak çiçekler ya da benekli örgelerdir. Her ne kadar kumaşın adı “üç renk”i ifade ediyorsa da, daha sonraki dönemlerde daha çok sayıda renk kullanılmış.

Sevayi: Bu ipekli kumaş tipi ipek ve gümüş iplikle dokunmuş. Her ne kadar uzun bir geçmişiyle övünebiliyorsa da günümüze çıkmış numunelerin hepsi XVIII. yy.a aittir. Kumaş küçük dallı ve yapraklı çiçeklerden ibaret bir bezeme sergiliyor ve bunlar ya kumaşın yüzeyine dağılmış ya da bir geometrik düzen içinde sıralanmış haldedir.

Osmanlı kumaşlarının çoğu bir çözgü yüzlü zemin ve atkıya dayalı tasarımla dokunmuşlar.[11] Ara sıra döneceğiz bunlardan bazılarına.

* * *

XIII. yy.da Çin’den dönüşünde Anadolu’dan geçen Marco Polo, burada görmüş olduğu Selçuklu dokumalarından büyük övgü ile söz ediyor ve şunları anlatıyor; “Gerçekte iki, bir büyük ve bir küçük Armeniyye var. Küçüğünde toprağını âdilâne idare eden ve Tatar’a (Moğol’a) bağımlı bir hükümdar kral var. Çok sayıda kent ve kasaba olup her şey bollukla mevcut… Keza deniz (Akdeniz) üzerinde Layas adlı (İskenderun körfezindeki Ayaş limanı) bir kent var olup burada büyük ticaret yapılır. Zira biliniz ki Fırat’ın bütün bakkaliyesi (baharatı?) ve ipekli ve altınlı bezleri ve sair her şey, bu kente getirilir. Venedik ve Cenova ve tüm başka ülkelerin tüccarları bu kente gelip mallarını satar ve ihtiyaçları olduğu her şeyi alırlar. Ve Fırat’a doğru gitmek isteyenler, tacir ve saire, buradan hareket ederler”.

“Küçük Armeniyye’den söz etmiştik; şimdi Türkmenistan’dan bahsedeceğiz.”

“Türkmenistan ili hakkında söyleşi.”

“Türkmenistan’da sakin üç ırk var. Önce Muhammed’e tapan Türkmenler. Bunlar, kendilerine özgü dilleri olan basit insanlardır. Dağda ve geniş fundalıklarda, iyi mera buldukları yerlerde otururlar, zira bunlar hayvancılıktan geçinirler. Bu ülkede Türkan (yani, Türkiye’den) denilen çok iyi atlar doğar. Öbür sakinler, onlarla kent ve kasabalarda karışık olarak oturan Ermeni ve Greklerdir. Bunlar ticaret ve sanattan yaşarlar: Dünyanın en ince ve en güzel halılarını ve çeşitli renkli çok güzel ve çok zengin ipeklileri ve daha birçok şeyi büyük miktarda imal ederler. Bunların en büyük kentleri Conie (Konya), Savast (Sivas), Caserie (Kayseri) ve daha nice kent ve kasabalardır… Bunlar, hükümran olan Doğu’nun Tatar’ına tabidirler”…

“Şimdi bu iki ili bırakıp Büyük Armeniyye hakkında söyleşeceğiz.”

“Büyük Armeniyye hakkında söyleşi.”

“Büyük Armeniyye bir büyük ildir. Arsenga (Erzincan) adlı ve dünyanın en iyi yünlü kumaşlarının imal edildiği bir kentten başlar…”[12]

Bundan sonra Marco Polo, Irak denilen büyük bir ilde büyük ve soylu bir kent olan Toris (Tebriz)’de gördüklerini anlatıyor: Tebriz’dekiler zanaattan geçiniyorlar, şöyle ki çok güzel ve çok değerli, her türlü ipek ve altınlı kumaşları her biçimde dokuyorlar.[13] Keza, yine İran’da Yezd’de “yezdî” adı verilen ince ipekli kumaşları ve her ülkeden buraya tüccarların akın ettiklerini anlatıyor.[14] Yine Acem Körfezi’nin girişindeki Ormuz adasına Hindistan’dan baharat, değerli taşlar, nadir kumaşlar, ipekli ve altınlı bezler, fildişleri ve sair emtia yüklü gemilerin geldiğini ve bu malların orada el değiştirdiğini söylüyor.[15]

* * *

Tarihî vesikalar arasında Selçuklu kumaşlarının yabancı hükümdar ve yüksek dereceli memurlara armağan olarak sunulduğuna dair kayıtlara rastlanıyor. Yazılı kayıtlara göre 1258 yılında Erzincan’da İlhanlı Emiri için iki bin top kadar altın telli kumaş dokunmuş. Yine, Anadolu’nun başka kentlerinde dokunmuş çatma ve sair kumaşlar, Vezir’e armağan edilmiş. Konya, Kayseri, Malatya ve Ankara, dokuma merkezleri olarak zikrediliyor.

XIV. yy.ın başında Anadolu’ya gelmiş olan İbn Batuta, bize şunları anlatıyor: “… Cermiyan taifesinin, Yezid bin Muaviye zürriyetinden bulunduğu mervi olup (rivayet edilip) Kütahya namiyle maruf bir beldeleri vardır. Bunların şer’ ve tasallutundan Cenab-ı Hakk bizi muhafaza buyurarak Lâdik beldesine vardık. Buna “belde-i elneharir” (Kâtip Çelebi Cihannüma’sında kesretü’l nehhar – nehir çokluğu olmakla buna “Denizli” denildiğini kaydediyor) dahi tesmiye kılınır. Lâdik en bediğ (nefis) ve cesim bilâddan (beldelerden) olup cum’a (namazı) ikame olunur yedi mescidi havi ve besatin (bostanlar) lâtife ve enhar-ı (nehirler) mutarra (parlak) ve uyun-u fevvariyi (fışkıran gözler – pınarları) muhtevidir. Çarşıları güzeldir. Ve orada pamuktan altın işlemeli kumaş imal edilir ki misli yoktur. Pamuğunun nefis olması ve kuvvetli eğirilmiş olması sebebiyle ziyade dayanır. Bu kumaş, beldeye nispette maruftur. Orada zımmî Rumların miktarı kesir (çok) bulunduğu cihetle, erbab-ı sınaatın ekseri Rum kadınlarıdır. Rumlar sultana, cizye ve saire namiyle, vergi ita ederler. Rumların alâmet-i farikası kırmızı yahud beyaz renkli uzun serpuştur. Kadınları da büyük imame sararlar.[16]

Bunun dışında İbn Batuta Ankara’nın çok ileri düz dokumalarını da zikrediyor. Umarî (1301-1348), ipek ve ipekli mamuller ticareti babında, Sinop’un Güney’inde Akira (?)’dan Hristiyan ülkelerine büyük ölçüde ipekli ve yaldızlı ipekli kumaş ihracatını bildiriyor.

Selçuklu sultanı Alâeddin’in Osman Bey’e gönderdiği armağanlar arasında dibâ-i Rumî’nin de bulunduğu belgelerde kayıtlı.

Selçuklular döneminde çok iyi örgütlenmiş lonca sisteminin ve karayollarına verilen önemin varlığı, arşiv kayıtlarından çıkıyor. İpek yolu üzerinde nice kervansarayın inşası, Selçuklu dönemindeki ticaret hacminin delili oluyor. Anadolu’da yol şebekesi, Doğu ile Batı arasında bir köprü oluşturmakla kalmayıp bir bütün olarak İpek Yolu’nun önemli bir parçası oluyor. Ama bu yol şebekesi, sadece orduların ve kervanların geçişine yaramayıp aynı zamanda çok faal bir kültürel alışverişin de aracı oluyor.

Osmanlı Beyliği hem politik, hem de kültürel çevrede çok hızlı terakki kaydetmişti. Çok sağlam, köklü bir geleneğin vârisi olarak Osmanlı Beyliği, Anadolu’da rastladığı çeşitli uygarlıkların etkilerini içine sindirip kendisine mal etmiş ve de kullanmıştır. Osmanlılar, Batı’dan gelen yeni fikir ve etkilere açık olmuşlar ve anavatanlarından taşıdıkları sanat dağarcıklarını eski Anadolu uygarlıklarının mirası olan gelenek ve âdetleriyle zenginleştirmişlerdi; böylece de bu sentezden yeni ve fârik bir Türk sanatı türü doğmuştu.[17]

“… Germiyan, Denizli ve Alaşehir’in kırmızı kumaşları ve bazı renkteki sarık tülbentleri pek makbuldü; bu kumaş ve tülbentler bütün civar hükümetlere sevk olunmakta idiler… Germiyan kumaşlarından ve Denizli’nin ak alemli bezlerinden hil’at yapıldığını ve keza Alaşehir kızıl eflâdisinin de hem sancak bezi ve hem de hil’at olarak kullanıldığını mehazlarımız yazmaktadır.”

“ Şehabeddin Ömerî, Germiyan askerinin kırmızı atlaslı elbise giydiğini yazıyor; XIV. asrın sonlarına doğru bu kıymetli kumaşların azaldığını yine tarihlerden anlamaktayız.”

“Anadolu’dan İstanbul ve Avrupa pazarlarına sevk edilen ipek ise pek mühimdi. Diyarbekir ve Siirt havalisinde istihsal edilen ipekten başka Küçük Asya’daki ipek mahsulâtı en ziyade Filâdelphia, yani Alaşehir ve Balıkesir taraflarında elde edilmekteydi.”

“Burada çıkan ipekler Rum ve Frenk memleketlerine sevk ediliyordu; ezcümle Balıkesir ipekleri Bizans ipek dokumacıları tarafından tercihan satın alınmakta idi. Bu ipeğin Rum ipeğine rekabet etmekte olduğunu Doğu ve Batı membaları yazmaktadırlar. Malatya sofu ismi verilen ve pek mükemmel dokunan beyaz renkli bir nevi sofun Memlûklarda üst elbisesi, yani hil’at olarak kış mevsiminde giyildiğini de biliyoruz. Bundan başka Doğu Anadolu kumaşlarından (Hasan Keyf – Hısnı Kehf)’in sof ve abayî ve Mardin’in muhayyer (tiftik, Frenklerin “mohair” dedikleri ve sofları XVI. asırda bile şöhretlerini muhafaza ediyorlardı”

“Ankara’dan çok miktarda muhtelif memleketlere gönderilen zengin mahsullerden biri de pamuk olup, birinci derecede mevki tutmakta idi; Şark’tan Avrupa’ya ihraç edilen Mısır, Suriye ve Kıbrıs pamuklarına karşı muvaffakiyetle rekabet yapan, ancak Anadolu pamukları idi. Bursa ve Konya arasında yetiştirilen pamuklar ile Adana, Silifke ve havalisi pamukları, Anadolu için en mühim varidat membalarından idi. Bursa ve Konya arasındaki pamukların pazar yeri XIV. asrın ilk nısfında ticaretçe mühim bir piyasa mahalli olan Bursa ile Ayasluğ ve Kilikya pamuklarının da İskenderun körfezi kenarındaki Ayaş limanı idi.”[18]

***

Osmanlı devletinin gelişmesiyle Bursa, hem Doğu hem de Batı tüccarının gelip işlerini burada tam bir emniyet içinde yürütebildikleri bir merkez olmuştu. Nitekim henüz Bizans yönetiminde bulunan Galata’daki İtalyan tacirler, burada tam bir serbesti içinde İranlı tacirlerle iş yapabiliyorlardı.[19]

Fâtih’in yerleştirmiş olduğu idari merkeziyetçilik sistemi, birçok siyasî, içtimai ve kültürel örgütlenmelerinin temelini döşemişti. XV. yy.da artık bütün bu alanlarda olgunluklarını gerçekleştirmişlerdi.

Türk sanatı, Uzak-Doğu’nun açıkça kaplan türleri postlarından esinlenmiş nokta ve şerit örgelerinin aşırı ölçüde kullanımını sergiliyor. Kudret ve iktidarı simgeleyen bu Örgeler, XV. yy. çatma kaftanlarında kullanılan kumaşlarda birlikte bulunmaktadırlar. Bunların bir terkibi, daha sonraki dönemlerde sanatın bütün dallarında üç daire ve dalgalı iki çizgi şeklinde kullanılmış (Çintamani) (Resim 58 ve 59).

XV.yy.ın sonunda Uzak Doğu’nun “Çin bulutu” motifi, saray sanatında kullanılan süsleme örgeleri listesine giriyor. Batı etkisi altında girmiş olan çelenk örgesine gelince, bunu XVI. yy. çatma ve kemha tasarımlarında görüyoruz. Batı’ya ihraç edilecek olan kumaşlarda, özellikle birleşmiş şeritlerden ibaret bir sivri kubbe biçimindeki terkipte kullanıldığında, Batı zevkine hitap edecek olan bu motif çeşitli tasarımlara dâhil oluyor. İtalya ile çok yakın ticarî münasebetlerden mütekabil etkilerin artması, çatma tasarımlarında açıkça görülmektedir.[20]

XVII. yy.da İstanbul’da dokunmuş yeni bir kumaş türü sip adıyla bilinmiş (bir nevi kaba bürümcük – ham ipekten dokunmuş bez). Bunun çeşitleri şunlar olmuş: telli, nakışlı ve çubuk alaca heft (yedi) renkli. Bu arada Bursa taftası (ince ipekli kumaş) ile Menemen kadifesi de zikrediliyor.

İmparatorluk sınırları içinde tekstil imali Halep, Şam, Sakız (Ada)’da çok faal olarak sürüyordu. Listede, sair kumaş türleri arasında Sakız kemhası ve Serenk’i bulunuyor. Ancak en değerli kumaşlar yine de İstanbul’da dokunanlar olmuş. Bursa’nın yanı sıra Bilecik de bir kadife imal merkezi halindeydi.

XVII. yy.ın ikinci yarısında yeni kumaş adları türüyor: Kadınlar için satın alınan yaldızlı ve düz hatayî dışında piyasayı İtalya ve Avrupa’nın sair merkezlerinin malı olan telli hatayî doldurmuş. Bu Venedik ve Avrupa telli hatayî’sine gösterilen fevkalâde ilgi bu dönemde mahallî taklitlere götürmüş, bu keyfiyet dokuma sanatına ciddi bir darbe olup bu sonuncusunda belirgin bir çökme görülmüş. Nitekim XVII. yy.ın ortalarında çözgü ipliği sayısında öyle bir azalma olmuş ki 2400 iplikli kadifeler iyi kalite mal olarak kabul edilir olmuş. O ise ki XVI. yy.da tarihî kaynaklar 4200 veya hattâ 5000 çözgü ipliğinin istendiğini bildiriyorlar.[21]

* * *

Topkapı Sarayı Müzesi’nde elbise koleksiyonundan

Bizi bugün zarafet ve zenginlikleriyle hayran bırakan sultan kıyafetleri, kemha, kadife, çatma, dibâ, seraser ve atlas gibi adlar altında bilinen tantanalı ipek ve kadifelerden; dayanıklı çuha veya zarif ve ince sof ve şal, yünlülerden ve de çeşitli pamuklulardan biçilmişlerdi. Bunların hepsi mahallen imal edilmiş ama bunlara ilâve olarak Venedik ve Cenova gibi kentlere de Osmanlı sarayı için siparişler verildiği gibi İran, Hindistan ve Çin’den de, ticaret ya da diplomatik armağan yoluyla nadir, mutantan ipeklilerden top kumaş ve giysiler imparatorluğa giriyordu. Örneğin Topkapı sarayı koleksiyonunda, Hindistan’da dokunmuş ve renk ve tasarımları hiç şüphesiz Osmanlı zevkine hitabeden, kaftan yapımı için bir top kumaş bulunuyor.[22]

Türk toplumunun muhafazakârlığı ve geleneğe saygısı, üyelerinin giymiş oldukları elbiselerde tezahür eder. Orta Asya’da giyilen şalvar, cübbeler ve kaftanlar, Selçuklular tarafından Anadolu’ya getirilmiş; Osmanlılar bu aynı esas giysi biçimine sadık kalmışlar. Anadolu Selçuklularının minyatürlerinde ve seramik resimlerinde görülen giyim tarzı, esasların yüzyıllar boyunca değişmediğini aşikâr kılıyor. Ayrıntılarda bazı farklar olabiliyor: Kaba (harmaniye) ve cübbe gibi Selçuklu zamanındaki giysi tabirleri, imparatorluğun sonuna dek kullanılagelmiş.

Sultanların zengin elbise dolapları Hazine envanter kayıtlarında bulunuyor: 1680 tarihli bir kayıtta, kürklü giysiler, kapaniçe – kamaniçe – kapanitze, kontuş – kontos – kuntos, erkân kürkü, divan kürkü ve beden kürkü olduğu gibi ağır ve hafif harmaniyeler, yağmurluklar, vaşak, samur ve kakım (hermine) kürkleriyle astarlı satin – atlas cübbeler bulunuyor. Başka kaynaklarda dış giysi adı bolluğu görülüyor: Dalama, kapama, ferace, harmanî, maşlah, pelerin, kürdiyyeve mellûta.

Kumaşlar bizi, ilerde ayrıntılarıyla irdeleyeceğimiz giysi tarihine sürükledi. Bunu şimdilik biraz daha sürdürüp bitireceğiz.

Kışın giyilen iç çamaşırları ince, gevşek dokunmuş pamukluyla astarlanmış yumuşak bir yine pamukludan yapılmıştı. Yaz aylarına mahsus olanlar ise aynı olup bunlarda sadece iç takviye bulunmuyordu. Donlar, kütahane ve cebedonu tesmiye edilip özellikle yaz ve kış giysisi olarak yapılıyordu. Uzunlukları, üste giyilene göre dize ya da ayak bileğine kadar olurdu.

Özel vesilelerde sultanlar gevşek bir entari giyerlerdi. Bunun, dirsekten bileğe kadar iliklenen uzun kolları vardı. Bunun üstüne de kısa kollu kemha, seraser, kadife ve çatma gibi ağır ipekli kumaştan bir kaftan ve en üste de uzun, kürkle takviyeli, uzun kollu ve mücevherli tokalarla süslü hırka giyiyorlardı. Bu muhteşem dış hırka kapaniçe olup bir çağdaş tasvirde bu, “tören vesilelerinde giyilen bir kürk olup bunun siyah tilki kürkünden geniş yakası ve uzun yenleri ve pırlanta düğmeleri bulunuyor” diye anlatılıyor…

Kapaniçe giyme imtiyazı, bir fevkalâde unvan alâmeti olarak, sadece sultana aitti; ama Kırım hanlarına da ihsan ediliyordu; bazı nadir durumlarda bu tür kadife astarlı hırkalar Valak ve Moldavia prenslerine de gönderiliyorlardı. Özel vesilelerde, örneğin Yeniçerilere yıllık ücret dağıtımı töreninde, vezir-i azam da bunu giyiyor, ama törenin sonunda onu Hazine’ye iade ediyordu.

Kapaniçe’nin biraz aşağı nevi, Macar kökenli bir kelime olan kuntoş tesmiye ediliyordu. Bu, esas itibariyle kakım (hermine), samur ve hattâ sincap astarlı bir yünlü hırka olup bunda mücevherli düğmeye dair bir kayıt bulunmuyor. Melluta adlı bir başka hırka, bükülmüş gümüş ya da pirinç telden düğmeleri haiz. Serhaddî hırkalar, kakım astarlı tiftik veya yünden yapılmışlardı.

Buraya kadar zikrettiğimiz birçok giysi adının Türkçe olmayıp büyük ihtimalle Balkanlar ya da Orta – Avrupa kökenli oldukları söylenebilir.

Diz boyu cübbe’nin fiyatının sair giysilerinkinin iki katı oluşu, bunun imalinde kullanılan fazladan malzemenin delili oluyor. Bazı giysilerin birden çok adı var ki bu, karışıklığı mucip oluyor. Üstelik manaları da yıllar arasında değişiyor. Örneğin, uzun, kolsuz, ince yünlü ya da ipekliden yapılmış ve göğüsten iki geniş şeritle bağlı giysi hem maşlah, hem de harmani – harvani adını taşıyor.

Özellikle çok iyi bilinen ve dış kaynaklarda da adı geçen bir giysi dolama – dolma – dolmani – dullamani’dir. Bunun biçilme şeklinden fark eden üç çeşidi var gibi. Bunlar kolsuz, yakasız, cekete benzer, önü açık ve bele hafifçe oturtulmuş bir giysi oluyorlar. Bu türden biri sırt dolaması adını taşıyor.

Ferace, hem kadın, hem de erkeklerin bir hırkası oluyor. Tüm Osmanlı giysileri arasında bu, galiba en iyi bilinenidir. XVI. yy.a ait görsel ve yazılı belgelere göre ferace, öne doğru açılan ve bütün bir korsaj ve yenleri haiz bir dış giysi imiş. Bele dar oturtulmuş, yere kadar uzanıyor.

Çeşitleri: örf ferace, daha uzun ama beli ve eteği daha dar, muvahhidî ferace, eteğe kadar uzun kollu ve daha bol kesimli; Mısır kesimi ferace, çift göğüslü önü haiz.

Kaftan, Osmanlı giysi edebiyatında günlük üstlük için kullanılan bir genel terim oluyor. Bir şalvar’ın üstüne giyilip kalçalara, dize ve hattâ yere kadar varan uzunluklarla birbirinden fark eden ceketlerdir. Topkapı Sarayı koleksiyonundakiler yakasız, boyun’a sıkı oturmuşlar.

1640 tarihli bir fiyat kaydında kürdiyye, uzun yenli ve bunlarda ve kalçada çok bol olmayan bir ceket olmuş. Kamuya sunulan cinsinden “altmış çile” (herhalde dokumada kullanılan toplam iplik miktarı), saray için olanda da “yüz çile” aranmış. Sair belgeler, erguvanî ve zeytuninin yeğlenen kumaş renkleri olduğunu gösteriyorlar. Bir başka dış giysi, kerrâke, hakkında da sadece bunun hafif, ince tiftik veya yünlüden yapılmış olduğunu biliyoruz.[23]

“Kerrâke, yünden ve softan ince cübbe adıdır. Padişahlarınkiler samurla kaplı cevahir çapraslı idi. Bunun üzerine de ya kapaniçe denilen kolsuz ve önü çaprastvari, kaytanlı, yakası enli veya mücevher şemseli, büyük yakalı kürk giymek âdetti. Kadınlar umumiyetle çitariden, sevaiden, geziden entari giydikleri halde ona kerrâke ismini vermezler, yapılışına göre iki etekli, üç etekli gibi adlar verirlerdi.

Ahmed Vefîk Paşa “Lehçe-i Osmanî”nin ilk tab’ında “dar cübbe, kadın cübbesi”, ikinci tab’ında da “sof kumaştan üstlük, büyük örtü – Vehbi’nin kerrâkesi, müstâmel fersûde (kullanılmış eskimiş) suretinde izah etmiştir. Halil Nihat Bey’in Nedim Divanı’nın lûgatçesindeki tarifi de şöyledir: “İnce softun hafif ve dar üstlük libası ki vaktiyle tarik-i ilmî kıyafetinde giyilirdi.”[24] Anlaşılan mezkûr Vehbi, fazla zengin değilmiş…

[1]              Bu narh ve standartlardan ilerde ayrıntılarıyla söz edeceğiz.

[2]              Kax Wilson. – op cit., s. 137-138

[3]              Bu ve sair tür kumaşlar hakkında ilerde ayrıntılı bilgi verilecektir.

[4]              Nevber Gürsu. – The art of Turkish weaving. Designs through the ages İst. 1988. Redhouse Yay. s.17- 20

[5]              Muzaffer Uyguner. – Eski belgelerde standart esasları, in TSE STANDARD dergisi 167, Kasım 1975, s.25

[6]              Sevinç Baysal. – Dakikada 30 iğneye iplik geçirmek, in Cumhuriyet (gaz.) 09.02.90

[7]              Nevber Gürsu. – op. cit,, s. 20-23

[8]              ibd.,s.26

[9]              ibd.

[10]            Fikret Altay. – Türk kumaşları, in SANAT DÜNYAMIZ, YKB. Yay. I, Mayıs 1974

[11]            Nevber Gürsu. – op. cit., s.27-30

[12]            Marco Polo. – Le livre de Marco Polo ou le Devisement du Monde, trad. A. T’serstevens, Paris 1955, s.73-74

[13]            ibd., s.84

[14]            ibd., s.89

[15]            ibd., s.93

[16]            İbn Batuta. – Seyahatname, s.317-318

[17]            Nevber Gürsu. – op. cit., s.33-35

[18]            İsmail Hakkı Uzunçarşılı – Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletleri, Ank. 1969, s.249 – 250, 252

[19]            Nevber Gürsu – op. cit., s.35

[20]            ibd., s.40-41

[21]            ibd., s. 112-113

[22]            Hülya Tezcan. – The imperial robe collection at the Topkapı Palace Museum, in Coll. – Silks for the Sultans, s.12

[23]            ibd., s. 14-18

[24]            Mehmet Zeki Pakalın.- Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü II, s. 243.