Kültür Eserleri > > Türk – Osmanlı Tababeti

Türk – Osmanlı Tababeti 

Okunabilmiş tabletlerden görüldüğü gibi Sümerliler vücudun bazı kısımlarını göstermek için temsilî sözcükler kullanmışlar. Meselâ gebe bir kadını göstermek için memelerle mideyi bir arada yapmışlar. 25 kadar tabletten bir kısmı doğum “kitabı” olmuş. Ve bunlar “kadın hasta olduğu vakit” ifadesiyle başlıyorlar. İnsan, bir ruh ve bir bedenden oluşuyor. Zekâ kalptedir. Bu nedenle bütün akıl hastaları ve ruh teşevvüşleri (karmakarışıklıkları) bir kalp hastalığı olarak telâkki edilmiş. Sümerlilere göre esas can, kanda bulunuyor. Kan dolaşımının merkezi kebettir (karaciğerdir). Bütün Doğu’lu kavimlerde bu nokta müşterektir. Hepsinde hayvan nevilerini kebellere bakarak tayine çalışılırdı. İradenin esas uzvu kulaktır.

Eski Doğu’da, az çok genel bir telâkkiye göre rüyalar, hıltî olaylardır. Kanın ve deveranının haline tâbidir. Bu, “animist” tababetin esası oluyor. Bu nedenle en eski yazında rüya tabirine büyük bahisler hasredilmiş. Hattâ bazılarında kötü rüyalara karşı alınacak önlem ve gerekli ilâçlar yazılmış. Assu, yani suları tanıyan adıyla yâd edilen hekimler aynı zamanda düşleri de tabir etmesini bilirlerdi.

Doğada aniden ve şiddetli değişmelerin bitkileri harap ettiğini görerek insan hastalıklarının da böyle doğal değişmeler sonucu olduğunu kabul eden patolojik telâkkileri vardı. Ve bu zincirle de her insanın bir yıldızı olduğuna inanmışlardı. İnsan sıhhatinin bununla ilgili olduğu da kabul edilirdi. Hilkat garibelerinin doğmasını büyük felâket habercisi sayarlardı. Sümerli hekimler, idrarın beyaz, siyah, bulutlu, köpüklü olmak üzere çeşitli renklerini biliyorlar ve bunları niteliyorlardı. Sümer’de bir nevi dinci hekimlerin var olduğunu ve bunu tedaviye uyguladıkları biliniyor[1].

Firavun ünlü Ramses zamanında yazılmış olduğu sanılan bir tıp kitabının mukaddimesinde “nüshalar (muskalar) ilâçlar için, ilâçlar da muskalar içindir” fıkrası bulunuyor[2].

***

İdrar yollarında taş kırma işlemi 918 / 1512’de Keyvan Bey tarafından icat ve başarıyla uygulanmış.

II. Bayezit, Yavuz Selim ve Kanunî zamanlarında başhekimlik etmiş olan Ahi Çelebi’nin asıl adı Mevlânâ Mehmet bin Tabip Kemal’dir. Kastamonu’da babasının yanında yetişen ve daha sonra hâkimü’ş–şehir kutbuddin ve Altunîzade’den feyz alıp 48 sahifelik on bap üzerine tanzim ettiği, Türkçe yazdığı “Faide-i hasât” adlı risalesinde, taşın kimlerde görüldüğünü, neden husule geldiğini, belirtilerini ve seyri sırasında idrar yollarında durabileceğini ve bunların tedavi şekillerini kaydetmiş.

Ahi Çelebi’nin tababet icra ettiği bir zamanda Emir Âlem Keyvan Bey adında bir zat idrar zorluğundan muzdarip bulunmaktaymış. Kimseden fayda görmemiş, kendi derdine bizzat çare düşünmüş. Önce gümüşten bir sonda yaparak idrarın ihracını temin etmiş. Bu âleti Ahi Çelebi, risalesinde şöyle tarif ediyor: “Bir gümüşten mücevvef (oyuk, içi boş) mil ettiler, bir tarafı ince ve bir tarafı boğunca. İnce tarafından bir nice delikler ettiler. Nay deliği resminde (ney deliğine benzer) hergâh (her zaman) kim tebevvül etmelü (işemeli) olsalar ol milin ince yanını lüleye (penise) sokarlar idi, ta ki taşa değince. Taşı anınla bir pare (parça) yukarı iterler idi, ta ki taşın etrafında bevil (idrar) nüfus edip ol mücevvef milin deliklerinden taşra (dışarı) gelir, akar idi, ta bevl (işeme) tamam olunca; bevl tamam olduktan sonra mili çekerler idi. Taş gerü yerine gelir idi ve bevl takaza eylese bu tarik ile def iderlerdi”.

Keyvan Bey bu surette idrar sıkıntısından kurtulunca illetten de halâs olmayı düşünmüş, bunun için de bir âlet icat etmiş: “Polattan (demirden) bir kısaç (kıskaç) resminde, ama ucu mil resminde kısacın perçinen milin dibine ittiler… kısaca açık açsalar ucu açılır ve dibi ziyade açılmaz. İmdi bir gün kısacın ucunu lüleye (penise) soktular, ta kim taşa değince, andan kısaca açtılar. Ucu ziyade açılsa zahmet vermez… taşı kısacın ucuna aldılar, muhkem (sıkı) tuttular, taş ortada pare pare oldu fithal bevl ile çıktı. Defî ve halâs oldu. 1512”[3].

***

Edirne’deki bîmâristanın kadrosunda on kişilik bir saz heyeti vardı, akıl hastalarının musiki ile tedavisi için Evliya Çelebi bunu şöyle hikâye ediyor: “Bîmâristan-ı Bayezit Han, Bayezit Han camiinin taşra harem-i kebiri yemininde (sağında) bağ-ı irem içre bir darüşşifa vardır. Başkaca medrese-i etibbası ve hücrelerinde talebeleri vardır ki her biri daima Eflâtûn, Sokrat, Bokrat (Hippokrates), Filkos, Aristoteles ve Kalinos, Fisahores (Phytagor) tevhidinden bahseder tabib-i hâzık ve kâmillerdir… Anda bir darüşşifa var ki diller ile takrir ve kalemlerle tahrir olunamaz… Darüşşifanın hücrelerinde emraz-ı muhtelifeye müptelâ bay ü geda (zengin ve fakir), pîr û berna (ihtiyar ve genç) malamaldır (dopdoludur)…”.

“Ama bu hakir Evliya bir şey gördüm: Merhum ve mağfûr Bayezit Veli aleyhürrahme hazretleri vakıfnâmesinde hastalara devâ, dertlilerle şifa, divanelerin ruhuna gıda ve def-i sevda[4] olmak üzere on adet hanende ve sazende gulam tahsis ettirmiştir ki üçü hanende, biri neyzen, biri musikâr (ağız armonikası şeklinde düdük çalan), bir santurî, bir çenhî (çengi ?), biri cenk santurî, biri ûdî olup haftada üç kere gelerek hastalara ve delilere mûsikî faslı verirlerdi…”.

“Haftada iki gün meacin kârhanesi (macunlar imalâthanesi) küşad edilerek (açılarak) şehr-i Edirne’de ne kadar sahib-i ilel (hasta) varsa darüşşifaya gelip nice bin türlü meacun ve dermânın mebzulen (bolca) alırlar. Sair haşişat (kuru otlar) makulesi hisabdan harîçtir”[5].

Hıdıroğlu Mehmed Ak Şemdeddin 1389’da görüşlerini şöyle açıklıyor: “Cümle marazların suret-i nev’iyesi hasebiyle tohumları ve asılları vardır ot tohumu gibi, ot kökü gibi, zira babadan anadan irsen intikal eden marazlardan bazısı ki, sar’a, nıkris ve cüz’an gibi bunlar harice intikal eden marazlardan bazısı ki, sar’a, nıkris ve cüz’am gibi bunlar harice intikalden yedi yıl sonra yine zuhur eder. Me’kûl ve meşruplardan (yenip içeceklerden) hâsıl olan marazların tohumu tez bitip büyür”[6].

Ak Şemseddin Pasteur’ü tanımamıştı…

***

Bedi Şehsuvaroğlu, “Şair ve hekim Ahmedî. Hayatı ve eserleri” adlı monografik Türkçe ilk tıp eserlerini şöyle sıralamış.

İshak B. Murat’ın 1389’da yazdığı Havaşü’l edviye adlı eseri.

1 – Aydınoğulları’ndan Bahaeddin Umur Paşa (1340-1348) adına tercüme edilen İbn Baytar’ın Camiü’l müfredât-ı edviye ve’l agdiye (gıdalar) adlı eserinin Türkçe çevirisi.

2 – İshak B. Murad’ın 1389’da yazdığı Havaşü’l edviye adlı eseri.

3 – Hacı Paşa’nın “Şifa” adlı eserinde adı geçen İbn Şerif’in “Yadigâr” adlı eseri.

4 – Nâsîr-i Tusî’nin Farsça “bahname”sinin (şehveti hareket ettirici tarif ve resimli kitap) Kitâb-ı Bahname-i Şâhî adıyla Germiyanoğlu İkinci Yakub Bey (1388–1390 ve 1402–1408) (Sultan Yakub B. Devlet Han) adına yapılan Türkçe tercümesi.

5 – 6 – 7 – 8 – Konyalı Hacı Paşa’nın 1408’de yazdığını bildirdiği “Müntehab-ı şifâ” ile “İihtilâçname” (çarpıntı makalesi), “Teshil” (kolaylaştırma) eseri ve “Bevasir” (basurlar) risâlesi.

9 – Şair ve hekim Ahmedî’nin Yıldırım’ın oğlu Süleyman Çelebi’ye (1403-1410) ithafen yazdığı “Tervihü’l ervak” (ruhların rahatlandırılması).

10 – Germiyanlı şair Ahmed Dâî’nin II. Murad’ın vezirlerinden Timurtaş Paşazade Umur Bey Çelebi adına yazdığı Tıbb-ı Nebevî tercümesi (Kitâb-üş-şifâ fi ahadis’il Mustafa).

11 – Şirvanlı Mahmud oğlu Mehmed tarafından Menteşeoğlu İlyas’a (1403-1421) ithaf edilen Kitâb-i müntehab.

12 – Şirvanlı Mahmud oğlu Mehmed tarafından Menteşeoğlu İlyas Bey (İlyas I, 1403–1421) adına yazılan Arapça İlyasiye adlı tıp eserinin İlyas Bey’in isteği üzerine yine Şirvanlı Mehmed tarafından yapılan Türkçe çevirisi.

13, 14 – Sinoplu Mü’min B. Mukbil’in Murad Bey (II. Murad) namına 1437’de yazdığı Zahire-i Muradiye eseriyle Miftah-ün-Nûr ve Hazain-üs-sürûr adlı eseri.

15 – Şirvanlı Mahmud’un yine 1437’de Murad Bey adına yazdığı Tuhfe-i (armağan) Muradî adlı eseri.

16 – Candaroğullarından İsfenderoğlu Kasım Bey adına yazılan ve yazarı malûm olmayan Hûlâsatü’t tıp adlı eser.

17 – Hekim Beşir Çelebi tarafından Karamanoğlu İbrahim Bey (1424–1463) adına yazılan Mecmuat’ül fevaid adlı eser.

18 – Ali İbn Abbas’ın bilinmeyen bir mütercim tarafından yapılan, XIV. yy. sonu ürünlerinden olan Kâmil-us-sınâa eserinin çevirisi.

19 – Akşemseddin (Muhammed B. Hamza, 1390-1459) tarafından yapılan Mâide–tül–hayat (hayat ziyafeti) adlı eser.

20 – Eşref B. Muhammed tarafından 1460’da yazılan Hazâin–üs–saadat adlı eser.

21, 22, 23 – Şerefeddin Sabuncuoğlu’nun II. Bayezid’in şehzadeliğinde (1454) ona ithafen Zahire-i Harzemşahî’den yaptığı çeviri ile 1465’de Fatih’e ithafen yazdığı Cerrahiye–tül–Haniye eseri ve 1468’de yazdığı Mücerrebnâme (denenmişler) adlı eser.

Daha sonra, 50’li yılların ortalarına dek literatürlerde yer almamış iki Türkçe tıp kitabı daha aydınlığa kavuşuyor. Bunlardan biri XV. yy. ortalarında Hazain–üs–saadât adıyla hekim Eşref B. Muhammed tarafından yazılmış eser olup konu itibarıyla hıfzıssıhhaya aittir. Dönemin geleneklerine uygun olarak başta doğanın ve insanın tekevvününden (meydana gelmesinden) söz ediyor. Kitap dört fasla ayrılmış olup bunlardan ilk üçü hıfzıssıhhaya ait. Bu fasılda tıbbı, amelî ve nazarî olarak ikiye ayırdıktan ve açık olmayan embriyolojik bilgilerden sonra oldukça ayrıntılı çocuk bakımından ve hastalıklarından söz ediyor. Daha sonra yiğitlik (gençlik), kırsakallılık (kühulet) ve pirlik (şeyhuhet) hakkında bilgi veriyor ve nihayet hava, yiyecek, içecek, mesken ve vücut hıfzıssıhhasından bahsediyor; bu son konuda adı geçen her uzuv hakkında kısa anatomik bilgiler dahi veriyor. Öbürü, Abdülvahap’ın Kitâb-ül Müntehap Fit-Tıp (Resim 37b) oluyor[7].

***

Mâl-i hülya (Yunanca “melankolia”nın Arabîleştirilmişi), tıp tarihinde pek çok sözü edilen hastalıklardan biri oluyor. Antik ve İslâm dönemlerine ait birçok tıp eserinde mâl–i hülya hastalığı etraflı bir şekilde anlatılır. Osmanlı hekimleri eski kaynaklardan da faydalanarak bu konuyu değişik şekillerde ele almışlar.

Osmanlı tıbbında mâl-i hülya’nın etyolojisi (nedenleri) ve tedavisi hıltlar nazariyesine dayandırılıyor.

Bilindiği kadarıyla en uzun mâl-i hülya bahsi XV. yy. hekimlerinden (yukarda mezkûr) Mukbilzade B. Mümîn’in “Zahire- i Muradiye”sinde bulunuyor.

Mâl-i hülya’nın ortaya çıkışı maddî sebeplere bağlanır. Bunlardan en önemlisi dimağda veya bütün bedende “kara sevdâ” nın artması oluyor. Sevdâ, “ruh-ı nefsanî”yi bozuyor. Böylece organik bozuklukların psişik belirtilere sebep olduğu ifade ediliyor. Sevdaya öbür hıltların karışmasıyla mâl-i hülyanın belirtileri de değişiyor. Mizaçların mâl-i hülya üzerinde farklı tesirleri vardır. Mâl-i hülya, sevdâ’nın dimağda veya bedende toplandığı yere göre de farklı belirtilerle ortaya çıkar.

Mâl-i hülya tedavisinin esası vücuttan sevda hıltının atılmasıdır. Bu nedenle önce hıltını olgunlaştırıcı, dolayısıyla atılımını kolaylaştırıcı terkiplerle tedaviye başlanır. Bu arada gerekirse kan alınır.

Hıltın vücuttan atılmasına “istifrağ”, yani boşaltma denir. Bu da kusturma, lavman (tenkiye) yapma, kan alma ile gerçekleştirilir. Boşaltmada kullanılan çeşitli hap, macun, şerbet, süfüf (toz halinde ilâç) vs. şeklinde terkipler vardır. Bunların esasını genellikle ilâç olarak kullanılan bitkiler teşkil.

XV. yy.ın sade dili ve Anadolu Türkçesinin kendine has özel tıp terimleriyle kaleme alınmış olan, Amasya bîmârhanesi tabibi Şerefeddin Sabuncuoğlu’nun “Cerrahiyetü’l haniye” eserinin mâl-i hülya konusunu işleyen babına göz atacağız.

Bunda hastalığın nedenleri üzerinde durulmuyor ve doğrudan doğruya tedavi konusuna geçiliyor. Burada önemli olan dağlama yöntemi oluyor. Yani hastalığın “dağlama yolu” ile tedavisi anlatılıyor ki bu da hastalık nedenine bağlı olarak değişiyor. Eğer mâl-i hülya’nın sebebi “rutubet-i faside” veya “balgam-ı galîz” olursa ilâçla tedavi yapılır.

İlâçların fayda etmemeleri halinde “fâliç” (felç) de uygulanan dağlamanın uygulanması söyleniyor ki buna “doğurmak” deniyor.

Yapılan işlem şöyle oluyor: Hastanın saçları traş ediliyor; buna “başı yolıdmak” deniyor. Başın arkasından bir, “iki boynuz yerinden” iki, enseden bir, boyun omurgalarının üzerinden bir dağ vuruluyor. Hasta dayanıklı ve kuvvetli ise, beden gevşemesinin (istirhâ-i beden) tedavisi için arka omurgalarına dört dağ daha yapılır (Resim 33).

Dağın derecesi, “Dağın yanmağının mikdarı, şol kadar gerektir kim derinin ekseri yana” diye belirtiliyor ama işbu “derinin ekseri yana” tabirinden ne kastedildiği pek açık değil. Ancak dağlamada “dağlağu” âleti ile deriye vaki temaslar derece derece oluyor; uygulama, sadece ısıtma veya yüzeyde çok az ve dar bir alana “değme” ile deri yanması arasında değişiyor.

Bu dağlamaların etkisini pekiştirmek üzere ilâç tedavisi uygulanıyor. Daha ileri ayrıntılara girmiyoruz.

Cerrahiyetü’l Haniye’de mâl-i hülyânın tedavisinde kullanılan ve minyatürler üzerinde resmedilen dağlama noktaları, çeşitli ruh hastalıklarının tedavisinde başvurulan akupunktur noktaları ile kıyaslandıklarında, bunların benzer noktaları olduğu görülüyor. Sabuncuoğlu, eserinde, dayanıklı hastaların arka omurgalarına dört dağ daha yapılmasını öğütlüyor ki bunlar da psişik hastalıkların tedavisinde kullanılan akupunktur noktalarına uyuyor. Bu itibarla Şerefeddin’in vücuttaki akupunktur noktalarını bildiği, kendine özgü bir yöntemle bu noktaları ısıtarak uyardığı anlaşılıyor[8].

Ama açıkça anlaşılan bir önemli başka husus da Çin ile Anadolu’nun kültürel alışverişi oluyor.

***

Sırası gelmişken, daha önce de bir miktar değinmiş olduğumuz akupunktur konusuna geri döneceğiz.

Akupunktur ile moksa (dağlama), malûm olduğu üzere Çin tıbbının yaklaşık dört bin yıldır uyguladığı, tıp tarihinin en eski, en karakteristik tekniklerinden olmuş. Temeli, insan derisinin yüzeyinde belirli noktalara ince iğnelerin farklı derinliklere batırılması esasına dayanıyor. Bu noktalar çoğu kez hasta organlardan uzak ve anatomik olarak onlarla ilişkisi olmayan yerdedirler. Bu noktaların ayrıntılarına girmiyoruz.

Moksa ise, yukarda görüldüğü gibi, deriye doğrudan değdirilmek suretiyle veya dolaylı olarak, yani temas ettirilmeden uygulanan kavın akupunktur noktalarına tatbik edilen bir tedavi şeklidir.

Orta Asya’da Çinlilerle sürekli şu ya da bu tür ilişkiler içinde bulunmuş Türklerin Çin uygarlık ve kültüründen etkilenmemiş olmaları düşünülemez. Bu itibarla, Çin’de yerleşmiş bir tedavi yöntemi olan akupunktur ve moksayı da benimseyip kullanmış olmaları doğaldır. Ancak, akupunkturdan çok moksa (dağlama) kullanılagelmiş.

İlhanlılar döneminde tabip ve vezir Reşideddin Fazlullah’ın Gazan Han için Wang Shuho’ya atfedilen Kao Yang’ın Çince tıbbî eseri olan Mo–Chüeh’i, Siu–seh adlı Çinli bir hekimle öğrencisi Safiyeddin’e “Tansuknâme-i İlhan der Fûnûn-i Ulûm-i Hataî” adıyla Farsçaya tercüme ettirdiği ve kendisinin de uzun bir mukaddime yazdığı bir kitap mevcut.

Çin tıbbını işleyen bu eserde akupunktur, moksa tedavi sistemi önemli bir yer tutmuş. Eserin mukaddimesinde tabip Reşideddin “Her ne kadar dilleri ve yazıları farklı olsa da Hatay, (Çin’in kuzey’inde Mançurya, Moğolistan ve Doğu Türkistan’a verilen ad olup buralara bir ara bir Türk kabilesi olan Karahitaylıların egemen olmaları nedeniyle verilmiş – BL), Çin, Maçin, Karahatay, Uygur vilâyetlerinden Türkistan sınırına kadar bütün halk Hatay ahalisinin ilmi kitaplarıyla amel ederler” diyerek 1300’lerden önce bütün Orta Asya’da Çin tıbbının bazı tekniklerinin yaygın olarak kullanıldığını ifade ediyor.

Mezkûr Mukaddime’de Reşideddin “Hatay halkı dağlamaya çok önem verirler. Hatay ve Moğol tabipleri birçok hastalığı dağlayarak tedavi ederler…” diyerek dağlamanın Orta Asya hekimlerinin vazgeçemedikleri bir tedavi yolu olduğunu söylüyor[9].

***

Binlerce yıldır tıbbî bir tedavi yöntemi olarak geçerliliğini ve varlılığını sürdüren ender tarihî tıbbî gerçeklerden biri oluyor. Özellikle insan varlığının biyolojik yapısının klasik anlayışla bilindiği kadarıyla kalmasında ısrar eden pek çok tıbbî çevre ve otoritelere insanın görünen biyolojik organın yapısını görünmeyen (ve giderek keşfedilen) süptil biyolojik organizmalar tarafından kontrol altında tutulduğunun bir diğer açıdan kanıtı olmaktadır, akupunktur teori ve pratikleri.

Mao Tse – Tung, akupunktur için “Bu halk ilâcı büyük bir hazinedir” demiş.

Akupunkturun tedavi alanı sadece narkozsuz ve acısız ameliyatlar olmayıp o, her türlü hastalık için tedavi edici, acı ve ağrı dindirici bir yöntem oluyor. Uzun yıllardan beri yapılmış olan deney ve gözlemler akupunktur ile gerçekleştirilen tedavinin geçici olmadığını ortaya koymuşlar. Doğu’da barutun, kâğıdın, çiçek aşısının, porselenin, ipeğin ve pusulanın bulunmasından çok önce Çinliler, hastalıklarını akupunktur ile tedavi etmekteydiler. Bu sonuncusunun bulucusu olarak “Sarı İmparator “ Huang-Ti zikrediliyor. Eski efsanelerde anlatıldığına göre Huang –Ti, M. Ö. 2698 ile 2598 arasında yaşamış.

Son yıllarda arkeologlar Çin’de sayısız ilkel akupunktur âletleri bulmuşlar. Bunların en eskileri iğne batırılma noktalarını gösteren heykeller olup (bkz. Resim 8) bunlar ilk çağlara, yani Huang–Ti’nin hükümdar olduğu çağlara aittir.

Ve yeni aşamalar sonucunda ameliyatlarda akupunktur – anestezi yöntemi kullanılmaktadır. Ama iğnelerin nasıl bir fizyolojik fonksiyonu harekete geçirdiği hâlâ bilinmiyor[10].

***

Batı bilimi, akupunkturun etkili olmasını kendine göre değişik şekillerde izah ediyor ki bu ayrıntı konumuz dışında kalıyor.

Geleneksel Çin tıbbında, insan vücudu bir enerji olarak görülüyor. Vazgeçilmez yaşam gücü olan Chi ya da Ki (bkz. Resim 11), vücut içinde meridyen adı verilen özel kanallardan akıyor. Bu da organlarımız ve ruhumuzun içindeki ahengi besliyor ve koruyor. Çin inanışına göre, hastalıklar Chi’deki bir dengesizlikten, azlığından ya da hareketsizliğinden kaynaklanıyor. Bu yüzden Çin tıbbında hiçbir hastalık, hastanın kendisinden ayrı düşünülemez, hasta da çevresinden soyutlanamaz.

Batı tarzı tıp eğitimi, akupunktur ile birleşince şu sonuca varılıyor: İnsanoğlu et ve kandan olduğu kadar enerji ve ışıktan da oluşmuştur. Bu yüzden hem Batı hem de Çin tıbbı geçerli ve kendi içlerinde tutarlı görülüyor[11].

Akupunkturla tedavi, büyük kentlerin gelişmiş sağlık merkezlerinden sonra köylere de girmiş. Bursa’nın Selçukgazi köyünde yaşayan 78 yaşındaki Ali Durmuş, köyde uygulanan akupunkturun öncüsü oluyor. Her gittiği yere üzerinde taşıdığı 6 tane toplu iğne ile giden Ali Durmuş, çevredekilerin deyimi ile “harikalar yaratıyor”.

Hastalarına önce neresinin ağrıdığını soruyor. Hastalıklı bölgeyi belirledikten sonra bir süre masaj yapıyor ve daha sonra toplu iğneyi ağrıyan yere batırıyor. Hastalar ise iğnenin battığını hissetmediklerini söylüyorlar.

Ali Durmuş’un tedavi şekline yöre halkı “şiş tedavisi” adını takmış. Ali Durmuş bu işi bir süre önce vefat eden annesinden öğrenmiş ve şimdi de oğluna öğretiyormuş[12].

Evet, bu işin “geleneksel” olduğu aşikâr oluyor. Devam edelim.

9 Eylül Tıp Fak. Öğretim üyesi Doç. Dr. Tahsin Güneş, verdiği bir konferansta, ne İslâm, ne de Batı tıbbında bulunan noktasal tedavi sisteminin Türk halk tıbbında yer aldığını belirterek şunları söylemiş: “Türklerin akupunktur yaptığına dair herhangi bir belge mevcut değil. Ancak, Uygurlardan itibaren akupunktur noktalarına dağlama, iğne batırma, otlardan yapılmış lâpaları uygulama gibi çeşitli işlemlerle tedavi yapıldığını biliyoruz”[13]

Çinli Akupunktur uzmanı Murat Ahunbay, Türkiye’de ilk kez bitki tohumu ile şifa dağıtıyor. Tedaviyi, Çin’den gelen Wang lu lu zi adı verilen çiçek tohumlarını hastaların kulağına yapıştırarak uyguluyor.

Kaşgar’da doğan, Çin Halk Cumhuriyeti Şincang Tıp Fakültesi mezunu olup Pekin Üniversitesi Geleneksel Çin Tıp Fakültesi Uluslararası Akupunktur sınıfına bir yıl devam eden Ahunbay, iğne ile akupunktur yöntemleri dışında mezkûr bitki tohumu tedavisiyle bel ağrısı, romatizma, migren, sinüzit, şişmanlık, sigara ve alkol alışkanlığı, âdet sancıları, psikolojik saç dökülmeleri, astım, şeker, yüksek tansiyon ve çocuklarda yatağını ıslatma gibi çeşitli hastalıkları tedavi edebiliyor. Hastanın bir kulağı için 12 tohum kullanıp bunları bantla kulağın çeşitli noktalarına yapıştırıyor[14].

***

Anadolu Selçuklularının inkırazından sonra teşekkül eden “Beylik”lerde rüesanın Türkçeden başka dil bilmemeleri, kendilerine eser armağan edecek yazarların onların anladığı dilden yazma zorunlulukları da Türkçenin güçlenmesine neden olmuş olabilir.

Bugünkü bilgilerimize göre Anadolu’da yazılmış ilk Türkçe tıp eseri, aslı Hekim Bereket tarafından Arapça olarak yazılan “Lubâbü’n–nuhab”ın yine aynı yazar tarafından Tuhfe-i Mubârizî adıyla yapılan çevirisi oluyor. Eser, İbn-i Sînâ’nın Kanun’undan özetlenmiş bir hıfzıssıhha kitabıdır. Önce Arapça yazılmış, sonra yazarı tarafından Farsçaya, daha sonra da Türkçeye çevrilerek Emir Mübarizüd-Devle Adına ithaf edilmiş. Bu sonuncusu Danişmend Oğlu Halifet Gazi (XIII. yy.) veya Aydınoğlu Mehmed Bey (1330-1340) adına yapıldığı iddia ediliyor[15].

Bundan sonra Uzel, Sabuncuoğlu’nun Akrâbazîn ve Mücerrebnâme’si ile Cerrahiyyetü’l–Hâniyye’sine kadar Anadolu’da yazılan ilk Türkçe tıp eserlerini sıralıyor[16].

A. Adnan Adıvar, “Osmanlı Türklerinde ilim – İst. 1970” adlı eserinde, bunlar hakkında mufassal bilgi veriyor (bkz. s.16-24). Biz bu ayrıntılara yeniden girmiyoruz.

Cerrahiyyetü’l Hânîyye’sinde Sabuncuoğlu, işlemleri ve kullanılan tıbbî âletlerin çok sayıda resimleriyle donatmış. Biz bunlardan birkaçını istiare ettik (Resim 33, 35, 36).

Konuyu kapatmadan önce unutulmuş bir bilim adamından kısaca söz edelim. Bu zat 1697’de “Cevherü’l ferîd fi tıbbü’l cedid” (yeni tıpta eşsiz bir cevher) adlı kitabı yazmış olan Bursalı Derviş Ömer (nam-ı diğer Ömer Şifat) olup tıpla ilgili on’dan fazla eseri vardır. Bunların arasında Minhacü’ş – şifaî fi tıbb-ı kimyaî (Tıbb-ı kimyaî ile şifa yöntemi) adlı olanı, Ortaçağın ünlü hekim ve feylosofu Paracelsus’tan dilimize çevrilmiş. Paracelsus’un kimi yapıtları XVII. yy.da Suriye’deki Hristiyan hekimler tarafından Arapçaya çevrilmişse de bazı müdekkikler Derviş’in bunu Arapçadan değil, doğruca Latinceden çevirdiğini iddia ediyor[17].

***

Osmanlı döneminde merkezde hekimbaşılar, taşrada ise darüşşifalardan başka bir sağlık kuruluşuna rastlamıyoruz. İstanbul’da ve taşrada hastaların tedavisi, ücret karşılığı hizmet sunan hekim ve cerrahlar tarafından yapılırdı.

Hekimbaşılık

Seretibbâ-i Sultâni denilen, halkın kısaca hekimbaşı diye adlandırdığı hekim, sarayın olduğu kadar, bütün ülkenin de sağlık işlerinden sorumluydu. Bugünkü Sağlık Bakanı ile eşdeğerdi. Hekimbaşılık, bazı kayıtlara göre II. Murad (1404-1451) zamanında, kanıtlayıcı belgelere bakılacak olursa Fatih (1432–1481) tarafından kurulmuştur. İlk hekimbaşı Fatih’in Sağlık Meclisi Başkanı Kutbeddin’di.

Hekimbaşılar, sarayda “Başlala Kulesi” denilen yerde otururlar, emirlerinde bir de eczane bulunurdu. Sadrazama bağlı oldukları için yazışmalar bu kanalla yapılırdı. Hekimbaşılar padişahın yolculukları sırasında daima yanlarında bulunurlar, seferde ordu hekimbaşılığı görevini üslenirlerdi.

Hekimlerin atama, terfi, yer değiştirme, işten el çektirme gibi işlemleri hekimbaşıdan geçer, hastane personeli, mütevelli heyeti tarafından önerilir, hekimbaşı onaylamadıkça işlem kesinleşemezdi. Maiyetinde cerrah ve kehhalbaşılar (göz hekimi) da görev yapmaktaydılar.

Ordunun ilâç ve gereçlerinin sağlanmasından, saklanmasından ve korunmasından hekimbaşılar sorumluydular. Bu ilaç ve gereçler, cebehane’den (askerî ambar) temin edilir, orada yoksa piyasadan fatura karşılığı satın alınır, malın tesliminden sonra devletçe satıcıya ücreti ödenirdi.

Salgın hastalıklarla savaş, gereken yerlerde hastane açılması, gereken durumlarda hekimlerin sınavları ve yetersiz olanların mesleklerini uygulamadan alıkonması, muayenehane açabilmeleri için izin verilmesi gibi bütün işler hekimbaşıların görevleri arasındaydı. Görevin yerine getirilebilmesi için ferman hazırlanıp, sadrazama sunulur, gerekirse fetva da alınır, padişaha arz edilir, uygulanması için sorumlu kişiye gönderilirdi. Hekimler, özel işleri için de hekimbaşılığa başvurabilirlerdi. Hekimbaşı günde 500 akçe alır, 100 kadar hizmetli ve çuhadarı bulunurdu. Hekimbaşılık 380 yıl devam etmiş, bu sürede 46 hekimbaşı görev yapmıştır. 1849’da hekimbaşılık kaldırılarak, sağlık işlerini yürütmek üzere Mekteb-i Tıbbiye Nezareti (Tıp Okulu Bakanlığı) kurulmuştur.

Hastaneler

Osmanlılarda hastaneler, darüşşifa, mâristan, dârülraha adları ile belirlenmektedir. Hastane adı ilk defa, Edirnekapı Mihrimah Camii avlusunda açılıp, 8 yıl faaliyet gösterdikten sonra kapanmış bir hastane için kullanılmıştır.

Osmanlılar, Selçuklulardan devraldıkları darüşşifaları vakfiyeleriyle birlikte kabul ederek işletmişler, kendileri taht şehirleri dışında (Edirne, Bursa ve İstanbul) pek az hastane kurmuşlardır. Bunlar Manisa Birmarhanesi (1539) ile Mekke (1556), Sultanahmed (1617) ve Gureba-i Müslimin’den (1838) ibaretti. İstanbul dışındakiler de Bursa (1399), Edirne (1485) idi. Edirne’de ayrıca bir Cüzamhane (1451) bulunmaktaydı.

Hastanelerin ve onu takiben sağlık örgütlerinin yurt sathına dağılması 1840’dan sonra başlar. Tanzimat’tan sonra ilk hastane, yeniden açılan (Bezm-i Âlem Gureba-i Müslimin) kadın hastanesidir (1843). İlk açılan hastanelere Gureba Hastanesi adı verilmiş, II. Abdülhamid zamanında açılanlara Hamidiye Hastanesi denilmiştir.

Vilâyet salname’lerinin (yıllık) incelenmesinden anlaşıldığına göre İzmir’de 1851, Bursa’da 1879 ve Edirne’de 1888 yıllarında birer Gureba Hastanesi açılmıştır. Azınlıkların açtıkları hastaneler daha eski tarihlere dayanmaktadır. Örneğin İzmir’de 1775’de bir Fransız Hastanesi, 1748’de Rum Cemaati Hastanesi, 1838’de Yahudi Hastanesi açılmıştı. Bunlar her gün poliklinik yaptıkları gibi, fakir hastalara ilâç da dağıtmaktaydılar.

İşçilerin yoğun olduğu yerlerde 3-4 yataklı revirlerin açıldığı dikkati çekmektedir[18].

***

Fatih’in inşa ettirdiği eserlerin en önemlisi Medâris-i Semâniye’dir. Bu medreseler, Doğu’nun en büyük ve en mükemmel Üniversitesi haline gelmişti. Medreselerin ilmî teşkilâtını kuran, zamanın ulemasından Sadrazam Mahmud Paşa ile Ali Kuşçu olup mükemmel bir program hazırlamışlardı.

Bu medreselere devam eden talebelerin Hariç medrese (ilkokul), Dâhil medrese (ortaokul), Tetimme (lise muadili) ve Medâris-i Semâniye denilen kısımları birer birer ikmâl etmeleri şarttı. Bunlardan Medâris-i Semâniye en yükseği olup günümüzün üniversitesi ayarındaydı. Burayı bitiren talebe, mühendis, hekim veya kadı (yargıç) unvanını alarak ülkenin her yanına dağılırdı. Medârîs-i Semâniye’ye bağlı bir de tıp medresesi vardı. Bunda okuyan talebeler Fatih Külliyesi’ne dâhil olan Darüşşifa’da staj ve tatbikat görürlerdi. Buraya bizzat Fatih tarafından ders-i âm ve hekimbaşılar tayin edilmişti. Tanınmış hekimlerden meşhur Musevî hekim Yakub ile Arap hekim Şükrullah Şirvanî, Altuncuzade (Kuyumcu Zâde), İranlı Kutbeddin Ahmed… gibi etıbba bu meyanda olup ülkeye hekim yetiştirmekle meşguldüler. Ancak bu ünlü bilim adamları hiçbir tıbbî eser bırakmamışlardı.

Darüşşifa’da, hastalara verilen ilâçlardan başka ruhî tedavi de yapılırdı. Bu cümleden olarak musiki tedavisi ile hastaların ızdırapları teskin olunurdu.

O çağın âlim etıbbasından Altuncuzade, nebatların ad ve resimlerini ve bunların faydalarını çok iyi bilen kudretli bir hekim olarak tanınıyor. İdrar tutukluğuna karşı özel bir sonda yaparak kullandığı ve hastayı kurtardığı mukayyet[19].

“Altûnîzâde”, Boğaz’ın Anadolu yakasında bugün bir semtin adıdır.

Baylâv, Sabuncuoğlu’nun “Mücerrebnâme” (denenmiş) adlı eserinden (1468) ilâç tarifnamelerini çıkarıp bunları uzun uzun sıralamış. Bunun yanı sıra bunlarda geçen tabirlerin Türkçelerini de sıralamış ki biz bunları aşağıda derç ettik.

Kışr-ı Firsad: Beyaz dut ağacı kabuğu

Serhas:            Eğrelti otu, kuzgun otu, namazbur otu

Habb-i Nîl: Mavi gece safası tohumu

Kâşam: Dağ kerevizi, yaban kerevizi, selâm otu, mendek

Nâmmâm: Yabani kekik, yabani fülüskün

Murr:Mürr, mir, mer

Co’dah: Coda, koyun yavşanı

Bizr-i koronb: Lâhna, Top lâhna, İribaşlı lâhna, göbek lâhna tohumları.                

Kust mürr: Acı kıst

Mâ-i’ battîh: Karpuz suyu

Barank kâbulî: Birink kâbulî

Sirke: Sirke

Şebb: Şap

Unsul: Adasoğanı, ansel, unsol, yaban soğanı

Na’na’: Adi nane

Hummâd: Küçük kuzu kulağı

Aftimon: Eftimon, küçük kuşuta

Savm: Sarmısak, sarmusak

Bizr-i bakla: Bakla tohumu

Şîtrac: Yabani eruka, Horozcuk, Serkele, Circir, Enli yapraklı tere, bahçe teresi.

Râsen: Rasen, Anduz otu, İnduz otu, Kanes

Kissâ’ el Himâr: Eşek hiyarı, Yaban hiyarı, Karga düleği, Acı dülek.

Futenc:            Yarpuz, Habak, Avşan otu, Fütene

Hurf: Hoca boynuzu

Ârandîrand: Kılıç otu? Savsan ebyad?

Habb (ez) zalam: Abdelleziz, Habb-ül leziz

Gafas: Gafat, Koyun bıtrağı, Yaban keteni

Mizmar (er) ra’ı          : Çoban düdüğü, Kaz ayağı.

Ratam:            İspanya katır tırnağı, Katır tırnağı

Kâff (en) nasr: Geyik dili, Karkaz ayağı, Skolofendriyon

Kefek (kaff) derya: Sünger, Deniz köpüğü

Bassal: Soğan

Zaravend: Zaravend

Kâbîkâc:Yırtıcılar hayası, Mastava çiçeği

Marru: İtsineği

Hall: Sirke

Karmah-el beydâ’: Beyaz semiz kabak, Yaban kabağı, Beyaz şeytan şalgamı, Beyaz faşira.

Kibrit: Kükürt

Asel: Bal

Semen: Sade yağ

Tin–el mastikâ: Sakız toprağı

Dühn-i Hal: Hardal yağı

Hîzarma: Nane

Nânahvah: Habeş kimyonu, Mısır anasonu

Meybeh (Mey bih): Ayva şarabı, Ayva suyu.

Cevz bûvâ: Küçük Hindistan cevizi

Üşne: Yosun

Hummâd: Küçük kuzu kulağı

     Hamız: Asit (ekşi)

Ancibar: Ancubar, Kurd pençesi

Sîb: Elma

Utruc: Limon

Tabaşir: Tebeşir (tabiî tebeşir toprağı)

Sabbar: Frenk inciri

Sünbül: Sünbül

Marmahuz (r): Oğul otu, Melisa

Sumak: Sumak

Zîra: Kimyon

Kerm (Germ): Üzüm

Asalic: (Ağaçların taze dalları) Burhan, Aslan ayağı.

Bull: Bul ağ, Hind ayva ağ. (İğde ağ., İyde ağ.)

Kastaran: Kestere, Soğlucan otu, Betunika.

Cümmar: Hurma tomurcuğu

Dar fulful: Uzun biber ağacının olmamış meyvesi, Dari fülfül.

Tıni Nişaburi: Nisabur kili

Zurah: Ak darı, Karaca darı, Arnavud darısı, Cavers

Suud: Kırk boğum, Uzun sâd

Bizr-i sîl: Büyük ayırık otu tohumu

Rubb-u Büsser: Hurma koruğu murabbası

Şahtere: Şahtere otu

Rubb-u cevz: Ceviz murabbası

Lemu: Limon

     Rubb-u gure: Üzüm koruğu murabbası

Âbî: Ayva

Levz: Badem

Rubb-u Tut-i ham: Ham dut murabbası

Rubb-u habb-i As: Mersin ağacı meyvesinin murabbası

Eserde yüzlerce muhtelif hastalıklara karşı ilâç tertipleri vardır.

***

Birçok başka bilgi dalında olduğu gibi, tarih bilimi de İslâm dünyasına çok şey borçludur. Gerçekten Müslümanlar beşer tarihinde ilk kez verilerin tevsiki hususunda nesnel, tarafsız bir felsefî kavram geliştirmişlerdi. Onlar, bilimsel tarihçinin, elindeki malzemeyi nasıl süzgeçten geçirip gerçekle hayali, doğru ile sahteyi tefrik etmesini dünyaya göstermişlerdi. Tarih, kişisel ön yargılara göre çarpıtılamayacaktı.

Gerçek tarih, ulusların erek ve ideallerinin, inanç ve sosyal köklerinin sâdık bir hikâyesi ve bunların kültürel, sosyo–ekonomik, ahlâkî ve mânevî müesseselerinin derinlemesine bir tetkiki olacaktır. Bu alan ulusun üretim kökenlerinin, sanat ve edebiyatının, adlî sistemi ve hükümet şeklinin doğru değerlendirilmesini de kapsayacaktır. Keza halk arasında sıhhatin genel standartlarının, bunlarda bulunan hastalıklarla erişilebildikleri tıbbî kolaylıkların yeterli bilgisini de sağlayacaktır. Hiçbir tarihî eser, bahsettiği halkın sıhhat kültürü hakkında etraflı ve akıllı bilgi vermeden nihaî şeklini almış sayılmaz. İstisnasız bütün Türk hastaneleri, daha ilk günlerden beri, modern, iyi donatılmış ve yüksek ölçüde örgütlenmiş psiko- patoloji bölümünü haizdiler. Bu bölüm, kadrosu içinde uzman psikiyatristler, asabiyeci (nörolog) tabip, şarkıcılar ve bunlara çalgılarıyla refakat edenler bulunuyordu. İşbu şarkıcı tabipler, özellikle akıl hastalarını tedavi etmek üzere yetiştirilmiş profesyonel hekimlerden genellikle daha kalabalık olmuşlar. Bu keyfiyet çok önemli olup dikkatle kaydedilmelidir, şöyle ki birçok sorunu yaratıyor.

a) Akıl hastalığı, her büyük hastanede bu bapta geniş ölçüde örgütlenmeyi ve teçhiz edilmeyi gerektirecek kadar yaygın mıydı?

b) Aklî teşevvüşler (karışıklıklar) için musiki tedavisi kavramı gelişmişti. Bu, yerli miydi, yoksa herhangi bir yerden mi alınmıştı? Gerçekten insan sakatlığının işbu çok çapraşık, hassas ve özel alanında bu tedavi sanatı doğruca bir Türk buluşu muydu?

c) Bu musiki tedavisi ne denli etkin oluyordu? Akıl hastalıklarının geleneksel tedavisinden daha iyi mi sonuç veriyordu? Hasta zihni teskin edip tedavi eden sesleri çıkaran özel musiki türü ya da belli özgül âletler mi vardı? Bu tedavi sağaltıcı mı, yoksa sadece palyatif (geçici bir çare) miydi?

d) Toplumun hangi tabakasında daha çok akıl hastası vardı? Soylularda mı, orta sınıfta mı, yoksa fakir halkta mı? Bu sorun hayatî önemi haiz oluyor şöyle ki buna doğru yanıt, belli bir zamanda toplumun ekonomik tabakalaşmasının ve ekonomik gerilimlerin cemaatin çeşitli sınıfları üzerine etkisi hususunda vâzıh bir tablo ortaya çıkaracaktır.

e) Bu akıl hastalıklarının başat hali sadece dengesiz ekonomi ve bunun yarattığı stres (gerilim)ler dolayısıyla mı, yoksa örneğin sosyal kargaşa, siyasî istikrarsızlık veya bir emniyetsizlik hissi yaratan ve ilerlediğinde aklî karışıklıklara götüren sürekli savaş gibi daha başka etken de mi vardı?[20].

***

Osmanlı İmparatorluğu’nun daha başından beri ilâç hazırlanmasında kullanılan organik ve de anorganik kökenli maddelerin saptanması için Osmanlı hekimlerince kullanılan telif ve tercüme edilmiş tedavi kitaplarının taranması esas olmuş. Dioscorides, İbni Baytar gibi Anadolu’yu gezmiş yazarlar yanında IX–XI. yy. İslâm bilginlerinin sağaltma ve ilâç hazırlanması konusundaki eserlerinin tetkiki de gerekli olmuş.

İbni Baytar’ın kısaca Baytarnâme olarak tanınan eseri XIV ve XVII. yy.larda Osmanlılar tarafından iki kez Türkçeye çevrilmiş. İlki, Müfredat-ı İbn Baytar Tercümesi, Aydınoğlu Umur Bey adına yapılmış. Öbürü, 1681’de hekim Ahmed Rindanî tarafından yapılmış ve Mu’acelât-ı İbni Baytar Tercümesi adını almış. Böylece de İbni Baytar’a Osmanlılarca duyulan ilgi belli olmuş.

İlerde ayrıntılarıyla irdeleyeceklerimizin dışında konumuzu yakından ilgilendiren ve Feza Günergun tarafından taranmış ve Osmanlı’nın dikkatini çekmiş bazı eserler de şunlar oluyor:

XV. yy.da Amasyalı bir hekim olan Amirdovlat’ın (1420-1496) İbni Baytar’dan büyük ölçüde yararlanarak yazdığı Tıbbî maddeler sözlüğü. XVI. yy.da Dâvud B. Ömer el – Antakî’nin (1541 – 1599) Tezkire-i Antakî adlı eseri. Aşağıda göreceğimiz gibi bu zat, o zaman Osmanlı mülküne dâhil bulunan Suriye ve Mısır’da yaşamış Arap asıllı bir Osmanlı hekimi olup mezkûr eseri Türkiye ve öbür Müslüman ülkelerde ün salmış. Bu eser, XVI. yy.da yazılmış olanlar arasında ilâç terkiplerince en zengin olanıymış.

XVII. yy.da IV. Mehmet zamanının tanınmış başhekimi Halepli Salih bin Nasrullah bin Sellum’un (ölm. 1670) Gayet el–itkân fî tedbir-i beden el-insan ve Tıbb-ı cedîd el–kimyaî adlı eserleri vardır ki bunlar kısa bir süre sonra Türkçeye çevrilerek XIX. yy. sonuna kadar Osmanlı tababetinde önemli yer tutmuşlar.

XVII. yy.da Paracelsus’un eserlerinin tercümesine başlanmasıyla Osmanlı hekimleri arasında “Tıbb-ı cedîd” veya “Tıbb-ı kimyaî” adlarıyla anılan yeni bir akım gelişmiş. Salih B. Nasrullah bu akımın başlamasına öncülük etmiş ve eserlerinde Paracelsus’un fikirlerini ele almış, kendi deneyimlerini ve İslâm düşüncesini de katarak tedaviye yeni yöntemler getirmeye çalışmış.

XVIII. yy.ın ilk yıllarında (1700) Derviş Ömer Şifaî (ölm. 1427) tarafından tercüme edilmiş Cevher al–ferîd fî tıbb al–cedîd adlı eser bulunuyor (Resim 37)[21].

Devam etmeden önce ilginç bir kişiliğe sahip Dâvûd-i Antâkî üzerinde biraz duracağız.

Doğuştan kör olan Antakyalı Dâvûd’un (ölm. 1008/1599) babası, Habîb Neccâr köyünün ağası olan Ömer Ağa hayırsever bir kişi olup Hacîb Neccâr türbesinin yanında bir misafirhane yaptırıp burada yolcuları ağırlar, fakirlerin de ihtiyaçlarını karşılarmış. Dâvûd, yedi yaşına kadar yerinden kalkamayacak derecede sakat olmakla ona bakmakla görevli bir uşak her gün onu bu misafirhaneye getirip bırakıyordu.

Burada akşama kadar ilim adamlarıyla beraber bulunan Dâvûd, onlardan birçok şey öğrenmiş ve Kur’an’ı ezberlemiş. İranlı bir tıp bilgini olan Muhammed Şerif, bu yıllarda Antakya’ya geliyor ve misafirhanede ona ders verdiği gibi tedavisiyle de ilgilenerek iyileşmesini sağlıyor. Antâkî, daha sonra aynı hocadan mantık ve matematik okuyup Farsça öğreniyor: hocasının tavsiyesi üzerine Yunancaya da çalışıyor. Muhammed Şerif’in Antakya’dan ayrılmasından ve babasının ölümünden sonra seyahate çıkıyor. 976/1568-69’da Şam’da iken “Tezkire-i Dâvûd” adlı eserini yazmaya başlıyor. Bu arada hasta tedavisine de başlayan Dâvûd, Kahire’ye giderek Zahiriyye Medresesi’nde bir yandan ders okuturken bir yandan da hekimlik yapıyor. 1008/1599’da gittiği Mekke’de ölüyor. Kaynaklar onu değerli bir hekim, eczacı, astronom ve matematikçi, aynı zamanda da son derece ansiklopedik kültüre sahip bir kişi olarak tanıtıyorlar.

Antâkî, başta bizi özellikle ilgilendiren tıp olmak üzere kelâm, mantık, felsefe, cebir ve astronomi ile ilgili birçok kitap ve risale yazmış. “Tezkire-i Dâvûd” ve “Tezkire-i Antâkî” adlarıyla tanınan kitap bir mukaddime, dört bap ve bir hâtimeden ibaret. Mukaddimede tıp ilminin önemi, lüzumu ve öğrenim yöntemleri üzerinde durulmuş. Birinci bap, tıbba geniş bir giriş mahiyetinde; ikinci ve üçüncü baplar müfret ve birleşik ilâçlar (el – müfredât ve’l mürekkebat) hakkında. Dördüncü bap da hastalıkların ahlât (hıltlar) ve mizaca göre tedavi yöntemlerini içeriyor. Hâtimede ise tıpla ilgili çeşitli meselelerin yanı sıra astroloji, astronomi, geometri ve tılsım gibi çok farklı ilimlere yer verilmiş. Kitapta dikkati çeken önemli bir husus, bir kısmı Antâkî’nin kendi deneyimleri sonucunda elde ettiği ilâçlar olmak üzere 1712 ilâcın tarifinin verilmiş olmasıdır. Sultan İbrahim’in sadrazamı Kemankeş Mustafa Paşa 1050/1640–41 yılında Mısır’a gittiğinde Antâkî’nin bu eserini görmüş ve Muhammed B. Mustafa el–Kûrânî’den Türkçeye çevirmesini istemiş. Tercüme 1052/1642–43’te tamamlanmış[22].

***

Şimdi bütün bu tıbbî birikimin uygulandığı sağlık yapıları bildiğimiz gibi, şu adlarla anılmışlar: Darüşşifa, şifahane, maristan, bîmarhane, darüssıhha, darültıb… “Hastahane” adı daha çok Tanzimat’tan sonra kullanılmaya başlanmış. Yaygın bir kanıya göre “bîmârhane”, “tımarhane” ile eşanlamlı idi; o ise ki bir tarihte İstanbul’da sayısı dokuza varan bîmârhaneleri dolduracak kadar deli olduğu düşünülemez. Nitekim bunların vakfiyelerindeki kayıtlara göre buralarda hekimler, cerrahlar, kehhallar (göz hekimleri) bulunuyordu. Hicrî XII. yy.da İstanbul’da Haseki Bîmârhanesi’nden başka tımarhane yoktu (Evliya Çelebi’ye göre burası Darûlcûnûn bîmârhanesi).

Bu sağlık kuruluşlarında din, dil ve ırk farkı gözetilmeksizin halka sağlık hizmeti veriliyordu. Darüşşifalar ayrıca tıp eğitiminin verildiği müesseseler de oluyorlardı.

Anadolu’da eğitim hizmetlerini sürdüren medrese yapıları her dönemde önemli olmuştu. Bunlar içinde tıp eğitimi başlı başına uygulanan bir bilim dalı halinde gerçekleştirilmiş ve tıp eğitimi için şifahaneler kadar tıp medresesi olarak tanıdığımız yapılar inşa edilmiş, Kayseri’deki Gevher Nesibe Darüşşifa ve medresesi (1205-6) gibi.

Osmanlılar, tesis ettikleri darüşşifaların işleyiş şekillerini vakfiyelerinde belirtmişler. İşbu vakfiyelerde belirlenen müşterek özellikler, devletin katkısı olmaksızın vakıf gelirleriyle işlemeleri, buralarda hastaların sağaltılması için gerekli hiçbir masraftan kaçınılmadığı mahiyetinde. Bir taraftan sürekli hastaların gerekli olan ilâçlar karşılıksız olarak, darüşşifaların eczaneleri tarafından hazırlanan macun, şurup, hubab (hap, draje) şeklinde verilmiş.

Osmanlı darüşşifalarındaki işleyişi bize aktarması yönünden ise Evliya Çelebi Seyahatnamesi ayrı bir önem taşıyor. Bu müesseselerin bazılarında özel bitki tarlalarının bulunduğu (Edirne, II. Bayezid Darüşşifası’nda anlatıldığı gibi), ilâç yapımı için buralarda özel bitki ve çiçeklerin (drogların) yetiştirildiğini öğrenmek mümkün olduğu gibi, eserde bu sağlık kuruluşlarında uygulanan sağaltma yöntemleriyle ilgili bilgi (müzikle tedavi) ile ruh hastalarının tedavisi, hekimlerin, cerrahların, sair personel ve öğrencilerin (şakirtlerin), hastaların bakım ve beslenmesi ve saire ile ilgili bilgileri de bulmak mümkün olmaktadır.

Öbür yandan, daha Melikşah zamanında oğlu Mahmud’un hekimliğini yapan bir tabibin, seyyar hastanelerin kurucusu olarak tanıtılması, ihtiyaç halinde geçici olarak sağlık hizmetlerinin verilmeye çalışıldığını da belirliyor. Aynı şekilde Anadolu Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde ordunun sefere çıkması halinde seyyar hastanelerin varlığı düşünülebilir. Hattâ bu dönemlerde bazı menzil külliyelerinde ve kervansaraylarında ordunun genel bakımının yapıldığı, eksiklerin tamamlandığı bilinmektedir.

Anadolu’da cüzzamlı hastaların dışarıda dolaşmaları yasaklanmış ve bu tür hastalar için tecrit haneler (miskinler tekkesi) inşa edilmiş. Kayseri’de bir cüzzamhane olduğu belgelerden anlaşılıyor; keza Osmanlı döneminde bu tür hastalar için “miskinler tekkesi” adıyla ayrı binaların inşa edildiğini öğreniyoruz[23].

Selçuklu ve Osmanlı darüşşifalarının tek tek tanıtımı ve bunların mimarî özellikleri üzerinde durmuyoruz.

***

XIX. yy.ın başlangıcında İstanbul, baştanbaşa sefalet yeri denebilirdi. Çalışandan ve alın teriyle kazanandan çok dilenen vardı. Saray işe müdahale etti, dilencileri ortadan kaldırmayı düşündü. Çeşitli hükümler sâdır oldu (1800). Dilencilerden sakat ve kör olanların tabhanelere (aş evleri) ve hastanelere alınması, geri kalanların memleketlerine geri gönderilmeleri derpiş edildi.

Mevcut hastaneler ve tabhaneler böylece doldu. Ayrıca Rum ve Ermeni Patrikhane’lerine de fermanlar gönderilerek aynı şeyin yapılması istendi. Ama Patrikhane’ler, hastanelerin bu işe yetmeyeceğini söylüyorlardı.

Rum ve Ermenilerin Galata, Beyoğlu, Yedikule ve Nazlıkapı taraflarında ayrı hastaneleri vardı. Bunlar devletin denetim altında bulunup bazı kayıtlara bağlı idiler. Patrikhaneler, birbiri ardınca gelen fermanları görünce bunlardan istifade ederek hastanelerini büyütmek, her türlü denetimden kurtararak serbest bulundurmak ve bunun için de bazı imtiyazlar almak düşüncelerini takibe koyuldular. Saray, verdiği emirlerle “Esvak (sûklar – çarşılar) ve pazarda o makule illet-i müzmine eshabının müşahedesi şer’an ve tab’an iras-ı nefret etmekte olduğunu” söylüyordu. Patrikhane’ler işe giriştiler, bunun sonu hastanelerini devlet kontrolünden kurtarıp onlara tam bir istiklâl ve hürriyet imtiyazı temin etmek oldu ve reaya hastaneleri yakın yıllara kadar ellerinde bulundurdukları imtiyazları bu vesile ile aldılar.

Bu imtiyazların verilmesinde Hekimbaşı’nın çok tesiri olduğunu görüyoruz. Hekimbaşılık mevkiinde o vakit Behçet Mustafa Efendi bulunuyordu. Bu, onun ilk hekimbaşılığı idi. Sonradan pek çok hareketlerinden de anlaşılacağı üzere Behçet Mustafa Efendi tıp medreselerimizin durumundan memnun değildi. Bu medreseler çok gerilemişti. Ortaçağ sonlarında meydan alan ve o zaman kadar pek çok ilerlemiş olan tıbb-ı cedid, bu medreselere girememişti. Teşrih ilmi ancak çok eski bilgilerle yazılmış olan kitaplardan okunuyordu. O ise ki tababet teşrihe dayanıyordu. Tatbîk-i ameliyat ve tecarip (tecrübeler) için gerek marazadan ve gerek maslahat-ı teşrih gibi bazı avarızın (bozukluk – sakatlıkların) hulûlü (girmesi) cihetiyle Asitane’de (İstanbul’da–başkentte) mevcut olan medaris-i tıbbiye bu maslahata elvermeyeceği’ni anlamıştı (italikler Başvekâlet Hazine-i Evrak’tan).

Avrupa’dan gelen tabiplere de inanç gösterilmiyordu. Bunların tehalüf-ü emzaç (mizaçlar) ve keyfiyet-i iklim ve mevki hasebiyle katî çok mevadda hata ettikleri bittecrübe anlaşılmıştı. Bu kanaatler dolayısıyla Rum hastanelerine verilen imtiyazlarla beraber onlara ayrıca tıp teâllümhanesi (tıp bilgisi öğretilen yer) açmak gibi bir imtiyaz da bahş ve ihsan buyuruldu.

Rumların sağladıkları bu geniş hürriyet üzerine onların vücuh (veçheler – çehreler) ve müteneffizlerinden (nüfuz sahiplerinden, sözü geçenlerinden) sadakat ve kabiliyet cihetiyle ehliyet ve dirayetkâr ve bu misillû fünun ve maarife heveskâr bir nâzır nasbının işleri kolaylaştıracağı düşünülerek böyle bir adam arandı. O zamanlarda Buğdan Voyvodası’nın kardeşi olan Dimitraşko Meros’un bu makule fûnun ve maarife heveskâr olduğu öğrenildi. Onun bu hususa müdir ve nâzır tayin kılındığı surette müddet-i kalile zarfında (kısa zamanda) fenn-i tıpta esbab-ı hüner ve maarifin teksiri (çoğalması) emrine dikkat edeceği anlaşıldı ve Rumların hastaneleri ve tabip teallümhaneleri için Dimitreşko nâzır ve müdir olarak tayin olundu. İmtiyazlar 1806 yılında verilmişti[24].

Hekim Behçet Mustafa Efendi (1774–1832), Abdülhak Hâmit’in amcası olup Farsça ve Arapçanın yanı sıra Fransızca, İngilizce ve Almancaya da vâkıftı. Sahip olduğu geniş Doğu ve Batı kültürü nedeniyle döneminin ünlü hekimleri arasında yer aldı. Müderris ve III. Selim’in hekimbaşısı oldu (1803). Yeniçeriliğin kaldırılmasında (1826) ve Tıbbiye’nin kurulmasında etkin rol oynadı. Çeviri tıp kitaplarından başka telif eserleri de var (BL).

***

Alâ’im-i cerrâhîn, XV. yy.a ait Türkçe cerrahî monografilerinden biri oluyor. Önsözünden öğrendiğimize göre cerrah İbrahim B. Abdullah, II. Bayezid’in (1481-1512) Mora seferi, (1498-1502) sırasında Modon (Methone) kalesinin fethi sırasında (1500) burada Cindâr adında Yunanca ve Süryanîce yazılmış bir tıp kitabı bulmuş. Eflâtûn, Calinos, Ebûkırat (Hippokrat) ve Ebû Ali Sînâ (İbn-i Sînâ)nın görüşlerine uygun olan bu eseri Türkçeye çevirerek Alâ’im-i cerrâhîn adını vermiş.

(İbrahim’in Yunanca ve Süryanîce bildiği ve tarihin mezkûr ünlü tabiplerini tanıdığı anlaşılıyor…).

Kitabın bölümleri nüshalara göre farklılıklar gösteriyor. Biz bu ayrıntılara girmiyoruz. Sadece ilginç bulduğumuz bazı hususları belirtmekle yetiniyoruz.

Metin üzerindeki araştırmalardan eserin tam bir çeviri olmadığı, Cerrah İbrahim’in çok ilâve yaptığı anlaşılıyor, şöyle ki fihristinden de görüldüğü üzere kitabın hemen hemen yarısı akrabazin, İbrahim’in deyimiyle “uşâbnâme” (“uşb” = taze ot) niteliğindedir. Bazı terkipler verilirken bunların nereden ve kimden alındığı da belirtilmiş. Birkaç örnek veriyoruz:

“Bu yakuyı baş ağrısîyçûn ve nâzile (nezle) için Hekim Sirvanî dimişdür…”.

“Saru merhemi beyân ider Eflâtûn edviyesidür…”.

“Merhem-i zerd (sarı), bu merheme merhem-i basilikon dirler ve havâriyyûn dahi dirler. Urum dilince vasliko dirler. Calinos’un terkibidür, Bukrat dahi gâyet beğenurdi…”.

“Bir yağ dahi kim şifâ kitabı’nda eğitmiş ki musannifi Hacı Paşa bir yağ terkibi zikr itmiş, dahnü’l mubârek (duhu = sürünecek yağ) diyü ad virmiş bil (bel) ağrısına kim souktan ve yilden olmuş ağrılar, sızılar, varise dükeline (hepsine) dermân ve şifadür…”.

Akşemseddin Hazretleri dahi bil ağrısıyçün buyurmuş terkib budur…”

“Bu zürûr (?) Calinos terkibidür…”.

“Sıfat-ı habb-ı Hâce Ebû Ali Sînâ… “.

“Bir şâf (şifa) dahi Havî’de eydür…”.

“Sıfat-ı şâf-ı diğer Zahire’de eydür…”.

“Müshil şerbetidür ez yâdigâr-ı Beşir Çelebi…”.

“Sıfat-ı habb kim karın kurdun kırar mücerrebdür…”(denenmiştir. Kendi deneyimi olacak).

“Fasl, sıfat-ı ferzece; bu dahi bir fetiledür (fitil – süpposituar) kim anası karumdağı oğlanı düşürür gerekse ölü olsun gerekse diri olsun ve oğlan işi (eşi, plasenta) dahi düşürür. San’atı budur: Alasın mür, uşak, çâvşîr, kantariyûn her birinden beraber dövesin ve eyleyesin merâre-i bakar ile ya’ni sığır ödü dimek olur, yoğurup fetile idesin hurma çekirdeği mikdarı dimişler. Amma Şerefeddin eydür…”.

Burada adı geçen Şerefeddin, Sabuncuoğlu’dur. Ferzece hakkındaki bu satırlar da aynen Sabuncuoğlu’nun 1408’de yazdığı Mücerrebnâme adlı eserinden alınmıştır.

Cerrah İbrahim, Alâ’im-i cerrâhî’nin önsözünde Modon kalesinde bulduğu kitabın Eflâtûn, Calinos, Hippokrat ve İbn-i Sînâ’nın tıbbî görüşlerine uygun olarak hazırlandığını belirttiğine göre, metinde bu adların geçmesi doğal oluyor. Muhammed B. Zekeriya er-Râzî’nin (854-932) ünlü el – Hâvî eseri ile Cürcânî’nin (ölm. 1136) Zahire-i Harzemşâhî kitabının da o devirlerdeki evrensel değerleri düşünülürse Alâ’im-i cerrâhî’nin tercüme edildiğinin bildirildiği aslında bulunması, akla yakın geliyor[25].

***

Edirne’deki II. Bayezid Külliyesindeki bîmârhanede akıl hastalarının musiki ile tedavi edildiği biliniyor. İlerde daha ayrıntılı olarak irdeleyeceğimiz işbu musiki ile tedavi keyfiyeti; bazı siyasî ideoloji sahipleri (ya da gerçeklerden habersiz olanlar) tarafından dünyada ilk kez uygulanan bir Türk buluşu olarak gösteriliyor. O ise ki gerçek hiç de böyle olmayıp bu tedavi türü Antikçağlardan beri uygulana gelmiş. Bu nedenle bunun teorik yanı üzerinde biraz daha duracağız.

Musikinin unsurları, ezcümle ses, mertebe ahengi, makam, vezin, tempo, süre, daima estetik amaçlarla terkip edilmişler ve çıkan asrın 50’li yıllarından itibaren de bazı hastalıkların tedavisinde, deva olarak kullanılmışlar. Ahd-ı Atik’te Saul’un cinnetinin, harpın ince ve teskin edici nameleri tarafından sağaltıldığı ve Asclepiades ve Xenocrates’in şarkılarının “aklını bozmuşlar”ı tedavi etmiş olduğu hatırlanarak bazı kişiler sesler alanını ilâç olarak görmekte tereddüt etmemektedirler.

Biz burada esas itibarıyla musikinin değişken niceliklerinin (parametrelerinin) etki ve kullanımlarını irdeleyeceğiz. Bu itibarla yaklaşımlarımız sadece bireyin hissedebilme kabiliyetini değil, aynı zamanda bizzatihî sesleri alacak şekilde olacaktır. Başkalarına anlatma vasıtası, bilgi edinme vasıtası, sağaltma aracı olarak sesler, fizikî nitelikleriyle sınırlı değillerdir. Robert Schuman’ın dediği gibi “ses, sesten fazla bir şeydir”… Eğer ses, enerji depolayan bir kondansatör gibi, bir mandala gibi ise, etki potansiyeli büyütülmüş olur. Tıp sanatı ile musiki sanatının her ikisi de, değişimleri tazammun eder. Sesi dinlerken sağlam imajlar derin, eğer kozmik idrak değilse, yani gerçeğin reddedilemez, ifade edilemez anında “bir şey” hâsıl eder. Aristo’nun catharsis tabir ettiği tasfiye edici etkiyi, dinleyici ya da icracı yaşıyor. “Kötü hıltları” izale edecek catharsis, muhtemelen ihtiras ve dürtüleri “bertaraf ediyor”. Catharsis, evrenselliği ve aslî karakteri itibarıyla her türlü ruhî, bedenî, şuurî ya da gayrişuurî ifade şekillerini etkiliyor. İşte bu nedenle yeniden doğuş fikri, değişmez şekilde musiki ile tedaviye bağlı olur. Bir otoritenin ifadesine göre musiki ile tedavi, “bir yaratıcı hâlihazır aracılığı ile geçmişten kurtulmak” oluyor.

Çağlar boyunca musiki ile tıp ilişkisine gelince, tarihin en eski devirlerinden itibaren, bunların her ikisi de sağaltmada sorumluluğu paylaşmışlar, şöyle ki her ikisinde de, insan bedeninin bir “küreselleştiren” telâkkii mevcut olmuş. Sessiz oyunlarda, oyuncular, elde etmek istedikleri sonuçları, hareketlerle mimiklerler. Babilonya’da “hastalık tevlit eden kötü ruhlar”, dümbelek ve santurla def ediliyordu; âyinlerin “büyü bozucu” oldukları kabul ediliyordu. Biz, şaman’la yakın bir ünsiyete sahibiz. O, bir tören sırasında “semavî” ve “cehennemî” âlemlere dalar, bunda “kozmik ağaç”tan yapılmış davul onu “yeryüzünün merkezine taşır”. Eskimolar, bir kişinin kaybolmuş ruhunun yeniden bedenine dâhil olmasını sağlamak üzere cadı, davar çanlarını harekete geçiriyor.

Bütün bu örnekler musiki ve büyü – sihir uygulamalarının Kuzey ve Orta Asya’da, Kuzey ve Güney Amerika’da… yaşamaya devam ettiği tezini teyit ediyor.

Yunanda Galenos dogmatizmi, önce Bağdat ve Cordoba’nın Arabî mektebine, yine de bazı mukavemetler olmadan, yayılmıştı. Cordoba halifesinin samimî bir müşaviri Ebû Hassam Ali Nafi, musiki makamat’ı ile beşerî mizaç arasındaki tekabül kavramını ithal etmişti. XI. yy.ın başında, Galenos doktrini, Arabî uygulamalarla yakın temas halinde bulunan İspanya’nın Yahudi tabipleri tarafından Batı’ya taşınmıştı[26].

Halk tıbbında tabibe verilen otçuotacı adı, bu kişinin bütün tedavi sistemini çok iyi bildiği ot ve köklerle yapılan ilâçlara dayandırması nedeniyledir. Bu “otacılık”, gördüğümüz gibi dünyanın her yerinde her zaman geçerli olmuş. Osmanlı tıbbı, bu geleneği de sonuna kadar muhafaza etmiş.

Süleymaniye Külliyesi, İstanbul’un fethinden tam bir asır sonra inşa edilmiş, ikinci ve ilkinden büyük bir bilim müessesesi olmuş. Külliyenin hastane, tıp medresesi ile ilgili vakıfnamelerinden çok bizim dikkatimizi çeken, burada bir “darül’akakır”ın, yani hekimlikte kullanılan bitki köklerinin toplanıp devâya dönüştürüldüğü bölümün bulunmasıdır. Bu kökler, hastalara şifa verecektir[27].

 “Etmiş ecza-i akakıri Huda

Maruz ü illete esbab-ı şifâ” (Nabi).

***

Yine bitkiler alanında, ünlü tabip Geredeli İshak’ı anlatalım. Hayatı hakkında fazla bir şey bilinmeyen, bazı kaynaklara göre Yıldırım Bayezid döneminde (1380-1403) yaşadığı, Hoca Tabip diye anıldığı ve Bursa Yıldırım Darüşşifası’nda hastalara baktığı kaydedilmiş.

İshak B. Murad, 792/1390’da, Gerede’de, Arkut dağında Türkçe olarak yazdığı tıp kitabı ile ünlenmiş. Eserin özgün bir adı bulunmuyor. Genellikle Hacı Paşa’nın Müntehabü’ş şifâ’sı ile birlikte istinsah edilerek tek kitap halinde kullanıldığından adı, bazı kütüphane kayıtlarına yanlış olarak Müntehabü’ş –şifâ şeklinde geçmiş.

İshak B. Murad, eseri yazarken Hippokrat, Galenos, Zikorizos ve Ebû Bekir er–Râzî gibi eski hekimlerden ve genellikle İbn-i Sînâ’nın Kanun’u ile İsmail B. Hasan el–Cürcanî’nin Zahire-i el-Harezmşahi adlı eserlerinden faydalanmış, derlediği bilgilere kendi tecrübelerini de eklemiş. İlâç terkipleri babından çok, bir tıp kitabı olan eser, iki bölüm ve iki ekten oluşuyor. İlkinde Türkçe, Arapça ve Farsça olarak yazılan ilâç ve bitki isimleri alfabetik sırayla verilmiş. Bunun sonunda, ayrı bir kısım halinde, baş, göz, kulak ve burun gibi organlarla ilgili ağrılara karşı yazılacak reçeteler eklenmiş. İkinci bölüm, tıp pratiğine dair bilgileri içeriyor[28].

***

İshak’ın eserinin de istiare ettiği ve daha önce de çeşitli vesilelerle adı geçen Hacı Paşa hakkında biraz ayrıntılı bilgi verelim. Anadolu’nun İbn-i Sînâ’sı diye anılan hekim, kelâm âlimi ve müfessir Hacı Paşa’nın esas adı Celâleddin Hızır olup 740/1339’dan sonra doğduğu tahmin ediliyor. Aslen Konyalı olan Celâleddin Hızır, tahsil için Mısır’a giderek Kahire’deki Seyhûniyye Medresesi’nde dinî ve aklî ilimler okumuş, keskin zekâsı ve çalışkanlığı ile hocalarının takdirlerini kazanmış.

Kahire’de öğrenciliği sırasında tutulduğu ağır bir hastalık Hacı Paşa’yı tıpla meşgul olmaya sevk edecekti. Dinî ilim tahsili yanında tıp kitapları okuyarak ve Cemâleddin İbnü’ş Şevbekî gibi hekimlerin bilgi ve tecrübelerinden istifade ederek kendini tıp alanında da yetiştirince, Şifâ’ül eskam (marazlar, illetler) adlı eserinin mukaddimesinde bizzat belirttiği gibi, Kalavun Bîmâristân’ında tabiplik yapmaya başlıyor.

Onun tıp mesleğine yönelmesinde, öğrenciliği sırasında da yardımını gördüğü Aydınoğlu İsa Bey’in teşviklerinin de etkili olduğu söylenebilir. 1332’de Birgi’yi ziyaret eden İbn Batûta’nın Aydınoğlu Mehmed Bey’in bir Yahudi tabibine gösterdiği büyük itibarın saray erkânıyla Müslüman âlimleri rahatsız ettiğini haber verdiğine göre ilme ve özellikle tıbba büyük önem vermiş bir hanedanın mensubu olarak İsa Bey’in bu teşviki, o günkü şartların da bir gereği oluyordu.

***

Hacı Paşa daha sonra Mısır’daki işini bırakıp Anadolu’ya gelmiş. Bunun nedeni, Anadolu’daki ilk görev yeri olan Ayasuluk’ta (Selçuk) yazdığı ve Aydınoğlu İsa Bey’e ithaf ettiği Şerhu Tavâli’il envâr ve Şifâ’üleskam adlı kitaplarının mukaddimesinde, “İsa Bey’in büyük himaye ve yardımlarıyla ilim tahsil ederek neşvünema bulduktan sonra yine onun devletinde şeref ve kabule mazhar” yolundaki ifadelerinden anlaşıldığına göre, hâmisinden aldığı davettir. Bu davet üzerine Aydın iline giden Celâleddin Hızır, İsa Bey tarafından Ayasuluk kadılığına tayin ediliyor. Bundan sonra taşımaya başladığı Hacı Paşa unvanının, kendisine Aydınoğulları’nın bir teveccühü olarak verildiği tahmin ediliyor[29].

***

Ve yolumuzun üzerinde rastladığımız bazı münferit maddeler.

Kurlağankurlağunkulgan: Etyaran, dolama.

“Eğer kulak kirin irinsiz kurluğana ursalar faide ede” (Müfredat-ı İbni Baytar Tercümesi) (TS).

Cehri, Doğu Akdeniz bölgesinde yaygın olan bitki (Rhamna ceae petiolaris), bir zamanlar Orta Anadolu’da yetiştirilmiş olup bunun dışı esmer, içi sarı renkli yuvarlak küçük meyveleri olup eskiden beri müshil olarak kullanılan bu meyvelerden günümüzde sarı renkli bir boyar madde elde edilir (AB).

Osmanlı tababet lûgatçesinde çiçek aşısına mütedair iki yöntem ve tabir bulunuyor: Telkih-i bakarî=inek memesi kabarcıklarından alınan serumla yapılan çiçek aşısı; telkih–i cederî=çiçeğe tutulmuş kimseden alınan serumla yapılan çiçek aşısı. Bu sonuncu tabir ayrıca erkek hayvan nutfesini usulüne göre dişi hayvana aşılamayı da ifade ediyor (ilkah)[30].

Merak: “Garp – Rumca majgaw=kızmak, hiddetlenmek -isim- malihülya, kara sevda; insanı düşünmeye sevk eden asabî maraz, kuruntu, endişe, kaygı, vesvese; iptilâ, düşkünlük. ‘Merak insanı mezara kadar sokar’…” (BTL).

Oğlan otu: Oğulotu, melisa. “Yürek oynamasına oğlan otunun yaprağın ve dibin kazıyüb yere değin kazıyalar, ikisin bile kaynatalar” (Müntehabü’ş – şifâ) (TS).

Anadolu’nun Türk – İslâm öncesi yerli halklarının ilâç bilgilerinin zaman içinde geçerliliklerini koruduğuna, Z.V. Togan’ın yayınladığı ünlü İlhanlı veziri, tabip Reşideddin’in mektupları tanıklık ediyor.

Reşideddin’in mektuplarından konumuzla ilgili bölümleri aktarıyoruz: “… Merkezî Anadolu valisi olan diğer oğlu (öbür oğlu Hoca Sadeddin, Tarsus, Sus, Avasin – şimdiki Hatay – ve Fırat sahillerinde vali) Hoca Celâleddin’e yazdığı mektubunda Tebriz’de kendi namına tesis ettiği “Rab’i Reşidî” mahallesi civarına… Rumlarla meskûn bir köy tesis etmek niyetinde olduğunu anlatıyor, bunun için Anadolu’dan 40 kadar erkek ve kadın gönderilmesini emretmiştir. Bunlar, kendilerine ayrılan yerleri imarla meşgul olacaklarmış… Reşideddin, oğlu Celâleddin’den Tebriz’de kurduğu hastaneler için Anadolu’dan Rum ilâçları istemiş, ilâçların Rumca isimlerini ve miktarlarını da yazıp bunları her sene kendi develeri ile gönderilmesini emretmiştir”[31].

***

Dönelim Osmanlı hastanelerine.

XVII. yy. Fransız seyyahı Tavernier, İstanbul’da bir süre kalıyor ve anıları arasında Topkapı Sarayı yaşamını anlatırken de Saray’ın hastanesinden söz ediyor: “İlk avlunun sağında sarayın hastanesi görünür. Burası, birçok odadan oluşan büyük bir konut kompleksidir. Kapıda nöbet tutan bir hadımağası vardır. Onun emrinde de hastalara hizmet eden birçok görevli bulunur… İlk iki doktor, Hekimbaşı (Hequinz – bachi) ve Cerrahbaşı (Geirah – bachi), her gün belirli saatlerde hastaları yoklamaya çıkarlar. Burada uygulanan düzenden daha iyisi düşünülemez. Bazen, Padişah da hastaların durumu ile ilgili bilgi almak ve her gün doktorların hastaları görmeye gelip gelmediklerini ve herkesin görevini doğru dürüst yapıp yapmadığını denetlemek için hastaneye gelir. Hastane her zaman tıka basa doludur ve hiçbir zaman boş yer bulunmaz… Sadece hastalara ait olduğu halde, hiçbir rahatsızlığı olmayan birçok kişi de en ufak bir şeyi bahane ederek gelmeye çalışır. Burada hastalar on, on iki gün kalırlar. Ve sabahtan akşama dek süren, sesli ve çalgılı kötü bir müzikle kendi arzularınca, istedikleri kadar oynayabilirler. Fakat bu kişileri hastaneye çeken şey müzik değil, buradaki şarap içme iznidir. Türklerin bâtıl inançlarından dolayı herkese açıklamaya çekindikleri saklamaya çalıştıkları bu iznin kullanılması bin bir güçlük içerir. Kapıda nöbet tutan hadımağasının gözleri önünde, içeri şarap sokmak yasaktır. Eğer bir kişi yakalanacak olursa, üç yüz sopa yemekten ve üç yüz akçe para cezası ödemekten yakasını kurtaramaz. Fakat yakalanmadan içeriye sokma becerisini gösterebilirse, artık içerde hiçbir tehlike söz konusu değildir. Hattâ şarabı hiç ceza görmeden Padişah’ın karşısında bile içebilir (!). Buraya şarap sokmak için daha başka ve daha kolay yollar bulunmamış olsaydı, bu şekilde içeri sokulan şarap, kuşkusuz bu kadar çok insana yetmezdi…”. Daha sonra Tavernier, bu “kolay yolları” anlatıyor…[32].

***

Fatih, Yeni Saray’ı yaptırırken bir de “Enderûn hastanesi” eklemiş. Buna Saray’da “Hastalar odası”, ya da “Enderûn bîmârhanesi” de denmiş.

Edirne ve İstanbul’daki Eski Saray’da mevcut Enderûn hastanelerinden başka olan “Bab-ı Humayun”dan girince sağ tarafta, Gülhane’ye giden yolun başında ve Çizmekapı denilen mahalde yapılan bu bina, Yeni Saray (Topkapı)’daki Enderûn odaları teşkilâtının ufak birer hastanesi idi.

Bu hastanede her odanın, meselâ “Hazine odası”, “Kiler-i hassa odası” gibi odaların ayrı ayrı daireleri olup hepsinin odabaşıcısı, aşçı, hademe, hastabakıcı ve kapıcıları vardı.

Bunlardan başka her odanın orta büyüklükte halvetli bir de hamamı vardı. Ve hastanenin birinci Akağalardan altı nefer muhafız tayin edilmişti ki bunlar aynı zamanda hastaneyi de, gılmanları da muhafaza ederlerdi.

Bu hastane teşkilâtını anlatan Enderûnlu müelliflerden Abdullah B. İbrahim’in 1688–94 yıllarında yazmış olduğu üç ciltlik “Sefer-i Sultan Süleyman-ı sani” adlı vakıatında, sıra ile odaları anlatırken “Hasoda” ve “Seferli odası”ndan bahsettiğine göre Yavuz’un 1517’de Mısır seferinden sonra İstanbul’a getirdiği “Emanet-i mukaddese” için kurduğu “Hasoda” ile I. Ahmed’in 1606’da kurduğu seferli odaları için de, hastanede ayrı ayrı daireler kurulmuş olduğu anlaşılıyor[33]. Hastaların hastaneye getirilişi, Resim 38’de görülen araba ile oluyordu.

***

Edirne darüşşifasını bina ettirmiş olan II. Bayezid, İstanbul’daki tıp medresesini de, “büyük depremden harap olduğu zaman, yeni baştan denecek derecede tamir ettirmiş bir padişah olarak kendi kurmuş olduğu Galata Sarayı mektebi için de hiçbir şey esirgememiş. İlk tesisinde altı yüz talebesi ve çok çeşitli idare adamı, muallimleri, memurları, baltacıları, ekmekçileri, aşçıları ve sair hademesiyle çok kalabalık bir yatılı okul içinde yaptırmış olduğu hastaneye de az çok Edirne darüşşifasındakine yakın bir tertip kurmuş. Arşiv belgeleri, mektebin hastanesine, Edirne’de olduğu gibi, iki cerrah ile ayrıca bir tabip bulunduğunu gösteriyor.

Bir Saray mektebinde yetişmiş Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sinde Galata Sarayı mektebinin hastanesi hakkında şunları söylüyor: “Tophane kasabasında Galata Sarayı namiyle mevsuf ve maruf Padişah Sarayı’nın ensesinde eski İslâmbol madeni denilen bir demir madeni vardı… II. Bayezid zamanında bu maden işletiliyordu. Sultan Bayezid… sık sık bu madenin bulunduğu yere birtakım ustalarla gelir, tetkiklerde bulunurdu. İşte bu Padişah o civarda bir darüşşifa ile bir mektep (Galata Sarayı) yaptırdı…”

Osman Ergin de, “Maarif Tarihi”nde gerek Evliya Çelebi’nin bir yazısını ve gerekse Başvekâlet Arşivleri’nde bulunan ve Galata Saray mektebindeki birinci ve ikinci cerrahlara tabiplerden bahseden vesikayı incelerken şöyle bir mütalâada bulunuyor: “… Bir de iki cerrah ile bir tabipten bahsolunması çok mühim olsa gerek. Acaba o bina (Galata Sarayı) dâhilinde Acemi oğlanlar mektebinden başka meselâ bir hastane yahut bir tıbbiye mektebi mi vardı? Yoksa bu cerrahlar ve tabipler yalnız o mektepteki talebenin yahut teberdarların sıhhatiyle mi alâkadar oluyorlardı?.. Tıp tarihi ile uğraşanların bu meseleyi incelemeleri lâzım gelir”.

İsfendiyaroğlu şöyle devam ediyor: “Bu satırları yazdıktan sonra Evliya Çelebi’de tesadüfen şöyle bir kayıt gördüm: Çelebi, II. Bayezid’in Galata Sarayı binasını yaptırdığından bahsederken diyor ki: “Anda bir darüşşifa ve tahsil-i ulûm için bir medrese inşa edip her kim anda bir kere “Bismillâh dediyse müfessirin ve muhaddisinden ulu kimse olurdu. Ahiri kâr saray-ı has olup hüddam ve gılman-ı has ikame olunu”. İşte bu fıkra tâ başlangıçta burada bir hastane açılmış olduğunu gösteriyor. Bu hastanenin 1208/1793 senesine kadar yaşamış olması dikkate değer”.

Enderûn tarihçisi Ahmet Ata, mekteple bir hastanenin daima bulunduğunu ve bu hastanenin talebeye mahsus olduğunu da şu satırlarla anlatıyor: “Hastanede tedaviye razı olmayıp da hanesine gitmek ister veya peder ve maderi talep eylerse tamamıyla kesb-i bür ü âfiyet (iyileşinceye) kadar hanesinde ârâma (istirahate) ruhsat verilir”. Aynı müverrih I. Mahmud’un zamanında Galata Sarayı mektebinde yapılan tamirat, ıslahat ve icraattan söz ederken mektepteki hastanenin de tamir edilmiş olduğunu şöyle anlatıyor: “Bu Saray’da (Galata Sarayı’nda) Saray-ı Cedid misillû Büyük ve Orta ve Küçük itibarıyla tesis buyurulmuş olan üç Oda’nın her birine bir hamam ve levazım tanzim ve harap olan hastalar hamamını H. 1167’de Sultan Mahmud Han-ı Evvel hazretleri müceddet (yepyeni) surette tamir… buyurmuşlardır”[34].

Türk – Osmanlı tababet tarihine yeni baştan ele almakta fayda mülâhaza ediyoruz şöyle ki her tekrar, bir boşluğu dolduruyor.

Osmanlı saltanatına geçen Selçuklu Hakanlığının mimarlık ve bilimle yakın ilişkisi vardı ve halen birçok hastanenin varlığı, tıbbî uygarlığa da sahip olduğunu gösterir. Doğu’ya doğru Güney’de henüz daha yeni Hint, İran ve Nasturî tababetinin birleşimi ve Hippokrates ve Galenos’un eserlerinin incelenmesiyle yeni meydana gelen Arap tababetinin ışıkları, bilim dünyasını aydınlatıyordu. Keza, zamanın en güzel sağlık kurumlarına sahip olan İran, bu ülkelere komşu idi. Kuzey’de ise Osmanlı Türklerinin yavaş yavaş ele geçirmeye karar verdikleri Bizans İmparatorluğu ve onun başkentinde gözleri kamaştıran eserler bulunuyordu. Türk aşiretleri öyle verimli bir vadiye düşmüşlerdi ki, sadece çevresiyle ilgilenmek bile gelişip ilerleme yollarını açmaya yeterliydi. Bunların bulundukları Selçuklu ülkelerinin ve kendilerini çevreleyen İran, Arap, Bizans’ın uygarlıklarından şüphesiz etkileneceklerdi.

Esasen Türkler, bazı hususlarda İran’a bağımlı idiler. Edebiyatımızda vaktiyle İran’a karşı özel meylimiz biliniyor. Tababet için de bittabi İran’dan az çok faydalanacaklardı. İran tababeti, bu müracaata lâyık olup zamanının yüksek ilmi ile donanmıştı. Bütün eski uluslarla birlikte Araplar da, Acemler de, tababeti vaktiyle Nasturîlerden almışlardı. Tıp bilimi, Babil hâkimleri olan Geldanîler tarafından temelleri atılan bilimlerden olup hastalıklara ilâç bulmakla ilk uğraşanlar da Nasturîler idi. Sonraları İranlılar, Araplar, Yunanlılar, birbirlerinden bilgi alışverişi yaparak tıp bilimini ilerletmişlerdi. Araplar da tababeti İranlıların yardımıyla ıslah ettiler, şöyle ki:

Halife Mansûr (754-775), mide rahatsızlığına duçar olmasından dolayı İran’da Gundişapur Üniversitesi başhekimi Corci Buhtiyeşu’yu getirterek kendini tedavi ettirdikten sonra, onu ikna ederek Arap tababetini yeniden kurmak üzere alıkoymuştu. Araplar bu suretle, Halife’nin kişisel ihtiyacı sayesinde tababetlerini düzenleyeceklerdi. Yeni Türkiye’de ise bu ihtiyaç umumi idi. Yeni kurulan orduya, gittikçe genişleyen ülkeye sağlık gerekti. Bu gereksinmeleri takdir eden Türk bilginleri, tıp bilimi için lâzım olan bilgileri en güvenilir kaynaklardan elde ediyorlardı. İlk Osmanlı tıp kitabını yayınlayanlar arasında yer alan İshak B. Murad’ın Havassü’l – edviye adlı eseri özellikle dikkati çekiyordu (702/1390). Bu kitap, diğer eserlerden alınıp tercüme edilerek toplanmıştı.

Türkler, topladıkları tıp kitaplarını tercüme etmekle kalmıyorlardı. Yabancı ülkelere de seyahatler yaparak tıbbî araştırmalarda bulunuyorlardı. Eski tababetimizin saygıdeğer bir parçası olan Hacı Paşa bu zümreden olup Mısır’da öğrenim görmüş ve yine orada hastanelere başhekim olacak derecede yükselmişti. Türk hekimleri, ilâçların hassalarını, hasta tedavisini Araplardan, Acemlerden ve Yunanlılardan almışlardı. Yeri ve iklimi nedeniyle göz hastalıklarına çok yakalanan Mısır’da Fenn-i kehâlet (göz hekimliği), öbür ülkelere oranla çok ileri durumda olduğundan, göz hekimliği Mısır’dan alınıyordu[35].

Türkler tababeti ancak hasta tedavisi ve hıfzıssıhha için öğreniyorlardı. Yunan tabipleri gibi felsefe ile uğraşmıyorlar ve Jimnaz teşkilâtına itibar etmiyorlardı. Örneğin, kurmuş olduğu “Pythagorasçılar” grubu bilimsel, felsefî, siyasî ve dinî topluluk olmuş olan ünlü Pythagoras’ın (M.Ö. 570’e doğru – 480’e doğru) işbu grubu matematik, gökbilim, müzikbilim, fizyoloji ve tıp ile uğraşıyordu. Pythagoras’ın ünlü teoremine, “tababetin dışında” diye önem verilmemiş, sadece hekimlik esası üzerinde yürünmüştü.

Yunan tababeti tetkik olunup birçok bilgisinden faydalanıldığı halde Eskülap (Esclapios) yönteminden önce jimnazlardaki mevcut takımlar kabul edilmemişlerdi. Jimnaslarda üç tip hekim bulunuyordu. Birinci takım pehlivanların ve jimnaza devam eden gençlerin yemeklerine nezaret eden müdürler; ikinci takım, hastalara ilâç hazırlayan müdür muavinleri, üçüncüleri ise, yaraları temizleyip sarmak gibi işlerle uğraşan müdür naipleri idi.

Türkler, bu gibi şeylere iltifat etmemişlerdi. Bundan başka, Yunanlıların ne felsefesi, hattâ ne de tababeti, Türk tıbbı için yeterli değildi. Yunan felsefesi esasen tıptan bambaşka bir alanda, sade ve zayıf olduğu gibi, Yunan Tıbbı ise tâbi olduğumuz yaşam, idare ve iklim şartlarıyla birbirine tamamen zıt durumdaydı. Bu nedenle ve Türk tababeti ondan yararlanırken onu kendi bünyesine uygun bir şekilde düzenlemeye ve ondan faydalanmaya çalışıyordu. Bu doğrultuda Hippokrates ve Galenos gibi ünlü kişilerin eserleri ve ilimleri incelenip faydalı görülen kısımları aynen alınıyordu. İlk tabiplerimizden İshak B. Murad, “Havassü’l edviye”sinde; Mümin ise “Kitâb-ı tıbb”ında Galenos’tan faydalandıklarını söylemektedirler.

Tababetimiz uzun süre tercüme aşamasında kalmayıp özgürlüğünü kazanıyor ve bu suretle Türk tıp ekolü bağımsız olarak teşekkül ediyordu[36].

Osmanlı Türklerinin ilk tıp kitabı olarak kabul edilen, İshak B. Murad’ın mezkûr eseri, adından da anlaşılacağı üzere her şeyden önce bir müfredat-ı tıp, her biri kendi başına bir derde devâ olan basit ilâçlardan sayılan bitkilerden söz eden bir kitap olmuş. Ancak, bu kitap aynı zamanda bilinen hastalıkların tedavisinden de bahsediyor. Kitapta etlerin hassalarından bahis olunurken bazen zamanımızın tıbbî inançlarınca ters açıklamalara rastlanıyor. Ama bunlar o zamanın genel tıbbî kanaati idi: At eti, koyu kan hasıl eder; balık etleri, köpek ısırmasına (kuduz ?) ve çiyan sokmasına yararlıdır. Horoz eti; felç, titreme, dalgınlık, nefes darlığına yararlı olup iki dirhem horoz pisliğini iki dirhem göknar içinde karıştırılıp içilirse, böbrek taşlarını düşürür… gibi[37]. Satırlar arasında at etinin ağır ve hazmı güç, balık etlerinin afrodizyak olduğuna dair önemli yorumlar bulunuyor.

Etler hakkında yazılan sayfalarca bilgi arasında böyle yorumları kapsayan satırlara rastlandığı gibi ilâç konusunda da benzer yorumlar bulunuyor: Eşek turpu, hardal, üzüm, afyon, sabır…ın nelere iyi geldikleri anlatılıyor.

Bu zamanın bilinen hastalıkları gelişigüzel yan yana sıralanmış, hiçbir sınıflandırmaya tâbi tutulmamış, hastalıklar branşlara ayrılmamış. Kitapta Hippokrates ve Galenos’un adları sık geçtiğine göre İshak B. Murad’ın bu eski ustaların eserlerine aşina olduğu anlaşılıyor.

Her hastalığın ayrı bir ilâcı vardı ve bütün bitkilerin ayrı ayrı tıbbî hassaları mevcuttu. Kullanılan bitkilerin en önemlileri salep, anason, afyon, ebegümeci, hatmi yaprağı, sinameki, üzerlik tohumu, kına kına, hardal vs. idi. Madenî bileşimlere fazla iltifat edilmiyordu. Zırnık (doğal arsenik sülfür) ve antimuvan müstesna olmak üzere öbürleri hemen hemen bilinmiyordu[38].

Bu arada çıkmış daha başka kitaplar varsa da, bunların ayrıntılarına girmiyoruz. Sadece Sinoplu Mümin B. Mukbil’in 841/1437’de kaleme aldığı birkaç tıbbî eser, ezcümle II. Murad adına yazılmış Zahîre-i Muradiye, Miftahü’n Nûr ve Hazânü’s sürûr (Nurun anahtarı ve sevinç hazineleri) ve Kitâb-ı Tıbb’dan özetle söz edeceğiz.

Müellif bu sonuncu kitaba önce tababetin amacını izah etmekle giriyor. Henüz devletin kuruluş gününden bir buçuk asır geçmeden, tababetin talepleri pek çoğalmıştı. Bu bir tehlike idi. Bir şahsın tabip olması için birtakım koşullar gerekliydi: “Tabib dahi gerekdir kim üstâd ve âkil vezir-i dânâ olsa, çok kitaplar okuyub bîmâr-hânelerinde çok döşenmiş ola…” (Tabip ne kadar bilgili ve ne kadar mesleğinin ehli olsa da bile çok okuması ve hastanelerde çok yatması –eğitim görmesi– gerekir).

Mümin’in Kitâb-ı Tıbb’ı, görülebildiği kadar, ilk ve önemli anatomi kitabı oluyor. Ancak, anatomik bilgiler ceset üzerinde incelemeye dayanmadığından hatalı idi. Buna karşılık gözün anatomisi nispeten doğru gözüküyor. Mümin, gözün yedi tabakasını sıralıyor[39].

Tababette Anâsır-ı erbaanın (dört unsur) görevi çok önemli görülüyordu. Tababet fikri “Burûdet, harâret, yubûset, rutûbet” (soğukluk, sıcaklık, kuruluk, ıslaklık) ve karşılıkları “hava, ateş, toprak, su”dan ibaret dört unsurun kanunlarına ve ilâçların normal nitelikleri ve iyileştirici etkileri de bu dört karşılık üzerine bina edilmişti. Hastalığın çıkması, bedenden su veya katı unsurların bozukluğuna dayandırılmakta veyahut bedenin hararet ve bürûdetinde aranmaktaydı.

İlginç olan husus, henüz yeni kişilik kazanmaya başlayan Osmanlı tabiplerinin, tababeti bölen ve safsataya uğratan astroloji, spiritualism… gibi ekol ve kanaatlere yüz vermemiş olmalarıdır.

Zamanın tıbbî kanaati, ahlât-ı erbaa (dört hılt) esası üzerine kuruluydu. Bu dört hılt, kan, balgam, safra ve sevda’dan ibaretti. Bunlar, yenilen gıdalardan oluşuyordu[40].

Hekimlerimiz her ne kadar yukarda ifade ettiğimiz gibi birtakım akıldışı uygulamalara önem vermemişlerse de, kültür tarihimiz açısından önemli gördüğümüz bir efsaneyi derç ediyoruz. Bunu tababetimize Akşemseddin sokmuş.

“Tıbb-ı nebevî”, bir kez de Fatih’in saygı duyduğu hocası Akşemseddin tarafından tercüme edilmiş ve Yadigâr-ı Tıbb’a önsöz olarak kabul olunmuştu. Burada aynı zamanda o güne kadar çok ender görülen efsanelerden önemli birini de içine alıyordu. Mâ-i Kibrit-i Şerîf ’in (sülfürik asid, kükürt bileşimli ince, kibrit gibi bir madde) iki bin türlü hastalığa şifasının dokunacağı yazılmıştı. Akşemseddin bunu rüyasında görmüştü ve kitabın başında aşağıdaki şekilde anlatılıyordu: “…İnâyet-i sâmiyle ve kudret-i hâmilesinden ol iki bin türlü maraz şifa bulmaya bu mâ-i şerifi mazhar komuş bu fakir, keşf âleminde gördüm, nimet-i azîmeye vasıl oldum…” (Geniş kapsamlı iyiliği ve kusursuz kudretinden dolayı Tanrı iki bin türlü hastalığı iyi etmek için bu mâ-i şerifi kullarınca mazhar kılmış. Ben fakir de bunu (düşte) görerek büyük nimetlere ulaştım).

Bu ilâç baş, göz, diş, kulak, boğaz ağrılarına, ağız kokmasına, nezleye, vücutta su toplanmasına, cüz’am gibi birçok dertlere deva idi. Eski tababetimiz için en önemli efsane bundan ibaretti[41].

Akşemseddin, Fatih’in çağrısıyla İstanbul’un fethine katılmış, kentin alınmasının bir peygamber özlemi olduğu inancını yayarak askerin maneviyatını yükseltmişti. Fetihten sonra, gördüğü bir düş sonucu, Emevîler döneminde Arap ordusunun Konstantinopolis’i kuşatması sırasında (668) şehit düşen ve Peygamber’in yakınlarından olan Ebû Eyyub el–Ensarî’nin (Eyüp Sultan) mezarını bulduğu söylenir.

Akşemseddin, bol düş görüyormuş…

Dönelim yine Akşemseddin’in “efsane”sine. Her ne kadar o, tıptaki ilerlememize bunu eklemişse de Kitâb-ı Tıbb’bı tümden efsanevî değildi. Bu sonuncusu “Mâ-i Kibrit-i Şerif” ile sınırlıydı. Hattâ Akşemseddin, hastalıkların sebeplerini araştıran tabiplerimizin ilk safhalarında bulunmakta ve Corolyos (?) tababetini herkesten iyi bir şekilde inceleyip lüzumlu maddeleri çıkararak tekemmül ettirmekle kitabına mükemmellik vermişti.

Akşemseddin, günümüz tababetinin dayandığı mikrop, salgın bulaşma kuramlarını sezinlemiş gibiydi: Sıtmaların nöbeti hakkında eski bâtıl fikir ve nazariyelere şiddetle hücum etmişti. Şöyle diyordu:

Biline ki etibbâ bu nöbetlerde ve bu devirde olanlara akıl erdiremediklerinden bazısı düşmanlıklara ve bazısı (da) ayın hareketine veya bazı semavî cisimlere dayandırarak birbirleriyle uğraşıp durdular…”.

Bu sözler, zamanın anlayışının çok ilerisindeydi. Sıtma, bir etkenin sebep olduğu sıradan bir hastalıktı ve nöbetlerin sıklaşmasında Necmiyûn (astroloji) okuluna mensup olanların iddia ettikleri gibi düşmanlıkların ve gök cisimlerinin ve ayın hareketinin etkisi düşünülemezdi. Şöyle diyordu Akşemseddin: “Büyük hastalıkların çeşitlerine göre tohumları ve kökü vardır, ot tohumu gibi, ot kökü gibi… Yiyecek ve içeceklerden hâsıl olan hastalıkların tohumu çabuk çıkar ve büyür.[42].

Kaysûnîzâde’ler, birbirini takip eden bir tabip ailesi olup manzum olarak yayınladıkları kitaplarla tababetimize yeni bilgiler kazandırmışlar. Bunlardan Tabip Yakûb, ünlü olmuş.

Bu arada frengi ortaya çıkıp yayılıyor. Venedik tabiplerinden Johann Fabricius (1533–1619), bu hastalığa karşı cıvayı saf olarak ilk kez deneyip kullananlar arasındaydı. İnsanlığın sağlığını berbat edip kirleten frengi, barış içinde bir ticaret yolu üzerinde olan Doğu’ya ne kadar kolayca girmişse, tedavisi için de burada en mükemmel bir ilâç olan cıvanın tatbiki o kadar önemli telâkki edilmişti: Az zaman sonra cıva, hap şeklinde dâhilen, tütsü ve merhem şeklinde haricen kullanılmaya başlanmış. Cıva haplarının yapımını, Tabip Kaysûnîzâde, bir divanında manzum olarak anlatmış.

XVI. yy. ortalarından itibaren tababetimizi yaşatanlar arasında Şaban Şifâî, Ömer Şifâî, Ali Efendi’ler ilk sırayı işgal ediyor. Ancak bu tababet, bildiğimiz gibi, anatomik ve fizyolojik incelemelere dayanmıyordu. Türk tabipleri, anatomi bilgilerinin çoğunu Hippokrates ve Galenos’tan almışlardı. O ise ki Hippokrates çağında teşrihin ilerlemesine karşı çekilmiş bir ruhanî set vardı. Dolayısıyla, anatomi bilgisi teorik düzeydeydi. Kemikler nispeten iyi incelenebilmiş, kaslar hakkında oldukça bilgi verilmiş, ama teneffüs ve kan dolaşımı ve öbür organlar hakkında garip faraziyeler ileri sürülmüştü.

Çağın tababetine önemli hizmet edenlerden biri de Şuûrî olmuştu. O, adı geçen tabiplerimiz arasında bilim adına cesur olanlardan biriydi. İlâçlar arasında şarap kullanmak hususunda taassuba ilk kez aşağıdaki tenkidi ile cevap vermişti:         

“Bu bahsin irâde gerçi hatadır

Bu manada olan söz hebâdır

Ve lâkin bunı yazmışlar etibbâ

Vücuda killet şarap devâdır

Mürüvvet sahibi olanlar onu mağdur eder

Ki bizden evvelkileri taklid etmek başa belâdır ”.

(Bu konunun anlatılması gerçi hatadır

Bu anlamda olan söz hep boşunadır

Ve lâkin bunu yazmışlar hekimler

Vücuda az miktarda şarap devâdır

Mürüvvet sahibi olanlar onu mağdur eder

Ki bizden evvelkileri taklid etmek başa belâdır)[43].

O çağlarda tabiplerin şiire merakı umumî gibi görünüyor. XVII. yy. hekimlerinden Şemseddin İtakî Şirvanî, İtakî mahlâsını şiirlerinde kullanmış. Tıp konusunda İbn-i Sînâ’nın görüşlerini benimsemiş, teşhis ve tedavide onun yöntemlerine kimi yenilikler getiren deneysel bir yol izlemiş. IV. Murad’ın sadrazamlarından Recep Paşa adına yazdığı Teşrihü’l ebdan ve Kıbale-i feylosofan adlı yapıtı pek çok anatomi teriminin Türkçe olarak verilmesi ve çeşitli kaynaklardan alınan otuz kadar anatomi şeması içermesi bakımından önemli olmuştu (Resim 39 ve 40) (BL).


[1] Saim Ahmet Erkun. – Türk tababeti tarihine genel bir bakış, İst. 1935, s. 20–22.

[2] ibd., s. 29.

[3] ibd., s. 41 – 47.

[4] Tarafımızdan belirtildi.

[5] Sami Ahmet Erkun. – op. cit.  , s. 58 – 59.

[6] ibd., s. 63.

[7] Bedi Şehsuvaroğlu. – Anadolu’da Türkçe ilk tıp eserleri, İst. 1957. İ. Ü. Tıp Fak. Mecmuası’nın C. XX, sayı 1’den ayrıbasım.

[8] Nil Sarı. – Cerrahiyetü’l Haniye’de dağlama yoluyla “Mâl-i hülyâ” tedavisi ve akupunktur yöntemi ile karşılaştırılması, in, Coll. – Tıp tarihi araştırmaları 2, İst. 1988, s. 86 – 90.

[9] Ali Haydar Bayat. – Türk tıp tarihinde akupunktur ve moksa (dağlama) tedavisi, in Coll. – Tıp tarihi Araştırmaları 3, İst. 1989, s. 56 – 60.

[10] Halûk Egemen Sarıkaya. – Cahit Gümüşel. – Akupunktur, C. I. İst. 1977, s. 7 – 15.

[11] Altın iğnelerle gelen sağlık: Akupunktur, in Cumhuriyet 2, 23.12.1993.

[12] Milliyet, 25.03.1985.

[13] Milliyet, 06.03.1986.

[14] Milliyet, 21.09.1987.

[15] Emir Mübarezzüddin Halife Alp – Halifet Gazi’nin türbesi Amasya’dadır (Resim 34).

[16] İlter Uzel. – Şerefeddin Sabuncuoğlu. – Cerrahiyyetü’l Hâniyye, Ank. 1992, s. 1-3. Bu eserler yukarda Bedi Şehsuvaroğlu tarafından sıralanmıştı.

[17] Muvaffak Seyhan. – Unutulmuş bir bilim adamı, in Cumhuriyet 20.01.1979.

[18] Necmettin Akyay. – Osmanlı İmparatorluğu’nda sağlık örgütleri ve sosyal kuruluşlar, Ank. 1982.

[19] Nâşid Baylâv. – Fatih Sultan Mehmed devrinde tıp eserleri ile ilâçlar, İst. 1953, s. 1-3.

[20] Hakim Mohammed Said. – Tıbb and tıbbî institutions in Turkey. A historical survey, XXX. International Congress of the history of medicine, Dusseldorf 1981, bildiri ayrı basımı.

[21] Feza Günergun.- 14 – 17. yüzyıllarda osmanlı İmparatorluğu’nda kullanılan anorganik ilâçlar, İst. 1986.

[22] Ayşegül Demirhan Erdemir. – Dâvûd-i Antâkî, in YİA.

[23] Gönül Cantay. – Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Darüşşifaları, Ank. 1992, s.1-8.

[24] Osman Şevki Uludağ. – Osmanlı tıp tarihinde reaya hastahaneleri ve imtiyazları, in BELLETEN I / 1, 1937.

[25] Nuran Yıldırım. – “Alâ’im-i cerrâhî” üzerine bazı yeni bilgiler, in I. Uluslararası Türk – İslâm Bilim ve Teknoloji Kongresi, İst. 1981.

 

[26] Jacques Porte. – Music as a mean of therapy: The energetics of sound, in (UNESCO) CULTURE, II / 2.

[27] Süheyl Ünver. – Süleymaniye külliyesinde darüşşifa, tıp medresesi ve darül’ akakıra dair in Vakıflar Dergisi II, Ank. 1942.

[28] Ayşegül Demirhan Erdemir. – Geredeli İshak, in YİA.

[29] Cemil Akpınar. – Hacı Paşa, in YİA.

[30] Ferit Devellioğlu. – Osmanlıca – Türkçe ansiklopedik lûgat, Ank. 1970.

[31] Zeki Velidi Togan – Reşideddin’in mektuplarında Anadolu’nun iktisadî ve medenî hayatına ait kayıtlar, in İktisat Fak. Mecmuası XV / 1 – 4, Ekim 1953 – Tem. 1954, s. 33 – 50.

[32] J. B. Tavernier. –Topkapı Sarayında yaşam, İst. 1984, s. 50-52.

[33] İsmail H. Baykal. – Enderun mekteb tarihi, C.I, İst. 1953, s.89 – 90.

[34] Fethi İsfendiyaroğlu. – Galatasaray tarihi, C.I, İst. 1952, s.109-111.

[35] Osman Şevki. – Beşbuçuk asırlık Türk Tababeti Tarihi. Ank. 1991, Sadeleştiren İlter Uzel, s. 21–24.

[36] ibd., s.27 – 28.

[37] Çıkan asrın ilk yarısında, böbrek taşlarına tavuk taşlığı tavsiye edilirdi.

[38] Osman Şevki. – op. cit.  , s. 29 –32.

[39] ibd., s. 33 – 36.

[40] ibd., s. 37 – 39.

[41] ibd., s. 45 – 46.

[42] ibd., s.46 – 48.

[43] ibd., s. 61 – 69.